Cemal GULAŞ
“Terörsüz Türkiye” diyorsunuz.
Slogan güzel. Peki, 40 yıldır neredeydiniz?
Kırk yıl boyunca millete terörün ne kadar büyük bir tehdit olduğunu anlatan, terör örgütünü ve yöneticilerini en ağır ifadelerle suçlayan, terörle mücadelenin bir devlet ve beka meselesi olduğunu söyleyen siz değil miydiniz?
Ne oldu da bugün söylemleriniz 180 derece değişti?
Ne oldu da dün “terörist” dediğinizi bugün muhatap kabul etmeye başladınız?
Ne oldu da yıllarca masaların altında gizli ortak ararken, bugün geçmişte suçladığınız aktörlerle aynı siyasi sürecin içinde buluştunuz?
Ne oldu da kırk yıl boyunca millete anlattığınız acılar, şehitler, saldırılar ve terör eylemleri bir anda siyasi hafızanın dışına çıkarılmak isteniyor?
Millet bunları unutmadı. Unutmayacak.
Siz “geçmişi geride bırakalım” diyebilirsiniz. Ancak geçmişte evlatlarını kaybeden ailelere, hayatı boyunca terörün acısını taşıyan insanlara, saldırılarda yakınlarını yitirenlere “Unutun” deme hakkını kim size veriyor?
Üstelik bütün bunlar olurken, kamuoyunun karşısına çıkıp bu köklü değişimin gerçek nedenlerini açıkça anlatmıyorsunuz.
Millet soruyor:
Ne değişti?
Hangi şartlar oluştu?
Hangi siyasi veya jeopolitik zorunluluk ortaya çıktı?
Devletin kırmızı çizgileri nelerdir?
Bu sürecin hukuki sınırları nedir?
Kim, hangi yetkiyle, hangi sıfatla ve hangi koşullarda muhatap alınmaktadır?
Ve en önemlisi:
Kırk yıldır savunduğunuz politikaların yanlış olduğuna bugün mü karar verdiniz, yoksa bugün başka bir zorunluluğunuz mu ortaya çıktı?
Milletin bu soruları sorması son derece meşrudur.
Çünkü demokrasi, siyasilerin söylediklerine kayıtsız şartsız inanmak değildir. Demokrasi, iktidarı ve devleti yönetenleri gerektiğinde en sert biçimde sorgulayabilmektir.
Burada asıl mesele “Terörsüz Türkiye” hedefi değildir.
Elbette Türkiye terörden arınmalıdır.
Elbette Türkiye’nin evlatları bir daha terör saldırılarında hayatını kaybetmemelidir.
Elbette Türkiye’de kalıcı huzur ve güven tesis edilmelidir.
Ancak terörün sona ermesi başka şeydir, terör örgütünün siyasi meşruiyet kazanması başka şeydir.
Silahların susması başka şeydir, terör geçmişinin siyasi bir pazarlık konusu hâline getirilmesi başka şeydir.
Toplumsal barış başka şeydir, hukukun ve devlet otoritesinin tartışmaya açılması başka şeydir.
Milletin asıl kaygısı tam da buradadır.
Geçmişte Türkiye Cumhuriyeti hukuk sistemi içerisinde yargılanmış ve ağır bir cezaya mahkûm edilmiş bir kişinin bugün yürütülen siyasi süreçte söz sahibi veya muhatap hâline getirildiği yönündeki gelişmeler, doğal olarak çok ciddi hukuki ve siyasi sorular doğurmaktadır.
Bu soruları soran vatandaşa “Barış istemiyor” demek ise siyasi kolaycılıktır.
Barış istemek başka, barış adına neyin feda edildiğini sormak başkadır.
Ben bu ülkenin vatandaşına “Sus, sorgulama, geçmişi unut” denilmesine karşıyım.
Çünkü milletin hafızası bir siyasi talimatla silinemez.
Kırk yıl boyunca meydanlarda, kürsülerde ve seçim kampanyalarında terör üzerinden siyaset yapanların bugün hiçbir şey olmamış gibi davranmasını beklemek, toplumun hafızasını küçümsemektir.
Bugün dün söylediklerinin tam tersini söylüyorsan, bunun hesabını millete vermek zorundasın.
Siyasette fikir değiştirmek suç değildir.
Politika değiştirmek de suç değildir.
Ama millete hesap vermeden, gerekçe açıklamadan, geçmişteki söylemlerinizle bugün yaptıklarınız arasındaki uçurumu yok sayarak ülkenin önüne yeni bir siyasi gerçeklik koyamazsınız.
Millet sizden alkış değil, açıklama istiyor.
Millet sizden slogan değil, gerekçe istiyor.
Millet sizden propaganda değil, şeffaflık istiyor.
Ve en önemlisi millet, kendisine yıllarca anlatılanlarla bugün yapılanlar arasındaki çelişkinin cevabını istiyor.
TBMM’de görev yapan milletvekillerine de açık bir çağrım var:
Sizler parti yönetimlerinin değil, önce Türk milletinin temsilcilerisiniz.
Milletvekili yemini ederken Anayasa’ya, hukuka ve millete bağlılık sözü verdiniz.
Önünüze getirilecek hiçbir düzenlemeyi yalnızca “partim böyle istiyor” anlayışıyla değerlendirmeyin.
Anayasa’ya, Türk devletinin temel niteliklerine, hukukun üstünlüğüne, kamu yararına ve milletin iradesine aykırı olduğunu düşündüğünüz bir düzenleme varsa “hayır” demekten çekinmeyin.
Çünkü milletvekilliği, sadece el kaldırıp indirmek değildir.
Milletvekilliği gerektiğinde kendi siyasi çevrene rağmen “hayır” diyebilme cesaretidir.
Bugün önünüze gelecek düzenlemelerde vereceğiniz oy, yalnızca bir siyasi karar olmayacaktır.
Aynı zamanda tarihe bırakacağınız bir siyasi ve vicdani sorumluluk olacaktır.
Bu nedenle milletvekillerinden beklentimiz açıktır:
Milletin iradesini temsil edin.
Anayasa’ya bağlı kalın.
Hukukun üstünlüğünü koruyun.
Geçmişte söylediklerinizin hesabını verin.
Bugün yaptıklarınızın gerekçesini millete açıklayın.
Ve eğer önünüze getirilen düzenlemeyi doğru bulmuyorsanız, siyasi bedelinden korkmadan “HAYIR” deyin.
Çünkü bu ülke hiç kimsenin şahsi siyasi projesi değildir.
Bu devlet hiç kimsenin pazarlık masası değildir.
Bu millet de dün “terörist” diye anlattığınız insanları bugün sorgusuz sualsiz kabullenmek zorunda değildir.
“Terörsüz Türkiye” elbette mümkündür.
Ama bunun yolu, milletin aklıyla alay etmekten, geçmişi unutturmaya çalışmaktan veya hukuk devletinin sınırlarını esnetmekten geçmez.
Gerçek barış; devletin gücünü kaybetmesiyle değil, devletin hukukla güçlenmesiyle mümkündür.
Gerçek çözüm; terörün siyasi meşruiyet kazanmasıyla değil, terörün tamamen sona ermesiyle mümkündür.
Ve gerçek toplumsal barış; millete ne düşüneceğini söylemekle değil, milletin sorularına dürüstçe cevap vermekle mümkündür.
O nedenle bugün soruyoruz:
Ne oldu da 40 yılda söylediklerinizin tam tersini söylemeye başladınız?
Ne değişti?
Millete neden açıkça anlatmıyorsunuz?
Ve unutmayın:
Bu soruların sahibi siyasi bir parti değil, Türk milletidir.
Milletin sorularını susturamazsınız.
Milletin hafızasını silemezsiniz.
Milletin iradesini yok sayamazsınız.
Çünkü sandıkta yetkiyi veren de, gerektiğinde hesabını soracak olan da milletin kendisidir.
