Kültür – San’at Yazıları

On beş Temmuz şehitlerine ithaf…

Önümde İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün 1990 yılı mezuniyet yıllığı duruyor. Yıllığa şöyle bir göz attığımda hocalarımdan üçünün aramızdan ayrıldığını, rahmet-i rahmana kavuştuğunu fark ediyorum ki bunların sonuncusu Ömer Faruk Akün, nâm-ı diğer Akün Hoca (5 Nisan 1926 - 2 Mayıs 2016). Üzerimde büyük emeği olan Akün Hocamıza Allah rahmet etsin, mekânı cennet olsun.

Hoca’nın 1990 mezunları için yıllığa yazdığı yazıyı, yirmi altı yılın ardından, bir kere daha okuyorum. Yazıda ısrarla üzerinde durulan kavram Türklük. Hoca bu kavramı özellikle Türk dili ve edebiyatı bağlamında işlemiş ve bu aidiyetin biz öğrencilere yüklediği sorumlulukları hatırlatmaya/anlatmaya çalışmış. Merak edenler için yazının birkaç paragrafını buraya alıyorum: “Her millete nasip olmayan derin bir maziden koparak Çin seddinden Balkanlar ötesine kadar uzanan bir geniş satıhta asırlar içinden yürümüş bir imparatorluk kuran Türk edebiyatını tanıdınız, zamanın dilimleri ile Türk dilini tattınız.

Bu büyük kültür servetinden, bizi biz kılanları, bizi bir devirden bir devire söyleyenleri tanıtmak ve sevdirmek işi şimdi sizi bekliyor. Onu yerine getirebildiğiniz derecede şahsiyetinizi bulmuş olacaksınız.

Zorlu bir kültür buhranının çalkantıları, yer yer üzerinize çöken karanlıkları içinde, size yönünüzü kaybettirmeyecek pusula elinizde: Gençliğinizin bu sıralar üzerinden geçen dört yılının kazandırdığı hakikatleri ile, ülküleri ile Türkoloji bilgisi.

Hey gidi günler hey. Hoca pusulayı da tutuşturmuş aslında elimize.

Akün Hoca’nın bendeki etkisi büyüktü. Meslek hayatımın ilk yıllarında Hoca’dan ve yazdıklarından o kadar çok ve sık bahsetmiş olmalıyım ki bir ara adım/lakabım “Akün Hoca” diye anılır olmuştu. Öğrencilerimin bu yakıştırması beni mutlu etmişti etmesine de işin gerçeği şuydu: Akün Hoca olmak kim ben kim! Bu etkiye somut bir örnek vereyim, (“Millî Edebiyat Dönemi, Milliyetçi Edebiyat ve Millî Edebiyat Kavramı Üzerine Düşünceler”, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 13, Sayı:1, Haziran 2012, s. 91-103.) künyeli yazımı Akün Hoca’nın anlattığı derslerden ve bu derslerde ele alıp işlediği bahislerden hareketle yazmıştım. Yazıyı görmek/okumak isteyenler yazının “PDF”sine internetten rahatlıkla ulaşabilirler.[1] Yaklaşık on yıl girdiğim son sınıf lisans dersinin temel ilham kaynağı da Hoca’nın dersleriydi. Lisans ve yüksek lisansta hocayla ilgili çok anım var ve belki birgün bunları bütün ayrıntılarıyla yazmak nasip olur ama bugün Türk Edebiyatı (Temmuz 2016, Sayı: 513) dergisinin “Ömer Faruk Akün Özel Sayısı”ndan hareketle Hoca’yı anacağım, hatta elimden geldiğince tanımayanlara tanıtacağım. Çünkü bu özel sayıda Hoca’yı yakından tanıyan meslektaşlarının/meslektaşlarımın ilginç ve ibretamiz hatıraları/anekdotları var.

Lisans yılları (1986-1990). Birgün Hocam M. Fatih Andı’nın kapısını çaldım ve içeriye girdim. Hoca beni her zamanki güler yüzüyle karşıladı ama gergin olduğu her halinden belliydi. Önünde bir yazı, elinde bir kalem, yüzünde bin telaş. Bir şeyleri yetiştirmeye çalıştığı her halinden belliydi. “Hayırdır Hocam?” dedim “Bir çalıştay var, birazdan başlayacak ben de Halit Ziya’yı anlatacağım da.” dedi. “Çok gerginsiniz Hocam, sizi hiç bu kadar gergin görmemiştim.” deyince aldığım cevap her şeyi özetliyordu; “Toplantıda Akün Hoca da var.” Bu şu demekti, Akün Hoca’nın olduğu bir toplantıda konuşma yapacaksanız kılı kırk yarmalıydınız. En küçük abartı/eksiklik, bilgi/kaynak/yorum yanlışı anında fark edilir ve hemen düzeltilirdi. Benim bu hatıramı destekleyen bir anekdotu bir başka Hocam Kâzım Yetiş’ten dinleyelim: “Akün Hoca, güç beğenen, hatta hiç beğenmeyen bir titizliğe sahipti. Onunla beraber kongrelerde kocaman kocaman bilim adamlarının tebliğini dinlerdik ve değerlendirmesini istediğim zaman: ‘Konuyu mahvetti.’ derdi. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nin redaksiyon heyeti gayet iyi bilir ki alanının en güçlüsünün yazdığı maddeleri Akün Hoca nasıl redakte etmiştir.” (“Prof. Dr. Ömer Faruk Akün”, Türk Edebiyatı, s. 56.)

Akün Hoca, edebiyat kariyerine halk edebiyatıyla başlamış fakat yaşadıkları onu adım adım modern edebiyata taşımış. (Benim “eski”den “yeni”ye geçişime ne kadar da benziyor.) Bu yönelişte Tanpınar’ın etkisi yadsınamaz. Gençliğinde kendisine örnek aldığı insan Fuat Köprülü. Çocukluğunda Fuat Köprülü’nün oğlu Orhan Köprülü ile arkadaşlık etmiş, dolayısıyla Köprülü kütüphanesi denen hazineyi erken yaşta keşfetmiş. Hemen hemen aynı mahallede büyümüşler. Erken dönemdeki bu tanışıklık Akün Hoca’yı hem etkilemiş hem yönlendirmiş denilebilir. Fuat Köprülü’nün sosyal bilimlerin değişik alanlarına olan hâkimiyeti (Hukuk, tarih, edebiyat, sosyoloji vb.) Akün Hoca’nın ona hayranlığının belki de ana nedeni. Bu hayranlık daha sonra rol-modelliğe dönüşmüş. Hoca okudukça örnek aldığı bu bilge insana benzemeye başlamış. Modern edebiyatçı olduğu halde İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı “Divân Edebiyatı” maddesi Köprülü ile benzerliğinin somut ve önemli bir göstergesi olarak düşünülebilir. Şimdi onun, edebiyatla birlikte diğer sosyal bilimlere olan vukufiyetini Birol Emil’den dinleme zamanı: “Anekdota benzer bir hatırayı bir profesörden dinlemiştim: İ. Ü. Edebiyat Fakültesi’nin toplantılarından birinde Türk İslâm sanatıyla ilgili bir mesele görüşüldüğü sırada Prof. Akün alnına konan bir sineği kovmak için elini başına doğru kaldırırken, Dekan Bey söz istediğini zanneder ve ‘Buyurun Faruk Bey.’ der. Bunun üzerine Akün önceden hazırlıksız olduğu konu hakkında yirmi dakikaya yakın konuşur. Profesör ilâve etmişti: ‘Hem de yerli yabancı kaynaklar zikrederek. Sadece biz değil, o kürsünün mensupları da hayretle dinlemiştik.” (“Türkiye ve Dünya Türkolojisinden Bir Yıldız Kaydı -Prof. Dr. Ömer Faruk Akün-”, Türk Edebiyatı, s. 50.)

Akün Hoca’nın ince bir zekâsı vardı. Nükteleri genelde gönderme şeklinde olur, söyleyeceğini söyler geçer, bahse takılıp kalmazdı. Nüansı yakalarsanız tebessüm ederdiniz, ama bu her zaman mümkün olmazdı. Özellikle yüksek lisansta sınavları çok uzun sürerdi Hoca’nın. Bu sınavlardan birinde Yahya Kemal’in Eski Şiirin Rüzgârıyle adlı kitabıdan kavramlar sormuştu yine bize. Yahya Kemal’in düşünce dünyasını yansıtan bu kavramları anlatmaya ne zaman yeterdi ne kalem. Kavramlardan şu anda aklıma gelenler, “Kızılelma”, “Rim-papa”, “Rıhlet”, “Ebvâb-ı Ravzâ-i Nebevî”, “Tuğ” vb. Benim gibi bu şiir kitabının yarısını ezbere bilenler için ayrı bir keyifti Hoca’nın soruları. Sınav başlayalı dört saat olmuştu. Bir ara Hoca’yı derslikte görür gibi oldum ve hemen “Hocam, bugün öğle yemekleri sınava dâhil olsun!” dedim. Güldü, “Sen Karadenizli misin?” dedi peşinden. “Evet, Hocam!” dedim gülüştük. Bir başka ince göndermeye de dostum Nuri Sağlam’da rastladım, dinleyelim: “Zarifti. 28 Şubat’ın korkunç bir kâbus gibi üstümüze çöktüğü yıllardı… Bulunduğum yerde âdeta bir vebalı konumuna düştüğüm ve hatta Cuma’ya giderken bile benimle yan yana görülmekten hazer edilen yıllar! Uzunca süre Hoca’nın hâlini hatırını soracak maddî ve manevî mecali bulamamıştım. Bir ara hastalandığını ve Cerrahpaşa’da yattığını duydum. Ziyaretine gittim. Beni görür görmez o kendine mahsus gülüşüyle kesik kesik gülerek ‘Hayrola Nuri!’ dedi. ‘Hastanede bir işin mi vardı?’ Ben bu ince azara mahcup bir mazeret ararken Hoca sözü çoktan bambaşka bir vadiye aktarmıştı.” (“Eski Hatıraların Rüzgârıyla…”, Türk Edebiyatı, s. 60.)

Bilim her şeyden önce birikim, sabır, merak, dikkat ve çok ciddi bir konsantrasyon ister. Yazı yazarken veya çalışırken, çalıştığınız konu dışındaki her şeyle bağlarınızı koparmanız gerekebilir. Bu yoğunlaşma sayesinde başlangıçta size zor ve gizemli gelen birçok konu/problem/sorun/bilinmezlik yavaş yavaş zihninizde aydınlanmaya başlar. Bir makale/kitap/ansiklopedi maddesi yazmak âdeta nakış yapmaya/işlemeye benzer ki her noktaya, her düğüme, her motife, her desene, her renge ayrı ayrı emek vermek gerekir. Akün Hoca bir konuda yazı yazıyorsa onun için hayat sadece o yazıdan ibarettir. Hoca, bütün dikkatlerini o konuya teksif eder, hatta bununla da yetinmez ve gereksiz tüm seslere kulaklarını tıkar. Mehmet Nuri Yardım, Orhan Okay’dan hareketle anlatıyor Hoca’nın Şinasi dalgınlığını: “Rahmetli Nihad Çetin ile İstanbul Üniversitesi’nin yemekhanesinde yemek yiyorduk. Bir ara Ömer Faruk Hoca göründü. O bizi görmedi. Uzakta bir masaya oturacakken, bazı arkadaşlar ona seslenip masamıza davet etmek istedi. Akün Hoca hiç birini duymadı. Bunun üzerine Nihad Çetin bize müdahale etti. ‘Çocuklar sizi duymaz. O şimdi bütün dikkatini ilme teksif etmiş, Şinasi ile ilgili bir makale hazırlamaktadır. Bakın şimdi onu buraya nasıl davet edeceğim, görünüz!’ dedikten sonra yüksek sesle ‘Şinasiiii’ diye bağırdı. Akün Hoca o anda başını kaldırdı, bizi gördü, tebessüm etti ve masamıza geldi.” (“Hatıraların Işığında Ömer Faruk Akün Hoca”, Türk Edebiyatı, s. 80.)

Başka bir dünyası vardı Hoca’nın. Kullandığı kelimeleri sanki dibi berrak suyla dolu bir kuyuda yıkar, durular ondan sonra gün yüzüne çıkarırdı. Aynı duyguyu başka kelimelerle de anlatmak mümkündü belki ama Hoca’nın ifadeleri “ben farklıyım” diye bağırırdı âdeta. Metaforların içinde çiçek açtığı berrak/duru bir Akün Hoca ifadesine Âlim Kahraman’dan hareketle beraber yürüyelim: “Basmakalıp değildi. Yani bir üslup sahibiydi. Bir örnekle açıklayayım isterseniz: Yıllar sonra Bağlarbaşı’nda İslâm Araştırmaları Merkezi’nde (İSAM) aynı çalışma ortamını paylaştığımız yıllarda, şöyle bir şey oldu. Abdullah Uçman Hoca’nın arabasıyla bir yere gidiyoruz. Trafik sıkışık ve arabaların sağımızdan-solumuzdan kuralsız olarak önümüze daldıkları durumlar eksik olmuyor. Hoca her zamanki gibi bir şeyler anlatıyor. Sürücülerin sorumsuz ve tehlikeli davranışları onun da sabrını zorlamış olmalı ki, bir ara anlattıklarına ara vererek Abdullah Uçman’a ‘Abdullah böyle durumlarda dilimizin kuytu köşelerine uzandığın oluyor mu?’ dedi. ‘Dilimizin kuytu köşelerine uzanmak’ ifadesi ilk defa Hoca’dan duyduğum özgün bir kullanımdı.” (“Ömer Faruk Akün Hoca”, Türk Edebiyatı, s. 69.)

Beş yabancı dil bilen (Almanca, İngilizce, Fransızca, Farsça, Rusça), sabahlara kadar çalışan ve çalışırken bazen sandalyede uyuyakalan, hastanede yatarken bile yeni çıkan kitapları merak edip dostlarından isteyen, kütüphanesinde on binlerce özgün kitap üç yüzden fazla yazma eser bulunan, dünyanın neresinde olursa olsun Türkolojiyle ilgili yayınları takip eden Hocam için beni böyle bir yazı yazmaya sevk eden temel amil kızı Verda Neslihan Akün’ün babasının arkasından yazdığı duygu ve incelik dolu yazı oldu. Hoca’yı bir kere daha kıskandım. O ne samimi o ne zarif yazıydı. Kızının babası için yazdığı bu yazıdaki kısa niteleme dört kelimeyle Akün Hoca’yı şöyle özetliyordu: Tam bir İstanbul Beyefendisi!

Yazının sonu Tanpınar’ın Ahmet Haşim’in ölümü için kurduğu cümleleri andırıyordu, ama daha içli, daha samimi ve daha baba kokuyordu. O cümlelerle bitirelim yazıyı:

Babamın en çok çocuksu ve muzip tarafını sevdim ben. Çocukla çocuk olan ruhunu.

Küçüklüğümde, kapanıp çalıştığında bile odana girip yanına geldiğimde hiçbir zaman reddetmedin beni, kucağına alıp beraber çizdik dumanı tüten çaydanlık resimlerini, banyoda suları doldurup Fransa’dan getirdiğin oyuncakları kurup oynadık. Herkesten farklı bir ev ve ortamda büyüdüğüm muhakkak. Sana ve mirasına layık olabilmek dileğim.

Sen hep benimle yaşayacaksın. Belki ileride doğacak torunlarında… Aile üyelerinden seni bilenler ömürleri vefa eder de tanırlarsa onlar da ‘Tam Farukluk işler bunlar!’ diyecek zekice yaramazlıklarına. Bu âlemi bırakıp giderken yüzündeki muzır tebessüm gibi…

Bunları hatırlayıp her gözyaşı döktüğümde biliyorum dediğini:

Üzülme Nesli, üzülme canım!” (“Üzülme Nesli, Üzülme Canım”, Türk Edebiyatı, s. 43.)

KAYNAKLAR

[1] http://sbd.ogu.edu.tr/makaleler/3_1_Makale_5_.pdf

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

23017788