Kültür – San’at Yazıları

BİR VATANSEVERLİK ÖLÇÜSÜ OLARAK MEHMET AKİF ERSOY’UN ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ ŞİİRİNİN HİKÂYESİ

Nefer şehîd ordu gazi olacak
Vatan bugün bizden razı olacak

Giriş

Yıktılar kal’amızı
Sürdüler balamızı
Daha can boğazdayken
Çektiler salamızı.
(Bir Kerkük Türküsünden)

Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of gençliğim eyvah.
(Çanakkale Türküsünden)

Türküler, her zaman halkın gönlünden ve zihninden geçenleri dile getirmişlerdir. Kerkük’te kaleleri, evleri yıkılan, çocukları sürgüne gönderilen, daha canları boğazlarından tam çıkmadan, ruhları bedenlerini terk etmeden salaları verilen insanlarla; Çanakkale’de bu vatan için çarpışırken vurulan ve yine ölmeden canlı canlı mezara konulan insanların tarihi de birdir talihi de. Kaderi de birdir kederi de.

Süleyman Nazif’in “Daüssıla”sı ve buna benzer birkaç şiir dışında vatanseverlik konusunda Türk edebiyatının ilk akla gelen en önemli edebî metinlerden biri de Mehmet Akif’in “Çanakkale Şehitleri” adlı şiiridir. Bu destanî edebî metnin hikâyesine geçmeden önce bu şiirin ortaya çıkışını tetikleyen tarihî hadiselere kısaca göz atmakta fayda vardır.

Mehmet Akif Ersoy, 1914 yılının sonlarında Harbiye Nezâreti tarafından istihbarat çalışmaları için kurulmuş olan Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın verdiği görevle Berlin’e gider. Buraya gitmesinin nedeni, Almanlara karşı savaşırken esir düşen İngiliz ve Rus uyruğuna mensup askerlerin kamplarını ziyaret edip buradaki Müslüman esir askerlere içinde bulundukları savaşın gerçek yüzünü anlatmaktır. Onlara savaştan sonra bağımsızlıkları için mücadele etmelerini öğütleyen aydınlatıcı konuşmalar yapar ve Safahat isimli şiir kitabının Berlin Hatıraları[1] isimli bölümünü buna ayırır.[2]

Bundan bir yıl sonra (Mayıs-Ekim 1915 tarihleri arasında) yine aynı teşkilatın verdiği görevle Arabistan’a gönderilen Akif, buraya, Arabistan’da başlayan Şerif Hüseyin isyanına karşı, devlete bağlı kabilelerin bu bağlılıklarının devamını sağlamak için Teşkîlât-ı Mahsûsa başkanı Eşref Sencer Kuşçubaşı idaresinde kurulan bir heyetle gider.[3]

Akif, Çanakkale muharebelerinin başlangıcında Berlin’dedir. Her iki görevinin hemen hemen bütün ayrıntılarını Berlin Hatıralarında anlatan şairimiz, bu şiirini, kendisiyle birlikte orada görevli bulunan Binbaşı Ömer Lütfi Bey’e ithaf eder. “Ömer Lütfi Bey, daha sonraları, Eşref Edib’e anlattığı hatıralarında, Çanakkale savaşlarının ilk günlerinde Akif’le sık sık beraber olduklarını ve her karşılaşmalarında Akif’in ümit, korku, heyecan ve endişenin birbirine karıştığı duygular içinde şu soruyu sorduğunu söyler: ‘Ömer Bey, bu Çanakkale ne olacak?’ Ömer Bey’in, hemen her defasında cevabı şu olur: ‘Allah bilir ama, vaziyet tehlikelidir. Askerlik nokta-i nazarından düşünülürse ümit yok. Ancak fen kaidelerinin hâricinde, fevkalbeşer bir şey olmalı ki dayanabilsin.’ Ömer Lütfi Bey, Akif’le ilgili hatıralarına şöyle devam eder: ‘Ben böyle dedikçe (Eyvah son istinadgâhımız da yıkılırsa ne olur?) diyerek gözlerinden yaşlar dökmeye başlardı. Çanakkale için ağlamadığı gün yoktu. Ben kavâid-i harbiyeden bahsettikçe canı sıkılırdı. Onun böyle şeylere tahammülü yoktu. O dâimâ şöyle kati bir şey isterdi:

-Bütün dünya toplanıp hücum etse yine Çanakkale sukût etmez.”[4]

Mehmet Akif Ersoy, Ömer Lütfi Bey’le yaptığı konuşmalarındaki duygu, düşünce ve inançlarını Çanakkale’den, meçhul bir askerin ağzından, Çanakkale Şehitleri şiirini de çağrıştıran ifadelerle, şöyle şiirleştirir:

-Korkma!
Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!
Düşer mi tek taşı sandın, harîm-i nâmûsun?
Meğer ki harbe giren son nefer şehîd olsun.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa çıldırsa;
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,
Taşıp da kaplasa âfâkı bir kızıl sarsar;
Değil mi cephemizin sînesinde îmân bir;
Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir;[5]
Değil mi sînede birdir vuran yürek… Yılmaz!
Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cephe sarsılmaz![6]

Bütün bu anlattıklarımız Mehmet Akif’in Çanakkale Şehitleri isimli şiirinin yazılışının arifesinde vuku bulan hadiselerdir ve onun bu muhteşem şiirinin duygu yönünün oluşumunda önemli bir rol oynamışlardır. Çanakkale deniz muharebeleri 19 Şubat 1915’te başlayıp 18 Mart 1915’te; kara muharebeleri 25 Nisan 1915’te başlayıp 9 Ocak 1916’da bittiğine göre, Çanakkale Şehitleri şiirinin, 18 Mart’ta kazandığımız büyük başarıdan sonra yazıldığı düşünülebilir.

Çanakkale Şehitleri Şiirinin Oluştuğu Atmosfer

Bazı tarihi hadiseler, abideler ve şehirler diğerlerinden daha şanslıdır. Mesela; Yahya Kemal’in “Süleymaniyede Bayram Sabahı” şiiri Süleymaniye’yi; Arif Nihat’ın “Selimiye” şiiri Selimiye’yi; Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun “Malazgirt Marşı” Malazgirt savaşını; Arif Nihat’ın “Fetih Marşı” İstanbul’un fethini; Nazım Hikmet’in “Kuvâyı Milliye” şiiri ile Halide Edip’in “Ateşten Gömlek” romanı Millî Mücadele’yi; Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman”ı Bursa’yı; yine Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul”u, Orhan Veli’nin “İstanbul’u Dinliyorum”u ile Necip Fazıl’ın “Canım İstanbul”u İstanbul’u diğer hemcinslerinden daha şanslı kılmıştır. Çünkü bunlara sanatın yeniden canlandırıcı sihri dokunmuştur.

Uzun yıllar Paris’te yaşayan, Fransızların kendi dillerine, kültürlerine ve tarihlerine bakış açılarını keşfeden Yahya Kemal, “Hayal Beste” isimli şiirinde, bizim burada özetlemeye çalıştığımız “sanatın canlandırıcı gücüyle geçmişi bugüne taşıma” olayını şöyle dile getirir:

Roma’nın şarkını fethettiğin andan sonra,
Yüce dağlar gibidir gördüğün iş, Türk oğlu!
Girdiğin yerde asırlarca kalıştan başka,
Kurduğun devlet asırlarca muzaffer yürüdü.
Tâliin döndüğü en korkulu yıllarda bile,
Yürüyen düşmanı son hamlede döktün denize.
Açtığın ülkede, yoktan yaratış kudretini,
Azminin kurduğu yüzlerce şehirden fazla,
İri fîrûzeye benzer nice gök kubbeyle,
Dehre aksettiriyor, gerçi, büyük mîmârî;
Bu eserler seni göstermeye kâfî diyemem.

Şi’re aksettirebilseydin eğer, dinlerdin,
Yüz fetih şi’ri, okundukça, çelik tellerden.

Resm’e aksettirebilseydin eğer, ömrünce,
Ebedî cedleri karşında görürdün, canlı.

Gönlüm isterdi ki mazîni dirilten sanat,
Sana tarihini her lâhza hayal ettirsin.[7]

Türk edebiyatında kendisine yer bulmuş en önemli tarihî hadiselerden biri de Çanakkale savaşıdır. Bu savaş hem son dönem Türk tarihindeki önemi, hem de milletçe gösterdiğimiz cansiperâne mücadele ve fedakarlığın bir timsali olması bakımından, vatan sevgisinin ön plâna çıktığı bir çok edebî esere ilhâm kaynağı olma özelliği kazanmıştır.[8]

Birinci Dünya Savaşı’nın felâket dolu günleridir. Çanakkale muharebeleri de bütün şiddetiyle devam etmektedir. Harbiye Nazırı Enver Paşa, Teşkîlât-ı Mahsûsa başkanı Eşref Sencer Kuşçubaşı’na bir telgraf çeker ve birliğini alıp en kısa sürede Cidde’ye ulaşmasını emreder.[9] Motorlu araçların olmadığı, ağırlıkların at ve develerle çekildiği bu çöl ortamında hemen her şey çok meşakkatlidir. 126 kişiden oluşan bu toplulukta bulunanlardan biri de Akif’tir ve yolculuk yaklaşık olarak iki ay sürer.[10]

Kuşçubaşı, Akif’in de bulunduğu kafilenin çöldeki yolculuğunu şöyle tasvir eder:

“… Cidde’ye gidebilmek için çok uzun ve tehlikeli bir çölden geçmek gerekiyordu. Günlerce gittik. Elimde pusula olduğu halde yolu kaybettik. Çölde sık sık fırtınalar oluyordu, kum tepeleri yer değiştiriyordu. Suyumuz, erzakımız tükenmişti. Bu uçsuz bucaksız çöl ortasında bize kim yardım edebilirdi? Arkadaşların maneviyatı sıfıra düşmüştü. İçimizde ölenler, çıldıranlar oldu. Atların bir kaçı da telef olmuştu. Develer bile gidemiyordu. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. İçimizde şaşırmayan, yılmayan, sarsılmayan yalnız Rahmetli Akif’ti. Sağa sola koşuyor, hastalarla ilgileniyor, çıldıranları develerin sırtına bağlıyor, ölenlerin cesetlerini atlara yüklüyor, hep âyetler, hadisler okuyarak bize güç ve ümit vermeye çalışıyordu.”[11]

Büyük bir sıkıntıyla geçen bu çöl yolculuğunda kafilenin en büyük ihtiyacı sudur. Akif ve arkadaşlarının suya duydukları özlem artık son haddindedir. Kafilenin çölde suya kavuşmasının anlatıldığı sahneyi, içinde bulunulan durumun vahametinin daha iyi anlaşılabilmesi için buraya alıyoruz:

“… Eski bilgilerime göre bulunduğumuz yerin yakınlarında bir su kuyusu olmalıydı. Son bir gayretle artık halsiz düşen devemi bir kum tepesinin üzerine sürdüm. Dürbünle etrafı tetkik ederken havada bir takım kuşlar gördüm. Bunlar akbabalardı, ya leşe gelirlerdi, ya da suya… Yine eski tecrübemle biliyordum ki kuşlar leşin üzerinde daire çizerek uçarlar. Eğer pike yaparak iniyorlarsa indikleri yerde mutlaka su vardır. Sevinmiştim. Çünkü kuşlar pike yaparak iniyorlardı. Yani suyu bulmuştuk. Arkadaşlara müjdeyi verdim. Sonradan anladım ki bu da doğru değilmiş… Zira “su” sözünü duyar duymaz herkes bir yana doğru çılgın gibi koşuşmaya başladı. Su diye avuç avuç kumları yutuyorlar, toprakları başlarına saçıyorlardı. Bir hecinsuvar(deveye binen) albay da o anda çıldırmıştı. Akif onları toparlamaya çalışıyordu. Ayetler, hadisler, dualar mübarek dudaklarından coşkun bir çağlayan gibi dökülüyordu. Sanki o da bizimle birlikte aç susuz kalmamıştı. Öylesine metindi. Nihayet suyun başına geldik.”[12]

 “… Su görünür görünmez bir çığlık koptu. Ve deli gibi bir koşuşturma… Akif onları sabıra, itidale çağırıyor ama kimseye sesini duyuramıyordu. Bağırmalar… Kişnemeler.. Böğürmeler.. insanlar, hayvanlar birbirine karışmıştı. Yine de O büyük Akif elinden geldiğince o zavallılara yardım etmeye çalışıyordu. Bir müddet sonra herkesin aklı başına gelmiş, ümitsizlik yerini yaşama sevincine bırakmıştı. Herkes birbiriyle kucaklaşıyor, yüksek sesle şükredenler, secdeye kapananlar oluyordu. Neden sonra Akif kendini hatırlayabildi de su içti.”[13]

Necid çöllerinde günlerce devam eden bu meşakkatli yolculuktan sonra El-Muazzam istasyonuna varan kafile artık rahatlamıştır. Teşkilat-ı Mahsusa reisi Eşref Bey, buradan hemen Başkumandan ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’yı arar. Şam-Halep-Medine telgraf hattı açılınca Enver Paşa ile şifreli bir konuşma gerçekleştirir. Reseptörün bir taraftan aldığı, bir taraftan çözdüğü bu telgraf metni gözleri yaşartır. Çünkü Enver Paşa Çanakkale’de kazanılan büyük zaferi müjdelemektedir.

Eşref Bey bu müjdeyi kendisine defalarca Çanakkale savaşının serencamını soran Akif’e ulaştırmak için sabırsızlanır. Çünkü Akif, Eşref Bey’e yolculuk esnasında sürekli şu soruyu sormuştur:

“Eşref Beyefendi… Ne dersiniz? İngilizlerle Fransızlar Çanakkale’yi aşabilirler mi? Askerlik ilmine asla aklım ermiyor. Hissim ve imanım, bu Türk kalesinin aşılamayacağını söylüyor ama, karşımızdaki düşmanın kuvveti de müthiş. Siz ne dersiniz?”[14]

Akif’in sorusuna Eşref Bey’in verdiği cevap teskin edicidir, ümit doludur:

“Üzülmeyin Üstâd!... Sizin bu kadar samimiyet ve ihlâs ile bağlı olduğunuz millî şehâmet, payitahtı düşmandan muhafaza edecektir. Bu milletin tarihinde, mantığı durdurmuş olan az mı destan vardır.”[15]

Eşref Bey’in verdiği cevaba Akif’in eklediği şu söz onun konuya bakışını özetler:

“İstanbul’un fethi, bir ilâhî tebşirin neticesi idi. İstanbul Türk’ün kalacaktır.”[16]

Eşref Bey’in amacı müjdeyi bir an önce Akif’e ulaştırmaktır ve öyle yapar:

“Üstâd… Aziz Üstad… Size hayatımın en büyük müjdesini vereceğim. Bana bu saadeti bahşeden Cenâb-ı Hakk’a nasıl şükredeceğimi bilemiyorum. Çanakkale’de muhteşem bir zafer kazandık. Sizin duanız makbul oldu. Düşman, o muazzam donanmasını da beraberince alarak, mağlup ve mahkur Boğaz’ı terk etti. İstanbul kurtuldu, vatanın şeref ve haysiyeti halas oldu.”[17]

Eşref Bey bu müjde karşısında donup kalan Akif’i ikna etmek için söylediklerini teyid eder ve “müjdeyi bizzat Enver Paşa’dan aldım” der.

O ana kadar, heykelleşmiş bir şekilde duran Akif birden coşar, dostunun boynuna atılır. Koca Akif, Eşref Bey’in omzunda masum bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra, sarsıla sarsıla ağlar. Bu büyük müjdenin akşamında Akif’in gözüne uyku girmez ve Allah’a Çanakkale Destanı’nı yazmadan canını almaması için dua eder/yalvarır:

“Yarabbi!... Bana bu destanı, bir âciz kulunun ifadesinin azamisi içinde yadedebilmenin saadet ve imkânını bahşet. Bu ulvî vazifeyi bana nasip et, sonra emanetini al, Yarabbi!... Bana bu lutfu çok görme, inam ve ikramının nâmütenahi hazinesinden bu aciz kulunun şu duasını barigâh-ı uluhiyetinde kabul eyle…”[18]

Eşref Bey, Çanakkale Şehitleri şiirinin yazılışının hikâyesini şu ifade ile bağlar:

“Çanakkale Destanı’nı Mehmet Akif, Hicaz yolculuğu devam ederken, daha yolda yazdı ve ancak ondan sonradır ki, tabiî hüviyetine girebildi.”[19]

Tohumu Necid çöllerinde atılan bu destanî şiir Safahat’ın Altıncı Kitap’ı olan Asım’ın sonunda yer alır ve şiir Hocazade’ye söylettirilir:

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde –gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”
Dedirir- yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

……………………………………………..

……………………………………………..

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, asâra gömülsen taşacaksın… Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.[20]

Sonuç:

Harbiye Nezareti, 11 Temmuz 1915 Pazar günü, kazanılan bu büyük başarıdan yaklaşık 4 ay sonra, bir kampanya başlatır ve devrin önemli yazarlarını Çanakkale cephesine götürerek gezdirir. Gezinin amacı; Çanakkale’de gösterilen büyük kahramanlığı edebiyatçılara gösterip bunun tarihe ve gelecek nesillere aktarılmasını temin etmek, yavaş yavaş maneviyatları bozulmaya başlayan askerleri savaşa teşvik edip savaşın kutsallığını ön plâna çıkaran şiirler yazılmasını sağlamak, vatanı için cephede savaşma imkanı bulamayan sanatçıların duygularını harekete geçirip onlar aracılığıyla bir “harp edebiyatı” oluşturmak ve cephedeki kahramanlık numunelerini diğer cephelere de yaymaktır. Heyette şu isimler vardır: Ağaoğlu Ahmet, Ali Canip, Celâl Sahir, Çallı İbrahim (ressam), Enis Behiç, Hakkı Süha, Hamdullah Suphi, Hıfzı Tevfik, Mehmet Emin, Muhiddin (eski Tanin gazetesi muhabiri), Nazmi Ziya(ressam), Orhan Seyfi, Ömer Seyfettin, Selahattin (eski Dârü’l-eytâmlar müdürü), Yektâ (bestekar), Yusuf Razi Bey ve İbrahim Alaaddin.

Bu heyet içinden Ahmet Ağaoğlu, Ali Canip Yöntem, Celâl Sahir Erozan, Enis Behiç Koryürek, Hakkı Süha Gezgin, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Hıfzı Tevfik Gönensay, İbrahim Alaaddin Gövsa, Mehmet Emin Yurdakul ve Ömer Seyfettin’in bu gezinin tesiriyle Çanakkale savaşlarını değişik boyutlarıyla yazılarında işlediklerini görüyoruz.[21] Fakat bu eserlerin hiç biri Mehmet Akif’in Çanakkale için yazdığı şiir seviyesine yükselememiş ve bu gezi çok kısa bir süre sonra kamuoyundaki etkisini kaybetmiştir.

Bu noktada, Mehmet Akif Ersoy, vatansever bir aydının nasıl olması gerektiği konusunda bize önemli ipuçları verir. Vatansever bir aydın, her hangi bir dış etkene ihtiyaç duymadan ve karşılaştığı zorluklara aldırmadan yurdunu ve milletini seven, ait olduğu değerler için her türlü fedakarlığı göze alan insandır. Vatanında sadece biyolojik anlamda yaşayan, ondan nemalanan değil, onu yüreğinde taşıyan insandır. Kendisini vatanın bir parçası değil, vatanı vücudunun bir cüzü olarak gören insandır. Necid çöllerinde, susuzluktan bayılma noktasına geldiği hâlde, kendisinden çok kafilede bulunan diğer arkadaşlarını düşünebilen insandır.

Aydın olmak Çanakkale’yi bilmek, unutmamak ve unutturmamak, Akif gibi onun için yapılabileceklerin en güzelini yapmaya çalışmaktır. Bugün önümüzde önce tarihsel bir olgu olarak yaşanmış bir Çanakkale destanı, bir de onun bugünlere taşınmasını sağlayan başta Çanakkale Şehitleri şiiri olmak üzere bu savaşı anlatan edebî eserlerimiz vardır. Tarihi yapmak kadar, onu geleceğe doğru ve etkili bir şekilde taşımak da çok önemlidir. Toplumun belki önce kendisi için fedakarlık yapacak insanlara ihtiyacı vardır, ama yapılanları geleceğe aktarmak, en az yapılanlar kadar önemlidir. İşte Mehmet Akif’i büyük yapan sır da burada yatar: O, hem milleti için fedakarlık yapan, hem de bunu gelecek kuşaklara aktaran insandır.

Muharrem Dayanç, “Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şehitleri Şiirinin Hikâyesi”, Türk Yurdu, Cilt: 27, Sayı: 235, Mart 2007, s. 56-59.

EK:

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir- yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

(Çanakkale Boğazı’ndaki şu savaşın bir benzeri görülmüş müdür? Bu nasıl bir savaş ki, yüzlerce gemiyle kuşatılıp dövülmekte olan ufacık bir kara parçasına, üzerinden geçip Marmara’ya inmek için, en kalabalık orduların dördü beşi birden saldırmaktadır.

Bu ne utanmazca bir askerî yığınak ki, harp gemilerinden ufuk görünmüyor. Gösterdiği vahşilikle hemen kendine tanıtan ve ‘Bu, Avrupalıdır’ dedirten, yırtıcı, merhametsiz, sırtlan yığınları, nerede varsa; hapislerden, kafeslerden boşanıp toplanarak; buraya gelmişler.)

Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakîkat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşına da,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisânlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!

 (Bütün kıtaların insanları, beşeriyetin bütün cinsleri, hepsi burada. Bir tufan, bir mahşer kalabalığı ki, kum gibi kaynamakta…
Dünyanın her tarafından gelmişler, sana karşı duruyorlar. Avusturalyalıyla Kanadalıyı yan yana görüyorsun.
Karşındakilerin her şeyleri farklı, yüzleri, dilleri, renkleri… Kimi Hindli, kimi yamyam veya başka belâ… Fakat hepsinde aynı olan ve onları birleştiren ortak bir özellikleri var: Vahşet!
Böyle alçakça bir istilâdan vebâ bile utanır.)

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmetciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

(Ah o, asâletine övgüler yağdırılan yirminci asır yok mu! İşte onun övündüğü şeylerin hepsi en alçak en aşağı varlıklardır.

Bunlar, yirminci asrı temsil eden o sefîl varlıklar, Mehmetçiğin karşısında durup, aylarca hırslarını, kinlerini kustular; içlerini utanmazca ortaya döktüler. Maskesi yırtılıp gerçek yüzü ortaya çıkmasaydı, biz ona hayran olmaya devam edecektik. Ama şimdi gördük ki, medeniyet denilen bu dönek yalancı, utanmaz bir sahtekârdır. Üstelik, lânet olasının elindeki tahrip edici silâhların her biri, bir memleketi harap edecek kadar korkunçtur.)

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdîlere, sağnak sağnak.

(Ötede yıldırımlar ufukları parçalarken, beride zelzeleler yerin altını üstüne getiriyor. Siperlerin tepesine düşen bombalar, arslan Mehmetçiğin göğsünde patlayıp sönüyor. Yerin altında cehennem gibi yüzlerce lağam açılmakta ve patlatılan her lağam yüzlerce adamı öldürmektedir.

Gökler yere ölüm indiriyor ve yerler göğe ölü püskürtüyor! Bu ne müthiş bir tipi! Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak… İnsan parçaları havaya savrulmakta ve sırtlara, vâdilere sağnak sağnak yağmaktadır…)

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.

(Zırhların arkasında saklanmış olan alçaklar, yıldırım yaylımı hâlinde tufanlar ve alevden seller saçarak etrafı yakıp yıkıyorlar. Sürüyle dolaşan sayısız tayyare/uçak, aşağıdaki korunmasız açık göğüslere yangınlar gönderiyor. Bu savaşta, tüfekten çok top ve mermiden çok gülle var…

Fakat şu kahraman orduya bak ki, o dehşetli silâhlara ve bu tehditlere aldırmayarak, gülüyor! Korunmak için çelik siperler istemediği gibi, düşman karşısında sinip saklanmayı düşünmez bile. Çünkü onun göğsündeki imanı, kat kat kaleler gibi sağlamdır. O iman zapt edilemez ve imanın sahibi korkutulamaz!

Hangi kuvvet böyle bir imana boyun eğdirebilir? İşte bu imkânsız! Çünkü o, Allah yapısıdır.)

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
'O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli ...diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.

(İnsan yapısı olan en sağlam müstahkem mevkiler bile sarılıp zapt edilebilirler; insanın büyük azmi karşısında, insan yapısı engeller duramaz. Fakat Mehmetçiğin göğsü, Hakk’ın dinini ebediyete kadar koruyacak olan İlâhî bir yapı, İlâhî bir sınırdır/serhaddir! Cenâb-ı Hak, bu serhad için; “O benim en güzel ve eşsiz eserimdir, onu çiğnetme!” diye emretmiştir.

Asım’ın genç nesline güveniyordum ya, evet, işte o nesil buna lâyık olduğunu gösterdi… Yılmadı, dönmedi ve işte milletin nâmusunu çiğnetmedi. Hiçbir zaman da çiğnetmeyecek.)

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

(İşte bak, dağlar taşlar, her yer, şehitlerle dolu. Allâh’ın huzurundan başka yerde eğilmeyen başlar, temiz alınlarından yaralanmış yatıyorlar. Yâ Rabbi! Senin yüce dininin sevgili hilâli için, her biri bir güneş olan nice kahraman kendine fedâ etmektedir.

Ey bu vatan toprağı için vurulup ölen asker! Cennetteki ecdâdın gelip, seni temiz alnından öpse, buna lâyıksın.

Sen ne büyüksün ki, canını vererek ‘tevhîd’i Allah’ın birliği inancını yok olmaktan kurtardın. Sen bu hizmetinle Bedir savaşı gazilerine benziyorsun.)

Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.

(Ey şehit! Bu büyüklüğün ve şanınla, seni nereye gömebiliriz? Sana dar gelmeyecek makberi/mezarı kim yapabilir?
Seni tarihe koymak istesek, sığmazsın… Tarih denen o kitap, değil senin varlığına, senin yaptıklarının hikâyesine bile kafi gelmez.
Seni ancak sonsuzluklar içine alabilir.)

‘Bu, taşındır’ diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

(Ey Şehit! Sen, sonsuzluklar içindeki mezarında yatarken, başucuna Kâbe’yi, taşın olarak diksem…
Rûhumun İlâhî ilhamlarını duyarak/hissederek taşına yazsam…
Gökyüzünü bütün yıldızları ile getirip, kanayan lahdinin/mezarının üzerine örtsem…
Mor bulutlardan türbene tavan yapsam ve yedi kandilli Süreyya’yı oraya taksam…
Sen bu avizenin altında kanına bürünmüş uzanırken, gece mehtâbı yanına getirsem ve türbedârın gibi sabaha kadar bekletsem…
Gündüzleri sana güneşi avize etsem… Ve akşamları kızıl ufkun tüllerini, yarana sarsam…
Evet, bunların hepsini yapabilsem… Yine de sana, senin hâtırana bir şey yaptığımı söyleyemem.)

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

(Bunu söyliyemem çünkü…
Sen o kahramansın ki, son Haçlı seferinin hücumlarını durdurdun ve –ceddin/atan Kılıç Arslan gibi- Şark’ın en sevgili sultanı Selahâttin’i yiğitliğine hayran bıraktın.
Sen o kahramansın ki, felâketler ve ümitsizlik Müslümanları kuşatmış boğuyorken, yetiştin ve o demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın.
Sen, şanlı adı, ruhuyla beraber bütün kâinatı dolaşan bir kahramansın. Sen ki, asırlara, tarihlere gömülse, taşacak bir büyüklüğün sahibisin… u ufuklar sana yetmez ve bu fezâ seni almaz… o hâlde:
Ey şehit oğlu şehit! Benden mezar isteme. Sana mezar gerekmez; çünkü,
Peygamber, kucağını açmış, Cennet’te seni beklemektedir.)

KAYNAKLAR

[1] M. Ertuğrul Düzdağ, Berlin Hatıraları, Safahat, Mehmet Akif Araştırmaları Merkezi Yayınları: 1, İstanbul 1988, s. 265-317.

[2] M.Orhan Okay-M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmet Akif Ersoy, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 28, Ankara 2003, s. 433.

[3] a.g.m.

[4] M. Orhan Okay, Mehmet Akif Bir Karakter Heykelinin Anatomisi, Akçağ Yayınları, Ankara 1989, s. 111-112.

[5] Bu şiirin ilk baskısında şu beytin de bulunup daha sonra çıkarılması manidardır: Değil mi cenge koşan Çerkes’in, Lâz’ın, Türk’ün/Arab’la, Kürd ile bakîdir ittihâdı bugün.( M. Ertuğrul Düzdağ, Berlin Hatıraları, Safahat, Mehmet Akif Araştırmaları Merkezi Yayınları: 1, İstanbul 1988, s. 310).

[6] a.g.e., s. 309-310.(Bu kaynağa göre şiirin yazılış tarihi 18 Mart 1915’tir). Ayrıca Berlin Hatıralarından alınan bu bölümün İstiklâl marşının ilk kıtasıyla olan benzerliğini burada belirtmeden geçemeyeceğiz.

[7] Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İst. 1985, s. 38-39.

[8] Bu konuda bir çok edebî eser ve inceleme kaleme alınmıştır, fakat biz burada bu konuda yapılan en yetkin çalışmanın künyesini vermeyi yeterli görüyoruz: Ömer Çakır, Türk Şiirinde Çanakkale Muharebeleri, AKM Yayınları, Ankara 2004, 330 s.

[9] Kuşçubaşı’nın bu coğrafyada bulunma nedeni için bkz: Cemal Kutay, Lawrens’e Karşı Kuşçubaşı, İklim Yayınları, İstanbul 2004, 233 s.; İsmet Bozdağ, Osmanlı’nın Son Kahramanları, Emre Yayınları, İstanbul 2005, 118 s.

[10] M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmet Akif Medine’de, Mehmet Akif Hakkında Araştırmalar 2, Marmara Üniv. İlahiyat Fak. Vakfı Yayınları, İstanbul 1989, s. 136.

[11] Hüseyin Üzmez, Çanakkale Şiirinin Yazılışı, Türk Edebiyatı, Mart 1987, s. 48.

[12] a.g.m.

[13] a.g.m., s. 48-49.

[14] Cemal Kutay, Necid Çöllerinde Mehmet Akif, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1992, s. 82-90.

[15] a.g.m.

[16] a.g.m.(Bu ifadenin, Nazım Hikmet’in “Sekiz Yüz Elli Yedi” başlıklı şiirinin son iki mısrasıyla taşıdığı benzerliği burada belirmeden geçemeyeceğiz: İşte o günden beri Türk’ün malı İstanbul/Başkasının olursa yıkılmalı İstanbul).

[17] a.g.m.

[18] a.g.m.

[19] a.g.m.(Necid çöllerinde yazılmaya başlanan bu şiirin ilk yayınlanış tarihi 10 Temmuz 1924’tür).

[20] M. Ertuğrul Düzdağ, Asım, Safahat, Mehmet Akif Araştırmaları Merkezi Yayınları: 1, İstanbul 1988, s. 388-390. Bu konuda ayrıca (Abdullah Uçman, Mehmet Akif  ve Çanakkale Destanı, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim(Mehmet Akif Ersoy Özel Sayısı), Sayı: 73, Mart 2006, s. 103-108). künyeli yazıya da bakılabilir.

[21] Bu bilgiler; (Ömer Çakır, Türk Şiirinde Çanakkale Muharebeleri, AKM Yayınları, Ankara 2004, 330 s). künyeli kitaptan özetlenmiştir.

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18665459