Uğur UTKAN
Öz
Bu çalışma, Hz. Muhammed’i yalnızca dinî bir şahsiyet olarak değil, aynı zamanda tarihsel süreç içerisinde bir uygarlık kurucusu olarak ele almayı amaçlamaktadır. Makalede, dinler arası çatışmaların çoğu zaman teolojik değil, sınıfsal ve siyasal temellere dayandığı vurgulanmakta; bu bağlamda İslâm’ın doğuşu ve yayılışı tarihsel bir perspektifle incelenmektedir. İslâm öncesi Arabistan’ın sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı analiz edilerek, kabile toplumundan medeniyet aşamasına geçişte ortaya çıkan ihtiyaçlar ortaya konulmuştur. Hz. Muhammed’in bu dönüşüm sürecindeki rolü, toplumsal birliği sağlayan, kabile bağlarını aşarak ümmet bilincini inşa eden ve yeni bir medeniyetin temellerini atan liderlik vasfı çerçevesinde değerlendirilmiştir. Ayrıca medeniyet kavramı, üretim ilişkileri, sınıf yapısı ve tarihsel gelişim bağlamında ele alınarak İslâm’ın medeniyet kurucu niteliği tartışılmıştır. Yani aslında Hz. Muhammed’in liderliği, kabile bağlarını aşarak ümmet bilincini inşa eden ve yeni bir toplumsal düzen kuran dönüştürücü bir güç olarak analiz edilmektedir. Sonuç olarak çalışma, Hz. Muhammed’in tarihsel rolünü evrensel bir uygarlık kurucusu perspektifiyle yeniden yorumlamayı hedeflemektedir.
Anahtar Kelimeler: Hz. Muhammed, İslâm, medeniyet, uygarlık, kabile toplumu, ümmet, tarihsel analiz, toplumsal dönüşüm
Abstract
This study aims to examine the Prophet Muhammad not only as a religious figure but also as a builder of civilization within the historical context. The article emphasizes that interreligious conflicts are often based not on theological but on class and political grounds; in this context, the emergence and spread of Islam are examined from a historical perspective. The socio-economic and cultural structure of pre-Islamic Arabia is analyzed, revealing the needs that arose during the transition from tribal society to civilization. The role of the Prophet Muhammad in this transformation process is evaluated within the framework of his leadership qualities: ensuring social unity, building a sense of community beyond tribal ties, and laying the foundations of a new civilization. Furthermore, the concept of civilization is discussed in the context of production relations, class structure, and historical development, and the civilization-building nature of Islam is debated. In essence, the Prophet Muhammad’s leadership is analyzed as a transformative force that transcended tribal ties, built a sense of community, and established a new social order. In conclusion, the study aims to reinterpret the historical role of the Prophet Muhammad from the perspective of a builder of universal civilization.Keywords: Prophet Muhammad, Islam, civilization, tribal society, ummah, historical analysis, social transformation.
Keywords: Prophet Muhammad, Islam, civilization, culture, tribal society, ummah, historical analysis, social transformation
Giriş
Dinler birbirine farklı cephelerden bakarlar. Haçlı savaşları ve cihat, bin yılı aşan bir süredir, ideolojik düzlemde ve kimi zaman da eylemli olarak devam edip gelmektedir. Bu savaşlar, dinler arası savaş gibi görülür ama temelinde imparatorluklar ve sınıflar arasında savaştır; zaman zaman da zalim ile mazlum arasındaki savaştır. Bu savaşlarda din bayrağı altında toplanan imparatorluklar ve toplumlar birbirleri hakkında yüzyılların derinleştirdiği yargılar oluşturdular.[1]
Zaten yüzyılların derinleştirdiği bu yargılardan ötürü günümüze kadar gaza ve cihad üzerine yapılan, İlây-ı Kelimetullah davasının güdüldüğü söylenen İslâm fetihleri ve Mesih’in adına savaş denerek, Ruhullah davası güdülerek icra edildiği söylenen Haçlı seferleri ile alakalı hep dinî perspektiften ele almalar yapılmış, Hristiyanlar nezdinde “sarazen” olan Müslüman kâfirlere ve lanetlenmiş, fitneci olan Yahudi/Musevî kâfirlere karşı İsa Mesih adına, Tanrı adına, Kutsal Ruh adına mücadele yapıldığı söylenirken Müslümanlar nezdinde de “gâvur” olan Hristiyan kâfirlere ve lanetlenmiş, fitneci olan Yahudi/Siyonist kâfirlere karşı Allah adına, Muhammed Resulullah adına, Hak Din adına mücadele yapıldığı dillendirilmiştir. Kâh İslâm dünyası olsun, kâh Hristiyan alemi olsun Haçlı seferlerine ve İslâmî akınlara hiç tarihsel perspektiften bakmamış, tarihsel manasıyla ilgilenmemiştir. Halbuki İslâmî seriyyeler ve Haçlı seferleri her ne kadar dinî bir dâva uğruna yapılan mücadeleler gibi görülse de özünde sınıflar ve zümreler arasında yapılan mücadeleler olmuştur. İlaveten bu savaşlar hep Müslüman-Hristiyan mücadeleleri gibi görülmesine rağmen Haçlı ordularında bulunan Müslüman savaşçılar ve Müslüman devletlerle ortaklık yapan Hristiyan odaklar da var olagelmiştir. Evet, Haçlı ordularında bulunan Müslüman savaşçılar ve Müslüman devletlerle ortaklık yapan Hristiyan odaklar mevcuttu diyoruz çünkü Leon ve Navarre Hristiyan krallıkları, 1296’da Kastilya Krallığı’na karşı savaşmak için Berberi Muvahhid Hanedanlığı ile işbirliği yapmıştır. Fred Donner ve Antoine Borrut tarafından 2016’da kaleme alınan ve daha Türkiye’de hiçbir müverrihin Türkçe’ye tercüme etmeye cesaret edemediği “Christians and Others in the Umayyad State” adlı, yani Türkçe’deki karşılığı ile “Emevî Devleti’nde Hıristiyanlar ve diğerleri” adlı kitapta “Müslüman Fetih Ordusunda Müslüman Olmayanlar” diye bir bölüm bulunmaktadır ki burada hilafet ordusundaki gayrimüslim unsurlardan söz edilir. Öte yandan İslâm müverrihleri çok bahsetmese de 638’de Hz. Ömer’in hilâfeti devrindeyken Raşidin Halifeliği’nin Bizans İmparatorluğu ile yaptıkları savaşa da bakmak icap eder ki Müslüman ordusunda savaşan gayrimüslim Arapların yer alması nedense görmezden gelinir. İyad bin Nizar adlı Hristiyan Arap kabilesi Bizans’a sığınsa da öteki Hristiyan Araplar Raşidin Halifeliği’nin yanında yer alır ve Bizans’a karşı savaşmıştır ki yabancı kaynaklar da bunu doğrular. Yine 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’nde saha dengelerinin Selçuklu ordusunun lehine değişmesinde Bizans ordusunda paralı asker olarak yer alan Peçenek ve Uz Türkleri önemli pay sahibidir. Yani din kardeşliği değil, ırk kardeşliği esas olmuştur. Yine Haçlı Seferlerinin ikincisi gerçekleşirken Müslüman Türkler kadar Ortodoks Bizans’a da hasımlığıyla meşhur Sicilya kralı ikinci Roger’in Akdeniz’e hakim olan Norman donanması’ndaki askerin yarısı Müslüman Araplardan meydana gelmişti. Yani bir dinsel değil, sınıfsal çatışma hakim durumda. Aynı şekilde kendi gibi Hristiyan olan Venediklilerle Cenevizlilere karşı rekabet ve düşmanlık yüzünden başkenti Dubrovnik olan Ragusa Cumhuriyeti, düne kadar “sarazen” dediği Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesine 1365 yılında girmedi mi? Böylelikle Hristiyan Ragusa adeta Müslüman Osmanlı’nın Akdeniz’deki ve Avrupa’daki bir ileri karakolu haline gelmedi mi? Üstelik 16.yüzyılda Hint Deniz Savaşları patlak verdiğinde Hristiyan Portekizlilere karşı Hristiyan Ragusalılar Müslüman Osmanlı’nın safında savaşacaklardı. Ayrıca şunu da unutmamalıyız ki 1453’teki İstanbul kuşatması esnasında Osmanlı ordusunda Bizans rejimine muhalif olan Hristiyan gönüllüler olduğu gibi Bizans adına İstanbul’u Osmanlı’ya karşı emrindeki 600 kadar askeriyle birlikte savunan çok önemli bir figür vardır ki o da Osmanlı’nın Bizans’a sığınan şehzadesi Orhan Çelebi’dir. Yani ortada bir dinsel mücadeleye dair emare olmaktan çok uzak gerçekler vardır 1453’teki İstanbul kuşatmasına dair. Yine Hristiyan dünyasında Yüzyıl Savaşları olmadı mı? Aynı şekilde Şarlken, Fransa Kralı I. Fransuva’yı esir aldığında düne kadar gözlerinde “sarazen” olan Osmanlı padişahı Kanuni’den yardım istemedi mi Fransuva’nın validesi yazdığı mektupta? Yine Ruslara karşı Waterloo Muharebesi’ni yapan ve İngilizlerle de rekabet halinde olan Napoleon da tıpkı kendi gibi Hristiyan olan güçlere karşı savaştı. 1808’de işgal ederek varlığına son verdiği Dubrovnik merkezli Ragusa Cumhuriyeti Hristiyan değil miydi? İkinci Balkan Savaşı’nda başta Yunanistan ve Romanya olmak üzere Hristiyan Balkan devletleri, kendileri gibi Hristiyan bir Balkan devleti olan Bulgaristan’a savaş açmıştır. Yine I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı esnasında Osmanlı’ya yardım için defalarca para toplayan Hintli Müslümanlar, Trablusgarp ve I. Dünya Savaşlarında Osmanlı yanlısı tavır takınan Arap asıllı Senusi Tarikatı, hakeza Osmanlı ile stratejik ortak olan Cebel-i Şammar Emirliği dışında eğer tüm İslâm âlemi Osmanlı’nın yanında yer alsaydı, Şerif Hüseyin, Kral Abdullah, Suudlar ve Haşimilerin İngiliz işbirlikçiliği yaşanmasaydı bu savaşı Osmanlı ve İttifak Devletleri kazanırdı ki görüldüğü üzere burada da bir İslâm Birliği’nden bahsetmek mümkün olmamıştır. Hakeza İran da I. Dünya Savaşı’nda birebir Osmanlı’nın karşısında savaşmasa da düşman blok olan İtilaf Devletleri safında yer almıştır. Aynı şekilde bir Haçlı Birliği de söz konusu değildir ki İtilaf Bloku’ndaki İngiltere, Fransa, ABD, Yunanistan, Romanya, Karadağ, Sırbistan ve Rusya Hristiyan ülkeler değil miydi? Hakeza İttifak Bloku’ndaki Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları Hristiyan değil miydi? Yine bir İttifak Bloku üyesi olan Bulgaristan Hristiyan değil miydi? Benzer tablo II. Dünya Savaşı’nda da geçerli olmuştur. Yugoslav lider Tito, Müslüman Yugoslavları cepheye sürerken karşısında Nazi taburlarında yer alan Türkistan ve Arap asıllı lejyonerler yok muydu? Yine bu cepheleşmede Yunan ordusunda savaşan Müslüman Batı Trakya Türkleri yok muydu? Yine 1990’lı yıllarda Ortodoks Hristiyan Ermeniler için savaşsınlar diye Ortodoks Hristiyan Ruslar tarafından zorla cepheye sürülen Ortodoks Hristiyan Gagavuz Türkleri savaş alanına geldikleri anda soydaşlarının yanında yer almayı tercih edip saf değiştirerek Azerbaycan’ın safına geçtiler. İşte Haçlı seferleri ve cihat denen kavramları da bu minvalde ele almanın ve dinsel yönden çok tarihsel yönüyle bu hadiseleri incelemenin daha doğru ve mantıklı olacağını anlamamız gerekir.[2]
İşte bu gerçeklikten ötürüdür ki tarih, yani bilim İslâmiyete bu cepheleşmenin ve bu bağnazlığın içinden bakmaz. Dünyanın neresinde olursa olsun, ister Çin’de ve Rusya’da, ister Batı’nın Atlantik kıyılarında, ister Güney Afrika’da ve Latin Amerika’da, İslâm’ın ortaya çıkışı, Ortaçağ’ın en büyük devrimidir ve Hz. Muhammed de bu büyük devrimin önderidir. İbni Haldun’un deyişiyle “Tarih bilimlerin anasıdır”. Hatta sosyal bilim, tarihten ibarettir. Tarihsellik, gerçeklere yaklaşmanın biricik anahtarıdır. Dolayısıyla Hz. Muhammed’i tarihin, dolayısıyla bilimin konusu olarak incelemek de O’nu evrensel olarak daha iyi anlamaya yarayan bakış açısıdır. O büyük medeniyet devrimcisinin peygamberliğine dünyanın gayrimüslim çoğunluğu iman etmese de O’nun insanlık tarihindeki büyük medeniyet devrimciliğini saygıyla ve beğeniyle takdir etmektedir ki bunda da başı Goethe’den Marx’a kadar insanlığın bütün hakikat çevreleri çekmektedir. Evet, yanlış okumuyorsunuz. O’nun insanlık tarihindeki büyük medeniyet devrimciliğini, Goethe’den Marx’a kadar insanlığın bütün hakikat çevreleri selamlamıştır ve hala selamlıyor. Hz. Muhammed’i bütün insanlık katında değerli kılan da işte o tarihsel eylemidir. Hz. Muhammed’i arıyorsanız, kendisini bütün insanlığa kabul ettirdiği yerde bulabilirsiniz. Ne İslâmiyet ne Hıristiyanlık ne Musevilik ne Budistlik ne Hinduluk ve ne de başka bir din ve mezhep, imanı bütün insanlıkla paylaşıyor. Ama zulme karşı mücadele evrenseldir. Bu durumda Hz. Muhammed’i bu evrensel ufuk içinde görebilirsiniz.[3]
Dolayısıyla Hz. Muhammed’in rolü, yalnızca bir peygamber olarak değil, aynı zamanda bir toplumsal dönüşümün öncüsü ve bir uygarlık kurucusu olarak değerlendirilmelidir. Onun liderliği, dağınık kabile yapısını aşarak daha geniş bir toplumsal birlik olan ümmet bilincini inşa etmiş; hukuk, ekonomi ve sosyal ilişkiler alanında yeni bir düzenin temellerini atmıştır. Bu yönüyle İslâm, yalnızca bireysel inancı düzenleyen bir din değil, aynı zamanda kolektif yaşamı yeniden yapılandıran bir medeniyet projesi olarak ortaya çıkmıştır.
Bu çalışmanın temel amacı da, Hz. Muhammed’i bu geniş tarihsel perspektif içinde ele alarak, onun insanlık tarihindeki rolünü yeniden değerlendirmektir. Bu doğrultuda makalede, dinler arası çatışmaların arka planındaki tarihsel dinamikler analiz edilmekte; İslâm’ın ortaya çıktığı toplumsal koşullar incelenmekte ve Hz. Muhammed’in bu süreçteki dönüştürücü liderliği uygarlık kurucu bir perspektifle ele alınmaktadır. Böylece çalışma, hem İslâm tarihine hem de genel olarak medeniyetler tarihine farklı bir bakış açısı sunmayı hedeflemektedir.
İSLÂMIN BAŞLANGIÇLARI (VII. – IX. YÜZYILLAR)
Uygarlıkça tam bir gerileme içinde bulunan Batı Avrupa ile, göçebelerin vurdukları darbelerin sarsıntısından henüz sıyrılamamış Asya dünyası arasında, İslâmın doğuşu ve gelişmesi bir mucizeye benzer.
O zamana değin -hemen hemen- bilinmeyen bir halk, yeni bir dinin atılımı içinde birleşmişti. Bir kaç yıl içinde tüm Sasanî İmparatorluğunu yıkıyor; ve, Bizans İmparatorluğunun -Küçük Asya’nın batısı dışında bütün Asya ve Afrika eyaletlerini fethediyor; bu arada İspanya’nın çoğunluğunu, Sicilya’yı ve geçici de olsa- Avrupa’nın kimi noktalarını ekliyordu bu fethe. Hind’in ve Çin’in, Habeşistan’ın ve Batı Sudan’ın, Galya’nın ve Konstantinopolis’in kapılarını vuruyordu. En eski devletler çöküyor ve Sir-Derya’dan Senegal’e değin, yerleşik dinler, yeni bir dinin önünde eğiliyorlardı. Bu fetihlerden doğan yeni uygarlık, en parlak uygarlıklardan biri olacaktı ve Antik mirasın büyük bir bölümünü canlandırarak derleyip toparlandıktan sonra, Batı’ya da öğretmenlik edecekti çok noktada.[4]
İşte bu -hemen hemen- bilinmeyen malum halk, Arabistan’da yaşıyordu. Siyasi birlikten kopuk, kendi arasında kabile kavgaları yapan bir halk… Arap Yarımadası’ndaki sosyo-kültürel yapı, iklimsel ve coğrafi koşullara bağlı olarak güneydeki yerleşik Hadariler ve kuzeydeki göçebe Bedeviler şeklinde iki temel demografik yapıda şekillenmiştir. Bölgedeki bu yaşam tarzı ayrımı, çevresel imkânlara adaptasyon stratejileriyle belirlenmiştir.[5]
İSLÂMIN DOĞUŞU
Arabistan, Arapça adlandırılışıyla Ceziret-ül-Arab, Asya’nın güneybatısında, Kızıldeniz’le İran körfezi arasında bir yarımadadır. Bu dev yarımada, Afrika ve Orta Asya çöllerini birbirine bağlayan bir çöl aslında.
İslâmlık, işte bu çölde doğdu.[6]
İslâm öncesi Arabistan’a ait en önemli medeniyetler MÖ 3000 civarında ortaya çıkan ve 300’lü yıllara dek varlığını koruyan Semûd ve 4. binyılın sonu-MS 600 aralığında hüküm süren Dilmun’dur.[7]
Arabistan’ın yazılı tarih öncesi hakkında pek az şey biliyoruz; yazılı tarih döneminde ise, Araplar üstüne en eski bilgileri yerleşik ve uygar komşuları veriyorlar: Mısırlılar, Mezopotamyalılar, İbraniler. Yine de kesin olmayan bilgiler bunlar. Süleyman Peygamberin kervanlarının Arabistan’a altın ve günlük aramaya gittiğini biliyoruz gerçi, ama işlek bir ticaret merkezi olduğu söylenen efsane ve masal kenti Ofir’in bulunduğu yer hakkında bir bilgimiz yok. Ancak. İlk Çağ’la ilgili kesin olan bir şey şu Yakın-Doğu’nun bütününe sahip çıkıp ilk büyük dünya imparatorluğunu kuran Akamanış Persleri, Arapları egemenlikleri altına almak istemedi; öyle de olsa, Araplar üzerinde kültürel etkileri büyük oldu Akamanışların.[8]
Ahameniş İmparatorluğu (MÖ 550-330), Arapları ve Arabistan’ın bir kısmını (Arabāya) tebaa olarak yönetmiş, ancak onlara özerklik tanıyarak vergiden muaf tutmuştur. Araplar, deveyle taşınan tütsü haracı sağlamış, Mısır seferlerinde lojistik destek vermiş ve Yunanistan istilaları gibi askeri operasyonlara katılmışlardır.[9]
İsa’dan önceki yüzyıllarda, özellikle Güney Arabistan’da bir takım bağımsız devletler kurulur: Saba, Ma’în ya da Ma’ân, Qataban, Hadrâmut ve Awsân. Aralarında sık sık çatışıp dursalar da, bu devletler, özellikle de Saba ve Hadramut, Afrika’nın doğu kıyı-s1, Habeşistan, Hindistan ve Mısır ile, tâ Yunanistan’a değin, sıkı ticaret ilişkileri kurmuşlardı. Kervanlar, kuzeyden güney değin, bütün yarımadayı aşardı.
Güney Arabistan’ın önemi, ekonomik rolünden geliyordu böylece.
Kuzeyde Petra’nın Arap halkı Nabatî’ler, çalışkan ve zengin tacirlerdi; Suriye’yi etkileri altına almışlardı; ne var ki, daha İsa’dan önce 60 yılında Roma’nın bağımlısı oldular. Mısır valisi Aelius Gallus, onların yardımıyla, Saba’ya doğru, pek başarılı olmayan bir sefere çıktı (İ.Ö. 24). 105 yılında, Nabatî devleti aleyhine Arabia adlı Roma eyaleti kuruldu. Aila yoluyla deniz ticareti desteklendi ve bir sınır çizgisi (limes) ülkeyi Bedevî baskınlarından korudu. Başka bir kervan ticaret merkezi olan Tedmir, 272 yılında kraliçe Zeynep (Zenobia) döneminde imparator Aurelius’ca ele geçirildi.
Güney’de Yemen’de, Mineenlerin yerini alan Saba krallığı, önce mukarrib adını taşıyan büyük rahipler, sonra da krallarca yönetildi. Ne var ki, bu krallık, Petra’nın geliştiği dönemde, iyiden iyiye çökmeye başlamıştı. Hindistan’a varmak için Musonlardan yararlanmayı öğrenen Yunanlı denizcilerin gittikçe artan yarışmasıydı bunun da nedeni. Saba krallığının yerini. Himyer Krallığı aldı. Coğrafi durumu, Roma’nın egemenliği altına girmesini önlediyse de, sonradan Perslerle Bizanslılar arasındaki kavgaya karışmak zorunda kaldı. Ülkede Yahudilikle Hıristiyanlık gelişti ve Necran Hıristiyan topluluğu hiç değilse- halife Ömer dönemine değin sürdü. Arabistan’da Hıristiyanlık, özellikle Nestürîlik ve Monofizitlik yoluyla bir hayli yayıldı. Yahudi bir Himyer prensi, Yemen Hıristiyanlarını çok eziyordu; Habeşistan’daki hıristiyan krallarının işe karışması ve ülkeyi işgal etmelerine yol açtı bu durum (VI. yüzyılın başı). VI. yüzyılın sonunda Sasanîlerde gelip yerleştiler buraya. Roma’nın çöküş döneminde (IV – V. yüzyıllar), kent ve ticaret uygarlığı geriledi ve göçebe çobanlık yeniden yayıldı. Arap yarımadasının iç bölgelerini işletmenin tek yolu buydu.
Aşırı derecede bireyci, çok sağlam yapılı olan Bedeviler, şeyhlerin yönettiği kabileler halinde örgütlenmişlerdi. Birliğin temeli kabile bağları idi; kabileye bağlılık güçlü bir sosyal bağ oluştururdu. Namusu korumak, sığınanı himaye etmek, yılmazlık, yiğitlik, düşmandan öç alma ve kan gütme, kabile ahlakının ögeleri bunlardı. O dönem edebiyatının ögesi de bunlardır. Söylemeye gerek yok, bu inanış ve davranışlar, kabileler arasında sık sık çatışmalara yol açıyordu, Her topluluğun kendine has tanrıları ve fetişleri örneğin kabilenin belli zamanlarda çevresinde toplandığı kutsal taşlar vardı. Sasanîler ve Bizans imparatorları da, topraklarını, göçebe Bedevilerden korumaya çalışıyorlardı; siyasetleri, Bedevilerden bazılarının yardımını sağlamak amacını güdüyordu. Böylece, Suriye sınırında Gassanî Araplarının (başkent Basra), İran dolayında da Lahmilerin (başkent el-Hira) birer küçük tampon devlet kurmasını desteklediler. Gassanî hükümdarlardan El-Haris, Justinianus’tan soyluluk pâyesi aldı ve kabile başkanlığına getirildi. Ne var ki, Arapların Bizans’a bağlılığı sürekli olmuyordu. Monofizit Hıristiyan Gassaniler, kimi zaman Doğu İmparatorluğunun din kavgalarına büyük bir hırsla katıldılar. Lahmiler oldukça güçlüydü: Bir Lahmi olan İmr-ül-Kays, “bütün Arapların hükümdarı” olduğunu söylüyordu; ondan sonra gelenler, «dağların ve ovaların sözünü eklediler bu ünvana; başkentleri, iyi sulanan ve verimli bir bölgede bulunan bayındır bir kent-ti. Hicaz ise, oldukça kenarda kalmış, çorak bir bölgesidir Arabistan’ın, Özellikle konaklama merkezi olan başkenti Mekke, Perslerle Bizanslılar arasında bitip tükenmeyen savaşlar yüzünden Kuzey Arabistan ticaretinin tehlikeye düşmesi üzerine, önem kazanmaya başlar. Mekke’nin kendisi de kervan seferleri örgütlüyordu; sonunda bir ticaret kenti, bir tacir cumhuriyeti» olup çıktı; bu cumhuriyeti, klan şefleriyle eşraftan oluşan bir kurul yönetiyordu. Erkek kadın herkes ticaretle uğraşıyordu; kervanları akçalamak için ortaklıklar kuruluyordu. Bu koşullar sayesinde bütün Batı Arabistan ekonomik yönden kalkınıyordu. Bir göçebe dünyanın ortasında bir ticaret ekonomisi gelişiyordu. Bedevîlerin tek bildiği trampa yanında, parayla alışveriş sıklaşmıştı. Kentlerin zengin tacirlerine borçlanan bedevîler, ya köle oluyor ya da bağımlı bir duruma düşüyorlardı. Kabile toplumunda bir çözülme başlamıştı. Okaz’da yapıldığı gibi, dinsel nitelik de taşıyan ve büyük edebi yarışmalara sahne olan fuarlarda, en uzak yerlerden kalkıp gelmiş Araplar ve yabancılar görülüyordu. Kabile ufku aşılmıştı. Kabile humanizmasının ötesinde yeni değerler palazlanıyordu. Çöl çocuklarının geleneksel nitelikleri değildi artık başarıyı sağlıyan. Kazanç hırsı ve doymazlık : Egemen olan buydu. Zenginler, kabilelerinin değil, kendilerinin eseri olan başarının gurur ve kasıntısı ile doluydular. Yoksullar, gençler, dürüst insanlar ise, bu durumdan acı çekiyorlardı. Ancak, sonradan görme insanların eleştirilmesinde ölçü tutulacak yıllanmış kabile ülküsünün ise eskidiği duygusu, berrak olmasa da böyle bir duygu vardı ortada. Birey adına dinler yayılıyordu. Judaizm ve Hıristiyanlık, az çok akla sığmayan biçimleriyle de olsa, yandaş topluyordu. Ne var ki, Arap pazarını denetlemek için mücadele eden güçlere bağlı yabancı ideolojilerdi bunlar; onları kabul etmek, Arap gururu için alçaltıcıydı bir yerde. Kimi insanlar, yeni yollar arıyor, Allah»tan korkuyor ve sayısız kabile putlarından kuşkuya düşüyorlardı. Aynı zamanda tüm Arabistan’ı birleştirecek, ona öteki büyük imparatorluklar karşısında saygınlık kazandıracak, kazanılmış servetleri ve ticareti koruyup güvence altına alacak, giderek karnı aç Bedevîlerin hırslarını Arapların ticarî etkinliklerine engel olacak yerde, dışarıya doğru çevirecek bir devlete de gereksinme vardı. Güney Arabistan’ın göçebelere karşı kolonici, Bedevilerden de pek uzak devletleri, bu görevi yerine getiremediler. Bir Arap ideolojisiyle yönetilen, yeni koşullara uygun, bunun yanı sıra da kuşatacağı Bedevi ortama daha yakın bir Arap devleti.
Dönemin büyük gereksinmesi buydu.
Yollar, bunu başaracak bir dahi insana açıktı.
Muhammed, işte böyle bir ortamda ortaya çıkar.[10]
Gelgelelim İslâmiyet, kabileler halinde paramparça bir vaziyete sahip olan Arapları bir dünya imparatorluğu kuracak seviyeye taşımıştır.[11]
HZ. MUHAMMED’İN HAYATI
Hz. Muhammed’in doğumundan çok kısa bir süre önce Kâbe-i Muazzama’yı hedef alan çok nahoş bir girişim yaşanmıştı: Fi’l Hadisesi…
Habeşistan’daki Aksum Krallığı’na bağlı Ebrehe adındaki Hristiyan bir Yemen valisi, hem Hristiyanlığı Arap Yarımadası’nda yaymak hem de Kâbe-i Muazzama’ya olan ilgiye son vermek için Yemen’in başkenti San’a içinde Kulleys adında bir kilise yaptırmıştır. Ebrehe, Habeş kralına halkın hac için ancak Kulleys’i ziyaret edebileceklerini, Mekke’ye gidenlere izin vermeyeceğini yazarak onun da desteğini aldı.
Fakat Araplar bu kiliseye önem vermemiş ve Nukayl adındaki bir tane yerli, rivayete göre bu kilisenin içine pislemiştir. Bunu kendine bir hakaret sayan Ebrehe, olayın üzerine bir de kilisenin yanması eklenince intikam için Kâbe-i Muazzama’nın yıkımına karar vermiş ve fillerden oluşan bir güçlü ordu oluşturarak Mekke’yi kuşatmıştır.
Mekke çevresine kadar gelen öncüler, Mekkelilerin koyun ve develerini alarak konaklama yerleri olan Taif’e kaçırdılar. Bu ganimetler arasında, Hz. Muhammed’in dedesi Abdülmuttalib’in de çok sayıda devesi bulunuyordu. Ebrehe, Mekke emiri olan Abdülmuttalib’in müzakere tekliflerini de geri çevirdi.
Ordu, Mekke üzerine yürümeye hazırlanırken gökyüzü birdenbire Kızıldeniz tarafından gelen ebabil kuşları ile doldu. Gagaları ve ayaklarında taşıdıkları taşlar ile Ebrehe’nin fil ordusunu taş yağmuruna tuttular.
İstilacı ordu bozguna uğradı. Ordudaki kişilerin bedenlerine değen taşlar, etlerini lime lime dökerek öldürüyordu. Saldırıdan sağ kalanlar, Ebrehe’yi de yanlarına alarak perişan bir vaziyette Yemen’e doğru kaçtılar.
Ebrehe, bu saldırıda etleri parçalanarak, çürümüş bir hâlde San’a’ya dönerken, Hasm kabilesinin yaşadığı bölgede göğsü ikiye yarılarak öldü.
Bu hadise yıllar sonra Peygamberimize inen Fi’l Sûresi’nde anlatılmıştır.
Bu hadiseden kısa bir süre sonra Miladi takvime göre, 20 Nisan 571’de; Hicri takvime göre ise 12 Rebiülevvel tarihinde Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’la eşi olan Vehb kızı Âmine’nin bir oğulları oldu. Bu çocuğun doğumu, dünyâyı şereflendirdi. Onun doğduğu sabah, âlem başka bir âlem oldu, cihan nurla doldu.
Dede Abdülmuttalib, torununun doğum haberini alınca çok sevindi. Torununu kaptığı gibi Kâbe-i Muazzama’ya götürüp adını Muhammed koydu. Hemen bir ziyâfet verdi.
Kureyş uluları; “Bu ziyâfete vesile olan çocuğa ne isim koydun?” diye sordular, Abdülmuttalib; “Muhammed ismini verdim” dedi. Onlar; “Ecdâdında olmayan bu ismi vermekten murâdın nedir?” diye sorunca, Abdülmuttalib; “Umarım ki, onu yerde halk, ulvîlikler âleminde Hakk pek çok övecek” diye cevap verdi.[12]
Cidde-Mekke otobanı üzerinde, “Sadece Müslüman olanlar devam edebilir, Müslüman olmayanlar sağdan ayrılsın” yazılı tabelalar[13]
Mekke’yi bilmek ve anlamak demek, izine tozuna yüz sürmek demek aslında Hz. Muhammed’in hayatını bilmek, O’nun yaşantısına ait detayları öğrenmektir ki bu da İslâm dinini anlamanın en kısa yollarından biridir.[14]
Hatırlatmakta yarar var: Mekke kenti, VI. yüzyılda, Arabistan’ın en önemli merkeziydi. Tapınağı Kabe sayesinde dinsel bir başkentti; ticaret yönünden ise, uzun zamandan beri Petra’nın yerine geçmişti. Başta ticaretle yaşıyan Mekke’li tacirler, bir çeşit aristokrasi oluşturuyorlardı; kentin yöneticileri de, bu aristokrasinin içinden çıkıyordu. Halkın geri kalanı ise köleydi ve kentin kenar mahallelerinde barınırlardı: Esnaf tabakasını oluşturanlar onlardı; çölün bir tutam ot veren yerlerine sürüleri götürüp otlatanlar da onlar.
Mekke’nin aristokrasisi, kökeni tå İbrahime kadar çıkaran Kureyş kabilesine mensuptu. Kabile, bir çok ailelere bölünmüştü; içlerinde özellikle ikisi. Emeviler ile Haşimiler başta geliyordu. Haşimi ailesi, gerçi en zengin olanı değildi; ancak en saygın olanıydı ve kentin siyasal ve askeri yönetimini elinde tutan Emevi ailesinden daha az güçlü de olsa, tüm ülkede bu sonsuz saygınlıktan yararlanıyordu. Kâbe’de önemli görevleri elinde tuttuğu için, hac zamanlarında önemli bir rol oynuyordu.
Muhammed, bu ailedendir işte.[15]
HZ. MUHAMMED’İN DOĞDUĞU GECE GÖRÜLENLER
Resul-i Ekrem Efendimiz doğmadan önce ve doğduğu sırada; Onun dünyayı teşrif etmesine alamet olarak birçok hadiseler meydana gelmiştir. O zamanın meşhur kimseleri, daha Peygamber Efendimiz doğmadan önce rüyalar görmüşlerdi. Rüyalarını, kâhinlere ve zamanın meşhur âlimlerine tâbir ettirdiklerinde bunların; Muhammed Aleyhisselamın geleceğini gösterdiğini söylemişlerdir. Sevgili Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib şöyle anlatmıştır: “Bir defasında uykuya dalmıştım. Gördüğüm rüyadan büyük ürpertiyle uyandım. Hemen bir kahine gidip tâbir ettirmek istedim. Yanına vardığımda yüzüme bakıp ‘Ey Kureyş’in reisi! Sana ne oldu? Yüzünde bambaşka bir hâl görülüyor. Yoksa seni bu hâle getiren mühim bir hadise mi var?’ dedi. ‘Evet, henüz hiç kimseye anlatmadığım dehşetli bir rüya gördüm’ dedikten sonra yanında oturup anlatmaya başladım.
‘Bu gece rüyamda çok büyük bir ağaç vardı. Bir ucu semaya yükselmiş, dalları doğuya ve batıya yayılmıştı. O ağaçtan öyle bir nur saçılıyordu ki güneş yanında çok hafif kalır. Bazen gözüküyor bazen gözden kayboluyordu. İnsanlar ona yönelmişti. Her an nuru artıyordu.
Kureyş kabilesinden bazıları o ağacın dallarına tutunuyor, bir kısmı da ağacı kesmeye çalışıyordu. Bir genç de onu kesmek isteyenlere mâni oluyordu. Çok güzel bir yüzü vardı ve ben şimdiye kadar öyle bir yüz görmedim. Ayrıca vücudundan etrafa hoş kokular yayılıyordu. Ağacın bir dalını tutmak için elimi uzattım, fakat ulaşamadım’ dedim. Rüyamı bitirince kâhinin yüzü değişti. Benzi sarardı. Sonra ‘Ondan senin nasibin yok!’ demesi üzerine ‘Kimin nasibi var?’ diye sordum. ‘O ağacın dalına tutunanların’ dedi ve devam ederek ‘Senin sulbünden bir peygamber gelecek, her tarafa malik olacak, insanlar Onun dinine girecekler!’ dedi. Sonra yanımda bulunan oğlum Ebu Talib’e dönerek ‘Bu, herhalde Onun amcası olacak’ dedi. Ebu Talib bu hadiseyi Peygamber Efendimize peygamberliği bildirilince anlatmış ve ‘İşte o ağaç, Ebul Kâsım, el-Emin Muhammed Aleyhisselamdır’ demiştir.”
Sevgili peygamberimiz Muhammed Aleyhisselamın dünyaya geldiği gece bir yıldız doğdu. Bunu gören Yahudi âlimleri, Muhammed Aleyhisselamın doğduğunu anlamışlardı. Eshab-ı kiramdan Hassan bin Sabit anlatır:
“Ben sekiz yaşında idim. Bir sabah vakti Yahudi’nin biri ‘Hey Yahudiler!’ diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudiler ‘Ne var, bu bağırman nedendir?’ diyerek yanına toplanınca, o ‘Haberiniz olsun, Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyaya geldi’ diye cevap verdi.”
Resul-i Ekrem efendimizin doğduğu gece Kâbe’deki putların hepsi yüzüstü yere yıkıldı. Urvetü’bnü’z-Zübeyr rivayet eder: “Kureyş’den bir cemaatin bir putu vardı. Yılda bir defa onu tavaf ederler, develer kesip şarap içerlerdi. Yine böyle bir gün putun yanına vardıklarında onu yüzüstü yere yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine kapandı. Bu hâl üç defa tekrarlandı. Bunun üzerine etrafına iyice destek verip diktikleri sırada şöyle bir ses işitildi: ‘Bir kimse doğdu, yeryüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı. Kralların korkudan kalbleri titredi!’ Bu hadise tam Muhammed Aleyhisselamın doğduğu geceye rastlıyordu. Medayin şehrindeki İran Kisrasının sarayının on dört kulesi (burcu) yıkıldı. O gece gürültüyle ve dehşetle uyanan Kisra ve halkı; yine kendilerinden bazı ileri gelenlerin gördükleri korkunç rüyaları tâbir ettirdiklerinde bunun büyük bir şeye alamet oldu-ğunu anlamışlardı. Yine o gece mecusi yani ateşe tapanların bin seneden beri yanmakta olan kocaman ateş yığınları aniden sönüverdi. Ateşin söndüğü tarihi kaydettiler; Kisra’nın sarayında burçların yıkıldığı geceye rastlıyordu. O zaman mukaddes sayılan Save gölünün de o gece bir anda suyu çekilip kuruyuvermişti. Şam tarafında bin yıldan beri suyu akmayan ve kurumuş olan Semave nehri vadisi o gecede dolup taşarak akmaya başladı. Muhammed Aleyhisselamın doğduğu geceden itibaren şeytan ve cinler artık Kureyş kahinlerine hadiselerden haber veremez oldu ve kehânet sona erdi. Habib-i Ekrem Efendimizin doğduğu gece ve daha sonra, o zamana kadar görülmemiş bu hadiselerden başka birçok hadiseler vuku buldu. Bütün bunlar, son peygamber Muhammed aleyhisselâmın doğduğuna işaretti.”
MEVLİT GECESİ
Hz. Muhammed’in doğduğu geceye Mevlid Gecesi denir. Mevlit; doğum zamanı demektir. Eshab-ı Kiram da bu gece bir yere toplanırlar, o günü yâd ederler, okurlar ve anlatırlardı. Dünyanın her tarafındaki Müslümanlar, her sene bu geceyi Mevlid Kandili olarak kutlamaktadır. Her yerde Mevlid kasideleri okunarak kâinatın sultanı hatırlanılmaktadır. Her peygamberin ümmeti, kendi peygamberinin doğum gününü bayram yapmıştır. Bu gün de Müslümanların bayramı olup neşe ve sevinç günüdür.[16]
Muhammed, doğmadan önce babasını yitirir; altı yaşında da annesini. Küçük öksüze önce büyükbabası sahip çıkar; sonra da amcalarından Ebu Talib yanına alır ve kervan sürücüsü olarak yetiştirir. Geleceğin Peygamberinin gençliği hakkındaki elimizdeki kırık dö-kük bilgiler bunlar yalnız. Kur’an’ın, yetimler ve öksüzlere olanca özenin gösterilmesi konusundaki ısrarlarından anlıyoruz ki. Muhammed’in çocukluk ve gençlik yılları acılarla geçmiştir.
Suriye’ye yaptığı seyahatlerde, Bahira adlı bir Hıristiyan rahibiyle ilişki kurmak fırsatını bulur.[17]
Bu seyahatleri amcası Ebu Talib’le beraber yapan Muhammed, Bahira’nın kendine Lat ve Uzza putları ile ilgili sorulara aldığı cevaplardan sonra Ebu Talib’e dönüp:
“Bu çocuk, Son Peygamber olacaktır. Şam Yahûdîleri arasında O’nun vasıflarını bilen, alâmetlerini tanıyanlar vardır. Olabilir ki O’na hıyânet ederler. Sen O’nu Şam’a götürme.” dedi. Bunun üzerine Ebû Tâlib alışverişini burada yapıp Şam’a gitmekten vazgeçti.[18]
Batılı yazarlar, bundan şöyle bir şey çıkarmak isterler: Gûyâ Peygamberimiz, dînî malûmatı bu kısa görüşme sırasında Bahîra’dan almış imiş! Bu, gülünç bir şeydir. İslâmiyet gibi en mükemmel bir dînin birkaç dakikalık bir görüşme sırasında bir papazdan alınmasını akıl hiç almaz. Sonra o papazda bu bilgiler varsa, onları neden kendi açıklayıp da bir din kurmadı da, bunları başkasına aktardı?
Batılı yazarların bu sözleri her bakımdan çürüktür.
Yirmibeş yaşına doğru, Muhammed, birlikte ticaret yaptığı ortağı olan ve kendisinden bir hayli büyük Hatice ile evlendi. Bir çok çocukları olacaktır bu evlilikten; ancak, içlerinden yalnız kızlar yaşayacaktır. Kızlarından Fatma’yı da ilerde amcası Ebu Talib’in oğlu Ali’yle evlendirecektir.[19]
Peygamber’in Hatice ile izdivaç süreci ise aynen şu şekilde gelişecektir:
Hatice, Muhammed’e evlenme teklifinde bulunmak istese de bu bahsi zât-ı âlilerine zinhar açmadı, açamadı. Bir kez MUHAMMED’den (S.A.) yaşça büyüktü. Sonra bir evlenme teklifinin kadın dan gelmesi yakışık almazdı. Hadice’nin son zamanlardaki suskunluğunu, durgunluğunu ilk sezen ve nedenini bulan, yakın arkadaşı ve sırdaşı Nefise oldu. Nefise, MUHAMMED’in (S.A.) önce ağzını aradı ve Hadice’nin meylini yeri gelince çıtlattı. Genç adam, zengin patronu böyle bir evliliği uygun görüyorsa, kendisinin de memnunluk duyacağını söyleyince, ortada bir sorun kalmamıştı. MUHAMMED (SA) bu mutlu olayı sonuçlandırma işini, yaşıtı ve amcası olan HAMZA’ya bıraktı Hamza da, Hadice’nin amcası Amr ile görüşüp anlaştı.
İki ailenin yakınlarının ve çok sayıda çağrılı Mekkelinin hazır bulunduğu büyük bir düğün yapıldı. Develer kesildi, hurma saraplan içildi, sabahlara dek dans edildi, şarkılar söylendi. Mekke’nin bu iki sevilen ve sayılan insanının bir çatı altında birleşmesinden herkes memnundu. Evlilik, MUHAMMED (SA) oldukça değiştirmişti. Utangaç gencin yerini şimdi işini bilen, atak, kararlı biri almıştı. Hadice’den dört kız, üç oğlu olmuştu. İlk çocuğu erkekti, adını Kasım koymuştu. Bu yüzden MUHAMMED (S.A.), Eb’ül Kasım (Kasım’ın babası) diye anılırdı. Kızları Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma’dır. İlk oğlu Kasım iki yaşında, öbür iki oğlu ise çok küçük yaşlarda ölmüşlerdi. Her aile reisi gibi, MUHAMMED de (S.A.) bir erkek çocuk sahibi olmayı çok istiyordu. Olmayınca, Hadice’nin yeğeninin satın aldığı Zeyd adında genç esir Arabı kendisi satın aldı ve evlat edindi.[20]
HZ. MUHAMMED’İN (SAS) HZ. HATİCE İLE YAŞADIKLARI EV
Merve Kapısı’ndan dışarıya çıkarken dikkatli olmak gerekmektedir. Kapı Mescid-i Haram’ın birçok kapısı gibi alelâde bir kapı değildir. Önemli bir hatırayı civarında barındırmaktadır. Merve Kapısı’ndan çıktıktan yaklaşık 10-15 m ötesi Peygamber Efendimiz’in (sas) Hz. Hatice ile izdivacı sonrasında yaşadıkları evin olduğu yerdir. Hz. Hatice, Peygamber Efendimiz’le (sas) izdivacı öncesinde Ebu Kubeys Dağı önündeki bir başka evde oturuyormuş. Bu evi daha sonra Hz. Zeynep’e evlilik hediyesi olarak vermiş. Peygamberimiz (sas), Hz. Hatice ile düğünleri sonrasında oturacakları evi Hâkim bin Hizam’dan satın almış ve buraya yerleşmişler. Anlatıldığına göre bu evin 3 odası varmış.[21]
Peygamberimiz’in (sas) Mekke’den Medine’ye hicreti sonrasında Hz. Ali’nin kardeşi Akil bin Ebî Tâlib bu evi başkasına satar. Hatta Peygamberimiz Mekke’nin fethi sonrasında, “Nerede kalacaksınız?” diye sorduklarında, “Akil bize kalacak yer mi bıraktı?” diye sitemli bir cevap vermiştir.[22]
Peygamberimiz’in (sas) bu mübarek evini, hilafeti döneminde bizzat Hz. Muaviye satın alarak yeniden ihya etmiştir. Osmanlılar dönemine kadar tüm orijinalliği ile korunmuş, Kanunî Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan da bu yapının üzerini kubbeyle kapattırmış ve içerisine de bir mihrap yaptırmıştır. Uzun yıllar mescit olarak kullanılan bu yerin 3 odasından sağ kenardaki oda, Peygamber Efendimiz’in (sas) Cebrail(as) ile sık sık görüştüğü yerlerden biridir ki bu nedenle buraya “Vahiy Kubbesi” denilmiştir. Bir diğer oda ise Hz. Fâtıma’nın dünyaya geldiği yerdir. Bundan dolayı Osmanlılar bu odanın üzerini 2 küçük kubbe ile kapatmışlardır. Eskiler bu mübarek ev için, “Mekke’de Kâbe’den sonra en hayırlı yer burasıdır,” derlermiş.
Bu ev o kadar kıymetlidir ki, Peygamber Efendimiz (sas) Mekke’den Medine’ye Hicret edeceği zaman bu mübarek yolculuğa buradan başlayacaktır. O gece bu evde bulunan yatağına Hz. Ali’yi yatıracak, dualarla ve selametle kapıdan çıkıp gidecektir. Halbuki evin kapısı önünde, Peygamber Efendimiz’i (sas) öldürmek için bekleyen, her kabileden seçilmiş bir kişi bulunmaktadır. Onların gözleri Kâinatın Efendisi’ni göremeyecektir. Buradan yürüyerek az ilerideki Hz. Ebubekir’in evine gelecek, buradan birlikte Sevr’e doğru yürümeye başlayacaklardır. Bugün duvar seviyesinde korunan bu mübarek yapı günümüzde üzeri döşemelerle kapatılmış olarak toprağın altında durmaya devam etmektedir.[23]
NUR DAĞI’NDAKİ HİRA MAĞARASI
Peygamberimiz kırk yaşına yaklaşmıştı.
Gerçekleri öğrenmeye susamıştı.
Yapılan yanlışları şimdi daha iyi görüyordu.
Kâbe’ye saygı gösterenler, içini putlarla dolduruyordu.
Görmeyen, duymayan, konuşmayan putlarla…
Hiç taştan, ağaçtan yontulmuş tanrı olur muydu?
Bütün putlardan nefret ediyordu.
Onlar için kesilen kurban etini ağzına koymuyordu.
Bir de yıldızlara, ateşe tapanlar vardı.
Herkes doğru yolu yitirmişti.
Bütün evreni yaratan bir tanrı, sadece bir tanrı olmalıydı.
Toplumdan uzaklaşıp o tanrıyı aramalıydı.
Ramazan ayı gelince, Nur dağındaki Hira mağarasına çekilmeye başladı. Orada gerçek tanrıyı düşündü, onu aradı.
Peygamberimiz, insanların yaptığı yanlışları düşünüyordu.
Bir yanda efendiler, öte yanda köleler vardı.
Efendiler köleleri en ağır işlerde çalıştırıyor, onları eziyordu.
Kadına hiç değer verilmiyor, bir mal gibi alınıp satılıyor, kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu.
İnsanlar önemsiz bir şeyden dolayı kavga ediyor, birbirini öldürüyordu.
Zenginler fakirlere acımıyordu.
Herkes aşırı derecede içki içiyor, kumar oynuyor, sadece kendi zevkini düşünüyordu.
Hiç kimse dünyadan başka bir hayata inanmıyordu.
HİRA MAĞARASINDA BİR MELEK
Peygamberimiz işte bütün bunları düşünüyordu.
Yiyeceği bitince Mekke’ye gidiyor, eşiyle görüşüyor, azığını alıp tekrar mağaraya dönüyordu.
Eve dönmediği zaman sevgili eşi telâşlanıyor, bir hizmetçisiyle ona yiyecek gönderiyordu.
Peygamberimiz insanların arasında çok sıkılıyordu.
Onların doğru yoldan uzaklaşmasına üzülüyordu.
Yalnızlığı daha çok seviyordu.
Masmavi göklere, dağlara, tepelere baktıkça ruhu âdeta yüceliyordu.
Bütün güzelliğiyle bu evreni ve kendisini yaratanı düşünüyordu.
Düşündükçe gönlü ferahlıyordu.
610 yılıydı.
Hz. Muhammed 40 yaşına basmıştı.
O gün ramazanın on yedinci gecesiydi.
Hira mağarasında bir melek belirdi.
Bu, bütün peygamberlere Allah’ın buyruğunu getiren Cebrail’di.
İnsan şekline girmişti. Peygamberimiz’e yaklaştı ve: “Oku!” dedi.
Peygamberimiz şaşırdı, ne söyleyeceğini bilemedi:
“Ben okuma bilmem!” dedi.
O zaman melek onu kucakladı, iyice sıktı, tekrar: “Oku!” dedi. Yine:
“Ben okuma bilmem ki!” diye cevap verdi.
Melek onu bir daha kucakladı, nefesi kesilene kadar sıktı ve:
“Oku!” diye tekrarladı. Hz. Muhammed bu kez:
“Ne okuyayım?” diye sordu.[24]
Cebrâil şu âyetleri okumaya başladı.
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!
O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.
Oku! Çünkü Rabbinin lütuf ve cömertliği sonsuzdur.
Kalemle yazmayı öğreten O’dur.
İnsana bilmediklerini öğreten O’dur.”[25]
O böylece ilk vahyi almış, artık peygamber olmuştu.
Bütün vücudu titriyordu.
Mağarada duramadı.
O sivri tepeden nasıl indiğini bilemedi.
Doğruca evine geldi.
Eşine “Beni örtün, beni örtün” diyerek yatağa uzandı.
“Hatice Bana Neler Oluyor?”
Kendine gelince, baş ucunda bekleyen Hatice’yi gördü.
Sevgili eşi çok meraklanmıştı.
Peygamberimiz olup bitenleri anlattı.
Korkusu azıcık yatışsa bile çok endişeliydi.
“Hatice, bana neler oluyor? Kendimden korkuyorum” dedi.
Eşi onu rahatlatan şu sözleri söyledi:
“Öyle deme! Allah seni hiçbir zaman utandırmaz. Çünkü sen akrabanı koruyup gözetirsin.”[26]
Sonra Hatice, O’nu alıp amcazadesi Varaka b. Nevfel’in yanına götürdü. Bu zat cahiliye zamanında Nasranî olmuş biriydi. İbranice yazı yazmayı bilir ve İncil’den Allah ne takdir ettiyse yazardı. Varaka. gözleri görmez olmuş bir ihtiyardı. Hatice, Varaka’ya: “Ey amcazadem! Şu yeğenini bir dinle, bir bak ne görmüş?” dedi. Varaka:
“Ne görüyorsun yeğenim?” diye sorunca, Resûlullah, gördüğü şeyleri kendisine haber verdi. Bunun üzerine Varaka dedi ki: “O gördüğün, Allah Teâlâ’nın Mūsa’ya göndermiş olduğu Nâmūs-u Ekber’dir. Keşke gelecek o günlere bir genç olarak erişebilecek olsaydım. Keşke kavmin Seni yurdundan çıkaracakları zaman hayatta olabilseydim!” Bunun Üzerine Resûlullah (s.a.v.): “Onlar beni çıkaracaklar mı ki?” diye sordu. O da: “Evet! Çünkü senin getirdiğin gibisini getiren herkese mutlaka düşman olunmuştur. Eğer senin devrine yetişirsem, sana var gücümle destek olurum” dedi. Ondan sonra çok geçmedi Varaka vefat etti ve vahiy bir müddet kesildi.[27]
Hâliyle bu duruma çok üzülen Hz. Muhammed, üzüntüsünden dağ başlarında ölmeyi istedikçe, Cebrâil görünüp “Ey Muhammed (A.S.)! Sen, Allah’ın Peygamberisin!” der, zât-ı âlilerinin üzüntüsünü yatıştırırdı. Rivayete göre: İsrâfil adındaki meleğin de Peygambere Cebrail gelmediği sıralarda gelip gittiği olurdu. Fakat, Kur’ân-ı Kerîm’i başından sonuna kadar Allâh Resulüne getirip Vahy eden Cebrâil’dir. Eshabdan Cabir b. Abdullah’ın rivayetine göre: Peygamberimiz Vahyin kesilmesinden bahsederek demiştir ki: “ben, bir gün gidiyordum. Birdenbire gök yüzünden bir ses işittim. Başımı kaldırıp bakınca, Hira’da bana gelen meleği, gökle yer arasında bir kürsü üzerinde oturmuş gördüm.”[28]
Bunun üzerine Allah, indirdiği Müddessir Sûresi’nin ilk beş âyetiyle ile Hz. Muhammed’e artık peygamberlik görevinin başladığını bildiren mesajını bildirdi.
Mesajın bildirildiği ayetler sırasıyla şöyle idi:
“Ey örtüsüne bürünen Rasûlüm! Kalk ve insanları Allah’ın azabıyla uyar. Yalnız Rabbini büyük tanı; O’nun sonsuz büyüklüğünü ilan et! Elbiseni tertemiz tut. Maddi-manevî her türlü pislik ve kötülükten uzak dur.”[29]
İşte bu dakikadan itibaren büyük bir tebliğ atağına girişecek olan Hz. Muhammed, imza attığı bu atılımla yalnız küfre karşı imanın çalmakla kalmayıp aynı zamanda kabileler halinde paramparça bir haldeki Arap ulusunu devlet ve imparatorluk inşa eden bir aktör haline gelişinin, yani medeniyet/uygarlık ligine terfi edişinin de fitilini ateşleyecekti.
MEDENİYET/UYGARLIK
“Uygarlık” ve “Medeniyet” kavramlarını birbirinden tefrik ederek ele almak yeni bir düşünsel çerçevenin (paradigmanın) geliştirilmeye çalışıldığını ima eder/etmelidir.
Bunlar yapılırken de öncelikle medeniyetin ne olduğunu anlamaya çalışmak gerekmektedir.[30]
Medeniyetin ya da günümüz Türkçesine yerleşmiş karşılığıyla uygarlığın bilimsel tanımı pek dikkate alınmaz. Bırakalım sıradan insanlarımızı, kimi bilim emekçileri bile, medeniyet kavramını, tarihsel-toplumsal bir sürecin ürünü olarak değil, bir övgü, bir değerlendirme olarak kullanıyorlar.
Oysa medeniyet, sınıflı toplumların kültürüdür.
Medeniyete Batı dillerinde civilisation deniyor. Latince kökenli civis sözcüğünden geliyor.[31]
Hangi dilden geldiği ayrı bir konu, ancak civis, civil, civilis, civilisation sözcükleri hep Latinceden dünyaya yayıldı. Bu sözcüklere anlam yükleyen, kökenleri değil, Roma imparatorluk pratiğidir.
Civil sözcüğü, Türkçemize Fransızca üzerinden asker-sivil ayrımıyla girmiştir. Latince “kivi/” okunan civil, tarihin seyri içinde şehirli, vatandaş, medeni (uygar) ve devlet dışı (resmi olmayan) gibi anlamlar yüklenmiştir.
Kavram, şehir medeniyetlerinde ortaya çıktı ve özellikle Roma’da gelişti. Her şehirli aynı zamanda vatandaştı ve medeniyete mensuptu. O vatandaşların kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyen hukuka da “medeni hukuk” (Ius civile) deniyordu. Devletin özel bir kişilik olarak yurttaşla girdiği ilişkiler, örneğin alım satım, kira, borç sözleşmeleri de kuşkusuz medeni hukuk alanına girer. Ancak devletin yurttaş ile kamu otoritesi olarak girdiği ilişkiler kamu hukukunun alanıdır.[32]
Öte yandan medeniyet, yani uygarlık; geçmişinin ve gelişmelerinin onu yönelttiği ve ona sunduğu mallar ve tavırlar kitlesinin içinden yavaş yavaş ayıklamalar yapmakta, bazılarını itmekte, bazılarını teşvik etmekte ve bu tercihleri aracılığıyla, hiçbir zaman tamamen yeni olmayan, hiçbir zaman da aynı olmayan bir çehreyi yeniden biçimlendirmektedir.[33]
KABİLE TOPLUMUNDAN MEDENİYETE ÇIKIŞ
Medeniyet (civilisation), tarihsel olarak kabile toplumundan çıkış sürecinde ortaya çıktı. Sabanın ucuna demirin takılması veya hayvancılıkta önemli teknolojik gelişmeler sonucu üretim fazlası oluştu. O durumda üretim fazlasına kimin sahip olacağı sorunu da kabile toplumunun gündemine geldi. Yüzlerce ve hatta bazı toplumların serüveninde daha uzun süren gelişmeler üzerine özel mülk sahipliği istikrar kazandı, kabile toplumları sınıflara bölündü, elde edilen üretim fazlasının değiştirilmesi süreçleri gelişti, ticaret doğdu. Ticaretin gelişmesi para ekonomisini getirdi ve matematik de bu süreçte ortaya çıktı ve gelişti.[34]
Kabile toplumu, kan bağına, İbni Haldun’un teorisinde “asabiyye”ye dayanıyordu. Dünya tarihinin ilk büyük devlet teorisyeni İbni Haldun, kandaş kabile topluluğunun çözülmesiyle ümmet toplumunun oluştuğunu açıklar.[35]
İslâmiyetin, ümmet anlayışıyla asabiyyeyi kaldırdığını belirtir, böylece bütünleşme sağlanır. Artık kabile bağının, yani asabiyye bağının yerini ümmet bağı almaktadır.[36]
Gelgelelim Hz. Muhammed de bu olayı şu buyruğuyla teyit etmektedir:
“Allah sizden cahiliyetin kibrini ve gururunu, ata ve ecdatla böbürlenmeyi tamamen kaldırmıştır.”[37]
“Rabbiniz de birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır…”[38]
ÖZEL MÜLKİYET, TİCARET VE KENTLEŞME
Civilisation kavramının Arapça ve Türkçe karşılığı olan Medeniyet, Arapçada medine yani kent sözcüğünden geliyor. Medeniyetin kentleşme süreciyle bağlantısı, Latincede olduğu gibi Arapçada da kendisini gösteriyor. Türkçemizin uygarlık kavramı ise, Uygurlardan türetilmiştir. Ogur köküyle bağlantısı, yine medeniyet kavramıyla ilintilidir. Ogur ya da Oğuz dediğimiz kabile toplulukları, uygarlaşma sürecinin önemli bir atağıdır. Kabilelerin birleşmesi, ticaretin gelişmesi ve kabilelerin çözülmesiyle olmuştur.[39]
Medeniyet, bir üretim fazlasının oluşması, özel mülkiyetin doğuşu, kabile toplumunun çözülmesi ve toplumun sınıflara bölünmesiyle birlikte ortaya çıktı. Özel mülkiyet ve sınıflarla birlikte tarih sahnesinde, para, ticaret, pazarlar, kentler, ordu, devlet, bilim ve dini görüyoruz. Tabii bu anlattıklarımız, her toplumda daha uzun veya kısa, yüzlerce hatta binlerce yıllık süreçlerin ürünüdür.
Mezopotamya, Çin, Hint, Mısır, Atina, Roma, İran, Emevi, Abbasi, Orta Asya, Hun, Göktürk, Uygur, Karahanlı, Selçuklu, Cengizliler, Osmanlı, Altınordu, Timurlu medeniyetleri, kendi özgün gelişmelerinde hep aynı özel mülkiyet ve ticaret sürecinin ürünüdürler. Daha sonra kapitalist ve sosyalist medeniyetler var.[40]
Gelgelelim sınıflı toplum yapısı, üretim araçlarına sahip olanlar ile emekçiler arasında mülkiyet ve statü farkına dayalı hiyerarşik bir medeniyet modelidir.[41]
Sınıfsız toplumdan sınıflı topluma çıkış, kabile toplumundan medeniyete çıkıştır. İlk medeniyetin bütün ilişki ve kurumları, sınıfsal hakimiyet sistemiyle oluştu. Dolayısıyla dinler ve bu arada İslâmiyet, köken olarak medeniyete karşı değil, medeniyet içindir. Tek tanrılı dinler, çıkışlarında medeniyete hizmet ettiler.
İSLÂM’IN MEDENİYET KURUCULUĞU
Yani medeniyet paketinden çıkanlar özetle şu şekildedir: Demirin işlenmesi, özel mülkiyet, ticaret, efendi-kul ilişkisi, devlet, ordu, hukuk, yazı, bilim, matematik, felsefe, sanat vb. İslâmiyet, yükseliş döneminde işte bütün bu ilişki ve kurumları koruyan, geliştiren bir rol oynadı. Tarihsel içeriği ve işlevi buydu.
6. yüzyılın Arap yarımadasına bakacak olursak, ticaret ile ticarete ayak bağı olan kabile ilişkilerinin bir arada olduğunu görürüz. Özel mülkiyet ile komün mülkiyeti, kervanlar ile o kervanları basanlar, ticaret ile yağmacılık, kabile örgütlenmesi ile devletin çekirdeği, silahlı kabileler ile silahın tekelleşmesi, anarşi ile hukuk arasındaki çelişmeler gündemdeydi. İşte İslâm, bu çelişmeleri çözdü.[42]
Bu arada şunu da unutmamak gerekir ki, her millet kendine has bazı özelliklerle birbirinden ayırt edilirken, Arapların, diğer milletlerden ayırt edici özelliği, şiir sanatında göstermiş olduğu başarıdır.[43]
Yani Câhiliye dönemi Arapları çok defa birbiriyle sürtüşen kabileler halinde yaşadıkları, aralarında siyasî ve fikrî birlik bulunmadığı[44] gerçeğine karşın edebiyatta oldukça mahir bir durumdaydı.
Şiir denilince genel olarak insanın aklına büyüleyici sözler, Arap şiiri denilince de Mu’allakalar gelir. Câhiliye döneminde bir başka ifadeyle İslâm öncesi dönemde söylendiği kabul edilen Mu’allakalar, asırlardır Arap Edebiyat Tarihinde önemli bir yer edinmiştir. Bu kadar uzun bir sürece rağmen hâlâ biliniyor olması, onların önemini gözler önüne sermektedir. Zaten bir milletin edebî eserleri, o milletin duygu, düşünce ve inançlarının çizilmiş olduğu bir tablodur. Bu nedenle Mu‘allakalar, edebî açıdan olduğu kadar tarihî açıdan da büyük önem taşırlar.[45]
“Kâbe duvarına asılan şiirler” adıyla ün salan Mu’allakaların var olduğundan şüphe edilmesi ve görmezden gelinmesi için harcanan çabalar, aslında onların gerçekliliğinin ve öneminin âdeta bir ispatıdır. Zira bu şiirler, dönemin şiir yarışmalarını kazanan ve Kabe’ye asılmayı hak eden şiirlerdir ki bu manzumeler altın suyu ile yazılarak Kâbe-i Muazzama’nın duvarlarına asılmış, beşerî kemâlâtın en güzîdelerinden olan fesâhat ve belâğat, kabileler arasında övünç kaynağı hâline gelmişti.[46]
Kur’ân-ı Kerîm nâzil olmaya başlayınca bu meşhur şairler onun edebî yönüne hayran kaldılar ve kendi şiirlerinden utandılar. Bunlardan İmriü’l-Kays’ın Kâbe duvarında ilk sırada duran şiiri, yine şâir olan kızkardeşi tarafından indirildi.[47]
Yine bu meşhur şâirlerden Lebîd bin Rebîa:
“Allah’a hamdolsun ki gelip çatmadan ecelim, İslâm’ın o nurlu elbisesini ben de giydim!” diyerek şehadet getirdi ve bu beyt onun son şiiri oldu.[48]
Hz. Ömer bir gün Lebîd’e:
“–Ey Ebû Akîl! Şiirlerinden bana bir şeyler okusana!” dediğinde, o:
“–Allah Teâlâ bana Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini öğrettikten sonra ben asla şiir söylemem! Allah beni bu Kur’ân’la değiştirdi!” cevabını verdi.[49]
Öte yandan mu’allakalar, yalnız şiirsel güzelliğiyle değil, Arapça gramer kurallarının konulması için başvurulan kaynak olması sebebiyle de ayrı bir önem taşır. Dolayısıyla dildeki istişhâdlık açısından bir başvuru kaynağıdır. Bu şiirler, Arap dilinin gramer kurallarının belirlenmesinde, sözcük bilgisinin geliştirilmesinde ve sözdiziminin anlaşılmasında kritik bir rol oynamıştır.[50]
Yine aynı şekilde sadece Mu’allakaların değil, Câhiliye şiirinin, İslâmî ilimlerden özellikle Tefsir ve Hadis ilmi için ayrı bir önemi vardır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde geçen ve az kullanılan kelimelerin anlamlarını tespit etmek için âlimler ya Câhiliye şiirlerine ya da bizzat bedevî Araplara müracaat ederlerdi. Nitekim Arapça şiir, sadece dönemin değerlerini, inanç ve yaşam biçimini ortaya koyan) edebi bir eser olmakla kalmamış, aynı zamanda dini metinlerin anlaşılmasında da önemli bir kaynak olmuştur. Birçok Kur’an ve hadis âlimi, dini metinlerde geçen bazı kavramların anlamını açıklamak için cahiliye şiirine başvurmuştur. Gelgelelim bu durum, İslâm’ın birinci yüzyılını komple kapsamıştır. Bu yüzyılda cahiliye şiirine duyulan ilgi, bir yönüyle dinî nedenlerden, diğer bir yönüyle de millî tarih bilincinden kaynaklanmış gözükmektedir. Söz konusu ilginin dayandığı dinî nedenlerin başında Kur’ân’ı anlamada kaynak kabul edilmesi gelmektedir.[51]
Bu durum, İbn Abbâs’ın (ö. 68/ 687) şu sözünde açık bir biçimde görülmektedir:
“Allah’ın kelamından bir şeyler okuyup anlamadığınız zaman, onu Arapların şiirlerinde arayınız! Çünkü şiir, Arapların divanıdır. (kültür hazinesidir).”[52]
Bu durum, cahiliye şiirinin İslâm dünyasında önemli bir yere sahip olduğunu göstermiştir.
Cahiliye şiiri, Arap dilinin inceliklerini ve Kur’an’da kullanılan bazı karmaşık kelimelerin anlamlarını daha iyi anlamak için önemli bir kaynak olmuştur. Arap yarımadasındaki kabile hayatı, sosyal ilişkiler, değerler ve inançlar hakkında detaylı bilgi verir. Kur’an ve hadislerin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlar. Arap edebiyatının temel taşlarından biridir ve Arapça şiirin gelişiminde önemli bir dönüm noktasıdır. Cahiliye şiiri, hem olumlu hem de olumsuz yönleri içeren karmaşık bir yapıya sahiptir. Bir yandan olgunluk, tecrübe ve derin düşünceyi yansıtırken, diğer yandan kabilecilik, şiddet ve bazı olumsuz değerleri de içerir. Ancak, şiirin estetik değeri ve dildeki zenginliği, onu evrensel bir sanat eseri haline getirmiştir. Dolayısıyla cahiliye şiiri, Arap kültürünün ve İslâm dininin anlaşılmasında önemli bir yere sahip olmuştur. Hem dil, edebiyat hem de din bilimleri açısından değerli bir kaynak olan cahiliye şiiri, Arap dünyasının kültürel mirasının önemli bir parçasıdır.[53]
Yine Mu’allakalar, Câhiliye döneminde yaşanan sosyal hayat, âdet ve gelenekler, savaşlar hakkında bilgi vermesi açısından da târihî bir önemi hâizdir. Nitekim ellerinde yeterli imkân olmamadığı halde Arap toplumunu edebiyat sahasında zirveye taşıyan bu şiirlerin, yazıya aktarılamadan uzun bir süre o toplumun hafızalarında yaşaması ve nesiller boyu ezber yoluyla nakledilerek gelmiş olması, Araplarda, şiire ve edebiyata verilen önemin en önemli göstergelerdendir.[54]
Diğer taraftan Arap Edebiyatının İncisi olarak kabul edilen bu şiirler, pek çok temanın doğmasına da vesile olsa da, yine biraz evvel belirttiğimiz gibi Arapça gramer kurallarının konulması için başvurulan kaynaklar olsa da, Arapça’nın İslâmiyet’ten önce, ama bilhassa da İslâmiyet’e Arap olmayan milletler geçiş yapmadan önce çok zengin bir dil olduğu da söylenemez. Arap olmayan milletlerde İslâmiyet’i seçme durumu hasıl olduktan sonra Müslüman olan milletlerin ana dilleriyle Arapça’nın yaşadığı etkileşim, Arapça’nın da gerek yazım kuralları gerekse diğer hususlarda oldukça zengin bir dil haline gelmesini sağlamıştır.
Zaten İslâmiyet ve Hz. Muhammed olmasaydı Arapların medeniyet aşamasına geçemeyeceği açıktı ki zaten Arap kavmi, yüzyıllar boyunca İslâm dünyanın en büyük dinleri arasına girene kadar Arabistan’da ve Batı’da henüz bilinmeyen bir milletti.[55]
Daha da önemlisi çölde yaşayan bedevîlerde ne bir kitap ne de yazılı bir kanun vardı. Sadece kabile düzeni esastı. Kabileyi kan ve topluluk bağı bir araya getiriyordu. Ancak bunun yanı sıra herhangi bir nedenden dolayı kabileye sığınan köle ve zayıf kimseler de kan bağı olmasa bile kabile fertlerinden sayılırdı. Örf ve âdetlerle belirlenen kabile düzeninde sorumluluk hissi kuvvetliydi. Bir kişi suç işlediği zaman bütün kabile o suçu sahiplenirdi. Kabileyi, cömertlik, cesaret ve ağırbaşlılık vasıflarının toplandığı bir reis yönetirdi. Seçimle iş başına gelen reiste, kabile fertlerini itaate zorlayacak tek şey örf ve âdetlerdi. Özgürlüklerine son derece düşkün olan bedevîler, kabile reisinin aldığı bir karara isyan edebilirdi. Araplarda aşırı derecede var olan bu ferdiyetçilik ruhu, çölde bir devlet kurmayı imkânsız hale getiriyordu. Kabile reisi, hukukî, askerî ve toplumla ilgili konularda tek başına karar veremez ve kabile meclisi ile istişare ederdi. Hal böyle olunca Arap Yarımadası’nda bir siyasî birlikten ve bir medeniyet emaresinden söz etmek imkansızdı.[56]
Daha da mühim olan şey şudur ki Hz. Muhammed’e ilk vahiy indiğinde (610) Arabistan yarımadasının kuzeyinde Monofizit Hristiyan olan Gassani Araplarının (200 -14) zayıf idareleri dışında kayda değer bir devletleri de bulunmuyordu.[57]
Dolayısıyla eğer o olmasaydı; rakip kabileler ve kabile federasyonları halinde parçalanmış, yabancı etkilere, İran’ın, Hıristiyan Etiyopya’nın, Bizanslı Suriye ve Mısır’ın sömürgeleştirici çabalarına açık olan Arabistan, birliğini kuramaz ve bu talancıları iyice kuzeye süremezdi. Birbiriyle boğuşan Bizanslılar ve İranlılar, yüzyıllar boyunca bu fakir ülkelerden ciddi bir düşmanın çıkabileceğini hiç akıllarına getirmemişlerdi. Hiç kuşkusuz buralarda şiddetli çatışmalar meydana geliyordu. Ama talana geliyor ve geri dönüyordu. İranlılar ile Bizanslıların uğruna boğuştukları “mümbit hilal”in kıyısındaki bu bölgelerden -çoğu zaman insansız bölgeler- kim kaygılanırdı ki? Her şey Muhammed’in başarı kazanmasıyla değişmiştir.[58]
Ve şu gerçeği unutmamak gerekir ki İslâmiyet yalnızca hak din değil, aynı zamanda bir medeniyet rabıtasıdır. Hem de öyle bir medeniyet rabıtasıdır ki Araplar kabileler halinde yaşarken birdenbire dünyanın jandarmalığına doğru atlamışlardır. İslâmiyet Araplar için bu açıdan bir atlama basamağı olmuştur. Ama elbette ki Arapların böylesine büyük bir medeniyet rabıtasını tek başlarına inşa edemeyecekleri vakıadır ki Arthur Pellegrin’in “<L’İslâm dans le monde”> ismindeki eserinin 1950 Paris tabının 92’nci sahifesinde de şu izâha tesadüf edilir:
“Eğer Arap münevver kütlesi yalnız kendi imkânlarına bırakılmış ve işgal edilen memleketlerin yeni mühtedîlerinden feyz almış olmasaydı, belki de o kadar ileri gidemez ve o kadar yükselemezdi. Yunan – Lâtin kültürüyle son derece meşbû olan o yeni Müslümanlar Arap fikriyyatına usul, vuzûh ve derin tedkik itiyatlarını soktular; Kur’an tefsiri, bundan geniş bir nisbette istifade etti: Çünkü, malum olduğu veçhile, Kelâm-Ullahın mukaddes metni her türlü fikir hamlelerinin ilham kaynağı idi. İşte bununla da sabittir ki, Kur’ân-ı Kerîm esas itibariyle insan fikrinin en yüksek nazariyyelerini beslemiye kâfi gelecek fikirlerle hislerden mürekkep bir servet ihtiva etmektedir.”[59]
Ama elbette ki Yunan – Lâtin kültürüyle son derece meşbû olan yeni Müslümanlar vesilesiyle İslâmın, Antik felsefenin ürünleri ve yöntemleriyle temasa geçtiği bir zaman diliminde yayılmacı ve ırkçı politikalarıyla çok tartışılan Emevilerin yerine hilafet mührünü Abbasiler devralmıştı. İslâm ise, hemen hepsi de Antik felfesenin gelenekleriyle beslenmiş olan yerlilerin dini olmuştu. Böylece, Yakın-Doğu kültürünün önemli bir noktasına varılır. Yalnız Araplar için, klâsik miras bir dış katkıydı. Yeni Müslümanlar içinse, yeni düşünsel gelenekleriyle bütünleştirmek gerekiyordu. Ve topluma yeni bir dinin girişi, bir yeniden düzenlemeyi, bir koşullara uydurmayı, bir yeniden düşünmeyi gerektiriyordu. Öte yandan, artık Arapçada dile getirilen bu kültür, çok önemli bir çeviri ve açıklama çalışmasını da istiyordu. Son olarak, Abbasi İmparatorluğunda çeşitli geleneklerin birbirine karışması, karşılaştırmaya, karşılıklı zenginleşmeye, keşiflere götürüyordu. Böylece, düşüncenin temelleri gerçekten yenilenmemiş de olsa, Orta Çağın sonlarında Batı’da görülen Rönesans hareketine benzer coşkulu bir diriliş görülmektedir. Tıpkı o Rönesans gibi, bu da hareketli ilerlemelere yol açacaktı. Çabalar, önce çeviri etkinliğinde yoğunlaştı. Çoğunlukla, Bizans ve Sasaniler zamanında, Süryani dilindeki yazarların yaptığı çalışma yeniden ele alındı; yeni çeviriler önce Süryani çevirilerinden yararlandı, sonra gitgide Yunancadaki asıl metinlere yöneldi. Abbasi halifesi Mem’un, antik Yunan hazinelerine dört elle sarılmış olan çevirmenleri, özel olarak destekledi. Eski Roma’nın eserlerine böyle bir rağbet gösterilmedi. Batı Müslümanlarında ise, böyle bir çeviri etkinliğine katılma hiç olmadı. Çeviri etkinliği, daha sınırlı bir alanda da olsa, kimi zaman Hint’le Akdeniz arasında aracılık yapnış olan Pehlevi edebiyatına da el atmıştı. Yunan’ın tüm edebi türlerini almak yerine, çeviriler, özellikle uygulamada işe yarayabilecek bilimsel eserlere ve öğreti uyuşmazlıklarında silahların arandığı felsefeye yönelmişti. Hellenizmin gerçekten edebi ve tarihsel eserlerini, Arap uyarlamacıları bir yana bıraktılar; bu eserler, aslında Süryani kültürüne de yabancı kalmıştı. İleriki yüzyıllarda, Batı İslâmın edebi zenginliği içine daldığında böylesi bir seçmede bulunacaktır. Pehlevi ya da Hind edebiyatına gelince, bilimsel çalışmaların yanı sıra, öğüt verici masallar –ki La Fontaine’e değin ulaşacaktır bunlar- ve halkın hoşlandığı öylüler alındı. Dikkate deper olan bir şey, -ama İranlıların egemen oldukları bir devlette olağandı- Greko-Romen tarih bir yana, Arap geçmişi ile beraber, tüm İran tarihsel geçmişi, Müslümanların tarihsel bilincine aktarıldı.[60]
Yine Arapların başka milletlerle olan etkileşimleri sonucu riyaziye ilimleri ve heyet ilmi inkişaf etti. Zira İslâm seyyahları Türk hükümdarlarının himayeleri ile coğrafyada büyük bir terakki vücuda getirdiler. Terbiye ilmi alimleri Aristo’nun eserlerine birçok yeni bilgiler ilave ettiler. Hastalıkların daha müspet tetkik ve müşahedeye müstenit olarak mütaleasını ve eczacılığı ileri götürdüler, birçok yeni ilaçlar buldular. Cerrahlığı da terakki ve inkişaf ettirdiler. Felsefede bütün cihanca tanınmış büyük filozoflar yetişti. Bu devirlerde mimari de çok inkişaf etti. Türk mimarları bilhassa muhteşem mabetler ve saraylar binasında, yüksek san’at kudreti göstermiştir.[61]
Öte yandan ünlü Fransız profesör Emile-Fèlix Gautier, Arap bedevîlerini kastederek: “Bedevî aşiretlerde medeniyyet tohumları yoktur.” der.[62]
Arap bedevîleriyle ilgili bu tespitte bulunan Gautier, yine İslâm medeniyyetinin ihtida etmiş gayri-Arap milletlerin müşterek eseri olan bir Şark medeniyyeti olduğundan ve Arap kavminin işte bu medeniyyete ancak zemin hazırladığından bahsetmektedir.[63]
Bu zemini hazırlayan Arap fetihleri olmuştu zira bu fetihlerden sonra ortaya çıkan durum, yeni etkenlerin sonucu giderek altüst oldu. Bu etkenlerin başında, fethedilen topraklardaki yerlilerin kitleler halinde Müslümanlığı kabul etmeleri gelir. Başka fetihlerde, fatihleri, boyun eğdirdikleri, ama kendilerinden daha üstün bir uygarlığa sahip halkların dini çekmiştir; şimdi ise tersi oluyordu. Araplar, inançlarını yerlilerle paylaşıyorlardı.
NEYDİ NEDENİ BUNUN?
Önce, İslâmlıkla öteki dinler arasında tartışma ve çatışmalar ne denli canlı olursa olsun, sıradan mümin ilahiyatçının gördüğü bütün inceliklerin farkında değildi. Hıristiyanlar ise, kendi dogmaları üzerine koparılmış yorum kavgalarından bıkıp usanmışlardı; İslâm, daha yalın bir değer olarak görünüyordu onlara. Hem sonra, İslâm da Muhammed’in İslâmı değildi artık; din, boyun eğdirilmiş halklarla temas sonucunda gelişiyor ve yeni dini kabul edenler, kendi manevi miraslarını da sokuyorlardı ona. Daha da önemlisi, Müslüman olmak, devlette ve toplumda egemen sınıfa girmek demekti. Böylece, yeni dini kabul etmenin altında bir sosyal özlem yatıyordu. Ayrıca, yerlilerin kabul ettiği İslâm, çok kez iktidarın kabul ettiği, yani resmi İslâm değil, ona karşıt mezheplerdi; bu da, resmi İslâm karşısında duydukları küçüklük duygularını gideren bir ögeydi onlarca.[64]
Yani kısacası Müslümanlığın yeryüzüne inişinin yol açtığı etkileri Arap dünyasının perspektifinden ele alırsak Arap insanı Müslümanlığın kendine açtığı yol sayesinde kabile toplumundan devlet ve uygarlık tesis eden topluma geçiş süreci yaşamıştır. İslâm’ın ve Hz. Peygamber’in büyük başarısı da, buradadır.
Zaten İslâm’ı ortaya çıkaran asıl şartlar, Mekkelilerin göçebe dünya görüşü ve tutumlarıyla kendilerini içinde buldukları yeni maddi (ya da iktisadi) ortam arasındaki zıtlık ve çatışmadır.
Toplumsal kurumlar düzeyinde bu, kabile ya da aşiretin ve ona refakat eden tesanüdün çöküşünde görülebilir. Çölün sert şartlarında insanlar hayatta kalabilmek için bir araya gelmek zorundaydılar. Kişinin akrabalarıyla dayanışması ya da onlara sadakati ziyadesiyle önemliydi. Dolayısıyla akrabalarının tehlikede olduğunu gördüklerinde, haklı mı haksız mı olduklarına bakmaksızın onlara yardıma koşarlardı.
Mekke’deki bu kabilevi dayanışmanın yerini bireycilik aldı. Göçebeler arasında da bireycilik başlamış olabilir fakat Mekke’de bireycilik, esas olarak ticaretin büyümesinden kaynaklıydı. Büyük tacirler ticari çıkarlarını her şeyin önüne geçiriyorlar ve kendi kabilelerinden kimseler aleyhine olarak iş ortaklarıyla, bir araya gelebiliyorlardı.[65]
Öte yandan artık ilan edilen kaideye göre İslâmda özel mülkiyet ve kazanç kutsaldır. Hz. Muhammed tüccarların piridir. Artık kervanlar basılmayacaktır, yağma haramdır. Hırsızlık yapanın kolu kesilecektir. Ancak vergi verilecektir. Yağmanın yerini hukuka bağlanan sömürü almaktadır.[66]
Franz Oppenheimer’in Der Staat adlı eserindeki ünlü ayı ile arıcı örnekleri burada hatıra geliyor. Ayı, arı kovanını yağmalıyor, bu arada kovanı da dağıtıyor. Arıcı ise, arıların efendisidir, kovanı yapıyor, arıları koruyor ve onları haraca bağlıyor. İşte Arap Yarımadası’nda bedevi toplumundan medeni topluma geçiş, ayı aşamasından arıcı aşamasına geçiştir.[67]
Ve medeni toplum haline geçen Araplar, aynı zamanda millet aşamasına terfi ediyorlardı.
Zaten yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık, sosyoloji bakımından Arapların millet haline geçme savaşıdır. Aynı dili konuştukları halde birbirine düşman boylar ve uruklar durumunda dağınık bir hayat yaşayan kalabalık bir kavim, bir iç veya dış etki ile birlik kurma yoluna elbet gidecekti.[68]
İslâmiyet’in açtığı yol sayesinde kabileler halinde örgütlenmiş Araplar devlet kuracak seviyeye ulaşırken İslâmî literatürde devlet yönetimi imamet, hilafet ve imaret kavramlarıyla ifade edilmiştir. İmam, halife ve emir terimleri de “devlet başkanı” olarak kabul edilmiştir.[69]
Hz. Muhammed, İslâmiyeti yayarak ve devlet kuruculuğuyla, bu tarihsel atılıma önderlik etmiştir. İbni Haldun da Mukaddime adlı bilimsel eserinde aynı tarihsel sürecin teorisini yapmıştır.[70]
ÜMMETİN KABİLE TOPLUMUNDAN ÇIKIŞTAKİ DEVRİMCİ ROLÜ
Kabile toplumunun dağılması ve geniş boy birliklerinin, İslâmdaki adlandırmasıyla ümmetin ya da Türk tarihindeki kavramlarla Ogurun, Oğuzun, Bodunun oluşmasıyla kurulan medeniyet, yeni bir nizamdı. ümmet, bilindiği gibi Arapça “am”, yani halk sözcüğünün çoğuludur, halklar anlamına geliyor. ümmet, kabileleri birleştiren ve devlet nizamının kurulmasına hizmet eden içeriğiyle kabile toplumundan çıkışta devrimci bir rol oynamıştır.
Hz. Muhammed’in önderlik ettiği devrimin içeriği nedir?
Siyasal açıdan bakarsak, İslâmiyet kabileler halinde örgütlenmiş bir toplumun devlete sıçramasıdır. Kabileler arasında baskın basanındır kuralının geçerli olduğu yağmacılığın yerini, devlet düzeninin sağladığı barış ve huzur ortamı almaktadır. Böylece özel mülkiyet ve ticaretin gelişmesi için gerekli koşullar yaratılmaktadır.
Ekonomik açıdan, kabilenin kapalı ekonomisinden ticaretin gelişmesi yoluyla para ekonomisine geçilmektedir. Kazanan kişi, Allah’ın sevgili kuludur; yani “El-kasip habibullah”.
Samir Amin, çeşitli eserlerinde, İslâm uygarlığını Avrupa feodalizminden farklı bir toplumsal ekonomik kuruluş olarak niteler ve buna “haraçlı toplum” adını verir.
Mülkiyet ilişkileri açısından, kabilenin ortaklaşa mülkiyeti çözülürken, özel mülkiyet serpilip gelişmektedir.[71]
Bu zeminde kabilenin akrabalık ilişkileri, İbni Haldun’un deyişiyle “asabiyye” bağı, Morgan ve Engels’in diliyle “gentilice” (kan bağı) ilişkiler dağılmakta, onun yerini ümmet almaktadır. Bedir Savaşı’nda Arap yarımadasında ilk kez akrabalar karşı karşıya gelmiş ve birbirleriyle savaşmışlardır. Bu, akrabalığa dayanan toplumun çözülmesi, onun yerini ümmet ilişkilerinin almasıdır.[72]
İslâmiyet, kabile içindeki kardeşliği, bütün müminlere yayarak ümmet kardeşliğine dönüştürmüştür. Cemil Sena, bu süreci yalnız inanç açısından değil, toplumsal yönüyle de ele alır.[73]
Bu ele alışa bakılırsa Hz. Muhammed, insanlığa yalnız yeni bir inanç değil, aynı zamanda tüm sosyal kurumlarıyla ve tüm mistik törenleri, kuralları ve yükümlülükleriyle bir kutsal sistem getirmiştir.
Din sözcüğünü kapsayan ayetlerin anlamları arasındaki farklar ne olursa olsun, onun savunduğu ve başarıyla kurduğu din, tüm kitaplı dinlerin en sonuncusu ve din olarak inanılabilecek ülkülerin en yetkinidir.[74]
Hz. Muhammed’in getirdiği yeni hukuk sistemi, kervanların basılması ve yağmalanmasını yasaklamış, özel mülkiyet ve ticareti korumuş, böylece devlet düzenini sağlamış ve Arap yarımadasında oluşan büyük enerjiyi birleştirip batıya ve doğuya doğru yönelterek büyük bir imparatorluğun önkoşullarını yaratmıştır.
Kuşkusuz bu büyük yönelişin ideolojik ve psikolojik iticilerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Toplumu ümmet kardeşliği içinde birleştiren yeni iman, toplumun psikolojisini sarmalar, büyük bir kolektif enerjiyi ateşler ve cihat yoluyla dışa doğru yayılmayı örgütlerken, tarihsel açıdan da toplumun kendi mücadelesiyle medeniyete sıçramasının manevi gücünü yaratmıştır.
Siyaset, ekonomi, toplum ve mülkiyet ilişkileri, hukuk, ideoloji ve toplum psikolojisi açısından toplam olarak baktığımız zaman, İslâmiyetin doğuşu ve gelişmesi, bir devrimdir. Bu devrim, tarihsel açıdan medeniyete geçiş devrimidir. İnsanlığın Sumerlerden ve Çin uygarlığının kuruluşundan beri dalga dalga yaşadığı olay, Arap yarımadasında başka bir tarihsel düzlemde bir kez daha yaşanmıştır.
İSLÂM MEDENİYETİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ
Ancak bu olay, eski medeniyetlerin bir tekran değildir. Devlete, özel mülkiyete, para ekonomisine, kan bağı ilişkilerinin çözülerek toplumun sınıflara bölünmesine ve feodal bağımlılıkların oluşmasına, felsefe ve bilimin doğuşuna geçiş anlamında, bütün medeniyetlerin oluşması, her toplumda farklı zamanlarda yaşanmakla birlikte, en sonunda aynı tarihsel aşamaya denk düşer. Ancak her medeniyet, farklı coğrafyalarda, farklı serüvenlerden gelen, farklı birikimler oluşturmuş toplumlar tarafından kurulduğu için, aynı zamanda kendine özgüdür.
Arap yarımadasında yaşayan bedeviler, Hz. Muhammed’in başlattığı devrimle, feodal bir ticaret uygarlığı kurdular. Batıda İspanya’ya, doğuda Asya içlerine kadar uzanan yeni imparatorluk, 7-15. yüzyıllar arasında dünya uygarlığının merkezi ve öncüsü oldu.[75]
Bu arada işin bir de şu boyutunu göz ardı etmemek lazımdır ki, kâinatımız, sanki ebediliğe ve sonsuzluğa yönelmiş gür bir akışın hamlesidir. Her tarafından hayat fışkıran dünyamız, hareket halinde bulunan bir büyük iradeyi andırmaktadır. Bu hamle bir yerde şiddet kazanmış, irade kendi kendisinin olmak istemiş ve böylelikle, kendi kendisinin farkında olan akıl meydana gelmiştir. Kendisine akıl emanet edilen insan, kendi üzerine katlanarak şahlanan bir dalga gibi kendi varlığını temaşaya kalkmış, hem kendi hamlesinin sahibi, hem de onun seyircisi olabilmiştir; ve günün birinde kendi hamlesinin dizginlerini eline alabilmiş, onu düzenleyecek iktidara ulaşmıştır. İşte bu iktidara ilim diyoruz. En geniş mânâda ilim, aklın bizzat kendisini temaşasından başka birşey değildir. Zira o kendisinde ilk ilim demek olan prensipleri yaşatmaktadır. İlim, aklımızın prensiplerini kâinata doğru olarak tatbik etme, yani aklımızı dosdoğru kullanma iktidarıdır.
Esasında ilim Garbın malı değildir. İnsanlığın çocukluk devrinde, Asya kavimlerinin kucağında hayata kavuşmuştur. Ancak onun bütün karakterlerini kazanarak kendi iradesinin bütün şuuruna sahip olması, Garb medeniyeti dediğimiz Rönesans’tan sonraki Avrupa medeniyeti içinde mümkün olmuştur.[76]
Nitekim İspanya Emevilerinin Kordoba kitaplığında 400 binden fazla sistemli olarak düzenlenmiş elyazması cilt bulunuyordu. 11-14. yüzyıl Avrupa’sında İslâm ve Türk modası geçerliydi.[77]
Nitekim dünya medeniyet kültürünün oluşumunda birçok farklı medeniyetin izleri bulunmaktadır. Hint ve Çin medeniyetleri, Mısır ve Mezopotamya medeniyetleri, Yunan medeniyeti, İslâm medeniyeti ve günümüzde baskın olarak devam eden Batı Medeniyeti en önemli olan medeniyetlerdendir.
İslâm medeniyetinin temelinde vahiy kültürü ve insan aklı bulunmaktadır. Batı düşüncesi ve kültürünün temellerinde ise Hıristiyan teolojisi, Yunan düşüncesinin temeli olan Antik Grek ve Latin kültürü ve Batı Avrupa geleneği olan Roma kültürü vardır. Bugünkü Batı kültürünün temellerinde İslâm medeniyetinin de önemli katkıları bulunmuştur. İslâm medeniyeti düşünürleri Antik Yunan’dan çevirdiği birçok eser ile bu medeniyetin şekillenmesinde rol oynamıştır.
10.yüzyıldan sonra başlayan İslâm düşüncesinin Batıya aktarılması sürecinde bazı noktalar öne çıkmaktadır. Endülüs kültürünün etkisi, diğer geçiş noktası olan Sicilya’daki İslâm kültürünün etkisi, Haçlı Savaşları ile başlayan uyanış süreci, İslâm’daki medrese geleneğine benzer şekillerde gelişen Batı’daki Kilise okulları ve sonrasında oluşturulan üniversiteler, İslâm düşünürlerinin eserlerinin tercüme edilme süreci ve Katolik Kilise’nin Hıristiyan düşüncesinin yenilenmesine yönelik atılımları en önemli süreçlerdendir. Birçok İslâm düşünürünün çalışmasından faydalanan Batı kültürünün bazı noktalarda da bu faydalanmayı kaynak göstermeden yaptığı görülmektedir.
İslâm düşüncesinin Batı’ya etkileri konusuna başlarken İslâm düşüncesinin ve Batı düşüncesinin kavramsal olarak ne anlama geldiğine de kısaca değinmek gerekir. İki kavram da tarihsel olarak farklı coğrafyalarda farklı şekillerde algılanmıştır.
İslâm düşüncesi; İslâm’ın hayat, kâinat ve Allah hakkındaki telakkilerinin bir bütün olarak ifadesinden ibarettir. İslâm düşüncesinin birisi ilahi vahiy, diğeri de insan aklı olmak üzere iki temel kaynağı vardır. Batı düşüncesi ise Batı Avrupa’da geliştirilen düşünce sisteminin adıdır. Bu düşünce sisteminin üç önemli dayanağı vardır. Bunlardan birisi Hıristiyan dünya görüşü çerçevesinde geliştirilmiş olan insan, hayat, kâinat ve Tanrı telakkisidir. İkincisi, Antik Dünya’dan devralınan Grek-Latin kültürü; üçüncüsü de Batı Avrupa halklarının geçmişten devraldıkları milli ve ırki hususiyetler ile renklenen geleneksel değerleridir.[78]
İslâm Uygarlığı’nın Batı Uygarlığı’nı etkileme sürecini bir zincirin halkaları gibi ele alacak olursak İslâm uygarlığı, Sumerlerden başlayan Ortadoğu, sonra Yunan ve Roma uygarlığının mirasını geliştirdi ve kapitalist Batı uygarlığına taşıdı. İslâm uygarlığı ve Türk uygarlığı, bu açıdan Avrupa’daki Rönesans’ın kaynağı oldu; öte yandan Çin ve Hint uygarlığı ile Batı uygarlığı arasında da bir köprü oluşturdu.[79]
Yani İslâm, Çin denizinden Atlantik okyanusuna ve Semerkant’tan Timbuktu’ya kadar Çin, Hint, Fars, Yunan, İskenderiye ve Bizans’ın en eski ve en önemli kültürlerini kendi kültür potasında eritmek ve verimlileştirmek ve yaymakla kalmamış, bütünlüğü bozulmuş imparatorluklara ve can çekişen medeniyetlere yeni bir ortak yaşama ruhu da aşılamıştır.[80]
İsmail Hakkı İzmirli ‘Mukayese’ isimli eserinde İslâm mütefekkirlerinin orta çağlardaki Avrupa mütefekkirlerinin üstatları ve selefleri olduğunu söyler.[81]
Yani İslâm medeniyetinin evlatları olan İbn Tufeyli’lerin, El Kındî’lerin, Feridüddin Attar’ların, El Cabir’lerin, Razî’lerin, El Harezmî’lerin, İbn Sina’ların, El Cezeri’lerin, İbn Rüşd’lerin, Uluğ Bey’lerin, İbn Teymiyye’lerin, Birunî’lerin, Firdevsî’lerin, Kaşgarlı Mahmut’ların, Nizamülmülk’lerin, İbn Haldun’ların bir anlamda Batı medeniyetinin öğretmenleri olduğunu söyleyebiliriz.
Özellikle İbn-i Rüşd, İbn-i Sina, Biruni ve Farabi gibi filozoflar Avrupalı aydınları fazlasıyla etkilemiş ve yeni tartışmaları beslemişlerdir.[82]
Yani bu bahsettiğimiz şahsiyetler İslâm’ın dünya medeniyetine önderlik döneminin nişaneleriydi.
İbn Rüşt, İbn Sina, Firdevsi, Harizmi, Yusuf Has Hacip, Kaşgarlı Mahmut, Ömer Hayyam, Farabi, İbni Haldun, El Kındi, Er Razi, Biruni, Tufeyli, El Cezeri, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Cahiz, Kınalı Ali Efendi, Ravendi, Maarri, İbn El Heysem, El Cabir, Nasruddin Et Tusi, Fergani, El Kufi, Katip Çelebi ve niceleri.[83]
Hepsinden önemli olan gerçek şudur ki Musevi’ler ve Hıristiyanlar, gerek İslâmiyet’in en parlak gerekse daha sonraki dönemlerindeki, hatta günümüze kadar uzana gelen örneklerden görebileceğimiz gibi, İslâm devlet örgütü içinde en yüksek mevkilere kadar gelebilmişlerdir. Yahudi’ler, bugün bile Hıristiyan Avrupa’da hala kendilerine yasaklanmış onurlu mevkilere ve haklara, İslâm devlet bünyesi içinde her zaman sahip olabilmişlerdir. Hıristiyanlar ve Yahudiler, sarayda çok yüksek düzeydeki görevlerde sorumluluklar yüklenmişler, çoğu kez Halifelerin danışmanlığını yapmışlar, özellikle doğuda çok saygın bir yeri olan doktorluk uğraşında sivrildikleri gibi, sık sık halifelerin başhekimliğine getirilmişlerdir. Bütün bunlardan başka, Hıristiyan kilise ve manastırlarının yanı sıra Yahudi sinagoglarının, Hz. Muhammed’in döneminden önce ve sonra İslâm İmparatorluğunun bütün topraklarında çok yaygın olmalarına karşın, söz konusu dinlerin mensupları, kiliselerinin sınırları içinde tam bir din özgürlüğüne sahip oldukları gibi, gerek çok büyük varlık ve mülklerinin denetim ve yönetiminde gerekse din işlerinde kusursuz bir özerkliğe sahip olmuşlardır. Ayrıca Hıristiyan ve Yahudi bilim adamları İslâm bilim adamları ile dostane ilişkiler kurmuşlardır. Gerek dini, gerekse hukuksal, tıbbi ve doğabilimsel konular büyük bir özgürlük içinde ve çok içtenlikli, her türlü resmiyetten uzak bir açıklıkla tartışılabilmiştir. Böyle bir ilişki, birçok Hıristiyan devletinde hala olanaksızdır.[84]
İNSANLIĞIN BÜYÜK DEĞERİ
Yani insanlığın büyük değeri olan ve zât-ı âlilerine yapılan saygısızlığın, esasında insanlığa ve medeniyete dil uzatmaktan farklı bir şey olmadığı Hz. Muhammed, öyle bir medeniyet kurmuştur ki, bunun en nadide örnekleri aynı zamanda tarihin de ilk anayasası kabul edilen ve gerek Hristiyanları gerekse Yahudi cemaatini “Müslümanlarla birlikte tek bir ümmet” olarak tanımlayıp onlara kendi inançlarını yaşama özgürlüğü tanıyan Medine Sözleşmesi, hakeza Hz. Muhammed’in Necran Hıristiyanlarına verdiği, kiliselerin korunacağının ve dini liderlerin görevlerine müdahale edilmeyeceğinin hükme bağlandığı Necran Ahidnamesi ve yine Hıristiyan topluluklara yönelik can, mal ve ibadet özgürlüğünü koruma altına alan bir diğer önemli tarihi belge olan Sina Dağı (Aziz Katerina) Ahidnamesi vesileleriyle orada Musevilik ve Hıristiyanlık da saygın bir yere sahip olmuş, Hz. Muhammed’in böylelikle kurmayı başardığı bu medeniyet tasavvuru, diğer dinlerin mukaddesatına hakareti bizzat yasaklamış ve Müslümanların çocuklarına bu peygamberlerin isimlerini vermesini bir vefa ve inanç gereği kılmıştır. Bundan dolayıdır ki günümüzde İslâm dünyasında yüzbinlerce insanın adı, İsa’dır, Meryem’dir, Musa’dır, Davud’dur, Asiye’dir, İshak’tır.
Ama elbette ki bu medeniyet tasavvurunda düşünür ve âlimlere de saygı ve onlara sağlanan hoşgörü ortamı da mevcuttu.
Zaten İkinci Meşrutiyet Mebusan Meclisi Reisi Ahmed Rıza İslâm topraklarında medeniyetin gelişmesindeki nedenlerden birinin düşünür ve âlimlere sağlanan refah olduğunu söyler. Müslüman müesseselerinin âlimlere maddi yardımlarda bulunduğunu, Yunanca ve diğer dillerdeki eserleri kopya ve tercüme etmiş olduklarını, devrin en şöhretli ilim adamlarını devlet hesabına davet ettiklerini söyler.[85]
Gelgelelim hümanist ve demokratik uygarlığın büyük yazan Goethe’yi Goethe yapan kaynaklar arasında, Firdevsi, Mütenebbi (El Kındi), Hafız, İbn Tufeyl, Feridüddin Attar, Kays, Cami, Mevlana Celaleddin Rumi, hatta şaşıracaksınız Muhteşem Süleyman’ın Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi gibi İslâm-Türk Medeniyetinin uluları vardır.[86]
Ama elbette ki devran döner. Aradan asırlar geçer. Bu kez revaçta olan İslâm ve Doğu medeniyetleri değil, Batı medeniyetiydi. Batı medeniyetinin öncüleri Portekizliler, İngilizler, İspanyollar, Hollandalılar ve Fransızlar çağdaş uygarlığın yeni öncüleri olmuştu. Çok geçmeden Batı medeniyetiyle ortaya çıkan emperyalizme karşı mazlumlar dünyası yükselişe geçti ve bu bağlamda ulus devletler çağı başladı.[87]
Nitekim 15. yüzyılın dünyasına baktığımız zaman, insanlığın kapitalizme doğru sıçrayışını Ortadoğu merkezinden yapacağı izlenimini ediniriz. O sıralar Batı Avrupa uygarlığın merkezinde değil, fakat kenarındadır ve bir bakıma derin ve karanlık bir uykunun içindedir. Ancak ummanları aşan denizcileri sayesinde Batı, 15. yüzyıldan başlayarak dünya ticaretine hükmeder; büyük zenginlikler biriktirir. Artık medeniyetin merkezi, Batı Avrupa’ya kaymıştır. Böylece insanlık, kapitalist medeniyete sıçramasını Avrupa’nın Atlantik kıyılarında gerçekleştirir. Dünün uygarlık merkezi olan Doğu geriliğin kuyularına itilir.[88]
Ama buna rağmen Avrupa’nın Atlantik kıyıları medeniyet ligine terfi ettiyse bunda Emevilerin, Abbasilerin, Eyyubilerin, Osmanlıların, Fatımilerin, Selçukluların direği olduğu İslâm medeniyetinin payı tartışılmazdır. İslâm medeniyetiyle etkileşim olmasaydı Avrupa’nın Atlantik kıyıları Orta Çağ karanlığından çıkamazdı.
Öte yandan İslâm medeniyeti ile Batı medeniyetinin hüküm ve esaslarını birbiriyle kıyasladığımızda Sevgili Peygamberimizin (sav) getirdiği şeriatın ne kadar üstün, insanın yaratılışına uygun, toplumda huzur ve adaleti temin eden hikmetli değerler olduğunu anlamaktayız. Bu değerler, bedevi Arap toplumunun da millet haline gelmesine sayısız katkılar sunmuştur.
Yani aslında şu önemli kesit İslâm’ın Arap bedevilerine etkisini açıklamak için kâfidir:
“Tarih bize gösteriyor ki; en büyük bir insan, hiss-i uhuvvet (kardeşlik duygusu), hiss-i muhabbet (sevgi duygusu), hiss-i hürriyet (özgürlük duygusu) gibi hissiyat-ı umumiyeden (genel duygulardan) bir veya iki veyahut üç hissi ikaz etmeye muvaffak olur. Acaba evvelki zamanların cehâlet (bilgisizlik), zulüm zulmetleri (karanlıkları) altında gizli kalan binlerce hissiyat-ı âliyeyi (yüksek duyguları), Ceziretü’l-Arab memleketinde (Arap Yarımadasında), bedevî (göçebe) ve dağınık bir kavim (millet) içinde inkişaf ettirmek (geliştirmek) hârikulâde (olağanüstü) değil midir?”[89]
Peygamberin ortaya koyduğu esaslar her şeyden önce bunu sağlamış, bilgisizlik, ahlâksızlık ve pislik içinde yuvarlanan Araplara yüksek bir din ve ahlâk şuuru ile milli birlik düşüncesini aşılamaya çalışmıştır.
Peygamber hayatta oldukça kudretli ve sempatik şahsiyeti, konuşmaktaki üstün kabiliyeti sayesinde bunu sağlamış, bazı sağlam arkadaşları da kendisini destekleyerek güçlü bir birliğin temellerini atar gibi olmuşlardır.
Fakat en yakın arkadaşları arasındaki birlik ve dayanışma bile ancak görünüşte idi. Arapların yüzyıllar boyunca devlet kuramamaktan doğan bölücülükleri, aile ve şahıs menfaatini her şeyden üstün tutan ayırıcı tabiatları, dedikoduculukta son dereceyi bulan ahlâksızlıkları Peygamberin ölümünden sonra hemen kendisini göstermiş, hatta onun sağlığında bile akrabası ve damadı Ali ile, eşi Ayşe arasında patlak veren kriz, Müslümanlarda büyük sarsıntılara yol açmıştı.[90]
Ama bütün bunlara karşın Hz. Muhammed’in vefatı elbette onun tarihteki etkisinin sonu değildi. Vefatından sonraki birkaç yıl içinde bütün Ortadoğu’ya hâkim olacak yeni bir kurmuştu. Hz. Muhammed, Arabistan’ın kendi içinde, sonunda eski kabile sistemini yeni ümmete veya müminler topluluğuna dâhil ederek yerini alacak yeni bir hükümet, idare ve sosyal hayat biçimine giden yolu göstermişti. İslâm hukuku ve ahlaki eğitim Arap geleneğinin daha sert çoğunu, önceki duruma göre çok daha az can kaybıyla değiştirdi. Ancak tüm bunlar Hz. Muhammed’in vefatı esnasında kısmen başarılmıştı; Hz. Muhammed’in diğer önemli başarısı Arap ordularını dönüştürerek onların savaş tarzını değiştirmemiş olsaydı muhtemelen böyle bir başarı elde edilemezdi. Bu miras, O’nun askerî mirası, haleflerine putperest Arabistan’ın geri kalanını fethetme ve İslâmiyet’i seçenek sunma, Arap sosyal düzenini İslâm ahlâkî ve hukukî doğrultusunda reform etme ve büyük Arap fetihlerine girişme araçlarını sağladı. Bizans ve Sâsânî imparatorluklarını yıkıp yerine İslâm İmparatorluğu’nu yerleştirdi.[91]
Zaten Hz. Muhammed’in siyasi alandaki asıl başarısı, bize göre, onun tüm Arabistan’ı egemenliği altına almasından değil, vefatından sonra iki yıl içinde tüm muhalefet hareketlerini bastırabilecek ve sonra ondan geniş bir imparatorluğa temel oluşturabilecek bir yapı oluşturmasıydı.[92]
Lakin daha Peygamberin sağlığında patlak veren Ali-Aişe kavgası yüzünden Müslümanlar arasında patlak veren ayrılık ve bozgunculuk devam ederek iktidar kavgalarına doğru evrilmiş zaman içinde Müslümanlığı parçalayarak mezhep savaşlarına yol açmış ve yirminci yüzyıla kadar Müslümanlar, birbirini tekfir eden ayrı gruplar halinde bir ölüm dirim savaşı yapmışlardır.
Arapların devlet kurmaktaki kabiliyetsizliğinin ve siyasi ahlâksızlığının en kesin tanığı, peygamberden sonra Arap devletinin başına geçip “Hulefâ-i Raşidin” (Ergin ve üstün halifeler) adını alan (yıl: 632-661) ve hepsi de, daha hayatlarında Peygamber tarafından Cennetle müjdelenen dört kişiden üçünün (Ömer, Osman, Ali) suikastlarla öldürülmesidir ki böyle bir rezalet, Bizans’tan başka hiçbir devletin tarihinde gösterilemez.[93]
Ezcümle İslâmiyet ve Hz. Muhammed olmasaydı ne Arapça bugün zengin bir dil haline gelebilirdi, ne Arap dili ve kültürü Hicaz’ın sınırlarını aşarak üç kıtada yayılma imkanı bulabilir ve bugün Birleşmiş Milletler’in resmi dilleri arasında kendine yer bulabilirdi, ne de Araplar bir millet haline gelebilirdi ki Araplar her ne kadar bir millet görüntüsünde olsalar da Cahiliye Devri’nde ve Hz. Muhammed sonrası dönemlerde kendi aralarında sürekli iç savaşlar yaşamışlardır ve bugün dahi bu denklemde bir değişiklik vücut bulmuş değildir.
TARİHSEL OLARAK BİR MEDENİYET/UYGARLIK DAVASI OLAN HZ. MUHAMMED’İN DAVASINA FARKLI ÇEVRELERİN BAKIŞI
Hz. Muhammed’in davası, tarihsel açıdan baktığımız zaman, medeniyet davasıydı. Nitekim birçok Batılı bilim adamı, Hz. Muhammed’i bir medeniyet önderi olarak tarihteki yerine oturturlar. Türkleri ve Doğuluları hor gören ırkçılığa karşı en güçlü yanıtları, Goethe, Hegel, Herder, Lessing, Mozart ve Beethoven gibi büyük Alman düşünür ve sanatçılarda bulabiliriz.[94]
Onlar, Doğu’daki kaynaklardan beslenerek, o büyük eserleri ürettiler.
Ezcümle Goethe, Marx, Engels, Tolstoy gibi Batı’nın büyük düşünür ve sanatçıları, Hz. Muhammed’in eşsiz kişiliğine duydukları saygıyı güçlü ifadelerle dile getirmişler, O’nun insanlığa bıraktığı mirasa defalarca vurgu yapmışlardır.
GOETHE’NİN HZ. MUHAMMED’E HAYRANLIĞI
Goethe’nin Westôstlicher Divan’ı da Doğu’daki kaynaklardan beslenerek üretilen büyük eserlerin içindeki en nadide örneklerden biri olması bakımından çok önemli bir kaynaktır.[95]
Hümanist ve demokratik uygarlığın büyük yazan Goethe, İslâm peygamberinin “Hakiki dini silah kuvvetiyle yeryüzüne yaymaya memur” olduğunu vurgular.[96]
18. yüzyılda Avrupa “Aydınlanma” masalıyla kendini dünyanın merkezi sanıp diğer coğrafyaları acımasızca sömürürken, Batı edebiyatının ve düşünce dünyasının zirvesi sayılan Johann Wolfgang von Goethe ezber bozan bir duruş sergilemiş olup, tarihi kayıtlara ve araştırmalara göre Goethe; Avrupa’nın teknik ilerlemesinin ahlaki bir olgunluk getirmediğini, aksine büyük bir çöküş yarattığını görerek yüzünü Doğu’ya, İslâm’a dönmüş ve Hz. Muhammed’in (s.a.v) getirdiği sistemi insan doğasına en uygun “ahlaki bütünlük” olarak tanımlamıştır. Daha da önemlisi Hz. Muhammed’in rabıtası için şu tespitlerde bulunmuştur:
“Hiç kimse Hz. Muhammed’in prensiplerinden daha ileri bir adım atamaz. Avrupa’ya nasip olan bütün başarılara rağmen, bizim bütün kanunlarımız İslâm medeniyetine bakarak çok eskidir. Biz Avrupa milletleri, büyük medeni imkânlarımıza rağmen, Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız.”[97]
Yine Hz. Muhammed’in “Deha sahibi insanın en mükemmel örneği” olduğunu belirten Büyük Alman şairi Goethe, Hz. Muhammed’i yazdığı meşhur Mahomets Gesang şiirinde “kaya kütlelerinin içinden çıkan küçük bir kaynaktan doğup fışkırarak okyanusa ulaşan, önüne çıkan her engeli aşarak medeniyet kuran muazzam bir nehre, bir dağ pınarına” benzetmektedir.[98]
Batı’nın sözde “medeniyet” adı altında dünyayı nasıl sömürdüğünü, fabrikalar kurup silahlar yaparken ahlaken nasıl dibe vurduğunu o zamandan fark edip İslâm’ın kusursuz ahlak nizamına derin bir saygı duyan Goethe’nin Müslüman olup olmadığını tartışmaktan ziyade, meşhur Alman şairin ve düşünürün İslâm’da bulduğu o derinliğin, o muazzam saygının dikkate değer olup, meşhur Alman şair Hz. Muhammed’in başlattığı medeniyet devriminin
insanlığa bıraktığı mirası Batı-Doğu Divanı adlı şaheserinde olanca güzelliğiyle ve derinliğiyle bizlere sunar. Şimdi Türkçemize Muhammed’in Şarkısı ve Hz. Muhammed’in Nağmesi diye çevrilen Mahomets Gesang başlıklı şiirine hep birlikte göz atalım:
Muhammed’in Şarkısı
“Kayalardan fışkıran pınara bak!
Mesut
bir yıldız bakışı gibi aydın.
Bulutlar üstündeki
o iyi ruhlar
besledi gençliğini
koruluktaki kayalar arasında onun.
Gençlik tazeliğiyle
dökülerek bulutlardan
mermer kayalar üstünde oynuyor
sevinç içinde
sesleniyor göğe tekrar.
Geçidi içinden dorukların
sürüklüyor renkli çakılları,
ve genç bir öncü adımlarıyla
gidiyor
kardeş pınarları takmış peşine.
Aşağıda, vadide
çiçekleniyor bastığı yerler
ve çayırlar
canlanıyor nefesiyle.
Ne gölgeli vadiler
ne dizlerine dolanan çiçeklerin
sevdalı gözlerle yaltaklanışı
eğleyemiyor onu.
Aşağılara, ovaya doğru,
Koşup gidiyor döne dolana.
Dereler sokulup
katılıyor ona. Akıyor şimdi,
ovalarda, gümüş parıltılarla,
ve ovalar parıldıyor onunla,
ve ovalardan gelen ırmaklar,
ve dağlardan inen dereler
sevinçle sesleniyorlar ona: Kardeş!
Kardeş, kardeşlerini de al.
Kolları açık bizi bekleyen
ulu atana,
O sonsuz deryaya
gidelim beraberce.”
II
“Boşuna açık o kollar, ah!
kucaklamak için özleyenlerini;
çünkü yutuyor bizi ıssız çöllerde
aç gözlü kumlar, baş ucumuzda güneş
emiyor kanımızı ve bir tepe
durduruyor bizi göle çevirmek için.
Kardeş! Ovalardan gelen kardeşlerini al,
dağlardan inen kardeşlerini de al,
gidelim atana beraberce.
Siz hepiniz geliniz!
Ve şimdi ihtişamla kabarıyor o;
bütün bir soy
taşıyor Prensi omuzlarında!
Ve o zafere çağıldayarak,
adını veriyor memleketlere
beldeler kuruluyor bastığı yere.
Bereketinin bir eseri
uçları parıldayan kuleleri,
ve mermer sarayları
bırakıyor ardında,
engel tanımadan çağıldıyor yolunda…
Gemiler taşıyor artık
Dev omuzunda Atlas;
Başının üzerinde rüzgarlar uğulduyor
Ve dalgalanan binlerce bayrak
Şahidi yüceliğinin.
Götürüyor böylece kardeşlerini,
Hazinelerini, evlatlarını,
Bekleyen Tanrısına,
Saadetle tutuşan kalbine onun…”[99]
Goethe, biz Türkler için Batı Aydınlanmasının dorııklarındandır. Ama onun kaynağındaki Doğu’ya pek ilgi duymamışızdır. Oysa güneş, Goethe’nin yaratıcı dünyasına da Doğu’dan doğuyordu. Oriente est Luxus, Türkçesi “Doğu ışıktır” saptaması, Avrupa Aydınlanmasına ışık olmuştur. Goethe, taassuba, yobazlığa ve zorbalığa meydan okuyan büyük Doğululara ilgi duymuştur. Bu ilgi, Hz. Muhammed’in Mekke yobazlığına karşı boyun eğmeyen erdemli mücadelesine hayranlıkla başlar.[100]
Hz. Hatice, Hz. Fatma ve Hz. Ayşe, Firavun’un karısı Asiye ve Hz. Meryem’le birlikte, Goethe’nin aşık olduğu kadınlardır.[101]
Goethe’yi Goethe yapan esas kaynak olan İslâm medeniyeti, Özgürlükçü ve Aydınlanmacı Doğu’nun filozof ve şairleridir. Hangi şaire sorsanız, dünyanın en büyük şairi kendisidir.[102] Oysa Goethe’ye sorarsanız, size şu cevabı verecektir:
“Doch Ferdusi, Motanabbi
Allenfalls der Kaiser sein.”
“Elbette Firdevsi ve Mütenebbi
Her halde hakandır.”
Onların yanına hiç kuşkusuz Hafız’ı da koyunuz.
Yani Firdevsi ve Mütenebbi (El Kındi), Goethe’nin gözünde yeryüzü şairlerinin hakanlarıdır. Goethe, o büyük şairlere özenmiş, onları örnek almıştır. Hz. Muhammed’in medeniyet devriminin yetiştirdiği o ulu kişileri yeryüzü edebiyatının en büyükleri olarak görmüştür.[103]
Goethe, İslâm Ortaçağ’ının akılcı, doğacı filozoflarından beslenmiştir. Goethe, hem Kur’an’a büyük hayranlık duymuştur hem de Kur’an’ı yaratılmış olarak gören Mutezile akımının ışığından beslenir ve İslâm filozoflarının Akılcılığını şöyle şiirleştirir:
“Dich vermag aus Glaubensketten
Der Verstand allein zu retten.”
“Seni iman zincirinden kurtaracak kudret
Yalnız ve yalnız idraktir.”
Goethe, yine İslâm dünyasındaki felsefe tartışmasında da açıkça taraf olmuş, meşhur zât Mutezile’den el almış, ışık almıştır.[104]
BATI KAYNAKLARINDA İSLÂM MEDENİYETİ
Yalnız Goethe mi? Mozart ve Beethoven gibi büyük besteciler, Lessing, Herder, Hegel gibi büyük Alman düşünürleri, Hz. Muhammed’in Medeniyet Devriminin kaynaklarına yöneldiler. Marx ve Engels, Avrupa’nın Ortaçağ karanlığını yaşadığı dönemde, İslâm medeniyetinin bilim ve aydınlanma birikiminin tarihsel rolünü vurguladılar.[105]
Engels, Doğanın Diyalektiği kitabında, Arapların ondalık sistemle ve cebiri başlatarak matematiğe yaptığı katkılara işaret eder. Ayrıca doğa araştırmalarını geliştirdiklerini övgüyle belirtir.[106]
“Din halkın afyonudur” diyen Karl Marx bile İslâm’ın medeniyet devrimi mirasını takdir etmekte, bu mirasa büyük önem vermektedir. Marx’ın İslâm’ın medeniyet devrimi mirasına verdiği önem o derecededir ki Türkiye’de 1876 Meşrutiyet Devrimi’ni “Muhammed’in evlatlarının sağlam, onurlu ortaya çıkışı” diye överek coşkuyla karşılar.[107]
Yine Alman sosyalizminin önde gelen liderlerinden August Bebel de, Hz. Muhammed’in kurduğu İslâm medeniyetini, Ortaçağ’ın Hıristiyan karanlığıyla karşılaştırır. Hz. Muhammed’in örgütlediği devlet ve kurduğu disiplin, Arap toplumunun ötesinde, Atlas Okyanusu’ndan Hint Okyanusu’na kadar büyük bir coğrafyada yaşayan insanlığı kucaklayan büyük bir medeniyet yaratmıştı. Bebel, Hz. Muhammed için şu değerlendirmeyi yapar: “Asya’nın o güne dek çıkardığı en büyük adam ve dünyanın gördüğü en büyük adamlardan biriydi.”[108] Bebel’in Veysel Atayman’ın çok güzel çevirisiyle Türkçe’mize kazandırdığı Hz Muhammed ve Arap Kültürü başlıklı kitabı, İslâm’ın doğuşuyla yaşanan büyük medeniyet devrimini çok iyi anlatmaktadır.[109]
BEETHOVEN’IN “BÜYÜK PEYGAMBER MUHAMMED” ÖVGÜLERİ
Aynı şekilde büyük besteci Beethoven’ın “Atina Harabeleri” adlı eserindeki Dervişler Korosu, ara nağmelerde “Büyük Peygamber Muhammed” diye haykırmaktadır.
Koro Almanca olarak Hazreti Muhammed’i şöyle yüceltiyor:
“Du hast in deines Aermels Falten
Den Mond getragen, ihn gespalten.
Kaaba! Mahomet!
Du hast den strahlenden Borak bestiegen
Zum siebenten Himmel aufzufliegen,
Grosser Prophet Kaaba!”
Türkçesi şöyle:
“Sen kollarının arasında ayı taşıdın ve böldün
Kâbe! Muhammed!
Sen göğün yedinci katına uçmak için,
Işıklar saçan Barak’a bindin,
Büyük Peygamber Kâbe”
Bu vesileyle şunu da belirtmek lazımdır ki bu eser, Beethoven’ın İslâm dünyasına ve Mevlevî ayinlerine duyduğu ilginin en somut kanıtıdır. Nitekim Ludwig van Beethoven’ın (1770-1827) 1811 yılında yazdığı op. 113 Atina Harabeleri (Die Ruinen von Athen) adlı sahne musikisi içinde yer alan Derviş Korosu’nu bestelerken dügah makamında bir Mevlevi Ayini’nden esinlendiği ortaya çıktı.
Prof. Dr. Feza Tansuğ’a göre, Beethoven hayatı boyunca hiç izleme olanağı bulamadığı halde Fransız tüccar ve seyyah Jean Antoine du Loir’ın İstanbul’da dinleyip 1654 yılında Paris’te yayımladığı Mevlevi Ayini notasından yararlandı. Gelgelelim söz konusu vaziyetle ilgili Tansuğ, “Böylece, büyük tasavvuf üstadı, şair, hümanist ve besteci olan Mevlana’nın düşüncesinin, bir başka hümanist ve besteci olan Beethoven’ın Atina Harabeleri adlı muazzam eserinde buluştuğunu görüyoruz” dedi.[110]
Yine Batılı bilim adamları da fatih, savaşçı, yasa koyucu ve devlet kurucusu bir şahsiyet olarak Hz. Muhammed’i takdir etmişler ve O’nun insanlığa bıraktığı mirasın önünde saygıyla eğilmişlerdir.
Evet, yanlış okumuyorsunuz. Hazreti Muhammed’in biyografisi, kendisine inanan ulusların tarihçileri tarafından ciltler hâlinde yazılmıştır. Maracci[111], Gagnier[112] ve Sale[113] Avrupa’ya aktardıklarını bu kaynaklardan almıştır. Bu isimlerin ilki, kilisesine fanatik bir coşkuyla bağlıdır.; ikincisi en temel ve eksiksiz anlatıyı sunar; üçüncüsü ise önyargısızdır. Voltaire[114], Gibbon[115] ve Müller[116] Hazreti Muhammed’i yasa koyucu, fatih ve peygamber olarak resmetmişlerdir.[117]
Örnek verecek olursak Maxime Rodinson, Hz. Muhammed’in silahlı güç inşa etmesi devlet ve medeniyet kuruculuğuna giden bir stratejinin gereği olarak ele alır.[118]
Gelgelelim Hz. Muhammed de, bütün devlet ve medeniyet kurucuları gibi, elbette fetihler yapan, düşmanlarına karşı müdafaa yapan silahlı bir güce kumanda etmiştir. Hz. Muhammed’in kılıcıyla kurduğu devlet ve medeniyet, eski uygarlıklar ile 15. yüzyıl sonrasının kapitalist uygarlığı arasında köprü oluşturdu. İnsanIık, Hz. Muhammed’in silahına, kılıcına çok şey borçludur.[119]
İSLÂM MEDENİYETİNİN BATILI ÖĞRENCİLERİ
1,5 milyarlık büyük İslâm Dünyası ailesinin peygamberi olan Hz. Muhammed, bu konumunun çok ötesinde ayrıca gerçekleştirmiş olduğu ve insanlık tarihinde çığır açan büyük bir Uygarlık Devrimi olan İslâm Devrimi, devlet yönetiminde, ticarette, denizcilikte, felsefede, bilimde, sanatta, teknolojide, mimarlıkta, sağlıkta, şehircilikte Batı Medeniyetine büyük bir miras bırakmıştır.[120]
Daha da önemlisi Hz. Muhammed’in öğrencileri olan İbn Tufeyli’ler, Ebu Teymiyye’ler, El Kındî’ler, Feridüddin Attar’lar, El Cabir’ler, Razî’ler, El Harezmî’ler, İbn Sina’lar, İbn Rüşt’ler, Hafız’lar, Camî’ler, Birunî’ler, Firdevsî’ler, Kaşgarlı Mahmut’lar, Nizamülmülk’ler, İbn Haldun’lar, Batı biliminin öğretmenleri olmuşlar, Batı bilimine kılavuzluk yapmışlardır. Cebir, Kimya, Logaritma gibi bilim disiplinleri, isimlerini Müslüman âlimlerinden almıştır.[121]
20.Yüzyılın büyük Fransız bestecisi Debussy’nin Arabesqu’leri bu bağlamda İslâm medeniyetinin değerini anlatmak için Debussy’nin nağmeleri başlı başına yeterli olacaktır.[122] Yalnız Debussy değil tabi ki, İspanyol Malaguena’ları ve müziği Endülüs İslâm havalarından esintileri kendinde barındırır.[123]
Ve 16. Yüzyılda Mozart dahil, Türk Marşı olmayan Avrupalı besteci bulamazsınız.
Öte yandan yine Batılı ünlü tarihçi Caetani de, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk başlarında Atatürk tarafından yayınlatılan 8 ciltlik İslâm Tarıhinde, Hz. Muhammed’in tarihin yönünü gören çok önemli meziyetini saptamıştır. 0, “Zaman ve halin toplum sorunlarının gerçek yönünü” berrak bir şekilde kavramıştır. Bu nedenle toplumda filizlenen yeniliklerin başına geçmede büyük bir yetenek ve cesaret göstermiştir.[124]
Fernand Grenard da, Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü başlıklı önemli kitabında, Hz. Muhammed’in medeniyet kuruculuğunun sınıfsal temellerini açıklar. İslâmiyeti, bedevi çobanlar değil, şehirli tüccarlar kurmuştur. “İslâm Peygamberi, Kızıldeniz, Habeşistan, Hind Okyanusu, Suriye ve Mezopotamya ile ticaret yapan Kureyş kabilesinin mensubudur.”[125]
Yine ünlü Amerikalı araştırmacı-yazar Michael Hart 1982’de yayınladığı ve insanlık tarihinin en önemli yüz kişiliğini konu alan yapıtı “En Etkin Yüz”de birinci sırayı Hz. Muhammed’e ayırır. Bu tespit, O’nun peygamberliğini kabul etmeyen birinin, buna rağmen, O’nu dünyanın gelmiş geçmiş en etkin önderi olarak gördüğünün ifadesidir.
Evet, “lider, önder, büyük insan” v.b. isimlerle anlatılan ve üstün karizmaları oluşturan pozitif değerlerin bütününün Hz. Muhammed’de ideal kıvama sahip olduğu, hayatını incelemiş olan dost-düşman herkesin ortak yargısıdır.
Kendisine sorulan bir soruya cevap verirken, soruda olmayıp ta soru soranın zihninde bulunması olası varyasyonları da yanıtlayan bütüncül uslübundan, bütün alçakgönüllüğüne rağmen özellikle, ilk kez O’nu göreni şoka sokan doğal heybetine kadar, Hz. Muhammed ideal bir toplumsal önderde bulunması gereken bütün doğal ve kazanılmış niteliklere sahiptir.
Bütün hakkında fikir vermek amacıyla bunlardan birkaçına göz atacak olursak, örneğin:
Toplum içinde yapılan yanlış ve çirkin davranışları, suçluyu deşifre edip te daha fazla suça itmeden, kalabalığın içinde ve “bazıları” gibi soyut ifadelerle uyarması…
Sahip olduğu devlet erkini, kesinlikle kişisel bir çıkarını gerçekleştirme peşinde kullanmaması… Hatta bu sayede halktan vergiyi yine halk için toplama anlayışını insanlık tarihine ilk kazandıran O’dur.
Hz. Muhammed inananlar için en büyük kul ve en büyük peygamber, inanmayanlar da dahil O’nu tanıyan herkes için de en büyük insan ve en büyük liderdir.[126]
BERNARD LEWİS İSLÂM’I DEĞERLENDİRİYOR
Bernard Lewis: “İslâm ölü ve yoksul ruhlara hayat ve anlam vermiştir. Farklı ırklardan insanlara kardeşçe yaşamayı, farklı inanıştan halklara hoşgörü içinde yan yana yaşamayı öğretmiştir. İslâm eserleriyle bütün dünyayı zenginleştiren büyük medeniyetlerin esin kaynağı olmuştur; bu medeniyetlerde Müslüman olmayanlar yaratıcı ve faydalı yaşamlar sürmüştür.”[127]
Yine Lewis tarafından yapılan bir başka değerlendirme de şudur: “İslâm dünyanın büyük dinlerinden biridir. İslâm ölü ve yoksul ruhlara hayat ve anlam vermiştir. Farklı ırklardan insanlara kardeşçe yaşamayı, farklı inanıştan halklara hoşgörü içinde yan yana yaşamayı öğretmiştir.”[128]
Bir oryantalist olmasına rağmen Montgomery Watt, Hz. Muhammed’in Rabbine olan tevekkülünden nasıl etkilendiğini şöyle aktarmaktadır: “Biz, hayatının kritik dönemlerinde işler gittikçe zorlaştığında onun gittikçe daha ziyade “yalnızca Allah’a sığınmakta” olduğuna gerçekten inanabiliriz.”[129]
Öte yandan geçmişten ve gelecekten verilen haberler Hz. Muhammed’in eşsiz kişiliğini ve nübüvvetini ve Kur’an’ın da mucizevi bir abide olduğu gerçeğini Batı dünyası takdir etmiştir.
Şöyle ki, Sevgili Peygamberimizin peygamberliğini ispat eden en yüce kanıt Kur’ân-ı Kerim’in gelecekten verdiği haberlerdir. Çünkü Kur’ân, kâinatın efendisine (sav) vahyedilen bir kitaptır. Onun doğruluğunun da en büyük delilidir. Aynı zamanda Kur’ân, Peygamberimizin (sav) davasını ispat eden en büyük bir mucizedir.
Kur’ân’da gelecekten verilen haberlerden birisi Doğu Roma Hristiyanlarının İranlılara galip geleceği haberidir. İlgili âyet şöyledir: “Rumlar (Arabların bulunduğu bölgeye) pek yakın bir yerde (müşrik olan Îranlılara) mağlûb oldu; fakat onlar bu mağlûbiyetlerinden sonra, birkaç sene içinde (üç ile dokuz yıl arasında, İranlılara) galib geleceklerdir.”[130]
Bu âyet; müşriklerin o günlerde kendileri gibi müşrik olan İran Devleti’nin, ehl-i Kitap olan Doğu Roma İmparatorluğunu mağlup etmesine sevinerek kendilerinin de Müslümanlara böyle galip geleceklerini söylemeleri üzerine indirilmiştir.
Bu zaferi bir insanın öngörmesi mümkün değildir. Çünkü o dönemde Doğu Roma İmparatorluğu askeri ve ekonomik olarak perişan bir haldeydi. Yenilgilere engel olamıyordu. Galibiyet kazanması mümkün görünmüyordu.
Persler neredeyse Marmara’ya değin yaklaşmış, Rumlar bütün topraklarını kaybetmiş, geriye sadece bir semt kadar küçük bir toprak parçası kalmıştı.
Bizans Kralı Heraklius, bu tablo karşısında ülkeyi terk etmeyi düşünse de Patrik üstün gayretleriyle Bizans Kralı’nı düşüncesinden geri çevirdi ve Heraklius, cesaretlenerek 622 yılında topraklarını geri almak için askerlerini eğitmeye başladı ve üstünlüğü geri kazanarak Pers ordusunu her yerde püskürtmeye başladı ve Ninova’da İran’a son darbeyi vurarak mutlak zaferini ilan etti.
Sevgili Peygamberimizin (sav) davasını ispat eden en büyük bir mucize olan Kur’ân’ın sebepler dairesinde mümkün olmayan bu zaferi önceden haber vermesi İslâm’ın mucizesinin en büyük delillerindendir. Richard Bell, hak din İslâm’ın bu kadar erken bir tarihte, Bizans İmparatorluğu’nun siyasi kaderinin lehine ortaya koyduğu öngörüsünü açıklamanın çok zor olduğunu ifade etmektedir.[131]
Edward Gibbon Kur’an’ın verdiği bu haberi şöyle yorumlamaktadır: “Perslerin zaferden zafere koştukları bir sırada (İslâm) son zaferin birkaç yıl içerisinde Romalıların olacağını haber veriyordu. Bu önsezinin söylendiği zamanda bunun gerçekleşebileceğine inanmak kuşkusuz çok zordu. Çünkü Heraklius’un ilk on iki yıllık saltanat süresi, imparatorluğun dağılıp sona ermekte olduğunu gösteriyordu.”[132]
Öte yandan Sevgili Peygamberimizin (sav) Mekke’nin fethinde gösterdiği merhamet ve hoşgörüyü Batılı düşünür Stanley Lane-Poole “Peygamber Muhammed’in Konuşma ve Sohbetleri” adlı eserinde şöyle dile getirmektedir:
“Muhammed’in düşmanlarına en büyük galebeyi çaldığı gün, kendisine karşı da en büyük zaferi kazandığı gündür. O gün Kureyş’i hiçbir karşılık olmaksızın affetti ve bütün Mekke halkı için genel af ilan etti. Ordusu da onun yolundan gitmiş, sessiz ve barış içinde şehre girmişti. Hiçbir ev soyulup talan edilmemiş, hiçbir kadın tahkir edilmemiştir. Yalnız tek bir şey tahrip edildi. Muhammed, Kâbe’ye gidip üç yüz altmış putun önünde durmuş ve asasıyla puta dokunarak şöyle demiştir: ‘Hak geldi batıl zail oldu. Bu söz üzerine yanındakiler putların hepsini kırarak alaşağı etmişlerdir. Bu şekilde Tanrı’nın evindeki ve Mekke havalisindeki bütün putlar tahrip edildi. Böylece Muhammed kendi beldesine yeniden kavuştu. Tarihteki bunca fetihler arasında bununla kıyaslanabilir başka bir zafer yoktur.”[133]
Yine George Bernard Shaw, röportaj tarzındaki bir yazısında İslâm’ın dinamizmine ve Hz. Muhammed’in modern dünyanın sorunlarını çözebilecek bir “İnsanlığın Kurtarıcısı” (Saviour of Humanity) olduğuna dair görüşlerini paylaşmış olup, şu sözleri söylemiştir:
“Hz. Muhammed’in, bu hârikulâde adamın hayatını inceledim. Onun gibi bir adam, bugün dünyanın idaresini eline alsa, eminim ki dünyayı, hasretini çektiğimiz barış ve saadete kavuşturur.”[134]
Elbette ki Hz. Muhammed’in merhameti ve hoşgörüsü, O’nun devrimciliğine ve nübüvvetine delalettir.
Tabii ki pek çok Batılı isim, Peygamberimizin sahip olduğu meziyetlere olan hayranlıklarını dile getirmişlerdir ki onlardan bir tanesi Thomas Carlyle’dir.
Batılı araştırmacı, yazar ve düşünür Thomas Carlyle, Sevgili Peygamberimizin (sav) ahlâkına olan hayranlığını şu ifadelerle dile getirmektedir:
“Muhammed küçük yaştan beri düşünceli bir insan olarak tanınmaktadır. Arkadaşları ona “el-Emin” (güvenilir) adını vermişlerdir. Gerçekten de doğru ve emin bir insandır. Düşüncelerinde de böyledir, sözlerinde ve fiillerinde de. Her hareketinde mutlaka bir mâna olduğu dikkati çekmektedir. Çok konuşmaz. Söylenecek bir şeyi olmadığında susar. Ama konuştuğu zaman akıllıdır, içtendir. Probleme dair aydınlatıcı sözler söyler.
Konuşmaya değer tek konuşma tarzı da budur zaten. Hayatı boyunca metin, müşfik, temiz bir insan olarak tanınmıştır. Ciddi ve samimî, buna karşılık sevimli, dost canlısı, hatta neşeli ve şakacı bir karaktere sahiptir. Çok tatlı bir gülüşü vardır. Her şeyleri gibi gülüşleri de sahte olan, gülmeyi beceremeyen insanlara hiç benzemez.
Muhammed yakışıklılığıyla da ün salmıştır. Güzel, zeki, dürüst bir yüz; esmer, sağlıklı bir ten; parlak kara gözler.
Kızdığı zaman alnında kabarıp morlaşan damarı da nedense hoşuma gider. Bu alındaki mor kabarık damar Haşimi ailesinin bir özelliğidir ve anlaşıldığına göre Muhammed’de daha belirgin bir hal almıştır. İçinden geldiği gibi davranan, iyi niyetli bir insan; katıksız bir zekâyla, işlenmemiş meziyetlerle dolu; çölün derinliklerinde hayatının görevini yapan bir adam. Böyle bir adamın sözü doğrudan doğruya tabiatın öz varlığının sesiydi.
İnsanlar bu sözü dinlerler, dinlemelidirler de başka hiçbir şeyi dinlemedikleri gibi. Çünkü bundan başka her şey, bununla kıyaslandığında boş laftan ibarettir.”[135]
Üstün bir ahlâka sahip olmasını ve Hz. Muhammed’in bu yönünün O’nun devrimciliğine ve nübüvvetine delalet olmasını Batılı çevreler kabul etmiş ve her ne kadar O’na iman etmeseler de takdir etmişlerdir.
Gelgelelim Sevgili Peygamberimizin (sav), cahiliye dönemini asr-ı saadete (mutluluk asrı) dönüştürmesi ve bunu çok kısa bir süre içerisinde gerçekleştirmesi batılı araştırmacıların da dikkatini çekmiş, Müslüman olmadıkları hatta bazıları İslâm’a düşman oldukları halde Peygamberimizin (sav) başarısındaki harikuladeliği tasdik etmişlerdir. Örneğin dinler tarihi alanındaki araştırmalarıyla tanınan Mircae Eliada (ö. 1986) “Dinler tarihi ve dünya tarihinde Muhammed’in girişimiyle karşılaştırılabilecek başka bir örneğe rastlanmaz.” demektedir.[136]
İngiliz müsteşrik William Muir (ö. 1905), “Hiçbir zaman beşerin ıslahı, Muhammed’in geldiği zamandan, daha zor ve ulaşılmaz değildi. Fakat vefat ettiğinde, geride bıraktığı ıslah ve başarıdan, daha kâmil bir ıslah ve başarı da bilmiyoruz.” demektedir.[137]
Yine Frantz Buhl tarafından şu tespitler yapılır:
“Peygamber, Arabistan yarımadası gibi, medeniyetin merkezlerinden uzak bir sahada yetişmiş, okuyup yazmayı öğrenmemiş bir zât olduğu hâlde, insanlara zahirî ve bâtınî işlerinde nasıl muamele edileceği ve ne gibi tedbirler almak icâp edeceği hususunda büyük bir isabet göstermiş, kendisini yakından tanıyanlar üzerinde tarif edilmez bir tesir icra eylemiştir. Bu cihetleri göz önünde tutanlar onun peygamberliğini kabulde tereddüt etmemişlerdir.”[138]
Dr. Gustav Weil şöyle diyor: Muhammed, halkının parlak bir örneğiydi. Karakteri tertemiz ve saftı. Evi, yemeği, elbisesi nadir bulunan bir sadeliğin sembolüydü. Yani ne arkadaşlarından gördüğü özel bir saygı şekli vardı, ne de kölelerinin kendisi için yapabileceği bir hizmeti kabul etme iddiasındaydı. Her an herkes için ulaşılabilir bir insandı. Hastaları ziyaret ederdi ve herkese acırdı. Yardımseverliği, cömertliği ve toplumun refahı için çalışma isteği sınırsızdı.[139]
H.A.R.Gibb de şöyle demektedir: “İslâm insanlığa hizmet vermektedir… Başka bir toplum insanları ve ırkları bu kadar statüde, fırsatta ve çalışmada eşit birleştirememiştir. Afrika, Hindistan ve Endonezya’nın büyük müslüman toplumları, belki Japonya’daki küçük İslâm cemaati dahi, İslâm’ın halâ uzlaştırılması mümkün olmayan ırk ve gelenekleri bir araya getirecek kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Şayet Doğu ve Batı’daki büyük toplumların ihtilafının yerini işbirliği alacaksa islâm’ın arabuluculuğu zaruri bir şarttır.”[140]
VOLTAİRE HZ. MUHAMMED İÇİN NE DÜŞÜNÜYORDU?
Hz. Muhammed’in (asm) dini, insanlık ufkunda parlayan en berrak ışıktır. Karanlıkları yaran bir sabah gibi doğmuş; zulmün, cehaletin ve dağılmışlığın üzerine bir rahmet yağmuru gibi inmiştir. Bu din, mevcudiyetini yalnız kılıçların gölgesine değil, hakikatin sarsılmaz kudretine ve teslimiyetle çarpan gönüllere borçludur. Çünkü onun zaferleri, dışarıdan fethedilen şehirlerden önce, insanın iç âleminde fethedilen kalelerle başlamıştır. İslâm, doğduğu günden bugüne ilahi bir hıfzın, görünmez bir koruyuculuğun şemsiyesi altındadır. Tarih, onu söndürmek isteyen fırtınaların nasıl birer birer dağıldığını; hakikati örtmek isteyenlerin nasıl kendi karanlıklarında kaybolduğunu defalarca kaydetmiştir. Zira bu dinin özü, dünyevi hesapların değil, Allah’ın vaadinin üzerine kuruludur. Asırlar boyu önüne dikilen engeller, onu yıpratmak şöyle dursun, daha da yüceltmiş; her saldırı, temelindeki ilahi kudreti bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Ve böylece İslâm, çölün ortasında bir avuç insanla yola çıkıp, yeryüzünün kıtalarına adalet, merhamet ve nizam götüren destansı bir yürüyüşe dönüşmüştür. Bugün hâlâ aynı dirilikte, aynı parlaklıkta ayaktadır. Çünkü onu ayakta tutan, insanların gölgesinde kaybolan geçici güçler değil; ezelden ebede uzanan ilahi bir koruyuş, hakikatin yenilmezliği ve rahmet peygamberinin nefesidir. İslâm, işte bu yüzden yalnız bir din değil; insanlığın karanlıktan aydınlığa yürüyüşünün en görkemli destanıdır. İslâm’ın sarsılmaz yürüyüşü, sadece ordularla değil; ilimle, irfanla, merhametle, ahlakla ve sabırla kazanılmış zaferlerin toplamıdır. Zafer, bir şehrin kapısını kırmak değil; bir insanın kalbini hakikate açmaktır. İşte bu yüzden İslâm’ın fetihleri, toprağın değil, zamanın ve insanlığın kaderine işlenmiştir. Asırlar boyu nice imparatorluklar yıkılmış, nice ideolojiler tarihin tozlu raflarına gömülmüş; fakat İslâm’ın çağrısı, ilk günkü tazeliğiyle yankılanmaya devam etmiştir. Çünkü o çağrı, bir insanın değil, insanlığın kaderine dokunan ilahi bir nefes gibidir. Bu yürüyüş, dün olduğu gibi bugün de devam etmektedir. Koruyan Allah’tır; güç veren Allah’tır; nurunu tamamlayacak olan yine Allah’tır.[141]
Yine “Ben Müslüman değilim ama benim görüşüme göre Peygamber Muhammed en iyi insandır” diyen Meksikalı futbolcu Javier Hernández Balcázar, bu sözlerini geçmiş bir röportajında zikretmiş olup, söz konusu sözlerini Müslüman olmamasına rağmen Peygamber Muhammed bin Abdullah’a (s.a.v.) hayranlık duyduğunu ve onu kişisel ve ahlaki açıdan örnek bir şahsiyet olarak gördüğünü ifade etmiştir. Sözleri dini bir beyan değil; karakter, liderlik ve etik değerlere duyduğu saygıyı yansıtmaktadır.
Emst Bloch’un Das Materialismusproblem, seine Geschichte und Substanz (Materyalizm Problemi, Tarihi ve Cevheri) adlı kitabı içindeki Avicenna und die aristotelische Linke (İbn Sina ve Aristocu Sol) başlıklı çalışması da İslâm Aydınlanmasının Avrupa Aydınlanması üzerindeki etkilerini inceleyen önemli bir çalışmadır.[142]
Hatta kendisini başlarda desteklemeyenler çoğunlukta olsa da, hatta kendisine “Bu Muhammed sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki, siz şimdi göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz.”[143] denmek suretiyle melek dışında nübüvvet iddia edeni, yani kendisini sihirbazlıkla itham etme durumları gerçekleşse de, O’nun nübüvvet mucizesinin de sihir olduğu iddia edilse de, hatta zât-ı âlilerinin haşa deli olduğu iddiaları ve daha binbir türlü iftiralarda bulunulsa da, ki, dünyadaki büyük insanlar içinde hiçbiri Hz. Muhammed kadar iftiraya uğramamıştır.[144] Bütün bunlara rağmen milyarlarca insanın sevgilisi olmayı başarabilmesi O’nun nübüvvetine ve devrimci yönüne delalettir.
HZ. MUHAMMED GERÇEĞİ
Yani uzun lafın kısası İslâmiyetin ortaya çıkışı, tarihi en az bilenler için, yeni bir dinin doğuşudur; ancak tarih içindeki yerine oturtacak olursak, yeni bir medeniyetin kurulmasıdır. Hz. Muhammed, bir peygamberdir. Ama aynı zamanda yeni bir devletin, yeni bir toplumun kurucusudur; büyük bir devrimin önderidir. Allah’a ve peygamberine iman etmek inançtır, ancak Hz. Muhammed ve O’nun önderlik ettiği Medeniyet Devrimi tarihsel gerçekliktir.[145]
Gelgelelim Türkiye’de de Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllarda İslâmiyet ve Hz. Muhammed tarihsel bir perspektifle ele alınmıştır.
İSLÂMİYET’E TARİHSEL BAKIŞ
Atatürk, İslâmı özellikle tarih biliminin bir konusu olarak araştırmaktadır. Kemalist Devrim’in düşünür ve önderleri, Hz. Muhammed’in bildirdiği dini, İslâmın temel kaynakları olan Kur’an ve hadislerde yer alan bilgilere göre değil, tarih ve sosyoloji bilimlerinin bulgularına göre incelediler.
Kemalist devrimcilerin ilgi alanı, İslâmın inanç kaynakları ve düşünsel oluşumuyla sınırlı değildi. Bu inanç ve düşüncelerin boy verdiği tarihsel-toplumsal ortam da onların araştırmalarına konu olmuştur. Burada İbni Haldun’dan beri geliştirilen Materyalist tarih teorisinin bakış açısıyla ve yöntemiyle karşılaşırız.
Cumhuriyet Devrimi önderliği, İslâmi inançları, bu inançların oluşturduğu kapalı devrenin içinden değil, kendi ifadeleriyle “tarihsel materyalist” felsefi konumdan, Aydınlanma çağı ve sonrasının demokratik dünya görüşüyle inceliyor ve eleştiriyor.
Bilindiği gibi İslâm, doğaüstü bir yaratıcının varlığını, evrenin ve insanın bu varlık tarafından yaratıldığını, Hz. Muhammed’in resullüğünü ve vahiy olayını bilimsel bir usavurmaya ve kanıtlamaya gerek duymaksızın önsel olarak (apriori) kabul eder; bu konuda herhangi bir tartışmayı bile zındıklık olarak görür, yani doğrudan doğruya fizik ötesi inançlara, dogmalara dayanır. İslâmiyet, metafizik inancı açıkça savunur, bu temel tutumunu gizleyen örtüler kullanmaz ve dolaylı yollara sapmaz. İslâmiyet açısından, inanç inançtır; inancın olgularla, doğadaki süreçlerle kanıtlanması gerekmez, hatta böyle bir kanıtlama çabasının kendisi bile İslâmiyete aykırı görülür. Çünkü doğayı yaratan varlığın inanç ötesi bir kanıtlamaya ihtiyacı yoktur.
Atatürk ve arkadaşları, İslâmın kendisini ve temel ilkelerini materyalist bir felsefi açıdan tartıştılar ve değerlendirdiler. Atatürk, kendi elyazılarıyla “faraziyeleri bir tarafa bırakmak ve meseleyi ilim ve mantık çerçevesi içinde mütalaa etmek doğru olur” saptamasında bulunuyordu.[146]
Gelgelelim Atatürk dönemindeki tarih müfredatında İslâm Peygamberi çocuklarımıza böyle öğretiliyordu.
“Muhammed’in müdafaa ettiği içtimai umdelerden biri içtimai (toplumsal) ve hukuki müsavat (eşitlik) olduğundan iman edenler arasında kölelerin, azatlıların ve fakirlerin çokça bulunması tabii idi”[147]
“Muhammed Mekkelilerin hakaret ve istihzalarını sabırla karşılamış ve bütün muvaffakiyetsizliklere göğüs germiştir… Medinelileri, Muhammed’in davetine icabet etmeye sevk eden başlıca sebepler işte bunlardır. Şüphesiz en müessir sebep Muhammed’in şahsiyetidir”[148]
“Muhammed’in neşrettiği din, insanların kalbinde derin bir ihtizaz uyandırdı. O ölüp gittikten on dört asır sonra bile İslâmiyet, hala kalplerde ihtizaz (titreşme) husule getirmektedir”[149]
“Medinelilerden Müslüman olanlar çok çabuk çoğaldı. Yalnız Us kabilesi kolaylıkla İslâmiyet’i kabul etmedi. Muhammed’in Yahudilerden gördüğü muhalefet daha şedit olmuştur. Muhammet Arapları tatmin ve Yahudileri bertaraf etmek suretiyle adım adım muvaffak oldu. Fakat İslâmiyet ancak Arap Yarımadasının hudutlarını aştıktan ve Arap olmayan kavimler, bilhassa Türkler tarafından kabul edildikten sonradır ki, büyük bir din haline geldi… Nihayet nüfuz ve iktidar Arap olmayan Müslüman kavimlerin ellerine geçti. Araplar adeta çöllerine döndüler”[150]
“Hukuki hükümler zaman ve mekân içinde içtimai heyetlerin uğradıkları değişikliklere göre değişe geldiğinden on dört asır evvelki zaman ve mekânın ihtiyaçlarına göre lüzumlu ve kâfi görülmüş esaslar yerine bugün çok mütenevvi kanunlar ve usuller konulmak zarureti görülmüştür. Bunlar dahi ebedi olmayıp zamanla değişmeye mahkûmdurlar.”[151]
1931’de Türk Tarihi Tetkik Kurumu tarafından hazırlanıp İstanbul’daki Devlet Matbaası’nda basılan Tarih II Orta Zamanlar kitaplarındaki bu hususlar Leon Caetani’nin yazmış olduğu İslâm Tarihi’nden esintilerle hazırlanıp basılmıştır. Bu satırlarda Hz. Muhammet’e çok sayıda paragrafta çok sayıda cümlede güçlü övgüler var. Bunlar övgü olsun diye ifade edilmemiş, bilimsel bir kitaptaki nesnel bilgiler ve bulgular anlamında aktarılmış. Birkaç yerde de eleştiri var, ama yergi hiç yok. Belki ülkemizde bazı kesimlerin burada yadırgayacağı bir şey varsa o da Hz. Muhammet’ten “Peygamberimiz” ya da “Hz. Muhammed” olarak değil, yalnızca “Muhammed” olarak söz edilmesi. Aynı alıntı yapılan Caetani’nin kitabında bahsedildiği gibi.
Bütün bunların yanında bu kitaplarda Hz. Muhammed’in peygamberlik öncesi dönemdeki taşıdığı vasıflar için de şu ifadeler geçmekte olup, evlatlarımıza o dönemde Hz. Muhammed’in nasıl öğretildiğini anlamak bakımından oldukça önemlidir:
“Yüzü nurlu, sözü ruhani, ergin ve görüşte bedelsiz, sözünde sadık ve halim ve mertlikte başkalarına üstün olan Muhammed Mustafa, önce bu özel vasıfları ve seçkinliğiyle kabilesi içinde ‘Muhammed-ül-emin’ oldu.”[152]
Öte yandan şu gerçeği de atlamamak gerekir ki bu dönemde Hz. Muhammed ele alınırken Türk Tarih Cemiyeti kitapları kaleme alırken tüm “ideolojiklik” suçlamalarının tam aksine nesnel bir bakış ve dil kullanmayı ilke edinmiş. Dahası Hz. Muhammed bir iman konusundan ziyade, bir tarih konusu olarak ele alınmış. Yani Atatürk’ün İslâm tarihi konusundaki kaynaklan arasında Caetani’nin özel bir yeri olduğunu aşikardı. İtalyan tarihçi, Hz. Muhammed’in “son derece ilerici bir ruha sahip olduğunu” saptar. Daha da önemlisi Caetani, İslâm tarihine ‘dini’ bir gözle değil, ‘akılcı ve bilimsel’ bir gözle yaklaşan birisidir.[153]
Atatürk’ün Caetani’nin İslâm Tarihi kitabında, altını çizdiği yerler arasında özellikle dikkat çekici bir bölümü günümüz Türkçesiyle buraya alıyoruz:
“Muhammed, sistemini daima çevrenin gereklerine göre iyileştirmeye ve düzeltmeye hazırdı. Hayatının her vakasında mesleğini daimi surette sabit ve belirgin bir şekle sokmak istemediğini belirtmiş, gerek dini meselelerde gerek toplumsal hususlarda bir düzeltme yahut iyileştirme gerektiği zaman geçmişteki bir hatayla hiçbir zaman kendisini bağlı görmemiştir. Muhammed’in en büyük meziyetlerinden biri sisteminin esnekliğinde, kendi kendisine oluşan değişiklik ve düzenlemeleri takip hususunda gösterdiği kolaylıktadır. Her zaman çağıyla bir seviyede bulunmuştur. Zaman ve halin gerçek gereklerini daima berrak bir kavrayışla takdir etmiştir.”[154]
ATATÜRK’ÜN KAYNAKLARI
Gelgelelim Atatürk’ün incelediği tüm Batılı İslâm tarihçileri, İslâmın kabile toplumundan devlete geçiş olayına rehberlik ettiğini açıklamışlardı. Atatürk’ün İslâm üzerine yazdıklarını birleştirdiğimiz zaman, bazı bulanıklıklara rağmen, bu kavrayışı benimsediğini söyleyebiliriz.
Kemalist çevreler de Atatürk’ün bu tutumunu paylaşırlar. Örneğin Samsun Mebusu Ruşeni Bey (Barkur), peygamberi “bir Arap filozofu” diye anar.[155]
Kemalist Devrim önderleri ve düşünürlerinin 1924 sonrasında, özellikle 1930’lardan sonra bu görüşlerini açıkça ve ısrarla ortaya koydukları görülür. Atatürk, Hz. Muhammed’in Allah’la ilişkisinin kaynağını Arap toplumundaki inançlarda bulur; Muhammed’in büyük bir din ve imparatorluk kurmasını, Allah’ın kudreti ve iradesiyle açıklamaz. Dahası, dinin bu iddiasını çürütmeye özen gösterir. Bu olayı, bir yönüyle “Muhammed’in manevi ve düşünsel gücüne” bağlar, öte yandan Arap toplumunun koşullarına dikkat çeker.[156]
Kemalist ders kitapları, İslâm dininin kabul ettiği Hz. Muhammed’den önceki peygamberleri de tarihin verilerine göre incelemektedir. Başlangıçta peygamberler, İbrani kabilelerinin yöneticileriydi. Rahiplik, hakimlik ve kumandanlık onlarda toplanıyordu. Davud’un İsrail krallığını kurmasıyla birlikte peygamberlik ve krallığın aynı insanda birleştiğini görüyoruz.[157]
HZ. MUHAMMED’İN DEVRİMCİLİĞİ
Görülüyor ki Kemalist devrimcilerin ilgi alanı, İslâmın inanç kaynakları ve düşünsel oluşumuyla sınırlı değildi. Bu inanç ve düşüncelerin boy verdiği tarihsel-toplumsal ortama daha büyük ilgi göstermişlerdir.[158]
Buraya bakıldığında Fransız İhtilali sonrasının materyalist tarih anlayışı ve yöntemi önümüze uzanacaktır.
Gelgelelim 1924 sonrasında da, ama bilhassa da 1930’lu yıllarda Kemalist devrimcilerin ilgi alanı, İslâm’ın inanç kaynakları ve düşünsel oluşumuyla sınırlı olmadığı gibi, bu inanç ve düşüncelerin boy verdiği tarihsel-toplumsal ortam da onların araştırmalarına konu olmuştur. Yani Kemalist devrimin mimarları, İslâm devriminin yaşanmasını iman-küfür perspektifiyle ele almaktan çok sınıf/zümre mücadelesi, toplumsal süreç ve tarihsel bir dönemeç olarak ele almayı tercih etmiştir. Açıkçası şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki Cumhuriyet Devrimi önderliği, İslâmi inançları, bu inançların oluşturduğu kapalı devrenin içinden değil, kendi ifadeleriyle “tarihsel materyalist” felsefi konumdan, Aydınlanma çağı ve sonrasının demokratik dünya görüşüyle inceleyip eleştirmiştir.
Yani Kemalist anlayış ve laik Cumhuriyet, İslâmiyet’i imanın değil tarihin, ekonominin yani bilimin konusu olarak görmüş ve ele almıştır.
Nitekim Mustafa Kemal Paşa da TBMM’yi dualarla açtığı, kürsü arkasındaki duvara Şûrâ Sûresi 38. ayetin bir kısmı olan, “ﺑَﻴْﻨَﻬُﻢ ﺷُﻮﺭَﻯٰ ﻭَﺃَﻣْﺮُﻫُﻢْ“, “Ve Emrühüm Şura Beynehüm”, yani “İşleri-buyrukları aralarında şûradır” ifadesini astırdığı, başkanvekillerinden birini Mevlevî postnişini, diğerini de Bektaşi şeyhi kökenli olacak şekilde seçtiği ve dinî vurguları sürekli olarak yaparak dininden, inancından başka kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan halkı vatan müdafaası için son bir savaşa ikna etmek adına stratejiler ortaya koyduğu Millî Mücadele yıllarında bile İslâm’ı bir iman konusu olmaktan ziyade materyalist anlayışla ele alınacak bir tarih konusu ve daha da önemlisi ekonominin yani bilimin konusu olarak görmüş ve ele almıştır.
Bir misal verecek olursak Millî Mücadele’nin tüm şiddetiyle sürdüğü 1921 yılında Amerikalı Gazeteci Streit ile mülakatı esnasında kendisine sorulan “Bilhassa cihat, şeriat, din ve hükümetin ayrılması gibi dini meselelerde takip edeceğiniz hareket çizgisi nedir?” sorusuna Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı şu olmuştur:
“Bizim dinimiz İslâmiyettir. İslâmiyet, dogmatik kısmı dışında nazara alınırsa, en geniş anlamıyla hoşgörü temeline dayanan “sosyo-politik” bir sistemden başka bir şey değildir ve “ferdiyetçilik” ile “komünizm” arasında orta bir yol teşkil etmektedir.”[159]
Burada İbni Haldun’dan beri geliştirilen Materyalist tarih teorisinin bakış açısıyla ve yöntemiyle karşılaşırız.
Kaldı ki bu Kemalist Cumhuriyet Devrimi ile başlayan bir süreç de olmayıp Osmanlı’nın gerileme sürecinden başlamaktadır.
Yani şunu çok net olarak söyleyebiliriz ki Türk modernleşmesi 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanıyla değil 1718’de Lale Devri’nin başlangıcı ile ortaya çıkmış, Tanzimat Devri ile de zirve noktasını bulmuştur. Kalıcı hale gelişi de Cumhuriyet’in ilk devresiyle mümkün olmuştur.
ATATÜRK’E GÖRE HZ. MUHAMMED’İN PEYGAMBERLİĞİ
Atatürk, bilindiği gibi, liseler için hazırlanan Tarih Il kitabının İslâmiyetin doğuşu ve Hz. Muhammed’in hayatıyla ilgili bazı bölümlerini eliyle yazdı veya yazdırdı.[160] Bu el yazıları. Tarih II’de aynen yer alıyor.
Bu kitaplarda, Hz. Muhammed’in, İslâmın temel kaynakları sayılan Kur’an ve hadislerin verdiği bilgilere göre değil, tarih ve sosyoloji bilimlerinin bulgularına göre incelendiği görülüyor.[161]
Atatürk, kendi elyazısıyla lise Tarih kitabı için yazdığı İslâmiyet ve Hz. Muhammed incelemesinde, önce Muhammed’in kökenini inceler, daha sonra “Muhammed’in Peygamberliği” başlıklı bölümde şu saptamaları yapar:
Muhammed, “dini bir imparatorluğun mutlak başkanı ve bütün dünyaya hakim olmak iddiasını besleyen savaşçı bir dinin kurucusu” oldu. Bu sonuçlar “Muhammed’in yalnızca kendi manevi ve düşünsel kuvvetinin ürünü idi.”[162]
“Muhammed’in yaydığı din, insanların kalplerinde derin bir titreşim uyandırdı.” Bunun nedeni, yalnız onun kişiliği değildi. Onun “faaliyet alanını oluşturan kavmin hallerini de göz önünde tutmak gerekir.”[163]
Toplum, “Muhammed’in ilk telkinlerini ağır bir gelişmeyle düzeltmiş ve genişletmiştir.”[164]
Görüldüğü gibi, Atatürk, Muhammed’in “Allah’ın resulü olması”nı öncelikle bilimsel açıdan değerlendiriyor. Kemalist Devrim’in düşün ve eğitim kaynaklarında, Hz. Muhammed, doğaüstü bir varlıktan bildiri getiren bir peygamber olarak değil, fakat bir düşünür ve büyük bir devrimci olarak incelenmektedir.
“ÇAĞDAŞLARININ EN YÜKSEĞİ”
Atatürk, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ilahi değil, fakat toplumsal-siyasal bir olay olarak görmektedir. Muhammed, “bir din kurucusu ve dini bir devlet reisi”dir, başarılı bir komutandır.
“Çağdaşlarının en yükseği olduğunu yaptığı işlerle ispatlamış”tır.[165]
Muhammed “büyük bir devrim yaratmıştır.”[166]
Daha sonra başbakanlık yapacak olan Şemseddin Günaltay, Hz. Muhammed’in “Cezbeye tutulmuş, sönük bir derviş” olarak tanımlanmasına, Atatürk’ün sert bir dille tepki gösterdiğini belirtir. Atatürk, böyleleri için “O’nun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar” saptamasında bulunuyor ve arkasından şu değerlendirmeyi yapıyor: “Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Muharebesi’nde en büyük komutanın yapabileceği bir planı nasıl düşünür ve tatbik edebilir.” Atatürk birdenbire gözlerini Şemsettin Günaltay’a çevirerek şöyle devam ediyor: “‘Tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harpte bile askeri dehası kadar siyasi görüşleriyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih mesaimize katılamazlar. Muhammed bu harp sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi!’ dedi ve bu emri icap edenlere tebliğ etmemi söyledi.”[167]
İLK MUHAREBELER
“Muhammed’i ve onun nasıl bir din müessisi ve dini bir devlet reisi olduğunu anlayabilmek için onun bilhassa askeri faaliyetlerini tetkik etmek lazımdır. Aksi takdirde Muhammedi her şeyi bir melekten alan ve aynen muhitine tebliğ eden ümmi, cahil, hissiz, hareketsiz bir put derecesine indirmek hatasından kurtulmak mümkün olmaz. Hâlbuki Muhammed denilen büyük şahsiyet bizatihi mütehassıs, mütefekkir, inüteşebbüs ve muasırlarının en yükseği olduğunu yaptığı işlerle ispat etmiş bir varlıktır.”[168]
“Burada Muhammed’e muvaffakıyet temin eden, askerine iyi tertibat aldırması ve muharebeyi bizzat iyi idare etmesi oldu. (Bedir Savaşı) (…) Kureyşlilerin bozgunluğu çok seri ve hezimetleri tam oldu. Müsademe esnasında Muhammed’in gösterdiği harikulade cesaret Müslümanları dehşet ve hayret içinde bıraktı; hiç kimse onun kadar cesur olmadı ve düşmana onun kadar yaklaşamadı”[169]
NOT: Atatürk’ün Hz. Muhammet’in askeri yönüne, komutanlık yeteneğine ve cesaretine hayranlığı bu satırlardan ve ilk kaynak kitaba aldığı notlardan bellidir.
“Birçok servet ve esir Müslümanların eline düştü… Muhammed tarafından, okuyup yazma bilen esirlerin her biri on Medineliye okuyup yazma gösterme vazifesiyle mükellef tutuldular”[170]
“Muhammed, tamamıyla silahlanmış ve harekete hazır bir halde ortada görüldü. Bu manzara karşısında yaygaracılar, pişman olarak her şeyi Muhammed’e bırakmak teklifinde bulundular. Fakat şimdi de Muhammed fikrini değiştirmedi. Hareket emrini verdi. Kendisi ata bindi. Yayını omuzuna astı, mızrağını aldı ve yürüdü. 1000 kişi kadar olan Muhammed’in küçük ordusu onu takip etti. Medine’den uzaklaştıktan sora Muhammed, Medine ile Uhut arasında bir yerde durdu; askerini teftiş etti. Askerden bir kısmı ayrılmış, yanında 700 kişi kalmıştı (düşman 3000 kişiydi). Bunlarla ilerlemeye devam etti.”[171]
“Bu bozgunluk esnasında öyle bir an oldu ki, Muhammed büyük bir tehlikeye maruz kaldı. Kendine birçok ok atılıyordu. Müslümanlar dağılmış, bir kısmı kaçmış bulunuyordu. Muhammed’in etrafında 20-30 kişi kadar kalmıştı. Muhammed bunlarla beraber bizzat düşmana ok atarak muharebe etmek suretiyle yavaş yavaş dağa doğru çekildi. Muhammed müşkül anlar geçiriyordu. Kendisine isabet eden bir taş dişlerinden birini kırdı. Diğer bir taş zırhlı başlığının yüz kısmını parçaladı. Muhammed’in göğsüne kuvvetli bir kılıç darbesi de indirildi. Bu darbe o kadar şiddetli idi ki Muhammed bir hendeğe yuvarlandı. Tekrar ayağa kalktı; fakat kendinde rahatsızlık hissetti. Ebubekir’le Ebu Ubeyde’ye dayanmaya mecbur oldu”[172]
Bu arada Atatürk’ün gözünden Muhammed’e, Ebubekir’e, Ebu Ubeyde bakarken Atatürk’le ilgili şu anekdotu da aktarmadan geçmek olmaz:
“HZ. MUHAMMED’İN DEVRİMİNİ GÜVENCE ALTINA ALMAK”
Yine Şemsettin Günaltay, Ağustos 1931’de Yalova’da İslâm tarihi üzerine bir sohbette, Atatürk’ün Hz. Muhammed konusundaki görüşlerini, kendisinin vefatından sonra yaşananlar hakkındaki kanaatlerini şöyle anlatıyor: “[Tarih araştırmalarıyla ilgili) Toplantılardan birinde İslâm tarihinin Hülefai Raşidin devrine ait bir yazı okundu. Dikkatle dinleyen Atatürk, Peygamber’in ölümünü müteakip beliren durumu özetledi. Beni Haşimin, Mekkeliler ile Medinelilerin Peygamber’e kendilerinden olmayanları halef göstermek yolundaki çarpışmalarından müteessir olarak, başkalarına haber vermeksizin naaşını defnetmek yolundaki teşebbüslerini ve bunlara önayak olan Ali’nin hareketini şiddetle tenkit etti. Ve şöyle devam buyurdu:
‘Büyük bir inkılap yaratan Muhammed’e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakta tecelli etmek gerekti. Peygamber ölür ölmez düşünülecek şey, onu bir an evvel toprağa tevdi etmek değil, yaratmış olduğu inkılabı emniyet altına almaktı. Bu da yerine evvela inkılabı kavramış en yakın bir arkadaşını geçirerek baş gösterecek tehlikeleri önlemekle olurdu. İnkılabı kavramış ve ona bütün varlığıyla bağlanmış böyle bir halef seçtikten sonradır ki onun defni düşünülebilirdi. O zaman beş on akrabayla değil, bütün kendisine bağlananların iştirakiyle ve şanına layık bir törenle fani naaşı ebedi istirahat yerine tevdi olunurdu… Ne Ali ne de diğer Haşim oğulları bunu düşünemediler. Bu hakikati o zaman ancak üç büyük insan kavramıştır: Ebubekir, Ömer ve Ebu Ubeyde. Tarih olaylarının gelişimi Müslümanlığın bu üç büyük insanın teşebbüsleri ve azimleriyle kurtulmuş olduğunu meydana koymuştur. İnkılabın bu üç siması, yaratıcısı kadar büyük insanlardır…”[173]
Yine Atatürk’ün Ebubekir ve Ömer ile ilgili olumlu kanaatleri ve Ali’ye dönük eleştirileri kendi sağlığında basılan tarih kitaplarındaki müfredatlarda da aynen yer almıştır:
“Muhammet, henüz defnolunmamış bir halde evinde duruyordu. Ömer ile Ebubekir Ebu Ubeyde yi de alarak Medinelilerin içtima ettikleri avluya doğru koştular. Bir münazaa çıkar korkusuyle, yolda kendilerini vazgeçirmeye çalışanlar oldu. Fakat onlar avluya gittiler ve orada toplanmış olanların ortasına cesurane girdiler, cemaatin ortasında bir harmaniyeye sarılmış gayet muztarip gibi görünen bir adam nazarı dikkatlerini celbetti. Bu güç anda hasta bulunan bu adam Medinelilerin namzedi Hazreçlilerden Saad ibni Ubade idi.
Ebubekir ile Ömer geldikleri zaman Medineli bir hatip söz söylüyordu. Saad hasta olduğundan ve sesi çıkmadığından hafif söylüyor ve bu Medineli hatip onun söylediklerini gür sesile tekrar ediyordu. Bu hatip çok şeyler arasında Mekke muhacirlerinin aleyhinde bulunuyor ve onları ittiham ediyordu. Daima ateşli olan Ömer hatibe cevap vermek ve ittihamatı şiddetle reddetmek istedi. Ebubekir ömeri menetti.
İhtiyatkar ve mülahazalı olan Ebubekir sakin ve itilaf arayan bir tarzda söze başladı. Medinelileri bol bol methetti. Galeyanda olan ruhları teskin etti. Sarih ve eyi fikirleri olan bir adam, yalnız bağıran, düşünmekten aciz, akıldan ziyade hissiyata tabi bulunan kalabalığa ekseriya hakim olur. Ebubekir baş intihabında yalnız Medinelileri veya muhacirini düşünmek kafi olmadığı, bütün Arapların yalnız Kureyşilerden birinin hüküm ve nüfuzunu kabul ve teslim edebilecekleri fikri üzerinde metin bir surette ısrar etti. Hazır olanları, o sırada yanında bulunan Ömer veya Ebuubeyde bin Cerrah tan birisine sadakat yemini etmeğe davet ederek nutkuna nihayet verdi.
Medinelilerden bir adam, biri Kureyşlilerden diğeri Medinelilerden olmak üzere iki reis intihap olunması teklifinde bulundu. Bunun üzerine şiddetli bir münakaşa başladı, hepsi birden bağrışıyorlardı. Ömer, gürültünün büyük bir kavgaya dönmesinden korktu, ileri atıldı ; Ebubekirin elini tuttu ; kendisine teklif olunan şereften vazgeçti ve Ebubekire ilk olarak sadakat ve itaat yemini etti. Onu Peygamberin halefi ilan etti. Hazır olanlardan birçoğu Ömer .gibi yaptı ; birçok Medineliler de başlarında Usların reisi Üseyyit olduğu halde onlarla birleşti. Bunun üzerine Ebubekir halife intihap edilmiştir diye ilan edildi.
İnsanlar gayet şedit bir heyecan halinde bulundukları sırada evelden tahmini kabil olmıyan nagehani bir harekete ekseriya derhal iştirak ederler. ömerin hareketi tam böyle bir anda vukubulmuştu.
Görülüyor ki, Ebubekirin intihabı, pek fırtınalı bir surette cereyan etmiştir ; bu intihap, bütün müslümanların reylerine müracaat suretile vukua gelmemiş, bilakis hususi bir evin avlusunda tesadüfen toplanmış küçük bir ekalliyetin gürültülü ve acele bir teşebbüsü n eticesinde olmuştur. Bu intihabın muntaam ve meşru sayılamıyacağı hakkında ve hiçbir vekalet sıfatını haiz olmıyan bir avuç adamın böyle bir şey yapmıya hakları olmıyacağı tarzında iddialar serdolunmuştur.
İntihapta hazır bulunmamış Mekkeli muhacirlerden bir kısmı ve bunlar arasında birinci derecede Ali, Zübeyir vesaire gibi nüfuz ve iktidar sahibi olanlar şiddetli bir teessür duydular.
Ebubekirin muvaffakiyeti, bilhassa Uslarla Hazreçlerin arasındaki eski husumetten ileri gelmiştir. Medineliler, Hazreçlilerin reisini n amzet gösterdiklerinden, Uslar, buna karşı Kureyşlileri ‘tercih ettiler ; Ebubekir ve Ömer, içtima mahalline giderken, Usların reisi onlara kendilerine güvenebileceklerini söylemiş ve onlarla birlikte hareket etmiştir. Binaenaleyh Ebubekirin intihabı, ne Kureyşlilere, ne Medinelilere mensup olmıyan Us müslümanlarının eseridir.
Ayşenin evinde Muhammedin naaşı yanında kapanıp kalmış olan Ali ile Talha ve Zübeyrin hareketleri dikkate şayandı. Bunlar siyasi dirayet ve metin seciye gösteremediler.
Zıyaın büyüklüğü altında ezildiler: Halbuki Ömer ve Ebubekir evlerine çekilip kapanmadılar, bilakis fırtınaya cesurane göğüs verdiler, ve ona galebe çaldılar. Ne kadar ibrete şayan bir vaziyettir ki, daha Muhammedin öldüğü anda bütün eski nifaklar, ihtiraslar, hırsıcahlar, zincirden boşandılar ; o derecede ki hakkında korku ve hürmet beslenen Peygamberin henüz ılık cesedi, son nefesini verdiği basit odada unutulmuş ve ihmal edilmişti.
Ali ve yakın akrabaları, Muhammedi terki hayat ettiği kerpiç odada kimseye haber vermeksizin açtıkları bir mezara acele gömdüler. Peygamberin karıları bile bundan haberdar edilmedi ; onlar yalnız bitişik odada kazma sesleri işiterek az çok ne yapılmakta olduğunu anlamışlardı. Bu hareket o zamana kadar kabul olunan itiyadın hilafında bir şeydi.
Bunu Muhammet lehinde bir hürmet eseri olarak kabul etmeğe imkan yoktur. Çünkü hürmet gösterilmesi büyük Peygamberi mutat veçhile şehrin mezarlığına büyük merasimle gömmek suretile olmak lazımdı.”[174]
Ve Atatürk’ün Ebubekir ve Ömer ile ilgili vardığı sonuç aynen şöyledir:
“Muhammedin ölümile derhal başgösteren buhranın mühim ve güç dakikasında kendilerini kaybetmiyen yalnız iki zat olmuştur: Ömer ve Ebubekir.
Büyük tarihi ameliyelerin meziyetlerini fertlere attctmekten nekadar içtinap olunursa olunsun, neticesi itibarile o zaman müslüman cemaatini, acele bir felaketten kurtaran, bu iki zatin siyasi faziletleri olmuştur.
Muhammedin eserini muhafaza etmiş olan bunlardır.
Ömer ile Ebubekirin iffetleri, maksatlarındaki mutlak namuskarlık, yalnız umumun menfaatinden mülhem olarak hareketleri, ayrılık ihtiraslarına ve hasis menfaatlere galebe çalmıştır.
Ebubekir, mahza ahlaki meziyetleri ve liyakati hasebile Medinedeki müslümanlar tarafından müslüman cemaatinin reisi ve peygamberin halefi olarak kabul edilmişti. Bu intihapla Medine müslümanları Ebubekire verdikleri nüfuz ve salahiyetle, farkına varmaksızın, tarihte Roma İmparatorluğu ve Papalık müessesesi gibi büyük bir siyasi ve dini müessese vücuda getirmiş oldular.”[175]
HZ. MUHAMMED’İN ASİLZADELİKTEN KURTARILMASI
Atatürk ve Tarih kitapları, Peygamber’in kökenini ve hayatını, “sonradan rivayet edilmiş” ve “efsanevi” bilgilerden arındırarak incelediler. Böylece İslâm ulemasının kapalı devresinin dışına çıkarak, tarihçinin nesnelliği kaygısıyla hareket ettiler. Bu konuda Atatürk’ün öne sürdüğü saptamaların tarihsel gerçeğe uygunluğundan daha önemli olan, bilimsel yöntemi benimsemesi ve halkın aydınlanmasına hizmet çabasıdır. Atatürk, Peygamber’in başına sonradan takılan aristokratik haleleri, feodal çelenkleri ve kutsamaları rahatlıkla tartışmaktadır. İslâmın önderlik ettiği feodalizm, daha sonra Peygamber’i, feodal asaletle ve feodal değer yargılarıyla bezemiştir. Soylu olmayan yoksul ve sıradan insanları ezen feodal sistem, Peygamber’e şanlı bir soy kütüğü icat ederek tarihi yeniden yazmıştır.[176]
Halbuki O’nun (sav) gayet insan olmasının gereği olarak psikolojik temele dayalı tepkileri de insan doğasının dışa vurumu olup buna dair bir misal verirsek rivayete göre Güneş tutulduğunda telaşından yanlışlıkla hanımının elbisesini giymişti.[177] Ayağına basan birine acıttığını söyleyerek onu itmiş[178] ve bu konuyla ilgili şöyle buyurmuştur: “Öfkeliyken her kimi azarlamışsam şüphesiz ben de bir âdemoğluyum. Onların kızdığı gibi ben de kızarım. Allah âlemlere rahmet olmam için beni gönderdi. Ben onu sizin için kıyamet günü şefaat olarak kullanacağım.”[179]
O(sav) da unuturdu. Bir namazda yanılması üzerine şöyle buyurmuştu: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum.”[180] Elbette ki O’nun bu unutması tamamen tebliğ alanının dışındaki bir unutma olup, O’nun da beşer bir varlık olarak her insan gibi unutabilme yönünün olduğu gerçeğinden başka bir şey değildir. O’nun risalet görevi Allah tarafından, kötülük yapma, günah işleme ve yalan söyleme hususunda korunduğunu ifade eden[181] Eğer onun unutması şer’i alana müteallik ise, örneğin Kadir Gecesi’nin unutturulması gibi,[182] o zaman bu unutturulma beşerî konumla alakalı bir durum olmayıp ilahi otoritenin kontrolündeki “insâ/unutturma” olayıdır.[183] Yukarıda örneklerini verdiğimiz bu ruhsal hâller Peygamber Efendimiz’in beşerî yönünün en açık tezahürüdür. Dolayısıyla Onun (sav) da temayülleri, sevgileri, antipatileri ve tepkileri vardır.[184] Başka bir ifade ile O(sav) cansız bir heykel değildir.[185]
Nitekim Hz. Muhammed’in insani/beşeri tarafı özellikle ülkemizde Cumhuriyet’in ilanından sonraki maarif müfredatlarında daha detaylı olarak ele alınmış ve Cumhuriyet’in kurucu kadroları tarafından da O’nun insani/beşeri yönü ısrarla vurgulanmıştır.
Gelgelelim Atatürk’ün de belirttiği üzere;
“Muhammet kendisi hiçbir zaman asalet şerefi iddiasına kalkışmamıştır; o, boş teferruata ehemmiyet vermezdi; gayesine doğru tereddütsüz yürür ameli [pratik) bir adamdı. Muhammet, hiçbir zaman bir asalet hücceti istemedi; damarlarında İbrani nebilerinin canı dolaştığını iddia etmedi; bilakis kerek kendisinin kerek ana ve babasının fakir halleriyle iftihar etti.”[186] Atatürk’ün Caetani’nin Hüseyin Cahit çevirisinden aldığı bu cümle söz konusu eserde şu şekildedir: “Muhammed hiçbir zaman bir asalet hücceti talep etmeyi ve damarlarında İbrani enbiyasının kanı cevelan ettiğini iddia eylemeyi aklına getirmedi.”[187]
Görüldüğü gibi Atatürk, Hz. Muhammed’i kendisine sonradan yüklenmiş soyluluktan kurtarırken, bir bakıma demokratik toplumun gözünde daha değerli bir yere oturtmaktadır.[188]
Yani Hz. Muhammed de her ademoğlu gibi beşeri/insani tarafları olan Allah’ın bir kuluydu ve her yönüyle sade bir hayat sürerdi. Bu, risalet öncesindeki süreçte Hz. Hatice validemizle evlenip maddi yönden şartlarının iyileştiği 25 yaşından 40 yaşına kadarki zaman diliminde de aynıydı.
Zaten Peygamberimiz, kral-peygamber yerine kul-peygamber olmayı tercih etmiş, kralların yaşamından uzak bir yaşam sürmüş, fakat ona gösterilen saygı ve sevgi dünyada hiçbir krala gösterilmemiştir.[189]
Gelgelelim Batılı tarihçilerin “İnsandan büyük, Tanrı’dan küçük” sözleriyle tanımladığı Hz. Muhammed, kendi yaşamı içerisinde peygamberlik çizgisinin zirvesine ulaştığı günlerde bile 15 yaşlarındaki genç bir çoban iken sahip olduğu alçakgönüllüğü korumasını becerebilmiştir. Bu alçakgönüllülük tam bir doğallıkla çevrelenmiştir. Bazı karizmatik kişiliklerde görünen, alçakgönüllülük perdesi altında aslında alkış ve takdir toplamaya dönük, bir riyakarlık yatırımına dönüşmemiştir.
Mekke’yi onbin kişilik bir ordunun başında fethederek, mücadelesinin hayatıyla sınırlı kısmının, askeri ve siyasi zaferini tamamladığı sırada, başı devesinin eğerinde, iki büklüm olarak şehirden içeri girer.
Vefat ederken geriye kalan 7 gümüşlük nakit varlığının 5 gümüşünü Medine’nin fakir ailelerine sadaka olarak dağıtır. Bu sırada bir Yahudi tüccardan aldığı yaklaşık doksan kg. arpa karşılığında savaş zırhı rehin bulunmaktadır.
Öğülmekten samimi bir rahatsızlık duyar. “Beni öğmekte ileri gidip Hristiyanların İsa karşısında düştükleri duruma düşmeyin” der ve ekler “Siz benim için sadece Allah’ın kulu ve elçisi deyin.”
Hayatı boyunca saf buğday ekmeği hiç yememiştir. Peygamberlik hayatının bir döneminde devlet hazinesinden ödünç olarak alınmış yedi keçinin sütüyle geçinir.
Bir gün, yanına en son giren arkadaşı oturacak bir örtü, minder bulmak için bakınırken, hızla üst elbisesini çıkarıp “Al bunun üzerine otur” diyerek uzatır. Yıllar sonra zafer kazanmış bir komutan olarak bebekliğinde kendini emziren süt annesi ve akrabalarıyla karşılaştığında da hiç çekinmeden aynı şeyi yapar, hepsinin altlarına kendi elbisesini yayar.
Hz. Muhammed’in evine giden arkadaşları O’nu tek başına evinin duvarını tamir ederken görürler. Kendi devesini kendi tımar eder, kişisel işlerini, hiç kimseye buyurmaz, yük olmak istemez. Bu açıdan bakıldığında, O’nun yaşam prensibi “İnsanlar arasında insanlardan bir insan olarak yaşamaktır.[190]
Yani özetle şurası su götürmez bir hakikattir ki Sevgili Peygamberimiz (sav) kırk yaşına kadar toplum içinde sade bir hayat sürdü. Dönemin kötü, bozuk hallerinden titizlikle kendini muhafaza etti. Kırk yaşında peygamber oldu. Vazifesine başladığında doğruluğu, dürüstlüğü, güvenilirliği gibi güzel ahlâkî meziyetleri dışında güç ve kuvvet adına elinde hiçbir maddi imkân yoktu.[191]
Öte yandan gayet sade bir hayat süren Rasûlullah, aynı şekilde evinde ailesinin hizmetinde bulunur, elbisesini yamar, ayakkabısını tamir ederdi.[192] Bir gün ev halkından ekmeğin yanında katık istemiş, evde sirkeden başka bir şey olmadığını öğrenince, “Sirke ne güzel katık; sirke ne güzel katık.”[193] buyurmuştur.
Daha da mühim olan şuydu ki Hazreti Muhammed’in bir gün sonra yiyeceği yedek yiyeceği hiç olmadı.[194]
PEYGAMBERİMİZİN AİLESİ İKİ GÜN ARKA ARKAYA ARPA EKMEĞİYLE KARNINI DOYURMADI
Bu hususlarla ilgili olarak Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ailesi, onun vefât ettiği ana kadar, iki gün arka arkaya arpa ekmeğiyle karnını doyurmadı.[195]
Müslim’in bir rivayeti şöyledir:
Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in aile efradı, Medine’ye geldiği günden vefat ettiği ana kadar, üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.[196]
Yani şunu artık kesin olarak söyleyebiliriz ki Resûl-i Ekrem (s.a.v) sâde yaşar, sâde giyinir, sâde yemek yerdi. Her şeyde sâdeliği severdi.[197]
Hz. Ömer (r.a), Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in odasında gördüğü şeyleri şu tarzda nakletmiştir:
Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in sırtında bir ihrâmı vardı. Bir tarafta çıplak bir sedir, üzerinde deriden bir yastık duruyordu. Bir köşede bir avuç yulaf, bir post, boş bir su tulumu gördüm. Bu manzara karşısında ağladım. Resûl-i Ekrem (s.a.v), niçin ağladığımı sordu:
“Nasıl ağlamayayım; üzerinde yattığınız yatak, vücûdunuzda izler bırakmış, bütün memâlikiniz işte bu odanın içinde. Kayser’ler ve Kisrâ’lar dünyânın bütün zevkini sürdükleri halde; Siz Allâh’ın Peygamberi böyle bir hayat geçiriyorsunuz” deyince, Resûl-i Ekrem (s.a.v): “Ey İbn Hattâb! İstemez misin ki bu dünyâ onların olsun da, âhiretin nimetleri bizim olsun” buyurdu.[198]
Hicretin 9. senesinde Yemen ile Sûriye arasındaki bütün havâlî İslâm Devleti sınırları içerisine girdiği zaman, Hz. Peygamber (s.a.v)’in hücresinde çıplak bir sedirden bir su tulumundan başka bir şey yoktu.[199]
Gelgelelim Peygamber Hazretleri de ümmetine şöyle buyurmaktadır:
“Siz işitmiyor musunuz, siz işitmiyor musunuz? Sade yaşamak imandandır; sade yaşamak imandandır.”[200]
Yani Hz. Peygamber’in nübüvvet öncesi yaşamına baktığımızda her yönden mutedil bir hayat yaşadığını görürüz. Hatta askerî, siyasi ve kültürel alanlarda çok fazla göze batan bir fonksiyon sergilememiştir.[201]
Adeta Yüce Allah, antipatinin ve sempatinin birbirine çok yakın bulunduğu bu alanlardan Hz. Peygamber’i uzak tutarak insanların Ona (sav) karşı antipatilerini önlemiştir.[202]
Mekkeliler Hz. Peygamber(sav) ile ilgili doğru sözlülüğü, güvenilirliği ve üstün ahlakıyla ilgili olumlu izlenimlerden başka bir düşünceye sahip değildi.[203]
PEYGAMBERİN ROLÜ VE “KAVMİN HALLERİ”
Cumhuriyet devrimcileri, İslâm tarihini incelerken, kişinin tarihteki rolü ile toplumsal süreçler arasındaki ilişkiyi önemle gözetirler. Atatürk, Hz. Muhammed’in kabile toplumundan devlete sıçramadaki tarihsel rolüne haklı olarak övgüyle değinmekle birlikte, tarihi kişilerin yapmadığına da işaret ediyor. Ona göre, İslâmiyetin 13 yüzyıldır devam eden güçlü etkisinin nedenleri, Peygamber’in seçkin niteliklerinin ötesinde, toplumdadır. İslâmın “tarihi harikasının nedenini” Büyük Devrimciden dinleyelim:
“Bu harikanın sebebini araştırırken yalnız Muhammed’in şahsı üzerinde durmak yeterli değildir. Başka unsurları da göz önünde tutmak lazımdır. O unsurlar söz konusu adamın faaliyet sahasını oluşturan kavmin halleridir.”[204]
HZ. MUHAMMED’İN BÜYÜK DEVRİMİ
Atatürk, dikkatini Hz. Muhammed ve İslâmiyetin tarihsel rolü üzerinde yoğunlaştırmıştır. Arap çöllerinde Hz. Muhammed’in ortaya çıkışı ve İslâmiyetin doğuşu, kabile hayatından büyük bir imparatorluğa geçiş aşamasına rastlamaktadır. Gelişen ticaret, kabile ilişkilerini dağıtır ve kabileler arası anarşiye son verecek güçlü bir otoriteyi ve hukuk düzenini gerekli kılar. Nitekim Bedir Savaşı’nda Arabistan’da aralarında kan bağı olan akrabalar birbirlerine karşı savaşmışlardır.[205]
CUMHURİYETİN TARİH ÖĞRETMENİ HZ. MUHAMMED’İ NASIL YAZDI
Kemalist Devrim’in bilimsel eğitim sistemi, İslâmiyet ve Hz. Muhammed’i, 1930’larda genç kuşaklara, lise Tarih, Medeni Bilgiler ve inkılap Tarihi kitaplarında, yukarda kısaca özetlediğimiz içerikle anlatmıştır. Bu tarihsel tavrın, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bile devam ettiğini saptıyoruz. Bu bilimsel tahlil ve saptamaları, İkinci Dünya Savaşı döneminde yayımlanan Samih Nafiz Tansu’nun Tarihde Orta Zamanlar kitabında buluyoruz.[206]
Öte yandan Kabataş ve Şişli Terakki liselerinin tarih öğretmeni Samih Nafiz Tansu’nun 1945 yılında yayımlanan Tarihde Orta Zamanlar 11 başlıklı ders kitabında, İslâm devriminin sınıfsal karakteri şöyle açıklanır:
“Hz. Muhammed’in bu yeni inkılabında her devrimde olduğu gibi hürriyet, adalet, müsavat, kardeşlik esaslan vardır. O yalnız tek tanrı üzerinde değil, her şeyden evvel bir sınıf inkılabı üzerinde duruyor, haksız kazançların zulüm olduğuna işaret ediyordu. O zaman tehlikeli bir insanla karşılaştıklarını anlayan Mekke’nin zenginleri, ( … ) Müslümanlara boykot yaparak onları müşkülata uğratmışlardı.”[207]
Peygamber’in Medine’ye göçünü ve savaşları biliyoruz. Bütün bu mücadeleden zaferle çıkan Hz. Muhammed’in Mekke’ye dönüşünü Kemalist Devrim’in tarihçisi şöyle anlatır:
“Peygamber yaşlı gözlerle Mekke’den kaçtıktan tam on sene sonra davasına bağlanmış, ona inanmış bir kalabalığın içinde mes’ut bir şef, bahtiyar bir inkılapçı olarak yükseliyordu.”[208]
Atatürk döneminde, Arapların İslâmiyete geçişleri, din derslerinde “medeniyet kuruculuğu” olarak öğretildi.[209] Din dersleri daha sonra 1935 yılında kaldırıldı ve 1945 sonrasında yeniden müfredatlara eklendi.
Atatürk’e göre, İslâm öncesinde Arapların “toplumsal ve siyasi hayatları anarşi içinde”dir. “İdareleri de bir nevi halk idaresi”dir.[210]
Atatürk’ün kastettiği, “kabile demokrasisi”dir. Ancak kabile hayatına rağmen, meta üretimi filizlenmiş ve Mekke ve Medine gibi ticaret merkezleri olan şehirler kurulmuştur. Atatürk, “Mekke ve Medine ahalisinin tüccar olduğunu” belirler. Hatta Yemen’de “küçük kabile krallıkları” olduğunu saptar. Toprağın verimliliği ve ticaretin gelişmesiyle bu kabile krallıkları arasındaki ilişkiye değinmemekle birlikte, Arap yarımadasının güneyinde yer alan Yemen’in “büsbütün başka olduğunu”, “verimli yerleri” bulunduğunu ve “eski bir medeniyete” beşiklik ettiğini belirtir.[211]
Sonuç olarak Hz. Muhammed, ticaretin çözüldüğü bir bedevi kabile toplumundan “dini bir imparatorluğa” geçişe önderlik etmektedir. İslâmiyet, ticaretin gelişmesi için gerekli hukuk düzeni ve otoriteyi kurmuş, devleti adım adım inşa etmiştir. Daha önce Mısır’da tek Allah’ın doğuşuna yol açan toplumsal-siyasal süreç, 7-8. yüzyıl koşullarında, bu kez Arabistan yarımadasında yaşanmıştır. Atatürk, olayın “büyük bir devrim” olduğunu saptamıştır. Gerçi Büyük Devrimci Önder, bu tarihsel sıçramanın toplumsal-ekonomik temeli ile siyasal ve ideolojik üstyapısı arasındaki ilişkileri açık olarak göstermemiştir, ancak altını çizdiği tarihsel olgular arasında tutarlı iç bağlantılar vardır.[212]
MAHMUT ESAT BOZKURT: “MUHAMMED’İN İHTİLAL HAREKETİ”
Yalnız Atatürk değil, Cumhuriyet Devrimi’nin düşünürleri, Hz. Muhammed’in “büyük bir devrim yarattığını” saptamışlardır. Atatürk döneminin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, üniversitelerdeki inkılap Tarihi derslerinde Hz. Muhammed’i şöyle anlatıyordu:
“Onun hadisesi, bir ihtilal hareketiydi. ( … ) Devlet kurdu, milletini her millete egemen kıldı. Bayındırlık içinde bıraktı. Çünkü hakkı unutmadı. Kılıcı elinden bırakmadı.”[213]
Hz. Muhammed, Kemalizm’in tarihçilerine göre, “Yalnız büyük bir insan, inkılapçı bir önder, büyük bir din kurucusu değil, aynı zamanda Arabistan’ın kudretli hükümdarı idi”. Bu devrimci önder, yeni bir medeniyetin kuruluşuna önderlik etmişti.[214]
SAMSUN MİLLETVEKİLİ RUŞENİ BARKUR: “ZAMANININ MÜHİM İNKILAPÇISI”
Döneminin önde gelen düşünce insanlarından Samsun Milletvekili Ruşeni (Barkur) de Atatürk’ün sayfa kenarlarına “alkışlar”, “bravo” gibi notlar yazdırdığı elyazması kitabında, Hz. Muhammed ‘i uzun uzun inceler. Ruşeni, İslâmiyeti bir inanç olarak kabul etmemekle birlikte, Hz. Muhammed’in devriminden övgüyle söz eder:
“Muhammed yasalaştırdığı hükümlerle zamanının mühim bir inkılapçısı olduğunu ispat etmiştir. Günün ihtiyacına göre ümmetine ayet yetiştirmesi ve bazen gördüğü lüzum üzerine yeni bir ayetle eski ayetleri değiştirmesi, her halde Muhammed’in uzun mücadele ve derin muhakeme ile bir toplum hayatı kurmak istediğine işaret eder. Bundan dolayı Muhammed, şüphesiz büyük bir tarih adamıdır.”[215]
YENİ BİR MEDENİYET
Atatürk’e göre, İslâmiyetle birlikte yeni bir uygarlık doğmaktadır. Atatürk, yeni inanç sistemine geçiş ile yeni siyasal ve toplumsal sisteme geçiş arasındaki ilişkiyi, materyalist tarihçiliğin verileriyle açıklamıştır:
“Arap kabilelerinin mabudlarını temsil eden yere dik konulmuş taşlar” arkada kalmakta olan kabile toplumunun inancıdır. Toplum, kabile putlarına taparken, soyut ve tek bir Allah fikrine doğru sıçramaktadır. “Gözle görülmeyen cinler ve perilerin” yerini, “cinlerden yüksek olan Allah” almaktadır.[216]
İslâm’dan sonra uygarlığa yükselen bir toplum, Batı Asya’da kendisinden önce kurulmuş uygarlıkların uzun süreçlerde oluşturdukları ve birbirlerine devrederek olgunlaştırdıkları ideolojik yapılanma ve kurumlaşmaları bir bakıma hazıra konarak ve en gelişmiş düzeyde kabul ettiler. Sumer, Babil, Mısır ve Filistin’de oluşan tek ilahlı Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa kadarki gelişmenin son ideolojik mirasçısı, İslâm medeniyeti oldu. Atatürk’ün İslâmiyet ile Hıristiyanlık ve Yahudilik, hatta Mısırlıların dinleri arasında kurduğu bağlantılar, aslında bu tarihsel süreç ve sıçramaları anlatmaktadır.[217]
İSLÂM VE TÜRKLER
Türklerin İslâmiyeti kabul etmesine gelince, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki tezlerde bazı farklılıklar görülür. Kimi zaman “Türklerin toplumsal geleneklerinin pek çoğunun İslâm’ın hakikatlerine uygun ve yakın olduğu” kabul edilirken,[218] kimi zaman da bu olay, üstün bazı özelliklerin terk edilmesi gibi yorumlanır.[219] O devirde yapılan bu değerlendirmelerde, sosyolojik tarihçiliğin terk edildiği ve devrin konjonktüründe güdülen milliyetçi tezlerle hareket edildiği söylenebilir. Olaya Türklerin kabileden devlete sıçrayışları açısından değil, o tarihte var olmayan milliyetçi açıdan yaklaşılıyor.
Türklerin İslâmiyet’i kabulünün tarihsel sürece uygun bir yükselme olduğunu saptamak gerekir. Türk hakanları ve soyluları, daha Hunlar zamanında Orta Asya’da Tanju veya Gök Tanrı diye anılan tek tanrıyı keşfetmişlerdi. Bu açıdan uygarlaşmış Türklerin inancı Şamanizm değildi. Bu ciddi yanlışı ne yazık ki bazı tarihçilerimiz bile tekrar ederler. Oysa Şamanizm, din değil, büyücülük idi. Gök Tanrı’ya inanan kağanlık aristokrasisinin Şamanizmle bir ilgisi yoktu. Nitekim Türk kağanlıklarının uygarlığı temsil eden soyluları ve tüccarları, İslâmiyeti kolayca benimsedi ve kabul etti. Çünkü İslâmiyet’in Allah inancında Gök Tanrı’nın Ortadoğu’da Sumerlerden beri daha soyutlanmış. ve mükemmelleştirilmiş halini buldular. Kemalist Devrimin önderleri, bu konuyu yeterince açıklayamadı ve berraklaştıramadılar. Bu konuda Bozkurt Efsaneleri ve Gerçek başlıklı kitabın “Gök Tanrı’dan Allah’a” başlıklı bölümünde geniş bir tahlil bulunmaktadır.[220]
Öte yandan Atatürk, itikadi yönden Türkleri ele alırken Araplar ve İslâmiyet için de şu hükümlerde bulunmuştur:
“Yüce Tanrı, Türk ülkelerine ve milletine bir peygamber gönderme gereği duymamıştır. Çünkü Türk milleti İslâmiyetten çok zaman önce vahdaniyet inancına sahipti ve hiçbir devirde ahlak yapısını bir peygambere muhtaç olacak kadar kaybetmedi. İnsanoğlunun yaptığı putlara tapınmadı. (..) Biliyorsunuz ki biz Türkler, İslâmiyeti vahdaniyet inancı getirdiği için kabul ettik ve onun dünyaya yayılmasını kafa ve kılıcımızla biz sağladık. Eğer Türkler Müslüman olmasaydı, İslâmiyet, Musevilik gibi göksel bir din olarak kalırdı. İslâm âlemine bu gerçeği anlatmak gerekir. Araplar, topraklarına üç semavi din peygamberinin gelmesiyle övünürler ve üstünlük iddia ederler. Bizi de böyle bir nasipten mahrum olduğumuz için küçümserler. Aslında bu bizim ahlak ve insanlık benliğimizi, hiçbir devirde bir peygambere muhtaç olmayacak kadar kaybetmemiş olmamızın ilahi takdir ve tasdiğidir. Çünkü hangi peygamberin nerede doğru yolu gösterme vazifesi alacağı Tanrı’nın takdiridir.”[221]
Gelgelelim Türkler sayesinde İslâmiyet’in büyüdüğü ve yüceldiği Atatürk dönemi tarih kitaplarında çocuklarımıza öğretilmiştir:
“Medinelilerden Müslüman olanlar çok çabuk çoğaldı. Yalnız Us kabilesi kolaylıkla İslâmiyet’i kabul etmedi. Muhammed’in Yahudilerden gördüğü muhalefet daha şedit olmuştur. Muhammet Arapları tatmin ve Yahudileri bertaraf etmek suretiyle adım adım muvaffak oldu. Fakat İslâmiyet ancak Arap Yarımadasının hudutlarını aştıktan ve Arap olmayan kavimler, bilhassa Türkler tarafından kabul edildikten sonradır ki, büyük bir din haline geldi”[222]
Türklerin Arapları etkiledikleri hususlar Atatürk dönemi tarih kitaplarında aynen şöyle belirtilmiştir:
“Arapların yazı lisanı bir türlü, konuşma lisanları başka türlüdür. Arap lisanı, Sami lisanların en zenginidir. Bu da müslüman şairlerin ve hatiplerin bilhassa müslüman Türklerin arap lisanını işlemelerinden ileri gelmiştir. Arap lügatini yapan bir Türktür. Şairlerin arap hayatı içtimaiyesinde büyük bir mevkileri vardı.”[223]
Türkler tarafından ilim ve irfan vadisinde ve muhtelif san’at sahasında yüksek inkişaflar vücuda getirildikçe ilim ve san’at zümreleri çoğaldı. Bu sayede ihtisas ve iş erbabının kendi sahalarında çalışmaları neticesinde İslâm medeniyeti, İslâm san’atkarlığı inkişaf etti.
Hülasa, İslâm medeniyeti bütün İslâm kavimlerin müşterek malı olan bir medeniyettir. Bu medeniyetin teessüsünde her milletten ziyade Türklerin hizmetleri olmuştur. Arap olmayan milletler İslâmlaştıktan sonra her sahada bir kaynaşma husule geldi. İslâmlaşmış olan her kavim, medeniyet sahasına kendi gayret ve kabiliyetini aşıladı. İlim ve fennin
her sahasında birçok eserler vücuda getirildi. Arap lisanının taammümü neticesinde, muhtelif milletler arasında bir kültür iştiraki oldu. Ticaret, seyahat, orduların ve milletlerin hareketleri, akidelerin, adetlerin intişarı, İslâm milletlerinin yekdiğerine olan tesirini çoğalttı. İslâm alimleri birbiriyle müsabaka ve rekabet edercesine ilim ve fennin her sahasında çalıştılar; İslâm medeniyeti işte bu suretle vücut buldu.[224]
“İslâmiyet devrinde ulum ve maarifle iştigal edenlerin en çoğu Arap olmayan kavimlere mensup idi. İslâm medeniyeti kendi teessüsünü diğer milletlere, bilhassa Türklere ve İranlılara medyundur.”[225]
“Araplara medeniyet sahasında ve askerlikte üstat olan Türklerdi. Araplar Semerkand’a girdikten sonradır ki Türklerden kağıtçılık san’atini öğrenmişlerdi.
Araplar, askerlik san’at ve meziyetlerini de Arap ordularına intisap eden Türklerden öğrenmişlerdir.”[226]
“İslâmiyet’in zuhûru esnasında yüksek bir seviye ve eski bir medeniyet sahibi olan Türklerin İslâmiyet’i kabul ettikten sonra İslâmiyet’in teessüs ve inkişafında pek mühim bir amil olmaları tabii idi. Bilaistisna İslâm medeniyetinin her şubesinde Türklerin büyük hizmetleri oldu.”[227]
“O devrin hukuku olan fıkha dair eserlerin birçoğu Türk alimleri tarafından vücuda getirildi. Bugün bile İslâm dünyasının her tarafında elden ele dolaşan “Hidaye” Merginanlı bir Türk aliminin eseridir. Usul kitaplarının en mühimleri yine Türkler tarafından yazılmıştır. Türkler bilhassa felsefi ve müspet ilimler sahasında vukuf ve ihata göstermişlerdir. Türklerin meşgul olmadığı ilim sahası yoktur. Eski Yunan usulünde ilk coğrafya kitabı yazan “Belhli Ebu Zeyit’tir. Hint ulum ve felsefesini İslâm dünyasına ve Avrupa’ya tanıtan Ebu Reyhani Biruni Harezmli bir Türk’tür. İslâm dünyasının Aristosu İbn-i Sina Buhara yakınında Afşine kariyesinde doğmuş bir Türktür. İslâm dünyasının en büyük filozofu Farabi Türkmen elinde Farap’ta (Faryap) doğmuştur. Memun tarafından ilk defa olarak tesis edilen rasathanenin en yüksek mütehassısı Mervli Halit İbn-i Abdülmelik tir. Bağdattaki “Darülhikme”nin azaları arasında en mühim sima ve en meşhur riyaziyyatçı “Harezmli Musa”nın oğlu Mehmet de bir Türktür. Bu alim HintYunan usullerini cami olan Zayiçenin mucididir. Araplara kendi dillerinin en mükemmel lügat kitabını hediye eden Cevheri Türk’tür. Farabi’nin Es Siyasetü’l Medeniye adlı eseri iktisadi siyasete dairdir. İslâm medeniyetinde bu mevzuya dair ilk yazılan kitap bu eser olduğundan iktisadi siyaset ilmini İslâmlar arasında tesis etmek şerefi de Türklere aittir.[228]
Atatürk, Türklerin İslâm’ı seçmesine Emevî devrinde Arapların aşırı milliyetçiliğe dayalı mevali politikalarının mani olduğunu, bu politikalar değiştikten sonra Türklerin İslâm’a geçmeye başladığını belirtir:
“Arapların istila maksatlarını islâmlığın neşri gibi dini bir mefkureye atfetmek kat’iyyen doğru değildir. Bilhassa Emevi halifelerine, inanmadıkları ve çok kere tahkir ettikleri Muhammet dininin neşri gibi bir maksat atfetmek, hakikatten çok uzaklaşmaktır. Onlar yalnız zengin ve mamur ülkeleri talan etmek, gittikçe genişliyen bütçelerine yeni yeni varidat membaları bulmak gibi hasis emeller arkasında koşmuşlardır.
Asırlardan beri hakim yaşıyan Türkler, tabiatile bu çapulcuların hükmü altına giremezlerdi. İslâm dinini kabul ederek efendilikten mevaliliğe (köleliğe) inemezlerdi. Bunun içindir ki Emeviler bir asra yakın bir müddet uğraştıkları halde Türkler arasında İslâm dinini yayamamış ve küçük Türk beyliklerini bile hakimiyetleri altına alamamışlardır.
Türkler ancak kendilerini mevali yapmak istiyen Arapların efendisi olmaya karar verdikten sonradır ki kütle halinde islâm dinine girmişlerdir.”[229]
Yine Türkler, hiç şüphe yok ki, birçok kahraman evlat şu ve bu şekilde Arap halifelerinin devletinin içinde ve İslâm adına fetholunan eyaletlerde zaferleri sağlayan kuvvetlerin kalbine girmişlerdir. Ve Türkler o dönem İlim, sanat özellikle askerlik vede başkumandanlık mevkilerinide 1.derece hakimiyet sahibi ve zaferlerde pay sahibi olmuşlardır.[230]
Ayrıca İslâm ve Türkler demişken şu detayı da atlamamalıyız ki Türklerin her ne kadar milletçe ve kitleselleşmiş halde olmasa da İslâm’la ilk teması ticaret ve madencilik vesilesiyle mümkün olmuştur. Merhum duayen Murad Adji bu süreçle ilgili şunlardan bahsetmektedir: “Doğu’nun tarihine bakıldığında, Türklerde dini geleneklerin MÖ 5. yüzyıla doğru şeklini bulduğu görülür, başlangıcı ise yüzyılların derinliklerinde kaybolmaktadır. İnancın doğuş nedeni üzerine yapılabilecek en yakın tahmin, Altay halkının yaşamını değiştiren madencilikle ilgili olabilir. Eski bir destan bu olayı, Altay halkına Gök Tanrı’yı anlatan ve onlara demir cevherini işlemeyi öğreten Gezer Han öyküsüne bağlar. Yeni Tanrı ve yeni element ilişkisi aşikârdır. Altaylının bilincinde onlar her zaman tek ve ayrılmaz bir bütün olarak kalmıştır.
Fotoğraf: Demir Çağının MÖ 1000 sürecinde Altaylardaki meteor demirini toplayarak başlamıştır. Batıda Avrupa’ya ve doğuda Çin’e ulaşımı yaklaşık MÖ 500’lerde ve Afrika’nın güneyine de ulaşımı (şematik; daha Turan Uygarlığı bilinmiyor). [231]
Demiri boşuna “göksel metal”, “göklerin armağanı” olarak adlandırmıyorlar Altay halkının destansı şaheserlerinde. Bu isimde, göktaşını bulan insanı saran coşku ve hayranlık ifadesi vardır, çünkü göktaşları gökyüzünden gelen habercilerdir ve saf halde doğada bulunmadığı bilinen demiri eski insanlara armağan ettiler. Demir göktaşlarından elde edilmiştir. En eski aletler olarak bilinen bıçak ve hançerler bunlardan yapılmıştır. Göklerde birçok değerli maden yataklarının sahibi Tanrı, insanlara cevheri eritip, demir elde etme yeteneği bağışladı. Altay halkı da ona ibadet etmeye başladı. Felsefe bu anlayış zemininde bina oldu, toplumla birlikte gelişip bir dünya görüşü doğurdu ve zamanla olgunlaşıp yeni yaşamın ahlaki temel değerlerini oluşturarak din haline geldi.”[232]
Gelgelelim Türklerin demir madeni alanındaki mahareti, onların pek çok ürün imal edip dış pazarlara satmasına vesile olmuş, en uzak diyarlara demir madenini işleyerek imalatını gerçekleştirdikleri malları pazarlamışlardır. Bu malların en başında savaş materyali olmasından ötürü kılıç gelmektedir ki İslâm’la ilk şereflenen kuşağın içinde Mekke’de adı geçen ilk Türk sahabi olan Ebu Ubeydullah Süreyc et-Türkî, kılıç yapmakla maruf olduğu gibi, yörede kaliteli kılıçlar Süreyciyyat markasıyla sorulur ve satılır olmuştu. Süreyc, Hz. Peygamber’in dedesi Abdulmuttalib’in en büyük oğlu olan Haris’in hizmetlisidir. Hanımı Raika da ilk Müslüman Türk sahabiyesidir.[233]
Hz. Süreyc’in Hicaz’da nasıl yaşadığını ele alacak olursak Oğuzların Bozok kolundan olan Kayı Boyu’nun bir kolu, 500’lü yıllarda Ak Hun İmparatorluğu’nun egemenliği döneminde yaşayıp Ak Hunlar yıkılınca ticaret yolları üzerinden Mezopotamya ve Hicaz taraflarına göç edip Mekke’ye kadar ulaşmış ve buraya yerleşerek hayatını burada sürdürmeye başlamıştı. Mekke’de Süreyc kabilesini kuran Kayı asıllı bu zümre, atalarının kadim mesleği olan demircilik yaparak ürettiği kılıçlarla Mekke’ye damgasını vurmuştur. Bu kılıçlar da imalat işlerini yapan bu Süreyciler kabilesinden adını alarak “Süreyciyyat” olarak ünlenmiştir. Bu kabile Arap tarihini anlatan pek çok kaynakta geçmiş olup, Arap tarihçileri Süreycilerden bahsederken “Ubeydullah Türkü” diye söz eder. Çünkü Ubeydullah et-Türki, Süreyci kabilesinin önde gelen isimlerinden biri idi ve tabakat bilginlerinden olan Arap asıllı tarihçi Ebû’l Ferec el İsfahani, kaleme aldığı Kitabü’l-Egani adlı eserinde Süreycilerden bahsederek; “Ubeydullah’ın Atası Türk’tür” der.[234]
Bu eser, şu ana dek hiçbir İslâm müverrihi tarafından Türkçe’ye tercüme edilmemiş olup halen daha Türkçe’ye tercüme edecek bir babayiğidin çıkmasını bekliyor.
Bütün bunlara binaen Süreyciler, zaman içinde Mekke’de kalabalık bir sülaleye dönüşüp devasa seviyede kazandığı saygınlık ve itibar sayesinde Kâbe Kayyımlığı görevini, yani Kâbe’nin koruyuculuğunu üstlenmiştir. Bu görevi Hz. Muhammed Mekke’yi 630’da fethedinceye kadar sürdüren Türk asıllı Süreyci kabilesine reislik yapan Osman bin Talha, Kâbe’nin anahtarlarını Peygamber Efendimize teslim etmiştir. 630’daki fetihten sonra Mekke halkı Müslüman olurken Süreyci kabilesi de İslâm’a geçmiştir.[235]
Yine Hz. Peygamber döneminde Merv şehrinden gelen bir tüccarın Müslüman olduğundan bahsedilmiştir. Sonrasında sahabe ve tabiinden kimseler gelip buraya yerleşmiştir. Merv şehrinde 25 kadar tabiinden kimsenin yaşadığı rivayet edilmiştir ki bu kimseler aracılığıyla bölgede İslâmi ilimlerin kaynağı oluşmuştur.[236]
Türkler ve Arapların İslâmiyet öncesi birbirlerini tanımalarına sebep olan bir diğer etken de ticaretti. Ünlü ticaret güzergâhı olan İpek yolu çeşitli Türk boyu ve devletlerini bir araya getirirdi. Araplar da bu vesileyle Türkler ile tanışma fırsatı bulmuşlardı.[237]
Yani her ne kadar iki ulusun yaşamış oldukları coğrafya, dönemin koşullarında birbirleriyle birebir ilişkide bulunmalarına engel oluşturuyorsa da, Türkistan coğrafyasından geçen önemli ticaret merkezi İpek yolu sayesinde birbirleriyle dolaylı da olsa etkileşimde bulunmuşlardır. Aynı zamanda Türk illerinden kalkan kervanların, Arap ellerine gittiğini söylemek de yanlış olmayacaktır.[238]
Ancak bundan daha dikkat çekici bir diğer olay ise, Hz. Muhammed; İslâm’ı bildirirken kendisine inanmayan bir grup Arap’ın onları Türk yurtlarına gönderme istekleridir. Bu isteklerinde Akhun topraklarını kasteden Araplara, Peygamberin amcası Ebû Talib, Kaside-i Lamiyye adlı 96 beyitlik yapıtında yanıt vermiş ve Türk topraklarına gitmeyeceklerini söylemiştir. Bu kaside de görüldüğü üzere, Peygamberi Türk yurtlarına gönderme istekleri, coğrafyanın uzaklığından ve ilişkilerin zayıflığından kaynaklanmaktadır. İlk Türk-Arap münasebetleri kervanlar ve ticaret yoluyla, dolaylı olarak gelişmiştir.[239]
Ezcümle Hz. Muhammed zamanında Araplar tarafından ticari faaliyetler vesilesiyle bilinen Türklerle arada karşılıklı ilişkiler bulunuyordu.
Yine Hicaz’da yapılan panayırlar mevcuttur ki, Muhammed Hamidullah’ın İslâm Peygamberi adlı eserine göre, Basra ve Bahreyn’de Arap tacirlerinin sık sık uğradıkları Muakkar ve Debâ ticaret panayırlarına İran, Hindistan ve Asya’dan insanlar katılırdı.[240]
Yani Türklerin İslâmlaşması süreci tahkik edilirken umumiyetle görmezden gelinen ticarî etkenler göz ardı edilmemelidir. Ancak dünyada özel mülkiyetin ve ticaretin geliştiği her toplumda İslâmiyet yok elbette.[241]
Lâkin, buna rağmen Türklerin İslâmlaşmasının doruk evresi olan 8-10. yüzyıllara baktığımızda, zamanın öncü medeniyet yolunun İslâmiyet olduğunu görürüz.
Gelgelelim özel mülkiyette ve ticarette büyük gelişmeler gösterdiği ve yerleşik hayata geçtiği bir dönemeçte kitlesel olarak İslâm uygarlığının dairesine girmeye başlayan Türklerin, gerek özel mülkiyette ve ticarette büyük gelişmeler göstermesi, gerek yerleşik hayata geçmesi, gerek pek çok konar-göçer vesilesiyle Orta Asya’dan Anadolu’ya gelmesi ve gerekse İslâm uygarlığının dairesine girmesi gibi pek çok etken, Türklerdeki yeme kültüründe bazı yeni alışkanlıkların edinilmesini sağlamıştır. Evet İslâm’a geçiş etkeni de pay sahibiydi diyorum çünkü Türklerin -çoğunluğunun- geniş bir zaman dilimi içinde İslâmiyet dinine geçmesi de Türklerin tatlıya ve şekere olan bakışına da etki yapmıştır. Bunun yanı sıra İslâm dini peygamberi Hz. Muhammed’in bal, hurma, helva ve çeşitli tatlı lezzetleri tüketmesi ve (bazılarının gerçekliği tartışmalı olsa da) şekerli lezzetlerin tüketimini salık veren içerikteki hadisleri, Türklerin İran coğrafyasına yayılması ile birlikte olduğu ve Abbasiler döneminde giderek artan Arap – Türk etkileşimi de Türklerin sofralarında şekerli yiyeceklerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Özellikle Büyük Selçuklular döneminden başlayarak baklava, sütlaç, helva, şerbet gibi lezzetlerin ortaya çıkması ya da gelişmesi bu etkileşimin bir sonucunda gerçekleşmiştir. İbn Battuta’nın seyahatnamesinden öğrendiğimize göre Asya bozkırlarında yaşayan Türkler, yerleşik hayata ve İslâm uygarlığı dairesine geçinceye kadar tatlı yememiş, vücudu rehavete sürükleyecek ve güç kaybettirecek her türlü gıdadan kaçınmışlardır. Çünkü hayatları hep cenk meydanlarında, her anları tetikte düşman beklemekle geçmiştir. Bu şartlar da haliyle Türklerdeki yeme kültürüne de etki yaptı.[242]
Öte yandan Türklerin Araplarla ve İslâm’la gerçekleştirdiği ilk temaslarla ilgili olarak Hz. Peygamber’in aktif olarak ticaret yaptığı yıllarda bizzat kendisinin Basra ve Bahreyn’e ticarî seyahatte bulunduğunu bildirdiğini dikkate alırsak, daha o dönemde Türkler hakkında fikir sahibi olması normaldir ki hadis kaynaklarında Kubbetu’t Türkiyye (Türklerin Çadırı) olarak ifade edilen yuvarlak bir çadır vardır.[243]
Nitekim Mekkeli müşriklerle yapılan gazveler esnasında rivayete göre Peygamberimizin Kubbetüt Türkiyye adındaki çadırını kullandığı söylenir.
Evet, yanlış okumuyorsunuz. Hz. Muhammed’in yönettiği gazvelerde kullandığı çadırın adı Kubbetu’t Türkiyye (Türklerin Çadırı) olarak geçmektedir.[244]
Bu yuvarlak şeklindeki çadırın Peygamber tarafından kullanıldığını başta İbn Sâd, Taberi, Müslim bin Haccac, Buhârî ve İbn Kesîr olmak üzere İslâmî kaynaklardaki aktarımlardan anlıyoruz.
Sıyam eserinde yer alan ve Müslim bin Haccac’la İbni Mâce’nin naklettiği şu ifadeyi paylaşmak istiyorum: “Hz. Peygamber Ramazan ayının ilk on gününde itikâfa girerdi. Daha sonra girişinde hasır gerilmiş Türk çadırında Ramazanın ikinci on gününde itikâfa girdi. Hasırı eliyle kaldırdı kapıya doğru yürüdü ve başını çıkararak insanlarla konuştu.”[245]
Öte yandan, Müslim’in Muhtasar adlı eserinde yer alan başka bir rivayete göre de, Hz. Muhammed, İstanbul’un fethedileceğini müjdelediği konuşmasını Kubbetu’t Türkiyye’nin gölgesinde dinlenirken yapmış olmalıdır.[246]
Buhârî’de ise, 627 yılında yapılan Hendek savaşında Hz. Muhammed’in Kubbetu’t Türkiyye kullandığı belirtilir.[247]
Yine Taberî, Müslümanların Hendek Savaşı’na hazırlandıkları sırada, Hendek kazılırken büyük beyaz bir kayanın ortaya çıktığını ve sahabenin onu parçalamayı başaramaması üzerine Selman el-Fârisî’nin bu esnada Hendek kazılmasını denetlemek için kurdurulan Türk çadırında bulunan Hz. Peygamberin yanına giderek durumu haber verdiğini bildirmektedir.[248]
Tüm bu ifadelerden anlıyoruz ki, İslâm Peygamberi için Türkler yabancı, bilinmeyen bir topluluk değildir. Eğer Hz. Muhammed, Türklerle ilgili ileri derecede bilgi sahibi olmasaydı kullandığı çadır “Türk Çadırı” olarak isimlendirilmezdi.[249]
Yani kısacası Türk-Arap ilişkilerinin ve tabii ki Türklerin İslâm’la temasının ilk safhasını ticaret oluşturmaktadır ve Türklerin en büyük pazarlama kalemi de başta demir olmak üzere madenlerdir.
Nitekim Atatürk de Türklerin İslâmlaşmasını genel olarak siyasî ve iktisadî gerekçelerin başını çektiği, coğrafi ve stratejik bir zorunluluğun gereği olan uzun süren bir tarihsel sürece bağlamıştır.[250]
Tıpkı 20. yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk önderliğinde gerçekleştirmiş olduğu laiklik atağının bir icat olmayıp bir zorunluluk olarak ortaya çıkması gibi…
Yani Atatürk, 1923’te Cumhuriyet’i ilan ettiği andan itibaren gerçekleştirdiği atılımlarla 20.yüzyılın şartları içinde çağdaş uygarlığa yönelme adımları atmıştır[251] ki benzer adımları da kendi çağlarının şartlarını göz önünde bulundurarak Selçuklu Devleti’ni kuran Tuğrul Bey’le Çağrı Bey’in dedeleri Selçuk Bey’den Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’a kadar devrin kudretli Türk serdarları, yine çok sonraları Cafer Bin Abdullah adını alacak olan Bulgar Kağanı Almuş Han ve 13. Yüzyılda Altınorda Hükümdarı Berke Han da devletlerini büyütme, ticaret yollarına hükmetme, zenginleşme ama en önemlisi askerî açıdan da ek kuvvetli oldukları süreçte Çağdaş Uygarlık yolunu seçtiler, başka deyişle İslâm Uygarlığının bir parçası olduktan bir müddet sonra ellerinde kılıcı bulundurmalarının da kendilerine verdiği avantajla İslâm uygarlığının öncüsü hale geldiler. Yani Türkler Müslüman olduğunda kılıcı kendi ellerinde tutuyordu, üstün ve güçlü taraf olarak Müslüman oldular. Daha sonra Moğolların da Müslüman olması gibi…[252]
İşte bu açıdan Türklerin Müslüman oluşu, kendilerinin Orta Asya bozkır kültüründen İslâm medeniyeti dairesine geçişini sağladı.
Böylece Türkler, bilim, hukuk, eğitim ve mimarlıkta yeni bir çağın parçası oldular.
Bu yönelişin temelinde iman, ahlak ve adalet kavramlarıyla tanımlanan bir çağdaşlık anlayışı vardı.[253]
Lakin aradan yüzyıllar geçmiş ve 15. yüzyıla gelindiğinde insanlık Orta Çağ’ı geride bırakırken artık dinlerin düzenlediği toplumsal-ekonomik ilişkilerin dışına doğru bir sel gibi taşan bir tarihsel yol kavşağına gelmişti. Bu durumda din işleri ile devlet ve toplum işlerinin birbirinden ayrılması zorunluydu. Ve ayrıldı. Laiklik, yalnız din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değildir. Devleti din esasına göre yönetemeyeceğiniz gibi, toplumu da din esasına göre düzenleyemezsiniz. Zaten devlet, toplumu düzenleyen örgütlenmedir.[254]
İşte bu tarihsel sürecin okumasını daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce yapmış olan Mustafa Kemal Atatürk’ün daha Türkiye Cumhuriyeti sene-i devriyesine ulaşmadan gerçekleştirilmesine öncülük ettiği reformlar silsilesiyle büyük atılımlar gerçekleştirilecekti. Atatürk’ün Türkiye’nin bilim, eğitim, hukuk, kadın hakları, ekonomi ve kültür alanlarında çağdaş uygarlığı yakalamak için yaptığı yoğun çalışmalar akılcılık, bilimsellik ve laiklik temelleri üzerine inşa edilmiştir. Atatürk için çağdaşlık, düşüncede özgürlük, bilimde ilerleme ve insan haklarına dayalı bir toplum düzeni kurmaktır. Reformlarla eğitimde, hukukta ve toplum yapısında köklü dönüşümler gerçekleştirmiştir.[255]
İNSANLIĞIN GÜVENCELERİ
Hz. Muhammed ve Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşadığı çağlar arasında 1300 yıl var. Ancak 21. yüzyılda buluştular. İkisi de emperyalist merkezlerden atılan okların hedefi oldu.
Çünkü ikisi de insanlığın değeri.
Hz. Muhammed, Mazlumlar Dünyasının değeri.
Mustafa Kemal Atatürk de Mazlumlar Dünyasının değeri.
Hz. Muhammed, Medeniyet Devriminin önderi.
Mustafa Kemal Atatürk, emperyalizme karşı ilk milli demokratik devrimin önderi.
Emperyalizm, insanlığın yalnız bugününe karşı değil, geçmişine ve geleceğine karşı da savaşıyor. Aletleri mevcut. Örnekler ortada.
Çağımızın büyük savaşı, emperyalizm ile Ezilen ve Gelişen Dünya arasında.
Zalimler ile Mazlumlar arasındaki savaş, aslında sınıflı toplumun ortaya çıkmasından bu yana insanlığın büyük savaşıdır. Her çağda taraflar değişiyor, ancak savaşın özü değişmiyor.
Kölelerin efendilere karşı savaşı …
Çiftçilerin ağalara ve beylere, sultanlara ve krallara karşı savaşı …
Emekçilerin sermayeye karşı savaşı …
En son Mazlum Milletlerin emperyalizme karşı savaşı.
Savaş, aynı savaş.
Bedevi Arap kabileleri arasında kanlı kavgaların, kervan soygunlarının sonu yoktu. Ne canlar güven altındaydı ne de mallar.
Hz. Muhammed’in Medeniyet Devrimi, özel mülkiyetin ve ticaretin güvenliğini sağladı. O, kabileleri ümmette birleştirdi, kabileler arasındaki kavgalara son verdi.
Yedi iklimde yaşandı bu olay. Modu (Mete), Bilge Kağan, Alparslan, Cengiz Han, Osman Gazi, hep aynı medeniyet devrimlerine önderlik ettiler. Yaptıkları işin özeti, pazara ve üretime güvenlik getiren devrimlerdir. Devletler kurdular, ordular örgütlediler.
Kabileler arası baskın ve soygunlardan devlete geçişe önderlik ettiler.
Ancak Doğu’da güneş 16. yüzyılda batmıştır. Ve ancak 20. yüzyılın başında Türk, İran devrimleriyle, Mustafa Kemal’lerle yeniden doğmuştur.
Sumerlerle başlayan Medeniyet Devriminin 7. yüzyıldaki büyük dalgasının başında Hz. Muhammed vardı.
Bugün Asya’dan yükselen milli demokratik devrimlerin başında Mustafa Kemal’ler var.
İnsanlığın büyük değerlerine saygı, geleceğin güvencesidir.
İnsanlık, geçmiş Medeniyet ve Devrim mirasını hor görerek ancak kendi geleceğini ateşe verir.[256]
DEMOKRATİK DEVRİMLER ÇAĞINDA İSLÂMİYET
Yedinci yüzyılda yeryüzüne doğan ve Arapları kabileler halinde bölünmüşlük durumundan çıkarıp devlet ve imparatorluk tesis edecek, kısacası uygarlık tesis edecek duruma terfi ettiren ve Arapları putperestlikten alıkoyan, İranlıların Sasani devrinde yaşamış oldukları katı kast benzeri sosyal tabakalaşmayı; ortaya koyduğu eşitlik ilkesiyle sarsarak çürüten, ordularıyla girdikleri yerlerde yaptıkları barbarlıklar ve yağmalar ile medeniyetlerde ve zihinlerde yarası sarılmaz hatıralar bırakan ve insanlık tarihini değiştiren[257] Moğolları saçtığı iman ışığıyla adeta muma döndüren ve onları sunduğu medeniyet dairesinde yumuşatan, yine Türklerin yerleşik hayata geçtiği ve ticaret yollarını kontrol altına aldığı bir süreçte onlara yeni damak lezzetleri başta olmak üzere pek çok alışkanlık kazandıran ve böylece ortaya koyduğu medeniyet dairesine giren milletlere yeni bir nizam sunan medeniyet rabıtası İslâm, onbeşinci yüzyılın sonlarına gelindiğinde artık başat faktör olma vasfını kaybetmeye başlamıştı. Bu kez revaçta olan İslâm ve Doğu medeniyetleri değil, Batı medeniyetiydi. Batı medeniyetinin öncüleri Portekizliler, İngilizler, İspanyollar, Hollandalılar ve Fransızlar çağdaş uygarlığın yeni öncüleri olmuştu. Çok geçmeden Batı medeniyetiyle ortaya çıkan emperyalizme karşı mazlumlar dünyası yükselişe geçti ve bu bağlamda ulus devletler çağı başladı.[258]
Esasında bu hikayeyi, daha önce Avrupalılar da yaşadılar. Tıpkı Hıristiyanlık gibi, efendi-kul ilişkisine dayanan Ticaret Medeniyetinin ideolojisi olan İslâm, sermaye-ücretli işçi ilişkisine dayanan kapitalist kar sisteminin ideolojisi olamazdı. İslâmiyet, artık daha ileri bir medeniyet için, kapitalist ve demokratik medeniyet için ayakbağı oluşturmaktaydı. Toprağa bağlı köylü ile kapitalizmin işgücü ihtiyacı karşılanamazdı. İslâmın koruduğu feodal bağlar, köylünün ve toplumun özgürleşmesine, dolayısıyla sanayi devrimine engeldi. Zamanla “ulusal piyasa” diye adlandırılacak ülke pazarının oluşması için, yerel parçalanmışlığın bertaraf edilmesi, feodal pazarların sınırlarının aşılması gerekiyordu.[259]
Tıpkı İlk Çağ’ın kapanıp Orta Çağ’ın başladığı 375 yılı itibariyle Hristiyanlık artık başat faktör olmaktan nasıl çıktıysa İslâmiyet de Coğrafi Keşifler, Rönesans ve Reform ile başlayan yeni dönemeçte artık dünyanın öncü uygarlığı olma durumundan gittikçe uzaklaşmaya başlamıştı.[260]
İşte Osmanlı İmparatorluğu’nun önce duraklamayı ve ardından da gerilemeyi acı biçimde yaşamasının nedeni de buydu. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu netice itibarıyla teokratik bir yapıya sahipti ve bu yapı da değişen dünyanın ihtiyaçlarına cevap veremiyordu.
Üstelik insanoğlu Ortaçağ’dan çıkarken, Tevrat, İncil veya Kur’an’ın düzenlediği toplumsal-ekonomik ilişkilerin içine sığmayan bir eşiğe gelmişti.[261]
Dolayısıyla şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan tahtını II. Selim’e bırakan Muhteşem Süleyman değildi. Evlatlarını Şehzade Mustafa’nın tahta çıkması ihtimalinde boğdurulma tehlikesinden korumaya çalışan Hürrem Sultan değildi. Hakeza Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan ülkeyi I. Dünya Savaşı’na sokan İttihat ve Terakki rejimi değildi. Koca bir imparatorluğun 10 yıllık İttihat Terakki iktidarında yıkıldığını öne sürmenin öncelikle Osmanlı’ya hakaret olduğunu idrakten nasipsiz bu iddiaya ne demeli? 253 yılda beylikten imparatorluğa geçen Osmanlı gecekondu değil ki 10 yılda yıkılsın.
Osmanlı çok önceden yıkılmaya başlamıştır. Sultan III. Mustafa “Yıkıluptur bu cihan sanma ki bizde düzele” dediğinde daha 1 yıllık sultandı ve yıl 1758’di. Hakeza Napolyon’un “İstanbul kimin olacak? İşte asıl mesele bu” dediğinde ise takvimler 1808’i gösteriyordu. Yine Osmanlı’nın Rus Çarı I. Nikolay tarafından “hasta adam” ilan edilişi de 1853 yılına rastlıyordu. Keçecizade Fuat Paşa yabancılarla bir sohbetinde “dünyanın en güçlü devleti Osmanlı İmparatorluğudur. Biz içeriden siz dışarıdan uğraştığınız halde hala ayakta” dediğinde henüz İttihat Terakki kurulmamıştır bile. Osmanlı’nın duraklamasını ve gerilemesini atlayarak yıkılışını ne anlamak ne de anlatmak söz konusudur. Zitvatorok ve Karlofça Antlaşmalarını İttihat ve Terakki değil, Osmanlı imzalamıştır. 1606’da imzalanan Zitvatorok Antlaşması ile Avusturya imparatoru Osmanlı imparatoru ile denk tutulmuştur. Hâlbuki, Avusturya imparatoru Osmanlı sadrazamı ile denk sayılıyordu 1532’de imzalanan İstanbul Antlaşması ile. Osmanlının Avusturyalıya üstünlüğü ne yazık ki sadece 54 yıl sürmüştü. Karlofça Antlaşması ayrıca Osmanlı’nın o güne kadar yaşadığı en büyük toprak kaybını da beraberinde getiriyordu. Ardından 1711 Prut ve 1718 Pasarofça Antlaşmaları gelir. Osmanlı’nın imzaladığı antlaşmalar bunlarla sınırlı değil, daha başkaları da var. Ezcümle Küçük Kaynarca, ezcümle Yunanistan’a bağımsızlığını veren 1828 Edirne Antlaşması gibi. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa komutasında Osmanlı ordularını önüne katıp ta Kütahya’ya kadar kovalayan Mısır ordusunu durdurmak için Ruslarla imzalanan Hünkâr İskelesi Antlaşması gibi.
1838’de imzalanan ve Türk sanayiini, Türk ticaretini İngiliz emperyalizmine kurban eden Balta Limanı Antlaşması.
İşin garibi o yıllarda ne İttihat Terakki vardır ortada, ne Siyonizm ne de kurucusu Theodor Herzl.[262]
Osmanlı İmparatorluğu zaten o devirlere bakıldığında temelden çürüme yaşıyordu. Yine Osmanlı saltanatının 1 Kasım 1922’de kaldırıldığını ilan eden Mustafa Kemal Atatürk de, hakeza 219 yıl önce Tarihçi Naimâ’ya göre 1703 Edirne Vak’ası esnasında saltanatın kaldırılabileceğini ve bir “cumhur cemiyeti ve tecemmu devleti”, yani halkın seçimine dayalı bir yönetim şeklinin getirilebileceğini[263] söyleyen ‘Garp Ocakları’ denilen Mağrip yeniçerilerine mensup olan Çalık Ahmed Paşa da Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan şey, artık devrin ihtiyaçlarına cevap vermekte çok yetersiz kalan teokratik yapıdır ki bu yapıya dayalı anlayış ve bu anlayışa yön veren ulema, çıkan veba salgını ve deprem gibi felaketlerin mesulü göstermek suretiyle Tophane Rasathanesi’nin yıkılmasına ortam hazırlamışlardır.[264]
Benzer bir tablo Bizans İmparatorluğu için de geçerli olup, dünyanın büyük bir bölümüne yaklaşık iki bin yıl hükmeden Roma Devletinin son yüzyılları incelendiğinde, atın ağzında kaç diş olduğunu bilmek için, yüzyıllar boyunca İncil’e bakıp da atın ağzını açıp dişlerini saymayı akıl edememe ve ruhban sınıfı tarafından meleklerin cinsiyetinin tartışılması durumu görülür. Batı Roma yıkıldıktan sonra, 1453 yılına kadar varlığını devam ettiren Doğu Roma (Bizans), MS 8. yüzyıldan itibaren başa getirilen cahil, yeteneksiz yöneticilerin basiretsizliği yüzünden, güçlenen ruhban sınıfının kontrolüne girmiş; bilimden, bilgiden ve teknolojiden tamamen yoksun bırakılmıştır. Dünyada yaşanan gelişmelere gözlerini kapatmış, geçmişle övünen kibirli yöneticiler, beyinlerini kötülüğe kiraya vermiş okuryazar din adamları sisteme hakim olmuştur. İtaatkâr davranış konusunda “terbiye” edilmiş halkın, dönen entrikaların farkına varmaması için sürekli eğlenceler düzenlenerek onların her zaman bir şeylerle meşgul olması sağlanmıştır. Kendi yarattıkları sorunları, büyük bir güç gösterisiyle çözüme kavuşturarak halkın gözünde kahraman kurtarıcılara “Soter” dönüşen Bizanslı yöneticilerin ve ruhban takımının çevirdikleri entrikaların sonu gelmemiştir. İmparatorun ve ruhban sınıfın, hiçbir şey yapmadıkları halde bunun tersi yönde inşa etmeye çalıştıkları algı, Fatih Sultan Mehmet’in, Konstantinopolis’i (İstanbul) fethetmesiyle son bulmuştur.
Denir ki Fatih, İstanbul’u fethettiğinde din adamları kilise de toplanmış meleklerin cinsiyetini tartışıyorlarmış. Bizans devletinin ve halkının içine düştüğü durumu en iyi bu hikâye yansıtmaktadır. Kent kuşatılmış, toplar yıkıcı gülleleriyle surları dövmekte, surun içerisine sıkışıp kalmış halk açlıktan kırılmakta, salgın hastalıklar baş göstermiş, bin yıllık kent ve özgürlük elde gitmekte; ulema (!) oturmuş melekler erkek miydi, dişi miydi yoksa cinsiyetsiz miydi diye hararetli bir tartışma yapıyor.
Dünyanın kalbi olan İstanbul gibi bir kent elden giderken Bizanslı din adamlarını kilisede sonuçsuz ve anlamsız bir tartışma yapmaları, felsefeden, pozitif bilgiden arındırılmış akıl ve mantıktan yoksun bırakılmış yozlaştırılmış olmanın sonucudur.[265]
Gelgelelim tarihsel süreç incelendiğinde önümüze çıkacak gerçek şudur ki, Müslüman, Hıristiyan, Budist gibi dinsel kimlikler, örneğin Haçlı Seferleri zamanında birer dünya gerçeğiydi. Ama dinsel kimlik, Ortaçağ’da kalmıştır; program açısından da siyaset açısından da bugün dar alanlarda kalmıştır.[266]
Bugünün medeni insanı için din, fertlerin kanaat ve inancı meselesidir. Dinî partilerin kurulduğu, din üniversitelerinin bulunduğu ülkelerde bile fertlerin her türlü dinî inancı saygı görür. İnancın mantığı olmaz. Herkes, her istediği şeye inanmakta hürdür.[267]
Yani bugün program ve siyaset düzleminde geçerliğini büyük ölçüde yitiren dinsel kimlik, bireylerin inancı olarak varlığını sürdürüyor.[268]
Yani kısacası Orta Çağ’ın bitimiyle Yeni Çağ başlarken ve mevcut düzende değişim yaşanırken uygarlığa fetihler ve dinler değil, yeni teknolojiler, keşifler, buluşlar ve ekonomik sahalar yön veriyordu.
Yani gerçek şuydu ki, devrinin çağdaş uygarlığı olan İslâm’ın artık yerini başka çağdaş uygarlıklara bırakmasıydı. Ezcümle İslâm bakımından şurası hakikatti; tarihin dışında hiçbir şey yoktu. İslâm da tarihseldi. Dolayısıyla her şey gibi dinleri anlamak için de anahtar kavram “tarihsellik”tir. Bütün toplumsal hareketler elbette tarihseldir. Her şey tarihin içindedir ve her şeyi ancak tarihin içinde anlayabiliriz.[269]
Bu bakımdan dinler, tarih dışı ve donmuş yapılar değil; aksine belirli tarihsel koşullar içinde ortaya çıkan, o koşullarla etkileşerek şekillenen ve zamanla farklı yorumlara açık hale gelen toplumsal olgulardır. İslâm da kendi doğduğu çağın ihtiyaçlarına cevap verirken, bir yandan mevcut toplumsal yapıyı dönüştürmüş, diğer yandan da daha sonraki dönemlerde farklı coğrafya ve kültürlerde yeniden yorumlanmıştır. Bu nedenle İslâm’ı ve onun kurucu şahsiyetini anlamak, yalnızca inanç boyutuyla değil, aynı zamanda tarihsel ve toplumsal bağlamıyla birlikte uygarlığın nadide bir mevzisi olarak ele alınmasını zorunlu kılar. Ancak bu şekilde, onun ortaya koyduğu dönüşümün mahiyeti, insanlık tarihindeki yeri ve uygarlığın nadide bir mevzisi olduğu sağlıklı biçimde kavranabilir.[270]
Hz. Muhammed de bu mevziinin büyük tarihsel mirası içinde, bütün insanlığın ortak değeridir.[271]
SÖZÜN ÖZÜ
Tarihsel süreç incelendiğinde, dinler arası çatışmaların çoğu zaman görüldüğü gibi yalnızca inanç farklılıklarından değil; ekonomik çıkarlar, sınıfsal mücadeleler ve siyasal güç dengelerinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle İslâm’ın doğuşu da salt dinî bir olay olarak değil, belirli tarihsel ve toplumsal koşulların ürünü olarak değerlendirilmelidir.
Bu bağlamda Hz. Muhammed, sadece bir peygamber değil; kabilecilik temelinde parçalanmış bir toplumu ortak bir inanç, hukuk ve değer sistemi etrafında birleştirerek ümmet bilincini inşa eden bir liderdir. Onun ortaya koyduğu düzen, yalnızca bireysel inancı şekillendirmekle kalmamış; aynı zamanda sosyal, ekonomik ve siyasal alanlarda köklü bir dönüşüm yaratarak yeni bir medeniyetin temellerini atmıştır.
Dolayısıyla Hz. Muhammed’in tarihsel rolü, dinî kimliğinin ötesinde, insanlık tarihinde dönüştürücü bir güç olarak ortaya çıkan ve bir uygarlığın kuruluşuna öncülük eden evrensel bir liderlik örneği olarak anlaşılmalıdır.
Kaynakça:
200 yıllık bilmece çözüldü, Cumhuriyet Gazetesi, 8 Haziran 2010, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/200-yillik-bilmece-cozuldu-151988, erişim tarihi: 14.04.2026
Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000
Ahmet Ağırakça, İslâm Medeniyet Tarihi, Akdem Yayınları, İstanbul, 2015
Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1976, c. I
Ahmed Rıza, Batının Doğu Politikasının Ahlaken İflası, çev. Ziyad Ebüzziya, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1982
Ahmet Sarbay, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
Ali Güler, Atatürk ve İslâm, Halk Kitabevi, İstanbul, 2016
Ali Rıza Özkan, Kubbetüt Türkiyye, Alevi Haberler, 17 Ağustos 2023, https://www.alevihaberler.com.tr/makale/kubbetut-turkiyye-96, erişim tarihi: 15.02.2026
Arthur Pellegrin, “L’İslâm dans le monde”, Paris, 1950
Atatürk’ün Bütün Eserleri 4. basım, Kaynak Yayınlan, İstanbul, Nisan 2016, c. 11
August Bebel, Hz. Muhammed ve Arap İslâm Kültürü, çev. Veysel Atayman, Kapra Yayıncılık, İstanbul, 2021
Aydın Sayılı, Ortaçağ İslâm Dünyasında İlmî Çalışma Disiplini, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1963
Ayşe Olgun Fırat, Türklerin İslâmiyet ile Tanışması, Söylenti Dergisi, 11 Temmuz 2023, https://www.soylentidergi.com/turklerin-islâmiyet-ile-tanismasi/, erişim tarihi: 08.04.2026
Bekir Karlığa, İslâm Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2004
Bernard Lewis, İslâm’ın Krizi: Bitmeyen Savaş, çev. Murtaza Özeren, Kronik Kitap, İstanbul, 2023
Bernard Lewis, Tarihte Araplar, çev. Hakkı Dursun Yıldız, Anka Yayınları, İstanbul, 2000
Cahiliye Döneminde Kâbe Duvarına Asılan Şiirlere Ne Denir?, İslâm Tarihi, İslâm ve İhsan, 13 Ekim 2020, https://www.islâmveihsan.com/cahiliye-doneminde-kabe-duvarina-asilan-siirlere-ne-denir.html/, erişim tarihi: 26.06.2026
Cemil Sena Olgun, Hazreti Muhammed’in Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993
Doğu Perinçek, Bozkurt Efsaneleri ve Gerçek, 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul; Şubat 2003
Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Bilim ve Ütopya Dergisi, Mart 2006, sayı 141
Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019
Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-2 Din ve Allah, 7. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Kasım 2014
Doğu Perinçek, Marx’ın Övdüğü ‘Muhammed’in Evlatları’ Kimlerdi, Aydınlık Gazetesi, 2 Şubat 2019, https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/marxin-ovdugu-muhammedin-evlatlari-kimlerdi-117110, erişim tarihi: 12.04.2026
Doğu Perinçek, Medeniyet ve imparatorluk, Aydınlık Gazetesi, 11 Kasım 2018, https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/medeniyet-ve-imparatorluk-108072, erişim tarihi: 12.04.2026
Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçedeki İzleri, geliştirilmiş 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2019
Dücane Cündioğlu, Hz. İnsan, Kapı Yayınları, İstanbul, 2017
Düşünce ve Davranışlarıyla Atatürk, Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, 2001
Ebu Nasr İsmâil b. Hammâd el-Farabi el-Cevheri, es-Sıhah Tacül-Luga ve Sıhahül-Arabiyye, Darü’l Kütübi’l İlmiyye, 1999, c. I
Ebü’l-Ferec el-İsfahani, el-Eğâni, el-Hey’etü’l-Mısriyyeti’l-Amme li’l-Kitab, 1992, c. I
Edward Gibbon, Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi, çev. Asım Baltacıgil, Meral Harzem, İndie Kitap, İstanbul, 2020
Edward Wadie Said, Oryantalizm: Sömürgeciliğin Keşif Kolu, çev. Berna Ünlener, Metis Yayınları, İstanbul, 1982
el-Kayrevânî, Ebû ‘Alî el-Hasen İbn Reşîk, el-‘Umde fî sınâ‘ati’şi‘ri ve nakdih, (I-II), Beyrut, h. 1402 – m. 1990, c. I
Emile-Fèlix Gautier, Moeurs et Coutumes des Musulmans, Payot Yayınevi, Paris, 1931
Enbiyâ, 21/3
Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, ODTÜ Yayınları, Ankara, 1981
Eyup Akşit, Nâbiga Zübyânî’nin Şiirlerinde Kral İmgesi: Dil ve Statü, Sonçağ Akademi, Ankara, Aralık 2024
Faruk Yılmaz, İslâm Öncesi Arap Tarihi, Dorlion Yayınları, Eskişehir, 2024
Fazlur Rahman, İslâm, çev. Mehmet Dağ – Mehmet Aydın, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2003
Fazlur Rahman, İslâm ve Çağdaşlık, çev. Alparslan Açıkgenç, Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 1998
Fernand Braudel, Uygarlıkların Grameri, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 4. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara, Mart 2014
François Marie Arouet Voltaire, “Essai sur l’histoire générale et sur les mœurs et l’esprit des nations” (Milletlerin Ruh ve Ahlâk ve Umumi Tarihi Üzerine Denemeler), 1756
Frantz Buhl, “Muhammed”, MEB İslâm Ansiklopedisi, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1979, c. 8
Franz Oppenheimer, Devlet, çev. Alaeddin Şenel-Yavuz Sabuncu, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1984
Friedrich Engels – Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara, 2012
Fuat Sezgin, İslâm’da Bilim ve Teknik (5 Cilt). İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, İstanbul, 2008
Herodotus, Herodot Tarihi, çev. Müntekim Ökmen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006
Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi
Hz. Peygamber’in ilk Türk sahabileri, Yeni Mesaj, 1 Şubat 2017, https://www.yenimesaj.com.tr/hz-peygamberin-ilk-turk-sahabileri-H1272451.htm, erişim tarihi: 28.04.2026
İbn-i Abdi’l-Berr, El İsti’ab Fî Ma’rifeti’l-Ashab, çev. Ahmet Buğdaycı, Kayıhan Yayınları, 2024, c. III
İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2011, c. I
İbni Haldun, Mukaddime, çev. Turan Dursun, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2013, c.I
İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, thk. Mustafa es-Sekkâ vd., Kahire: Dârü’l-Hadîs, 2004, Cilt 1
İbn-i Sa’d, Kitabü’t-Tabakati’l- Kebir Tabakat, Siyer Yayınları, 2020, c. VI
İbrahim Kalın, Ben, Öteki ve Ötesi: İslâm-Batı İlişkileri Tarihine Giriş, İnsan Yayınları, İstanbul, 2022
İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, Kronik Kitap, İstanbul, 2025
İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971
İşarat-ül İ’caz, haz. Molla Habib, Abdülmecid Ünlükul, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
Johann Wolfgang von Goethe, Muhammed’in Şarkısı, çev. Mehmet Başaran, Tevfik Uğurlu, Tercüme Dergisi, Ankara, 19 Mayıs 1946, c. 7
Johann Wolfgang von Goethe, Seçilmiş Hanımlar, Doğu-Batı Divanı, çev. Bayram Yılmaz, Okumuş Adam Yayınları, İstanbul, 2005
Karl Marx, Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi – çev. Mehmet Selik & Nail Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul, 2011, c. I
Katharina Mommsen, Goethe ve İslâm, çev. Senail Özkan, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2. Baskı, Ekim 2016
Lütfi Şeyban, İspanya’da Endülüs Mirası Üzerine Bir Değerlendirme, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, C. 7, Sayı 4., 2020
Marshall Goodwin Simms Hodgson, İslâm’ın Serüveni: Bir Dünya Medeniyetinde Bilinç ve Tarih, c. 1. çev. Alp Eren, İz Yayıncılık, İstanbul, 2015
Maxime Rodinson, Hazreti Muhammed; çev. Atilla Tokatlı, Gn Yayınları, İstanbul, 1968
Mehmet Aydın, İslâm’ın Evrenselliği ve Modernleşme, Ufuk Kitapları, İstanbul, 2000
Mehmet Mahfuz Söylemez, “Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri”, Milel ve Nihal İnanç, Kültür ve Mitoloji Araştırmaları Dergisi 1, (İstanbul: Haziran 2014), sy. 11
Mehmet Özdemir, Endülüs Tarihi’nin Mevcut Kaynakları Üzerine (I) Üzerine (I) (Endülüslüler’e Ait Kaynaklar), İstem Dergisi, Yıl:7, Sayı:14, 2009
Mehmet Özhanlı, Meleklerin Cinsiyetini Tartışmak, Özyalvaç Gazetesi, 8 Şubat 2022, https://www.ozyalvac.com/meleklerin-cinsiyetini-tartismak.html, erişim tarihi: 08.04.2026
Mehmet Yalar, Cahiliye Şiirinin Tarihsel Gerçekliği Problemi, T.C. Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Bursa, 2008, c. 17, Sy: 2
Mehmet Yaşar Kandemir, Gençler İçin Peygamberimizin Hayatı, Tahlil Yayınları, İstanbul, 2021
Mert Kılıç, Türklerin İslâmlaşma Süreci, Kırmızılar, 12 Kasım 2017, https://www.kirmizilar.com/turklerin-islâmlasma-sureci/, erişim tarihi: 08.04.2026
Merve Arslan-Uğur Gülbil, Cahiliye Şiirinin Arapça’yı ve Kur’ân-ı Kerim’i Anlamada Etkisi, Academic Platform Dergisi, 2015, c. 9, Sy. 3
Mesut Can, “Merv’de İslâmî İlimlerin Doğuşu (Hicri İlk İki Asır)”, Aksaray Üniversitesi İslâmi İlimler Fakültesi Dergisi 3/6 (2016)
Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, çev. Ali Berktay, Alfa Yayınları, İstanbul, 2020, c. 3
Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İrfan Yayımcılık, İstanbul, 2003
Muhammed İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe fî ma’rifeti’s-sahâbe, Beyrut, 2012, c. IV
Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, çev. Varol Tümer, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019
Mustafa Âsım Köksal, İslâm Tarihi Hz. Muhammed (Aleyhisselâm) ve İslâmiyet (Mekke Devri), Öğretmenler Matbaası, Ankara, 1966
Mustafa Ergün, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, Kırmızılar, 5 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, erişim tarihi: 15.04.2026
Mustafa Fayda, “Bedevi”. TDV İslâm Ansiklopedisi. Cilt 5, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1992
Neşet Çağatay, İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1982
Nihad Mazlum Çetin, Eski Arap Şiiri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1973
Nihat Aytürk, İslâm’da Devlet Yönetimi Lider Yöneticiler, Astana Yayınları, 2018
Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2002
Nurettin Topçu, Garbın İlim Zihniyeti ve Ahlâk Görüşü, İstanbul Yayınevi Matbaası, 1955
Osman Kara, Osmanlı’yı Kim Yıktı?, Gazete Gerçek, 3 Temmuz 2023, https://www.gazetegercek.com.tr/yazarlar/osman-kara/osmanli-yi-kim-yikti/193090, erişim tarihi: 08.04.2026
Osman Karatay, Türklerin İslâm’ı Kabulü, Kripto Yayınevi, Ankara, 2018
Ömer Faruk Harman, “Semûd”. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Yayınları, İstanbul, 2009, c. 36
Özge Zöngür, Mezopotamya Kaynaklarında Dilmun: Diplomasi, Ticaret ve Mitoloji. İzmir: Sakin Kitap, 2022
Philip Khuri Hitti, Siyasi ve Kültürel İslâm Tarihi. Çeviren: Salih Tuğ. İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2011
Pierre Briant, Cyrus’tan İskender’e: Pers İmparatorluğu Tarihi, çev. Ayşe Eğrilmez, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2014
Ramazan Ayvallı, Peygamber Efendimiz, Babıali Kültür Yayıncılık, İstanbul, 2. Baskı Nisan 2012
Richard Andrew Gabriel, İslâm’ın İlk Mareşali Hz. Muhammed, çev. Ahmet Büyükaksoy, Yeditepe Yayınevi, 1. Baskı: Ekim 2021
Roger Garaudy, İslâm’ın Vadettikleri, çev. Cemal Aydın, Timaş Yayınları, İstanbul, 2021
Rum Suresi, 30/2
Sâd, 38/4
Said Alpsoy, Bir İnsan Olarak Hz. Muhammed, Alem Yayıncılık, İstanbul, 2005
Samih Nafiz Tansu, Tarihde Orta Zamanlar il, Çığır Kitabevi, İstanbul, 1945
Sami Şener, Medeniyetin Yeniden İnşası, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2011
Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar. (Çev. Muazzez İlmiye Çığ). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1998
Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II Orta Çağ, Say Yayınları, İstanbul, Ocak 1986
Sevim Özdemir, Arap Belağatının Kaynağı Olarak Cahiliye Şiiri ve Mu’allakalar, İlim Dergisi, 2016, sayı: 9
Seyyid Hüseyin Nasr, “İslâm’da Bilim ve Medeniyet”, çev. Nabi Avcı, Ahmet Ünal, Kasım Turhan, İnsan Yayınları, İstanbul, 2024
Sigrid Hunke, Avrupa’nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi, çev. Servet Sezgin, Timaş Yayınları, İstanbul, 2017
Suat Yalaz, Son Peygamber Hazreti Muhammed, Güneş Gazetesi Yayınevi, İstanbul, 1985
Şemseddin Günaltay, “Atatürk’e Ait iki Hatıra”, Ülkü Dergisi, c.9, sayı 100, 16 Kasım 1945
Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017
Taberî, Târîh-i Taberî, çev. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınları, 2023, c. II
Talha Uğurluel, Mekanlar ve Olaylarıyla Hz. Muhammed’in (SAS) Hayatı Mekke-Medine, Timaş Yayınları, İstanbul, 15. Baskı Mart 2022
Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931
Thomas Carlyle, Kahramanlar, çev. Reşat Nuri Güntekin, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2020
Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev. Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 991
Tufan Gündüz, Kur’an ve Kılıç, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2018
Tuncay Zeyrek, “Achaemenid (Pers) İmparatorluğu Döneminde Araplar ve Arabistan”. Tarih Dergisi, 2006, (42)
Turan Dursun-Ümit Hassan, İbni Haldun’da Uygarlıkların Yükselişi ve Çöküşü, 1. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Eylül 2008
Uğur Utkan, Atatürk’ten önce ‘saltanatın kaldırılması’nı isteyenlerin hazin sonu, Gerçek Edebiyat, 15 Ağustos 2025, https://www.gercekedebiyat.com/haber-detay/atataturkten-once-saltanatin-kaldirilmasini-isteyenlerin-hazin-sonu-ugur-utkan/13116, erişim tarihi: 08.04.2026
Uğur Utkan, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, Kırmızılar, 7 Aralık 2025, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 14.04.2026
Uğur Utkan, Haçlı Seferleri ve Cihat Gerçekten Din İçin mi Yapıldı Yoksa Bir Sınıf/Zümre Mücadeleleri miydi?, Haber Poligon, 28 Ekim 2025, https://www.haberpoligon.com/yazar/ugur-utkan/hacli-seferleri-ve-cihat-gercekten-din-icin-mi-yapildi-yoksa-bir-sinifzumre-mucadeleleri-miydi-155-kose-yazisi, erişim tarihi: 12.04.2026
Uğur Utkan, İlay-ı Kelimetullah İçin, Gaza Ve Cihad İçin Kılıç Sallayan İlk Moğol Mücahid Alaaddin Tarmaşirin, Akasyam Haber, 13 Ağustos 2025, https://www.akasyam.com/yazi/ilay-i-kelimetullah-icin-gaza-ve-cihad-icin-kilic-sallayan-ilk-mogol-mucahid-alaaddin-tarmasirin-12257.html, erişim tarihi: 08.04.2026
Uğur UTKAN, Türkiye İsminin Kökenine Bakış, 03.12.2025, Aksaray Haber, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turkiye_isminin_kokenine_bakis-1298.html, erişim tarihi: 16.01.2026
Uğur Utkan, Türklerin İslâmlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islâmlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, erişim tarihi: 15.02.2026
Uğur Utkan, Türk Milletinin Tatlı ve Şeker ile Olan İlişkisi, Aksaray Haber, 30 Ekim 2025, https://www.aksarayhaber.net/kose-yazilari/turk_milletinin_tatli_ve_seker_ile_olan_iliskisi-1232.html, erişim tarihi: 08.04.2026
William Montgomery Watt, Hazreti Muhammed, çev. Eldem Türközü, İletişim Yayınları, İstanbul, 2023
William Montgomery Watt, İslâm’ın Avrupa’ya Tesiri, çev. Hulusi Yavuz, Küre Yayınları, İstanbul, 2017
Yasin Pişgin, İnsan ve Peygamber Olarak Hz. Muhammed (sav), Timaş Yayınları, İstanbul 2023
Yavuz Selim Dumangöz, Kardeşliğe Davet Hz. Muhammed (s.a.v.) Fıkhu’s Sire, MGV Yayınları, İstanbul, 2019
Yûnus, 10/2
[1] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 13
[2] Uğur Utkan, Haçlı Seferleri ve Cihat Gerçekten Din İçin mi Yapıldı Yoksa Bir Sınıf/Zümre Mücadeleleri miydi?, Haber Poligon, 28 Ekim 2025, https://www.haberpoligon.com/yazar/ugur-utkan/hacli-seferleri-ve-cihat-gercekten-din-icin-mi-yapildi-yoksa-bir-sinifzumre-mucadeleleri-miydi-155-kose-yazisi, erişim tarihi: 12.04.2026
[3] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 13, 14
[4] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II Orta Çağ, Say Yayınları, İstanbul, Ocak 1986, sf. 105
[5] Detaylı bilgiler için bkz. Mustafa Fayda, “Bedevi”. TDV İslâm Ansiklopedisi. Cilt 5, 311-317. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1992; Philip Khuri Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi. Çeviren: Salih Tuğ. İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2011; Marshall Goodwin Simms Hodgson, İslam’ın Serüveni: Bir Dünya Medeniyetinde Bilinç ve Tarih. Cilt 1. Çeviren: Alp Eren vd. İstanbul: İz Yayıncılık, 2015; Bernard Lewis, Tarihte Araplar. Çeviren: Hakkı Dursun Yıldız. İstanbul: Anka Yayınları, 2000
[6] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II Orta Çağ, Say Yayınları, İstanbul, Ocak 1986, sf. 105
[7] Bilgi ile ilgili bkz. Özge Zöngür, Mezopotamya Kaynaklarında Dilmun: Diplomasi, Ticaret ve Mitoloji. İzmir: Sakin Kitap, 2022; Faruk Yılmaz, İslam Öncesi Arap Tarihi. Eskişehir: Dorlion Yayınları, 2024; Neşet Çağatay, İslam Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı. Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1982; Ömer Faruk Harman, “Semûd”. TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: TDV Yayınları, 2009. Cilt: 36, Sayfa: 492-494; Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar. (Çev. Muazzez İlmiye Çığ). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1998
[8] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II Orta Çağ, Say Yayınları, İstanbul, Ocak 1986, sf. 106
[9] Detaylar için bkz. Herodotus, Herodot Tarihi. (Çev. Müntekim Ökmen). İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006; Pierre Briant, Cyrus’tan İskender’e: Pers İmparatorluğu Tarihi. (Çev. Ayşe Eğrilmez). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2014; Tuncay Zeyrek, “Achaemenid (Pers) İmparatorluğu Döneminde Araplar ve Arabistan”. Tarih Dergisi, 2006, (42), sf. 1-18
[10] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II Orta Çağ, Say Yayınları, İstanbul, Ocak 1986, sf. 106-110
[11] Detay için bkz. Philip Khuri Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi (Çev. Salih Tuğ), Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul, 2011; Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi (Çev. Salih Tuğ), İrfan Yayımcılık, İstanbul, 2003; Thomas Carlyle, Kahramanlar (Çev. Reşat Nuri Güntekin), Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2020
[12] Zîrâ, Muhammed; «pek çok hamd ü senâ olunmuş kimse» mânâsına gelmektedir.
[13] Talha Uğurluel, Mekanlar ve Olaylarıyla Hz. Muhammed’in (SAS) Hayatı Mekke-Medine, Timaş Yayınları, İstanbul, 15. Baskı Mart 2022, sf. 19
[14] Talha Uğurluel, Mekanlar ve Olaylarıyla Hz. Muhammed’in (SAS) Hayatı Mekke-Medine, Timaş Yayınları, İstanbul, 15. Baskı Mart 2022, sf. 19
[15] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II Orta Çağ, Say Yayınları, İstanbul, Ocak 1986, sf. 110, 111
[16] Ramazan Ayvallı, Peygamber Efendimiz, Babıali Kültür Yayıncılık, İstanbul, 2. Baskı Nisan 2012, sf. 27-29
[17] Server Tanilli, a.g.e., sf. 110, 111
[18] İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, thk. Mustafa es-Sekkâ vd., Kahire: Dârü’l-Hadîs, 2004, Cilt 1, s. 191–193; Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İstanbul: İrfan Yay., 1990, Cilt 1, s. 39–41
[19] Server Tanilli, a.g.e., sf. 110, 111
[20] Suat Yalaz, Son Peygamber Hazreti Muhammed, Güneş Gazetesi Yayınevi, İstanbul, 1985, sf. 16, 17
[21] Talha Uğurluel, Mekânlar ve Olaylarıyla Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hayatı Mekke-Medine, Timaş Yayınları, 15. Baskı, İstanbul, Mart 2022, sf. 30
[22] Ebu Davud, Sünen, Ferâiz, 10
[23] Talha Uğurluel, Mekânlar ve Olaylarıyla Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hayatı Mekke-Medine, Timaş Yayınları, 15. Baskı, İstanbul, Mart 2022, sf. 31, 32
[24] Mehmet Yaşar Kandemir, Gençler İçin Peygamberimizin Hayatı, Tahlil Yayınları, İstanbul, 2021, sf. 30-32
[25] Alak sûresi, 1-5, âyetler
[26] Mehmet Yaşar Kandemir, Gençler İçin Peygamberimizin Hayatı, Tahlil Yayınları, İstanbul, 2021, sf. 33
[27] Yavuz Selim Dumangöz, Kardeşliğe Davet Hz. Muhammed (s.a.v.) Fıkhu’s Sire, MGV Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 28, 29
[28] Mustafa Âsım Köksal, İslâm Tarihi Hz. Muhammed (Aleyhisselâm) ve İslamiyet (Mekke Devri), Öğretmenler Matbaası, Ankara, 1966, sf. 127
[29] Müddessir Sûresi, 1-5 âyetler
[30] Sami Şener, Medeniyetin Yeniden İnşası, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2011, sf. 11
[31] Bkz. Doğu Perinçek, Medeniyet ve imparatorluk, Aydınlık Gazetesi, 11 Kasım 2018, https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/medeniyet-ve-imparatorluk-108072, erişim tarihi: 12.04.2026
[32] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 18, 19
[33] Fernand Braudel, Uygarlıkların Grameri, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 4. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara, Mart 2014, sf. 64
[34] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 19
[35] İbni Haldun, Mukaddime, c.I, çev. Turan Dursun, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2013, s.313, 361
[36] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 19
[37] Sünen-i Tirmizî, Menâkıb Bölümü, Hadis No: 3955 (Ayrıca 3270); Sünen-i Ebû Dâvûd, Edeb Bölümü, Hadis No: 5116; Ahmed b. Hanbel: Müsned, II, 361
[38] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 49 (Sûre 49), Hadis No: 3270; Ebû Dâvûd, Edeb, 111 (Batşu’l-ferec), Hadis No: 5116; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. 2, s. 361; c. 5, s. 411
[39] Geniş bilgi için bkz. Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a, geliştirilmiş 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2019
[40] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 20
[41] Detay için bkz. Karl Marx, Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi – çev. Mehmet Selik & Nail Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul, 2011, c. I, sf. 710-740; Friedrich Engels – Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara, 2012, sf. 155-175
[42] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 34, 35
[43] Sevim Özdemir, Arap Belağatının Kaynağı Olarak Cahiliye Şiiri ve Mu’allakalar, İlim Dergisi, 2016, sayı: 9
[44] Mehmet Mahfuz Söylemez, “Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri”, Milel ve Nihal İnanç, Kültür ve Mitoloji Araştırmaları Dergisi 1, (İstanbul: Haziran 2014), sy. 11: sf. 19-24
[45] Sevim Özdemir, Arap Belağatının Kaynağı Olarak Cahiliye Şiiri ve Mu’allakalar, İlim Dergisi, 2016, sayı: 9
[46] Cahiliye Döneminde Kâbe Duvarına Asılan Şiirlere Ne Denir?, İslâm Tarihi, İslâm ve İhsan, 13 Ekim 2020, https://www.islamveihsan.com/cahiliye-doneminde-kabe-duvarina-asilan-siirlere-ne-denir.html/, erişim tarihi: 26.06.2026
[47] Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1976, c. I, sf. 83
[48] İbn-i Abdi’l-Berr, El İsti’ab Fî Ma’rifeti’l-Ashab, çev. Ahmet Buğdaycı, Kayıhan Yayınları, 2024, c. III
[49] İbn-i Sa’d, Kitabü’t-Tabakati’l- Kebir Tabakat, Siyer Yayınları, 2020, c. VI, sf. 33; Muhammed İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe fî ma’rifeti’s-sahâbe, Beyrut, 2012, c. IV, sf. 516
[50] Eyup Akşit, Nâbiga Zübyânî’nin Şiirlerinde Kral İmgesi: Dil ve Statü, Sonçağ Akademi, Ankara, Aralık 2024, sf. 98, 99
[51] Mehmet Yalar, Cahiliye Şiirinin Tarihsel Gerçekliği Problemi, T.C. Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Bursa, 2008, c. 17, Sy: 2, sf. 96
[52] el-Kayrevânî, Ebû ‘Alî el-Hasen İbn Reşîk, el-‘Umde fî sınâ‘ati’şi‘ri ve nakdih, (I-II), Beyrut, 1402/1990, I, 28, 30.; akt: Mehmet Yalar, Cahiliye Şiirinin Tarihsel Gerçekliği Problemi, T.C. Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Bursa, 2008, c. 17, Sy: 2, sf. 96
[53] Merve Arslan-Uğur Gülbil, Cahiliye Şiirinin Arapça’yı ve Kur’ân-ı Kerim’i Anlamada Etkisi, Academic Platform Dergisi, 2015, c. 9, Sy. 3, sf. 692
[54] Nihad Mazlum Çetin, Eski Arap Şiiri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1973, sf. 9
[55] Richard Andrew Gabriel, İslâm’ın İlk Mareşali Hz. Muhammed, çev. Ahmet Büyükaksoy, Yeditepe Yayınevi, 1. Baskı: Ekim 2021, sf. 320
[56] Fernand Braudel, Uygarlıkların Grameri, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 4. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara, Mart 2014, s. 81
[57] Tufan Gündüz, Kur’an ve Kılıç, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2018, sf. 11
[58] Fernand Braudel, Uygarlıkların Grameri, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 4. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara, Mart 2014, s. 81
[59] Arthur Pellegrin, ‘‘L’İslam dans le monde’’, Paris, 1950, sf. 92; akt: İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 21, 22
[60] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II Orta Çağ, Say Dağıtım, İstanbul, Ocak 1986, sf. 144, 145
[61] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 167
[62] Emile-Fèlix Gautier, Moeurs et Coutumes des Musulmans, Payot Yayınevi, Paris, 1931, sf. 230; akt: İsmail Hami Danişmend, Garp Medeniyetinin Menbaı Olan İslam Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 22
[63] Emile-Fèlix Gautier, a.g.e., sf. 231; İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 22
[64] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II Orta Çağ, 1. Basım, Say Kitap Pazarlama, İstanbul, Ocak 1986, sf. 132
[65] William Montgomery Watt, Hazreti Muhammed, İletişim Yayınları, İstanbul, 2015, sf. 61
[66] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 35
[67] Franz Oppenheimer, Devlet, çev. Alaeddin Şenel-Yavuz Sabuncu, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1984
[68] Hüseyin Nihal Atsız, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi
[69] Nihat Aytürk, İslam’da Devlet Yönetimi Lider Yöneticiler, Astana Yayınları, 2018, sf. 13
[70] İbni Haldun, Mukaddime, c.1-11, çev. Turan Dursun, 2. basını, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2013.
[71] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 36, 37
[72] İbni Haldun, asabiyyenin, başka deyişle kan bağlarının çözülmesi sürecini bilimsel verilere dayanarak incelemiştir. Bkz. Mukaddime, c.I. çev. Turan Dursun, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2013, s.269, 273 vd. Yine bkz. Turan Dursun-Ümit Hassan, İbni Haldun’da Uygarlıkların Yükselişi ve Çöküşü, 1. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Eylül 2008
[73] Cemil Sena Olgun, Hazreti Muhammed’in Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993, sf. 17 vd., sf. 47 vd., sf. 433 vd.
[74] Cemil Sena Olgun, Hazreti Muhammed’in Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993, sf. 237
[75] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, 2019, sf. 37, 38
[76] Nurettin Topçu, Garbın İlim Zihniyeti ve Ahlâk Görüşü, İstanbul Yayınevi Matbaası, 1955, sf. 3
[77] Fernand Grenard, Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü, çev. Orhan Yüksel, MEB Yayınları, lstanbul, 1992, sf. 22
[78] Bekir Karlığa, İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2004, s. 27-31
[79] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 38, 39
[80] Roger Garaudy, İslam’ın Vadettikleri, çev. Cemal Aydın, Timaş Yayınları, İstanbul, 2021, sf. 20
[81] İsmail Hakkı İzmirli, İslam Mütefekkirleri ile Garp Mütefekkirleri Arasında Mukayese, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları:31/2, Ankara, 1952, s. 4
[82] Ahmed Rıza, Batının Doğu Politikasının Ahlaken İflası, çev. Ziyad Ebüzziya, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1982, s.129
[83] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 39
[84] August Bebel, Hz. Muhammed ve Arap İslam Kültürü, çev. Veysel Atayman, Kapra Yayıncılık, İstanbul, 2021, sf. 30
[85] Ahmed Rıza, Batının Doğu Politikasının Ahlaken İflası, çev. Ziyad Ebüzziya, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1982, s.129
[86] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 44
[87] Uğur Utkan, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, Kırmızılar, 7 Aralık 2025, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 14.04.2026
[88] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 40
[89] Molla Habib, Abdülmecid Ünlükul, İşarat-ül İ’caz, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, sf. 110
[90] Hüseyin Nihal Atsız, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi
[91] Richard Andrew Gabriel, İslâm’ın İlk Mareşali Hz. Muhammed, çev. Ahmet Büyükaksoy, Yeditepe Yayınevi, 1. Baskı: Ekim 2021, sf. 320
[92] William Montgomery Watt, Hazreti Muhammed, çev. Eldem Türközü, İletişim Yayınları, İstanbul, 2023, sf. 260
[93] Hüseyin Nihal Atsız, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi
[94] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 40, 41
[95] Johann Wolfgang von Goethe, West-ôstlicher Divan Münchner Ausgabe, Saemtliche Werke, Band 11.1.2, Carl Hanser Verlag, München Wien 1998. Türkçe çevirisi için bkz. Johann Wolfgang von Goethe, Doğu-Batı Divanı. çeviren ve yorumlayan Senail Özkan, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2009, sf. 97
[96] Goethe’nin Batı-Doğu Divanı’nda Türk-İslam medeniyet mirasına verdiği önemi anlamak için Katharina Mommsen’in şu incelemesi de okunabilir: Die Türken im Spiegel Von Goethes Werk (Goethe’nin Eserinin Aynasında Türkler) in: Goethe Jahrbuch, Bd. 112, Weimar 1995, sf. 243-257
[97] bkz. Johann Wolfgang von Goethe Tarihi Notları / Dictionary of Islam; akt. Katharina Mommsen, Goethe ve İslam, çev. Senail Özkan, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2. Baskı, Ekim 2016
[98] Johann Wolfgang von Goethe, West-ôstlicher Divan, sf. 101. Yine bkz. sf. 78, 85, 100 vd., 126, 303, 305; ayrıca bkz. Katharine Mommsen, Goethe ve İslam, çev. Senail Özkan, Ötüken Yayınları, İstanbul, Kasım 2012
[99] Johann Wolfgang von Goethe / Muhammed’in Şarkısı, çev. Mehmet Başaran-Tevfik Uğurlu, Tercüme Dergisi, Ankara, 19 Mayıs 1946, c. 7, sayı 37
[100] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 44
[101] Johann Wolfgang von Goethe, “Seçilmiş Hanımlar”, çev. Bayram Yılmaz, Doğu-Batı Divanı, Okumuş Adam Yayınları, İstanbul, 2005, sf. 305 vd.
[102] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, sf. 44, 45
[103] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, sf. 45
[104] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, sf. 45, 46
[105] Doğu Perinçek, a.g.e., sf. 46
[106] Friedrich Engels, Dialektik der Natur, Einleitung. Engels, “Die Enwicklung des Sozialismus von der Utopie zur Wissenschaft, in Kari Marx/Friedrich Engels, Werke, Kari Dietz Verlag, Berlin, Band 19, 4. Auflage, 1973, sf. 189-201
[107] Jenny Marx, 20 ya da 21 Ocak 1877 tarihinde Friedrich Adolph Sorge’ye Londra’dan yolladığı mektubunda şöyle yazıyor: “Kocam ise, şu sıra Doğu Sorununa derinlemesine dalmış durumda ve o Hıristiyan ikiyüzlülerin ve düzenbaz farfaracı bezirganların cümlesine karşı Muhammed’in evlatlarının sağlam, onurlu ortaya çıkışları nedeniyle büyük coşku içinde”. Bu konuda bkz. Kari Marx·Friedrich Engels, Werke, band 34, Dietz Verlag Berlin, 1966, sf. 525; Doğu Perinçek, “Marx’ın Övdüğü ‘Muhammed’in Evlatları’ Kimlerdi”, Aydınlık, 2 Şubat 2019
[108] August Bebel; Hz. Muhammed ve Arap Kültürü Çev.. Veysel Atayman, Alan Yayıncılık, İkinci baskı, İstanbul 1999; s.33 vd
[109] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Bilim ve Ütopya Dergisi, Mart 2006, sayı 141
[110] 200 yıllık bilmece çözüldü, Cumhuriyet Gazetesi, 8 Haziran 2010, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/200-yillik-bilmece-cozuldu-151988, erişim tarihi: 14.04.2026
[111] Ludovico Marracci, Alcorani textus universus ex correctioribus Arabum exemplaribus summa fide, atque pulcherrimis characteribus descriptus, eademque fide, ac pari diligentia ex Arabico idiomate in Latinum translatus; appositis unicuique capiti notis, atque refutatione: His omnibus præmissus est Prodromus totum priorem tomum implens…, Ex Typographia Seminarii (Seminary Press), Patavii (Padua), İtalya, 1698
[112] Jean Gagnier, Ismael Abu’l-Feda, De vita, et rebus gestis Mohammedis, Moslemicæ religionis auctoris, et imperii Saracenici fundatoris. Ex codice Msto Pocockiano Bibliothecæ Bodleianæ textum Arabicum primus edidit, Latinè vertit, præfatione, & notis illustravit Joannes Gagnier, E Theatro Sheldoniano (Sheldonian Theatre), Oxonii (Oxford), 1723
[113] George Sale, The Koran, Commonly called The Alcoran of Mohammed, Translated into English immediately from the Original Arabic; with Explanatory Notes, Taken from the most approved Commentators. To which is prefixed A Preliminary Discourse, Virgil’s Head, Strand, Londra, 1734
[114] François Marie Arouet Voltaire, “Essai sur l’histoire générale et sur les mœurs et l’esprit des nations” (Milletlerin Ruh ve Ahlâk ve Umumi Tarihi Üzerine Denemeler), 1756, tom. 2, Bölüm. 6; akt: Katharine Mommsen, Goethe ve İslam, çev. Senail Özkan, Ötüken Yayınları, İstanbul, Kasım 2012, sf. 14
[115] Edward Gibbon, Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi, çev. Asım Baltacıgil, Meral Harzem, İndie Kitap, İstanbul, 2020, c. V, böl. 50
[116] Vier und Zwanzig Bücher Allgemeine Geschichten, durch Johannes von Müller, 12 buch, 2 kap.
[117] Joseph Freiherr von Hammer-Purgstall, Doğu Kaynaklarından Edinilen Bilgiler Işığında SUİKASTÇILARIN TARİHİ, Panama Yayıncılık, Ankara, Birinci Baskı: Temmuz 2023, s. 14, 15
[118] Maxime Rodinson, Hazreti Muhammed; çev. Atilla Tokatlı, Gn Yayınları, İstanbul, 1968, sf. 141 vd
[119] Doğu Perinçek, Silahlı Peygamber Hz. Muhammed’in Medeniyet Devrimi, Bilim ve Ütopya Dergisi, sayı 141, Mart 2006, sf. 4
[120] Tıp, matematik ve günlük yaşamdaki İslam etkileri için bkz. Sigrid Hunke, Avrupa’nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi, çev. Servet Sezgin, Timaş Yayınları, İstanbul, 2017; Teknoloji, denizcilik, astronomi ve mimarlık alanında İslâm etkileri için bkz. Fuat Sezgin, İslâm’da Bilim ve Teknik (5 Cilt). İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, 2008; İslam’ın sadece bir din değil, Batı düşünce yapısını ve felsefesini şekillendiren bir “uygarlık devrimi” olduğu fikrine vurgu için bkz. W. Montgomery Watt, İslam’ın Avrupa’ya Tesiri. Çeviren: Hulusi Yavuz. İstanbul: Küre Yayınları, 2017; Batılı tarihçilerin İslam medeniyetine dair itirafları ve devraldıkları miras için bkz. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971; Tıp, ticaret, şehircilik ve devlet yönetimi gibi İslâm medeniyetinin Avrupa’ya etkileriyle ilgili detaylar için bkz. Ahmet Ağırakça, İslâm Medeniyet Tarihi, Akdem Yayınları, İstanbul, 2015
[121] Müslümanların astronomi, tıp, geometri ve kimya gibi alanlardaki keşifleriyle ilgili detaylar için bkz. Aydın Sayılı, Ortaçağ İslâm Dünyasında İlmî Çalışma Disiplini, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1963; İbn Sina, El-Harezmi ve El-Biruni gibi isimlerin evren anlayışını ve Batı’ya olan etkilerini bütüncül bir perspektifle incelemek için bkz. Seyyid Hüseyin Nasr, “İslam’da Bilim ve Medeniyet”, çev. Nabi Avcı, Ahmet Ünal, Kasım Turhan, İnsan Yayınları, İstanbul, 2024
[122] Debussy gibi 19. yüzyıl sonu Fransız sanatçılarının “Doğu”yu (Mağrip ve İslam coğrafyası dahil) nasıl bir estetik ilham kaynağı olarak kurguladıklarını anlamak için bkz. Edward Wadie Said, Oryantalizm: Sömürgeciliğin Keşif Kolu, çev. Berna Ünlener, Metis Yayınları, İstanbul, 1982
[123] İspanya’daki Endülüs İslam mirasını daha detaylı incelemek için bkz. Lütfi Şeyban, İspanya’da Endülüs Mirası Üzerine Bir Değerlendirme, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, C. 7, Sayı 4., 2020 ve yine bkz. Mehmet ÖZDEMİR, ENDÜLÜS TARİHİ’NİN MEVCUT KAYNAKLARI ÜZERİNE (I) ÜZERİNE (I) (Endülüslüler’e Ait Kaynaklar), İstem Dergisi, Yıl:7, Sayı:14, 2009, sf.11-40
[124] Caetani İslam Tarihi 1924. c. 1, Sadık Perinçek’in yeni yazıya çevirdiği daktilo metin.
[125] Fernand Grenand; Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü, çev. Orhan Yüksel; MEB Yayınları, 1992, s.22
[126] Said Alpsoy, Bir İnsan Olarak Hz. Muhammed, Alem Yayıncılık, İstanbul, 2005, sf. 29
[127] Bernard Lewis, İslam’ın Krizi: Bitmeyen Savaş, çev. Murtaza Özeren, Kronik Kitap, İstanbul, 2023, sf. 19
[128] Bernard Lewis, a.g.e., sf. 35
[129] William Montgomery Watt, Hz. Muhammed Peygamber ve Devlet Adamı, İletişim Yay., İstanbul 2019, s. 97
[130] Rum Suresi, 30/2
[131] Richard Bell, The Qur’ān: Translated, with a Critical Re-arrangement of the Surahs, 1939, c. 2, s. 392
[132] Edward Gibbon, Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi, çev. Asım Baltacıgil, Meral Harzem, İndie Kitap, İstanbul, 2020, c. V, sf. 100, 101
[133] Stanley Lane-Poole, Peygamber Muhammed’in Konuşma ve Sohbetleri (The speeches & table-talk of the prophet Mohammad. by: Lane-Poole, Stanley, 1854-1931. Publication date: 1882)
[134] The Genuine Islam (Dergi), Singapur, 1936, Vol. 1, No. 8
[135] Thomas Carlyle, Kahramanlar, çev. Behzat Tanç, Kutluğ Yayınları, İstanbul, 1976, sf. 93-95
[136] Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, çev. Ali Berktay, Alfa Yayınları, İstanbul, 2020, c. 3, s. 92
[137] William Muir-Hz. Muhammed’in Hayatı Özgün Kaynaklar Işığında(The Life of Mahomet from Original Sources-Mr. William Muir, London 1877)
[138] Frantz Buhl, “Muhammed”, MEB İslâm Ansiklopedisi, (İstanbul: Millî Eğitim Basımevi, 1979), c. 8, s. 470
[139] A history of the Islamic peoples; : Weil, Gustav, 1808-1889
[140] Sir Hamilton Alexander Rosskeen Gibb, İslâm Gücünü Yitiriyor mu?, Londra, 1932, s. 379
[141] Voltaire, “Essai sur les mœurs et l’esprit des nations” (Milletlerin Töreleri ve Ruhu Üzerine Deneme), Avec préfaces, avertissements, notes, etc. Par M. Beuchot Paris, 1829, 6. Bölüm, “De l’Arabie et de Mahomet”
[142] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 47
[143] Enbiyâ, 21/3; bkz. Yûnus, 10/2; Sâd, 38/4
[144] William Montgomery Watt, Hazreti Muhammed, İletişim Yayınları, İstanbul, 2023, sf. 261
[145] Doğu Perinçek, a.g.e., sf. 48
[146] Atatürk ve İslamiyet konusunda bk2. Bilim ve Ütopya, sayı 141, Mart 2006, s.4-11
[147] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 90
[148] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 93
[149] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 92
[150] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 93
[151] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 92
[152] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 85
[153] Ali Güler, Atatürk ve İslam, Halk Kitabevi, İstanbul, 2016, sf. 84
[154] Caetani, İslam Tarihi, c.8, çev. Hüseyin Cahit, Tanin Matbaası, lstanbul, 1926, s. 142 (çevriyazı ve sadeleştirme: Kurtuluş Güran)
[155] Ruşeni, Din Yok Milliyet Var, 1926, s.121 (Elyazması daktilo metin, Atatürk Kütüphanesi, Çankaya Arşivi, no 2)
[156] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 69
[157] Tarih I, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 155 vd.
[158] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 69, 70
[159] “Amerikalı Gazeteci Streit ile Mülakat”, Atatürk’ün Bütün Eserleri 4. basım, Kaynak Yayınlan, İstanbul, Nisan 2016, c. 11, sf. 63
[160] Atatürk’ün İslamiyet ve Hz. Muhammed konusundaki elyazıları için bkz. Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-2 Din ve Allah, 7. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Kasım 2014, s.257 vd.
[161] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-2 Din ve Allah. 7. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Kasım 2014, özellikle “Kemalizme Göre İslamiyet” başlıklı bölüme bkz.
[162] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 91
[163] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 91
[164] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 91
[165] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 93.
[166] Şemseddin Günaltay, “Atatürk’e Ait iki Hatıra”, Ülkü Dergisi, c.9, sayı 100, 16 Kasım 1945, sf. 4
[167] Şemsettin Günaltay, ”Atatürk’e Ait iki Hatıra”, Ülkü Dergisi, c.9, sayı 100, 16 Kasım 1945, sf. 3; Mustafa Kemal (Atatürk). “Gençlik ve Eğitim Konusunda Düşünceler (1930)”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, sayı 16, Mayıs 1998, sf. 22
[168] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 93-94
[169] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 95
[170] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 92-94
[171] Uhut Savaşı’nın anlatıldığı Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 96, 97
[172] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 98
[173] M. Şemsettin Günaltay, ”Atatürk’e Ait iki Hatıra”. tnkü. c.9, sayı 100, Kasım 1945, s.3-4
[174] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 114-116
[175] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 117
[176] Tarih Il; Orta Zamanlar Kaynak Yayınları’nın tıpkı basımı, sf. 227 vd
[177] Müslim, Küsuf 16
[178] Darimi, Mukaddime 12
[179] Ebu Davud, Şefaat 10
[180] Müslim, Mesacid 92-94
[181] Zeki YILDIRIM, KUR’ÂN’DA PEYGAMBERLERİN İSMETİ, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2003, sy. 19, sf. 81) ismet sıfatının koruması altındadır.(Müslim, Salatü’l-Müsafirin 224-225
[182] Müslim, Sıyam 208
[183] Bkz. Bakara 2/106.
[184] Yasin Pişgin, İnsan ve Peygamber Olarak Hz. Muhammed (sav), Timaş Yayınları, İstanbul 2023, sf. 57
[185] Enbiya 21/8
[186] Atatürk’ün Hz. Muhammed ve İslamiyet konusundaki elyazılan için bkz.Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-2 Din ve Allah. 7. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Kasım 2014, s.289. Elyazısı belgede yanlışlıkla “canı” yazıldığı anlaşılıyor.
[187] Bkz. Caetani, İslâm Tarihi, c.1, çev. Hüseyin Cahit, Tanin Matbaası, İstanbul, 1924, s.142-143 [çevriyazı: Kurtuluş Güran]. Yine “Kerek” sözcüğünü Atatürk, el;vazısıyla böyle yazmış. Bugün “gerek” diye yazıyoruz.
[188] Doğu PERİNÇEK, “Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 73
[189] Süleyman Gülek, Sade Bir Hayat, Akasyam Haber, 6 Şubat 2023, https://www.akasyam.com/yazi/sade-bir-hayat-9747.html, erişim tarihi: 14.04.2026
[190] Said Alpsoy, Bir İnsan Olarak Hz. Muhammed, Alem Yayıncılık, İstanbul, sf. 9
[191] Abdülkadir Ertaş, Peygamberliğin İspatı, Süeda Yayınları, İstanbul, 2024, sf. 57
[192] Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s.106
[193] Müslim, Eşribe 167-169
[194] Sabahattin Önkibar, Yazılamayanlar, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 5. Basım, Şubat 2019, sf. 79
[195] Buhârî, Eymân 22; Müslim, Zühd 22. Ayrıca bk. Buhârî, Et’ıme 23, 27; Nesâî, Dahâyâ 37; İbni Mâce, Et’ıme 48, 49
[196] Müslim, Zühd 20. Ayrıca bk. Buhârî, Rikak 17
[197] İbn Hanbel, Müsned, c. 5, s.266
[198] bkz.Müslim, Kitâbu’t-Talak
[199] bkz.Buhârî,Kitâbu’l-Libâs
[200] Ebû Dâvûd, Tereccül 1
[201] Yasin Pişgin, İnsan ve Peygamber Olarak Hz. Muhammed (sav), Timaş Yayınları, İstanbul 2023, sf. 58
[202] Kamil Çakın, İslam’da Hadis ve Sünnetin Yeri, Ankara, 1997, s. 12
[203] Buhari, Tefsir, 26/2; Müslim, İman 355
[204] Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-2 Din ve Allah. 7. basım, Kaynak Yayınları, lstanbul, Kasım 2014, sf. 311
[205] Samih Nafiz Tansu, Tarihde Orta Zamanlar Il; Çığır Kitabevı, İstanbul 1945 s.44
[206] Samih Nafiz Tansu, Tarihde Orta Zamanlar il, Çığır Kitabevi, lstanbul, 1945, s.44
[207] Samih Nafiz Tansu, Tarihde Orta Zamanlar il, Çığır Kitabevi, İstanbul, 1945, s.42
[208] Samih Nafiz Tansu, a.g.e., s. 48
[209] Bu konuda bkz. Muallim Abdülbaki, Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri, Sahip ve Naşiri Tefeyyüz Kitaphanesi, İstanbul, 1927-1931; sadeleştirilmiş güncel basım, Kaynak Yayınları, lstanbul, Nisan 2005, s.37, 55
[210] Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-2 Din ve Allah, s.283
[211] Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-2 Din ve Allah, s.285
[212] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 74, 75
[213] Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk ihtilali, 7. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Ocak 2014, s.75 vd., 142 vd., 145, 455
[214] Samih Nafiz Tansu, Tarihde Orta Zamanlar il, Çığır Kitabevi, İstanbul, 1945, s. 49, 59
[215] Ruşeni, Din Yok Milliyet Var, 1926, s.4 (Elyazması daktilo metin, Atatürk Kütüphanesi, Çankaya Arşivi, no 2)
[216] Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-2 Din ve Allah, s.285 vd.
[217] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 79
[218] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, c. 15, sf. 211
[219] İlgili yorumlama için bkz. Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, sf. 30-50 arasındaki ifadeler.
[220] Bkz. Doğu Perinçek, Bozkurt Efsaneleri ve Gerçek, 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul; Şubat 2003, sf. 114 vd
[221] Düşünce ve Davranışlarıyla Atatürk, Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, 2001, sf. 62, 63
[222] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 93
[223] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 86
[224] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 166, 167
[225] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 163
[226] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 148
[227] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 163
[228] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 163, 164
[229] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 146, 147
[230] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 144
[231] Mustafa Ergün, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, Kırmızılar, 5 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, erişim tarihi: 15.04.2026
[232] Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, çev. Varol Tümer, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 30
[233] Ebü’l-Ferec el-İsfahani, el-Eğâni, el-Hey’etü’l-Mısriyyeti’l-Amme li’l-Kitab, 1992, c. I, sf. 243 vd., Ebu Nasr İsmâil b. Hammâd el-Farabi el-Cevheri, es-Sıhah Tacül-Luga ve Sıhahül-Arabiyye, Darü’l Kütübi’l İlmiyye, 1999, c. I, sf. 322; akt. Hz. Peygamber’in ilk Türk sahabileri, Yeni Mesaj, 1 Şubat 2017, https://www.yenimesaj.com.tr/hz-peygamberin-ilk-turk-sahabileri-H1272451.htm, erişim tarihi: 28.04.2026
[234] Ebü’l-Ferec el-İsfahani, el-Eğâni, el-Hey’etü’l-Mısriyyeti’l-Amme li’l-Kitab, 1992, c. I, sf. 243 vd; akt. Uğur Utkan, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, erişim tarihi: 15.02.2026
[235] Uğur UTKAN, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, erişim tarihi: 27.01.2026
[236] Mesut Can, “Merv’de İslamî İlimlerin Doğuşu (Hicri İlk İki Asır)”, Aksaray Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi 3/6 (2016), sf. 400, 403
[237] Ayşe Olgun Fırat, Türklerin İslamiyet ile Tanışması, Söylenti Dergisi, 11 Temmuz 2023, https://www.soylentidergi.com/turklerin-islamiyet-ile-tanismasi/, erişim tarihi: 08.04.2026
[238] Mert Kılıç, Türklerin İslamlaşma Süreci, Kırmızılar, 12 Kasım 2017, https://www.kirmizilar.com/turklerin-islamlasma-sureci/, erişim tarihi: 08.04.2026
[239] Mert Kılıç, Türklerin İslamlaşma Süreci, Kırmızılar, 12 Kasım 2017, https://www.kirmizilar.com/turklerin-islamlasma-sureci/, erişim tarihi: 08.04.2026
[240] Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 7 Aralık 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 26.01.2026
[241] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 63
[242] Uğur Utkan, Türk Milletinin Tatlı ve Şeker ile Olan İlişkisi, Aksaray Haber, 30 Ekim 2025, https://www.aksarayhaber.net/kose-yazilari/turk_milletinin_tatli_ve_seker_ile_olan_iliskisi-1232.html, erişim tarihi: 08.04.2026
[243] Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 7 Aralık 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 26.01.2026
[244] Uğur UTKAN, Türkiye İsminin Kökenine Bakış, 03.12.2025, Aksaray Haber, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turkiye_isminin_kokenine_bakis-1298.html, erişim tarihi: 16.01.2026
[245] Müslim, Sıyâm, 215; İbni Mâce, Sıyâm, 62; akt: Ahmet Sarbay, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
[246] Ali Rıza Özkan, Kubbetüt Türkiyye, Alevi Haberler, 17 Ağustos 2023, https://www.alevihaberler.com.tr/makale/kubbetut-turkiyye-96, erişim tarihi: 15.02.2026
[247] Sahîh-i Buhârî, Menâkıbü’l Ensâr-9, Meğâzî-29, 33, 34, 110, Fedâilu’l eshâb-9, Meğâzî-56; akt: Ahmet Sarbay, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166
[248] Taberî, Târîh-i Taberî, çev. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınları, 2023, c. II, sf. 92; akt: Ali Rıza Özkan, Kubbetüt Türkiyye, Alevi Haberler, 17 Ağustos 2023, https://www.alevihaberler.com.tr/makale/kubbetut-turkiyye-96, erişim tarihi: 15.02.2026
[249] Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 07.12.2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 16.01.2026
[250] Ayrıntılar için bkz. Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, ODTÜ Yayınları, Ankara, 1981
[251] Uğur Utkan, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 08.04.2026
[252] Osman Karatay, Türklerin İslam’ı Kabulü, Kripto Yayınevi, Ankara, 2018, sf. 180
[253] Uğur Utkan, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 08.04.2026
[254] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 102
[255] Uğur Utkan, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 08.04.2026
[256] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 80, 81
[257] Uğur Utkan, İlay-ı Kelimetullah İçin, Gaza Ve Cihad İçin Kılıç Sallayan İlk Moğol Mücahid Alaaddin Tarmaşirin, Akasyam Haber, 13 Ağustos 2025, https://www.akasyam.com/yazi/ilay-i-kelimetullah-icin-gaza-ve-cihad-icin-kilic-sallayan-ilk-mogol-mucahid-alaaddin-tarmasirin-12257.html, erişim tarihi: 08.04.2026
[258] Uğur Utkan, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, Kırmızılar, 7 Aralık 2025, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 08.04.2026
[259] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 83, 84
[260] Bu husus ile ilgili bkz. Dücane Cündioğlu, Hz. İnsan, Kapı Yayınları, İstanbul, 2017; İbrahim Kalın, Ben, Öteki ve Ötesi: İslam-Batı İlişkileri Tarihine Giriş, İnsan Yayınları, İstanbul, 2022; Mehmet Aydın, İslam’ın Evrenselliği ve Modernleşme, Ufuk Kitapları, İstanbul, 2000
[261] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 102
[262] Osman Kara, Osmanlı’yı Kim Yıktı?, Gazete Gerçek, 3 Temmuz 2023, https://www.gazetegercek.com.tr/yazarlar/osman-kara/osmanli-yi-kim-yikti/193090, erişim tarihi: 08.04.2026
[263] Uğur Utkan, Atatürk’ten önce ‘saltanatın kaldırılması’nı isteyenlerin hazin sonu, Gerçek Edebiyat, 15 Ağustos 2025, https://www.gercekedebiyat.com/haber-detay/atataturkten-once-saltanatin-kaldirilmasini-isteyenlerin-hazin-sonu-ugur-utkan/13116, erişim tarihi: 08.04.2026
[264] Bununla ilgili detaylar için bkz. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000; İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, Kronik Kitap, İstanbul, 2025; Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2002
[265] Mehmet Özhanlı, Meleklerin Cinsiyetini Tartışmak, Özyalvaç Gazetesi, 8 Şubat 2022, https://www.ozyalvac.com/meleklerin-cinsiyetini-tartismak.html, erişim tarihi: 08.04.2026
[266] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 103, 104
[267] Hüseyin Nihal Atsız, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi
[268] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 104
[269] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 98, 99
[270] Ana fikir icin bkz. Fazlur Rahman, İslâm, çev. Mehmet Dağ – Mehmet Aydın, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2003, s. 15-30; Fazlur Rahman, İslâm ve Çağdaşlık, çev. Alparslan Açıkgenç, Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 1998, s. 5-25; İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2011, c. I, s. 35-60; Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017, s. 45-70; Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev. Süleyman Ateş, İstanbul: Yeni Ufuklar Neşriyat, 1991, s. 20-40.
[271] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 106
