Kültür – San’at Yazıları

Muharrem DAYANÇ

-Bayram Kök Bey’e ithafen-

Çok değil şöyle elli altmış sene geçmişe gidildiğinde Anadolu çocuklarının en büyük hayallerinden birinin “bisiklet” olduğu görülür. Sizinki gerçekleşti mi bilmiyorum ama -tevellüdüm bu kadar geçmişe gitmese de- benim bu çocukluk hayalim gerçekleşmedi. Biraz da bu yoksunluk nedeniyle çocukluğumuzda; renkli boya kalemi, bisikleti, lastik-plastik topu, oyuncak arabası olanlarla hep iyi geçinmeye çalışmadık mı?

Kısa bir süreliğine geçmişe yolculuğa çıkalım ve bisikleti ilk defa ilkokul yıllarında gören bir çocuk hayal edelim. Bu çocuğun yaşadığı mahalleye bir gün lisede okuyan bir abi gelsin ve onun bir bisikleti olsun. Bisikletiyle yanınızdan her geçişte içiniz cız etsin, ona yetişmeye çalışın, ama ondan ‘bir tur için’ bile bisikleti istemeye bir türlü yüzünüz tutmasın.

İyi geçinmek dedik ya işte onun değişik yolları var. Bisiklet sahibi Fenerbahçeliyse siz de hemen Fenerbahçeli oluverirsiniz. Hatta çok zaman geçmeden mahallenin bütün çocukları Fenerbahçeli oluverir. Çünkü, Fenerbahçeli olmak bisiklete binebilme ihtimaline doğru pedal çevirmektir.

Hayat bu, herkesi bir yere savururken bisikletli abi hangi mesleği seçiyor bilmiyoruz ama bisiklete binme hayaliyle yanıp tutuşan taşralı çocuk büyük bir yazar oluyor. Gerçi kendisi “büyük yazar” nitelemesini doğru bulmuyor, kabul etmiyor ama nasıl anlatılır kırka yakın kitap yazan insanın kalemle olan muaşakası? Sırayla okullarını okuyor bu çocuk, taşralardan İstanbullara yol düşürüyor; ülkenin saygın yayınevlerinde editörlük, makbul dergilerinde genel yayın yönetmenliği, önde gelen gazetelerinde köşe yazarlığı yapıyor…

Bir gün bir şiirle karşılaşıyor bu yazar. “Bisikletin yanında koşan çocuk” adlı bu şiir allak bullak ediyor onu, altmış yıl geriye götürüyor. Sarsıyor anlayacağınız. Bu sarsıntıyı her fakir Anadolu çocuğu gibi ben de çok iyi bilirim. Bisikleti olan bisiklete biner, olmayan onunla birlikte, kendisi de bisiklete biniyormuş vehmiyle koşar durur bu iki tekerlekli rüyanın peşinden. Koşan yorulmaz da süren yorulur. Bir kenara bırakılır bisiklet. Yorulan çocukla göz göze gelmeye çalışır koşan çocuk, ama kıymetlidir bisiklet herkese emanet edilemez. “Bir tur…” der sonuna getiremez koşan çocuk. Somutlaştırarak anlatmak, bugüne uyarlamak gerekirse şöyle gelişir hadise tam olarak:

Furkan Çalışkan,…, Dergâh’ta yazardı daha gençken, şimdi İtibar’da. ‘Bisikletin yanında koşan çocuk’ başlıklı bir şiiri var. Bana çok dokunan bir söz bu. Çünkü benim çocukluğumda bizim mahallede bisiklet yoktu. Sonra bir ağabey taşındı mahalleye, Yılmaz. Lisede okuyor ve Yale marka yeşil bir bisikleti var. Sokaklarımıza ne asfalt ne parke taşı döşenmemişti. Toz toprak yol. Bisiklet gider biz gideriz. İyicene koşar ona yetişiriz. Bir kısa süre onunla yarışırız. Yalın ayak başı kabak çocuklarız. Yılmaz abi bize bisiklete binmeyi öğretti. Kim Fenerbahçeli olursa onu bir tur bindiriyordu.” (Yeni Şafak, 7 Mayıs 2014)

Başlıktan da anlayacağınız üzere 6 Mart 1947’de Erzincan’ın İliç ilçesinin Kuruçay nahiyesinde doğan Mustafa Kutlu’dan bahsediyoruz. Anadolu coğrafyasının daha çok depremlerle anılan bu bölgesi seksen sonrası Türk öykücülüğünün -ki yetmişli yıllara kadar iner- avangard hikâyecilerinden birine ev sahipliği yapmış. Erzincan’daki bu mayalanma döneminden sonra onun kök salıp meyve vermesini sağlayan ikinci mekân Erzurum olmuş. Erzurum’daki üniversite yıllarında kendisinden feyz aldığı hocalardan biri olan Orhan Okay ile yine bu hoca sayesinde tanıştığı Ezel Erverdi onun geleceğine yön vermişler. Bu iki şahsiyete “Hareket Ekolü” ve Hareket Dergisi ile bütün bu oluşumların mimarı olarak kabul edilebilecek Nurettin Topçu’yu da eklersek sacayağı tamamlanmış olur.

Orhan Hoca daha çok resme meyilli olan Kutlu’yu yavaş yavaş edebiyata ısındırır. İlk karşılaştıklarında Hareket Dergisi’ne eleştiriler getiren bu gence, o zaman senden katkı bekliyoruz, mealinde sözler söyleyerek ona hem İstanbul’un hem de yayımcılığın kapısını Ezel Erverdi açar. Ya Nurettin Topçu? Bu bilge insan, Kutlu’yu Anadoluculuk düşüncesine taşıyan köprü olmakla kalmaz yazarın iç dünyasını da besler. Kutlu, Topçu’yu tanıdıktan sonra yazacağı eserlerde bütün incelikleriyle tabiata (Anadolu Coğrafyası) yönelecek, köy realitesine veya başka bir ifadeyle sosyal gerçekliğe eğilecek, ticaret ve siyasete mesafeli duracak, toplumun köklerinden koparılması çabalarına ciddi eleştiriler getirecektir. Analoji yaparak söylemek gerekirse Sezai Karakoç’un şiirde yaptığını Mustafa Kutlu hikâyede yapmayı deneyecek ve bunda da hatırı sayılır bir başarı elde edecektir. Kutlu’nun hikâyelerini, geleneği/tasavvufu ve bu kadim unsurların imkânlarını asla göz ardı etmemek şartıyla, “hikmet” ve “ahenk” kavramlarıyla hülasa etmek mümkündür. Burada, “hikmet”i konu, “ahenk”i dil ve üslup olarak düşünmek yerinde olur. (Necip Tosun, Türk Öykücülüğünde Mustafa Kutlu)

Ya hikâyeci olarak Kutlu’nun öncesi ve sonrası?

Mustafa Kutlu hikâye yazmaya Ömer Seyfettin, Sait Faik ve Sabahattin Ali gibi yazarlardan etkilenerek başlamıştır. Bu üç şahsiyete Refik Halit’i de eklemek yanlış olmaz. Fakat bu etki, yazarın kendi sesini bulma, yeni bir dil oluşturma çabası içinde olduğu yılları kapsar daha çok. Kutlu, dilini ve yolunu olgunlaştırdıktan sonra bu tesir yavaş yavaş silinir ve ortaya Mustafa Kutlu öykücülüğü diyebileceğimiz özgün bir yapı çıkmaya başlar.

Kutlu, sadece etkilenen değil etkileyen bir yazardır da. “Mustafa Kutlu’nun Paltosu” kavramlaştırması bunun açık bir göstergesidir. Onun paltosundan çıkan yazarların başlıcaları, Nazan Bekiroğlu, Sibel Eraslan, Abdullah Harmancı, Mustafa Başpınar, Mustafa Çiftçi, Mukadder Gemici, Nermin Tenekeci şeklinde sıralanabilir. Kutlu, bir duruşun ve duyarlılığın insanıdır da. Onunla aynı duygu dünyasını paylaşan öykücüleri de burada anmakta yarar var. Bunların ilk akla gelenleri Mustafa Miyasoğlu, Cemal Şakar, Vahap Akbaş, Sadık Yalsızuçanlar’dır.

Kutlu, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Batılı/romantik bir yaklaşımla yazarların (sanatçıların) toplumun üstünde varlıklar olarak görülmelerini doğru bulmaz. Onun bu konudaki görüşleri kendi ifadesiyle; “Benim yazı ile münasebetim öyle ‘Yazmasam ölecektim.’ gibi ciddi bir yerde durmuyor. Yazarı veya daha genel bir deyişle ‘sanatçıyı’ yücelten anlayışa katılmıyorum. Ben işi ‘zenaat’ çerçevesinde almaya yatkınım. Yani bir taşçı ustası da sanatçıdır işte.” şeklinde özetlenebilir. (Mustafa Kutlu Kitabı)

Bir örnek verelim. Kutlu değişik nedenlerle yapılan kültürel, bilimsel faaliyetlere katılmayı sevmez. Çok az katıldığı toplantılardan biri “Hayat Sağlık Vakfı”ndaki “Huzursuz Bacak ve Kanaat Ekonomisi” konulu söyleşidir. Burada Kutlu, bir Müslümanın yirmi beş gömleğinin olamayacağını, edebiyatçının da, sanatçının da normal bir insandan farkı bulunmadığını söyler. Bu söz üzerine bir dinleyici Kutlu ile hoş olmayan bir diyaloğa girer ve “Siz bir sanatçı olarak sanatçıların çok önemli kişiler olduğunu düşünmüyorsanız değersizsiniz.” diyecek kadar da ileri gider. Söyleşideki bu ve buna benzer gereksiz ve niteliksiz sorular Kutlu’nun bu tür toplantılara niçin katılmak istemediğini göstermeleri bakımından önemlidir. (http://www.dunyabizim.com)

Kutlu’nun bu tavrı her şeyden önce onun tevazuunu gösterir. Kibre kapılarını kapatmış bir ruh halidir bu. Aynı zamanda toplumdan, toplumun değerlerinden kopmamış olmanın da işareti. Hikâyelerinde kullandığı dilin halkın konuşma diline olan yakınlığının nedeni/kaynağı burada aranabilir. Bir yazar olarak Kutlu, sınıfsal bağlamda halktan bir basamak yukarıda olmayı nasıl doğru bulmazsa, yazdıklarında konuşma dilinden ayrı bir üst dil kullanmayı da kendine mahsus duruşu ve yaşam tarzıyla mütenasip görmez.

Ne gariptir ki taşranın da taşralının da kaderi aynı. Karaşın Anadolu çocukları ne kadar da benziyorlar birbirlerine. (Bu konuda geçen ay Tahsin Yücel’i tanıttığımız “Zeynep’in Dedesi” başlıklı yazıya bakılabilir.) Mustafa Kutlu ile Mehmet Kaplan arasında çocukluk/gençlik yılları ile sonraki hayatlarında ortaya çıkan benzerlikler bu kader ortaklığının bir örneği olarak düşünülebilir. Şöyle ki;

-Bu iki insan, bölgeleri farklı olmakla birlikte taşrada doğarlar; Kaplan, Sivrihisar’da; Kutlu, Erzincan’ın İliç ilçesinin Kuruçay nahiyesinde.

-Aileleri fakirdir. Kaplan, çocukluğunda su, simit, ekmek, köpük taşı vb. satarak ailesine katkı sağlamaya çalışır. Kutlu, Kaplan’ın satıcılık yaptığı yaşlarda -yaz mevsimlerinde- sebze halinde çalışır, karpuz indirir, domates dizer.

-Babasız büyürler. Kaplan babası askerdeyken doğar ve çocukluğunun önemli bir kısmını onsuz geçirir. Askerden her anlamda bitkin dönen baba bir ömür kendini toparlayamaz. Kutlu, ortaokul ikinci sınıftayken babasız kalır.

-Başlangıçta farklı alanlarda kariyer yapmayı düşünürler. Kaplan “felsefe”ye, Kutlu “güzel sanatlar”a meraklıdır. Zorunluluklar onları “edebiyat” ortak paydasında bir kere daha buluşturur.

-Erzurum’a yollarının düşmesi bir kenara bırakılırsa Kaplan da, Kutlu da hayatlarının belli bir yaştan sonraki dönemlerini İstanbul’da geçirirler.

Dergâh’taki birlikteliği de hesaba katarak diyebiliriz ki bu iki şahsiyet, aralarındaki nesil farkına rağmen, birbirlerine benzer yollardan geleceğe yürümüşlerdir.

Toparlayalım.

Mustafa Kutlu’nun futbol ve resim sevgisiyle başlayan dış dünyayı keşfi daha sonra bir daha bırakmamak üzere hikâyeye, yani iç âleme doğru yol alır. O, kendisini hikâyeye adayan neslinin çok az sanatçısından biridir.

Meraklı kişiliği onu sinema denen çağın büyülü dünyasının kapısına kadar getirir ve Kutlu, belki de hiç tasarlamadığı halde kendisini senaryo yazarken bulur.

Dergâh yayınlarının çıkardığı Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nin ikinci cildinden sonraki bütün yükünü o üstlenir. Bu, onun bilim insanı yönüne ayna tutar. Ansiklopedinin imzasız yazılarının hemen hepsi onun kaleminden çıkar.

Gazetecidir, dolayısıyla köşe yazarıdır.

Dergicidir, Hareket’te ve bilhassa Dergâh’ta desen çizip yazı yazmanın dışında önemli görevler üstlenir. Bunlar, editörlük ve genel yayın yönetmenliğidir.

Bir de bunlara öğretmenlik, televizyonculuk gibi meslekleri eklerseniz aslına yakın bir Mustafa Kutlu portresi karşınızda duruyor demektir.

Mustafa Kutlu hikâyesiyle güne başlamak daha munis bir dünyaya adım atmak anlamına gelir. Daha içli ve daha merhamet yüklü. Çünkü bu ses bizim sesimiz, bu toprakların sesi. Kutlu’nun bisikleti hep iki teker üzerinde durmalı dostlar, hepimizin ve bilhassa Türkçe’nin buna ihtiyacı var.

O halde Kutlu’nun “Tarihin Çöp Sepeti” adlı hikâyesinin ilk paragrafı benden, gerisini siz getirirsiniz artık:

Eğer bir gün bu ülkede hakikatin üzerine çekilen kara perde yırtılıp, gerçekler ortaya çıkabilirse, söylenecek ilk cümle şu olacaktır:

 

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20772512