Zaman Bir Kutsal Tabaka

Yakup, üniversite yıllarından ev arkadaşım, tıp doktoru. Aradan elli sene geçmiş… Yeğeninin yanına gelmiş, Eskişehir’e. Sohbet ettik bir süre, tozlu sandıkları açtık biraz.

1975- 80 arası kavga günleri idi, sıkıntılıydı ama dostluk, arkadaşlık kardeşten öte yaşanırdı.

Hatıralar canlanıyor tabi.

1978 yılı olabilir.

Adana Kültür Derneği’nin kongresi yapılacak, biz de Yakup’la daha önce mezun olmuş, işe başlamış, maaşlarını alan doktor büyüklerimizi ziyarete gitmeyi kafamıza koyduk. Arkadaşlara söyledik, inanmadılar. Hem yemek yeriz, hem yol parasını çıkarırız dedik. Onların hepsi maaş almaya başlamışlardır nasıl olsa, biz gibi krediye bakmıyorlardır.

Cebimizde paramız yok. Gideceğimiz ağabeylerden isteriz, hem onlar bize yedirir, içirir diye düşünüyoruz. Önce Kayseri’ye gittik. Talas’ta Tıp Fakültesi yeni kurulduğu yıllar. Cengiz Ağabey bizi misafirhanede ağırladı.

Ertesi günü Sivas- Suşehri’ne gideceğiz, telefon ettik ama geleceğimizi haber vermedik sürpriz olsun diye. Suşehri’ne vardık, Nurullah Ağabey’in Tokat- Reşadiye’ye gittiğini öğrendik. Akşama doğru geldi. Yemek olarak menemen yaptı. Gece de hastanenin bir odasında kaldık.

Ali Ağabey Erzurum Aşkale, Büyükgeçit’te idi. Gece Aşkale’de otobüsten indik. Bir kahvehane önünde bıraktı otobüs. ‘Kırtlama’ çay geldi. Kalacak yer olarak da kahvehaneden bir kapıyı açtılar, burada kalabilirsiniz diye. İçeride odunlar ve iki yatak vardı. Ertesi gün de Büyükgeçit’e gittik.

Oradan istikamet Yozgat, Yerköy idi. Mustafa Ağabey’in yanına gittik. Mustafa Ağabey bir şeyler anlatıyor ama Yakup benim duymamı istemiyor. Masanın altından ayaklarına vuruyor ama vurduğu benim ayaklar olduğu için Mustafa Ağabey her şeyi anlattı.

Yakup kibar adam. Bir pastanede oturduk, “sup” istedi Yakup. Hayatımda duymadığım bir şey. Supangle adını ilk defa orada duymuştum.

Oradan Ankara’ya, Yakup’un ablasına gittik, sonra da Adana’ya geri döndük. Giderken üç yüz lira vardı cebimde. Gelirken altı yüz lira olmuştu o para.

O tarihte sigara kıtlığı, karaborsası var. Benim de sigara içtiğim zamanlar. Bulamadık, alamadık. Yakup sigara içen yolculardan ‘arkadaşıma sigara verir misiniz’ diye istedi yol boyunca.

Yakup’un bir curası vardı evimizde. Onunla saz çalmaya çalışırdık. Halil Atılgan Ağabey’imiz vardı derneğimize gelip giden. Türkülerimizin abide şahıslarından birisi Halil Atılgan Ağabey. Emekli ama hâlâ TRT de program yapıyor.

Ersoy Erenkan Çavuşoğlu vardı. Şair, sanatçı, yazar. TRT imtihanını kazanmış, sonra kursu bırakıp gelmişti. Devam edenler arasında Şakir Öner Günhan, Atakan Çelik gibi sanatçılar vardı. Şiir kitabının adı Ellerim Bir Yerde Asılı idi.

Yakup’la şiir yazmaya çalışırdık. Ersoy Ağabey bazı yerlerini düzeltirdi yazdıklarımızın. Daha sonra tıp prof.u olacak Ahmet arkadaşımız karşı çıkardı yaptıklarımıza, dalga geçerdi. ‘Benim Türk Edebiyatına çok büyük iyiliğim oldu. Yakup’la Mehmet Ali’yi şiir yazmaktan vaz geçirdim’ diye konuşurdu.

Yine bizim evimizde -Ev dediğim Adana Kültür Derneği, Mehmet Hayati Özkaya o günlerimizin birazını P.K. 546 adıyla kitaplaştırmıştı.- Erol Ağabey vardı. Ziraat mühendisi olmuş, işe başlamıştı. Bir gün arkadaşlarıyla kaldıkları eve gittik. Erol Abi bal almış, buzdolabına koymuş. Ama bir haftalığına memleketi Aksaray’a gitmiş. Haluk’a ‘Erol Abi memlekete gitmiş, bu bal o gelinceye kadar bozulur, ziyan olur, bunu sen ye’ demiştik. O da yemişti, biz de Erol Abi’ye uzun müddet görünmemiştik.

Yakup’la Erol Abi’yi de arayıp sohbet ettik.

Sabah bir misafirimiz gelmiş, tren garına gitmiştim. Akşam da Yakup’u yolcu etmek üzere evden çıktık, baktım Nebahat Abla elinde bir tas su ile geliyor. Arkamızdan dökecekmiş.

Su kültürü bizde önemliydi. Sudan geldik, suya gideceğiz idi. Su, hayatın kaynağı idi. Kirletilmezdi, bereket, güç ve temizliğin sembolü idi. Su ile işimiz doğumda başlar, mezarının üstüne dökmeyle devam ederdi. Yer ve sular sahipli idi. Bir kıtada kullanmaya çalışmıştım;

Yer ve sular sahipliydi, bilirdim,

Al şafaktan gün batıya gelirdim,

Kubbe kubbe sevda olur kalırdım,

Yaprak yaprak güz döktüğüm yerdeyim.

Su Kasidemiz vardı. Şol cennetin ırmakları, Akar Allah deyu deyu idi. Su gibi aziz olurduk. Su götürmez gerçeklerimiz vardı. Aramızda su sızmazdı. Bazen sulu dereye götürür susuz getirirdik insanları. Su testisi su yolunda kırılırdı. Akan sular dururdu bazen. Taşıma su ile değirmen dönmezdi.

Nebahat Abla ‘su gibi gidin, su gibi gelin’ diye dökmüştü arkamızdan.

Türk Milleti’nden olmak böyle bir şeydi. Nice bin yılların kültürü öyle veya böyle devam ediyordu.

Yakup, daha sonra şiir kasetleri çıkarmıştı. Kargaya yazdığı bir şiiri vardı o zamanlarda;

Karga

Ne bahtsızsın sen be karga,

Bülbüle gül yarasısın,

Mart beyaz, kumru mor da,

Sen kuşların karasısın.

Ne kadar güzel laf atsan,

Korkar hangi kuşa baksan,

Güzelliğe yazı tutsan,

Sen kuşların turasısın.

Hiç övülmez boyun posun,

Nağmeye gelmiyor sesin,

Zengin bülbül heveslesin,

Sen züğürdün parasısın.

Gençoğlu der ki üzülme,

Yalan dünyada güzel ne?

Dayanıyorsun bu zulme,

Sen gerçeğin nârasısın.

Yukarıda ismi geçenlerin hepsi emekli şimdi. Zaman mı çabuk geçiyor, biz mi bilmem…

Mehmet Ali KALKAN

Yazar
Mehmet Ali KALKAN

Eskişehir'de doğdu. Eskişehir Gazi İlkokulunu, Tunalı Ortaokulunu, Motor Sanat Enstitüsünü ve Çukurova Üniversitesi Mühendislik Bilimleri Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümünü bitirdi (1980). Bir müddet Eskişehir Belediyesinde ... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen