Dinî Mucizelere Bilimin Gözüyle Bakış

Tam boy görmek için tıklayın.

 

Uğur UTKAN

Öz

Bu çalışma, ilahi dinlerde yer alan mucize anlatılarını bilimsel veriler ışığında disiplinler arası bir yaklaşımla incelemeyi amaçlamaktadır. Özellikle Nuh Tufanı, Kızıldeniz’in yarılması ve Mir’ac hadisesi gibi geniş etki alanına sahip mucizeler; teolojik, tarihsel ve bilimsel perspektifler çerçevesinde ele alınmıştır. Araştırmada, söz konusu olayların yalnızca metafizik boyutlarıyla değil, aynı zamanda jeoloji, klimatoloji, fizik ve kozmoloji gibi bilim dallarının sunduğu verilerle de değerlendirilebileceği ortaya konulmuştur. Bu bağlamda, Nuh Tufanı’nın jeolojik ve klimatolojik bulgularla ilişkisi, Kızıldeniz’in yarılmasının olası doğal mekanizmaları ve Mir’ac hadisesinin zaman-mekân kavramları açısından yorumlanabilirliği tartışılmıştır. Çalışma, mucizeleri ne tamamen doğaüstü bir alanla sınırlayan ne de bütünüyle mitolojik kabul eden yaklaşımların ötesine geçerek, bilim ile inanç arasında dengeli bir değerlendirme sunmayı hedeflemektedir. Sonuç olarak, bilimsel yöntemlerin metafizik olguları doğrulama veya yanlışlama iddiası taşımadığı, ancak bu olguların maddi dünyadaki muhtemel karşılıklarını açıklamada önemli katkılar sağlayabileceği vurgulanmıştır.

Anahtar Kelimeler: Nuh Tufanı, mucize, bilim ve din, jeoloji, klimatoloji, mitoloji, Kızıldeniz’in yarılması, Mir’ac, disiplinler arası yaklaşım

Abstract

This study aims to examine miracle narratives found in divine religions through an interdisciplinary approach in the light of scientific data. In particular, widely influential miracles such as the Flood of Noah, the splitting of the Red Sea, and the Mi’raj event are analyzed within theological, historical, and scientific perspectives. The research demonstrates that these events can be evaluated not only in their metaphysical dimensions but also through data provided by scientific disciplines such as geology, climatology, physics, and cosmology. In this context, the relationship between the Flood of Noah and geological-climatological findings, the possible natural mechanisms behind the splitting of the Red Sea, and the interpretability of the Mi’raj event in terms of space-time concepts are discussed. The study goes beyond approaches that either strictly confine miracles to the supernatural realm or dismiss them entirely as mythological, aiming instead to present a balanced framework between science and faith. Consequently, it is emphasized that while scientific methods do not claim to verify or falsify metaphysical phenomena, they can contribute significantly to explaining their possible manifestations in the material world.

Keywords: Flood of Noah, miracle, science and religion, geology, climatology, mythology, splitting of the Red Sea, Mi’raj, interdisciplinary approach

Giriş

İlahi dinlerde yer alan mucize anlatıları, tarih boyunca hem inanç sistemlerinin temel unsurlarından biri olmuş hem de farklı disiplinler açısından tartışma konusu hâline gelmiştir. Bu anlatılar arasında özellikle Nuh Tufanı, Kızıldeniz’in ikiye yarılması ve Mir’ac hadisesi, hem geniş bir coğrafi ve kültürel etki alanına sahip olmaları hem de doğa yasalarıyla ilişkileri bakımından dikkat çekmektedir. Bu durum, söz konusu mucizelerin yalnızca teolojik bir çerçevede değil, aynı zamanda bilimsel perspektiflerle de değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.

Nitekim tarihsel, jeolojik ve arkeolojik bulgular; büyük ölçekli doğal olayların insan topluluklarının hafızasında derin izler bırakarak zamanla mitolojik ve dini anlatılara dönüştüğünü göstermektedir. Özellikle Nuh Tufanı bağlamında ortaya konulan jeomorfolojik veriler, geçmişte yaşanmış büyük ölçekli su baskınlarının bu anlatının oluşumunda etkili olabileceğine işaret etmektedir. Bununla birlikte, sözlü kültürün etkisiyle bu tür olayların farklı toplumlarda çeşitli biçimlerde yeniden kurgulanması, tarihsel gerçeklik ile anlatı arasındaki ilişkinin karmaşıklığını artırmaktadır.

Bu çalışmanın temel amacı, söz konusu mucizeleri inanç temelli kabuller ile bilimsel veriler arasında indirgemeci bir karşıtlık kurmadan, disiplinler arası bir yaklaşımla incelemektir. Bu doğrultuda, Nuh Tufanı jeolojik ve klimatolojik veriler ışığında; Kızıldeniz’in yarılması olası doğal mekanizmalar çerçevesinde; Mir’ac hadisesi ise fizik, kozmoloji ve zaman-mekân kavramları bağlamında ele alınacaktır. Ancak burada önemli bir metodolojik sınırın altı çizilmelidir: Bilimsel yöntem, metafizik bir olguyu doğrulama veya yanlışlama iddiasında değildir; yalnızca bu olguların maddi dünyadaki olası karşılıklarını açıklamaya çalışır.

Literatürde bu tür mucizelere yönelik yaklaşımlar genellikle iki uç noktada toplanmaktadır. Bir tarafta, mucizeleri tamamen doğaüstü kabul ederek bilimsel açıklama arayışını reddeden anlayış; diğer tarafta ise bu anlatıları bütünüyle mitolojik ve tarih dışı kabul eden yaklaşım bulunmaktadır. Bu çalışma, her iki yaklaşımın sınırlılıklarını aşarak, bilimsel veriler ile dini anlatılar arasında mümkün olan en tutarlı kesişim alanlarını ortaya koymayı hedeflemektedir.

Bu bağlamda, öncelikle ilgili mucizelerin dini ve kültürel kaynaklardaki anlatımları incelenecek, ardından mevcut bilimsel bulgular ve teoriler ışığında bu olayların doğal dünyadaki muhtemel karşılıkları tartışılacaktır. Böylece hem inanç temelli anlatıların anlam dünyası korunacak hem de bilimsel perspektifin sunduğu eleştirel analiz imkânı değerlendirilecektir.

Şimdi peygamberlerin birebir içinde oldukları ilahi mucizeleri bilimin gözüyle incelemeye çalışalım:

Nuh Tufanı Mucizesi

Bugüne kadar Nuh Tufanı ile ilgili birbirine zıt şu iki görüş ortaya konmuştur:

Birincisi, Hazret-i Nuh’a bir gemi yapması O’na Allah tarafından bir ilahi emir olarak bildirildi.  Böylece Nuh ve kavmi kurtuldu. Demek ki Allah isterse olur, bu ilahi bir mucizedir.

İkincisi, dünya çapında bir tufan olması olanaksızdı, çünkü dünyayı dağlarıyla beraber kaplayacak miktarda su yoktu ve ayrıca tüm dünya hayvanlarından birer çift toplamak mümkün değildi. Dolayısıyla böyle bir şeyin olması imkan dahilinde değildir. Ayrıca tufan olayı gerçekleşmiş dahi olsa Nuh’un “Yeryüzünde kâfirlerden kimseyi bırakma” diye dua etmesi, tufanın tüm Dünya’da olduğuna delil midir? Aynı şekilde Nuh, bütün canlı çiftlerini gemiye nasıl sığdırdı? Yine bu tufan olayı Sümer, Babil destanlarında da geçiyor. Bunun –haşa- oralardan kopya edilmediği ne malum?

Şimdi bu iki zıt görüşe karşı yalnızca bilimsel verilerin ışığında Nuh Tufanı mevzusunu ele alalım.

Öncelikle Nuh Peygamber’i tanıyarak başlayalım. Adem Peygamber’den sonra yeryüzüne gönderilen peygamberlerden en dikkat çekici olanlarından biri, Peygamber Adem’in 10. nesilden torunu olan ve M.Ö. 2900’lü yıllarda yaşamış olan Nuh Peygamberdir. Nuh Aleyhisselam, Şuruppak şehir devletinin, dini, siyasi ve ekonomik liderlerindendir. Görüş ve inanç ayrılığı içinde bulunan diğer liderlerle yapmış olduğu amansız mücadelede halkından yeterince destek bulamamıştır. Bu nedenle Şuruppak’ı terk etmeye karar vermiştir. İlahi bir emir gereğince yapacağı büyükçe bir gemi ile Fırat ve Dicle nehrini takip ederek başka bir şehre göç etmeyi planlamıştır. Geminin içine eşini, çocuklarıyla, eşlerini ve kendisine inanan birkaç sadık adamını; eşek, sığır, keçi, tavuk gibi evcil hayvanlarından birer çiftini; gidecekleri yerde ve yolculuk sırasında kendilerinin ve hayvanların ihtiyaç duyacakları yiyecek maddelerinden ve tohumluklardan yeterince almayı düşünmektedir. Bu kadar ağır yükün altında geminin nehir tabanına çarpmaması için yağışlı mevsimin gelmesini, suların yükselmesini beklemektedir. İşte o gün gelmiş, Tufan olmuş, gemi nehirde yüzmeye başlamıştır. Bir görüşe göre gemi Basra Körfezine sürüklenmiş ve Tufan hikayesi orada geçmiştir. Doğa kanunlarına ve mantığa uygun gelen bu görüş, kutsal kitaplarda ve efsanelerde Tufan menkıbesine uygun düşmemektedir. Bizim görüşümüze göre ise, Nuh’un Gemisi Basra Körfezi’ne sürüklenmemiş. Nuh ve içindekiler, çok güç şartlar altında da olsa, gemiyi Dicle Nehri boyunca yukarı doğru hareket ettirerek bugünkü Musul’a yakın bir yere kadar ulaştırmışlar ve gemiden orada inmişlerdir.[1]

 

DİNSEL KAYNAKLARDA VE MİTOLOJİLERDE NUH PEYGAMBER VE GEMİSİ

Kanımızca Nuh Tufanı gerçek bir tarihi-jeolojik olaydır. Ancak, onun efsaneleştirilmesi, abartılması, kutsal kitapların ve tarihi belgelerin yanlış yorum veya tercüme edilişleri, olayı gerçek dışına doğru itmiştir.[2]

Bu vesileyle bilimsel verilerin ışığında Nuh Tufanı mevzusunu ele almadan önce Nuh Tufanı’nın ve tufan öncesinde Nuh Peygamber’in gemi inşa kıssasının dinî metinlerde nasıl geçtiğine göz atmadan geçmek doğru olmayacaktır:

Bir defa bu meselenin dinî metinlerde nasıl geçtiğini ele alacak olursak mesela Tevrat’taki Tekvin (Yaratılış) kısmının 6. bölümünde yer alan 14. ayetinde geçen “Kendine gofer ağacından bir gemi yap…”[3] emri vesilesiyle Tanrı’nın insan ve diğer canlıların ırkının devam etmesi için büyük tufandan önce Nuh’un ailesi ve dünyada bulunan diğer çekirdek hayvanların korumaya alınması amacıyla Nuh’a büyük bir gemi yapmasını emrettiği yazılıdır. Tanrı, insanoğlunun sapkınlığına bir ceza vermek adına, yeryüzündeki tüm canlıları yok edeceğini söyler. Gılgamış Destanında Tufan hakkında çok ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Destanda Gılgamış Uruk kralıdır. Hz. Nuh pozisyonunda olan kahraman ise Sümer bilgesi Utnapiştim’dir.[4] Gılgamış’ın ölümsüzlüğü arayışının öyküsünün anlatıldığı destan, Tanrı Enlil’in öğütleriyle, insanın ancak büyük bir ad bırakmakla ölümsüzlüğe erişebileceğini vurgular. Sümerlerde Gılgamış[5] Destanı’nın Tufan bölümünde Tanrılar Utnapiştim’i uyarırlar, kadınları, çocukları, yakınlarını ve her işten ustaları, gelecek olan büyük tufandan korumak için bir gemi yapmasını emrederler. Şiddetli, fırtınanın, karanlığının, yükselen suların, gemiye binemeyenlerin düştüğü umutsuzluğun anlatımı, bugün bile hayranlık uyandıracak ölçüde güçlüdür. Üstelik aynı Nuh’ta olduğu gibi, yolculuğun sonunda bir karga ve bir güvercin yollanmış, sular alçalmaya başlayınca da gemi bir dağın tepesine oturmuştur. Gılgamış Destanı’yla Tevrat arasındaki paralellik ve benzerlik, hiçbir bilginin karşı koyamayacağı ölçüde açıktır. Bu paralelliğin en ilginç yönü, destanla Tevrat’ın uğraştığı tanrıların ve kehanetlerin ayrı ayrı olmasıdır.[6] Yine İncil’in ilk kitabı olan Matta’da üç defa Nuh Tufanı’ndan bahsedilmektedir.[7] Aynı şekilde Luka’da iki, Petrus’un iki mektubunda birer defa, İbranilere Mektup’ta ise bir defa tufan bahsi geçer. İnciller tufanı kendi değerleri üzerinden, sembolik bir dil kullanarak, insanlara yol gösterici bir mesaj şeklinde ele alıp değerlendirir.[8]

Matta ve Luka’da tufanı yıkımın, yok etmenin, insan cahilliği ve umursamazlığının bir sonucu[9],  I. Petrus’ta vaftizin simgesi[10] olarak gösterir ve bu hadiseden kurtulan sekiz kişiyi öne çıkarır.[11] II. Petrus’ta da hadiseden bahsedilerek kurtulan kişi sayısı yedi olarak dile getirilir.[12]

İnciller, Nûh ile ailesinin, imanları ve Tanrıya yönelen temiz vicdanları sayesinde kurtulduklarını söyleyerek[13] Mesih’in döneceği son gün ile Nûh’un dönemi arasında bir benzerlik kurar.[14] Özetle; İncil metinleri Nûh’un, ev halkını tufandan korumak için bir gemi yaptığını,[15] tufanın bütün dünyayı etkilediğini,[16] tufandan sekiz kişinin kurtulduğunu,[17]  tufanın Tanrı tarafından Nûh’a önceden bildirildiğini[18] farklı bölümlerinde ve farklı olaylar bağlamında anlatır. Olayın zaman ve mekânından çok içerdiği mesajları dikkatlerimize sunar. İncil’in bu üslubu bir açıdan Kur’an’ın takip ettiği mesaj ağırlıklı üslubuna benzemektedir.[19]

Yine aynı şekilde son ilahi kitap olan Kur’an-ı Kerim’de de Nuh Tufanı ve Hz. Nuh’un kıssası birçok surede farklı detaylarla anlatılmakta olup,[20]  yirmi sekiz surede Nûh peygamber hakkında bilgi verilmektedir ve kırk üç yerde Kur’ân, O’nu ismen zikreder. Buna rağmen tufanın tarihini ve yerini bildirmez sadece onu doğuran sebepler üzerinde durarak oluş biçimi ve diğer ayrıntılarına kısmen değinir.[21]

Zaten genel olarak Kur’an’ın olayları ele alma, onlardan bahsetme şekli süreç ve sonuç bağlamında onlardan ders çıkarmayı nazara vermek tarzındadır.[22]

Kur’an’a göre tufanın sebepleri; Nûh’un kavmi içinde ileri gelen inkârcıların zalim, azgın ve fasık olmaları,[23] Nûh’u yalancılıkla itham etmeleri, peygamberliğini kabul etmemeleri, kendisi ve ona iman edenlerle dalga geçmeleridir.[24] Hatta zaman zaman kendisini rahatsız ederek dövme, boğazını sıkma, zindana atma şeklinde şiddet uygulamalarının olduğunu da bazı rivayetlerden okumaktayız.[25]

Nûh’un, uzun yıllar kavmini gece gündüz tevhide davet etmesi karşısında, onların parmaklarını kulaklarına tıkayarak, elbiselerine bürünüp gerisin geriye gitmeleri, inanmamakta inat edip kendisine, kibirli bir eda ile sert bir şekilde karşılık vermeleri de tufanın sebepleri arasında sayılır.[26]

Nihayet Allah tarafından kendilerine verilebilecek bir cezadan korkmadıklarını söyleyerek O’na meydan okumaları, atalarının ibadet edegeldikleri putlardan vazgeçmeyeceklerini açıkça ifade etmeleri bardağı taşıran son damla olur, kavmi (tufan ile) suda boğulur, (ardından cehennem) ateşine atılır, Allah’tan başka bir yardımcı da bulamayacakları[27] ifade edilir.

Yani kısacası Kur’an-ı Kerim, Nuh Tufanı ve Hz. Nuh ile ilgili olayları “kıssa” (ders alınması gereken kısa hikâye) olarak vermektedir. Yine aynı şekilde Nuh Peygamber’in (as), gemisi ile büyük tufandan kurtulduğunda suların çekilip çekilmediğini anlamak için bir güvercin uçurmuş, güvercin günler sonra ağzında bir zeytin dalı ile geri döndüğü ve güvercinin bu zeytin dalını Kudüs’teki Zeytin Dağı’ndan getirdiği[28] inanışı İsrailiyat (Yahudi kaynaklı bilgiler) içerikli metinlerde şu şekilde geçmektedir:

“Yedi gün daha bekledi, sonra güvercini yine gemiden saldı. Güvercin gagasında taze kopmuş bir zeytin yaprağıyla akşamleyin geri döndü.”[29]

Ayrıca zeytin dalının doğrudan Kudüs’teki Zeytin Dağı’ndan geldiği inancı da Yahudi tefsir geleneği olan Midraşlarda (özellikle Genesis Rabbah) işlenir. Bu inanca göre, Filistin toprakları tufandan etkilenmediği için zeytin ağaçları orada sağ kalmıştır.

Öte yandan zeytin dalı ve güvercin meselesi Kur’ân-ı Kerîm’deki Nuh ve Hûd sûrelerinin tefsirlerinde gemiden salınan kuşların detayları verilir.[30]

Yine zeytin dalının Kudüs (Zeytin Dağı) veya Harem bölgesinden getirildiğine dair coğrafi detaylar da İslâmî kaynaklarda zikredilmektedir.[31]

Hz. Nûh, tûfan sakinleştikten sonra tûfan hadisesinde karşımıza çıkan güvercin sembolü, mitosu veya metaforunu özellikle Alevî-Bektaşî klasiklerinde kendine yer bulmuştur.[32]

Hacı Bektaş Veli Vilâyetname’sinde metaforun içinde zikredildiği birçok menâkıp bulunmaktadır. Örneğin; Hacı Bektaş Veli güvercin donuna girmektedir. Ahmet Yesevi’nin izni ile Rum ülkesine giden Hacı Bektaş, oradaki erenler tarafından istenmemektedir. Rum ülkesine girerse ülkeyi almasından, halkı kendisine bağlamasından korkan Rum erenleri, Hacı Bektaş’ın bu topraklara girişini engellemeye çalışırlar fakat başarılı olamazlar. Fakat Hacı Bektaş Veli bir güvercin donuna bürünerek ülkeye girmiştir.[33]

Vilâyetnâmelerde daha çok, velilerin kuşa dönüştükleri göğe uçtukları, kerâmet gösterdikleri; hatta yer ve zaman kayıtlarından sıyrılarak yürüdükleri olağan dışı olayların öyküleri olduğundan bahsedilmiştir.[34]

Klasik kaynaklarda don değiştirme: “Canlı veya cansız varlıkların “Yüce varlık/üstün güç” tarafından ceza veya ödül olarak mevcut durumdaki yapıdan farklı bir yapıya dönüştürülmesidir”[35]

Bu menkıbe Vilâyetname’de şu şekilde geçmektedir: “Hünkâr bir güvercin donuna girdi ve oradan uçarak doğruca Sulucakarahöyük’e indi; Bir taşın üstüne kondu; Mübarek ayakları hamura gömülür gibi taşa gömüldü. O an Rum erenlerine bir korku düştü; O erin girdiğini anladılar, “yollunu bağlayamadık” dediler. Karaca Ahmet’e “Sen Rum ülkesinin gözcüsüsün, bak bakalım ülkeye girmiş mi?” diye sordular. Karaca Ahmet, bir sure murakabeye vardı; sonra başını kaldırdı ve “Rum ülkesini baştanbaşa taradım; her yaratık eşiyle oturmakta, yalnız Sulucakarahöyük’te bir er var, bir başına oturuyor; Onu görünce içime bir dehşet düştü, olsa olsa odur.” dedi…[36]

Hakeza Türk kültüründe ve Altay mitolojisinde de Nuh Tufanı’nın önemli bir yere sahip olduğunu söylemek icap eder.

ALTAY MİTOLOJİSİNDE /TÜRK KÜLTÜRÜNDE NUH TUFANI

Dünyanın ve insanlığın yaradılışı gibi belki de “yeniden var oluş” diyebileceğimiz Tufan hadisesi Sibirya Türklerinin inanç kültüründe de önemli bir yer tutar. Bugünkü Altay ve Saha Türklerinin inancında “Tufan Efsanesi”nin çeşitli varyantları mevcuttur. Altay Türklerine ait Tufan efsanesini ilk defa rahip Verbitskiy yazıya geçirmiştir. Bunlardan birisine göre, eski zamanlarda Nama adlı meşhur bir adam vardı. Tengri Ülgen buna Tufan olacağını, insanları ve hayvanları kurtarmak için bir gemi yapmasını buyurdu. Nama’nın üç tane oğlu bulunuyordu. Oğullarına gemiyi inşa etmelerini söyledi ve Ülgen’in öğrettiği biçimde bir gemi hazırlandı. İnsanlar ve hayvanlar gemiye alındı. Bu sırada gökyüzünü sis kaplayıp, yerin altından sular fışkırmaya başladı. Gökten de yağmur yağıyordu. Bir müddet sonra sular çekilip, kara parçaları su yüzüne çıktı. Nihayet gemi bir dağın tepesinde karaya oturdu. Suyun derinliğini öğrenmek için Nama kuzgun, karga ve saksağanı yolladı, fakat onlar dönmedi.

Bunun üzerine güvercini gönderdi ve güvercin gagasında bir dal ile geri geldi. Nama daha

önce yolladıklarını görüp, görmediğini güvercine sordu. Güvercin üçünün de bir leşe konup, gagaladığını bildirdi. Nama onlara kıyamete kadar leş ile beslensinler diye bedduada bulundu. Tufandan sonra Nama, “Yayık Han” adını aldı.[37]

TUFAN

Sel bütün yeri kapladığında, Tengiz (Deniz) yerin üzerinde efendi idi. Tenqizın yönetimi altında Nama adında iyi bir erkek yaşardı. Nama’nın Sozun Uul, Sar Uul ve Balık adlarında üç oğlu vardı. Tanrı Olgen, Nama’yo bir kerep yapmasını buyurdu. Nama, sandığın yapması işini üç oğluna bıraktı. Oğulları, kerepi bir dağ üzerinde yaptılar. Kerep yapıldıktan sonra Nama, onu her biri seksen kulaç olan sekiz halatla köşelerinden yere bağlamalarını söyledi. Böylece su seksen kulaç yükseldiğinde durum anlaşılacaktı. Bundan sonra Nama, ailesi ile çeşitli hayvanları, kuşları alarak kerepe girdi. Yeryüzünü sisler kapladı. Dünya korkunç bir karanlığa gömüldü. Yerin altından, ırmaklardan. denizlerden sular fışkırdı. Gökten sağanaklar boşandı.

Yedi gün deprem oldu. Yedi gün dağlar ateş püskürdü. Yedi gün yağmur yağdı. Yedi gün fırtına oldu ve dolu yağdı. Yedi gün kar yağdı. Bundan sonra müthiş soğuk oldu … Yedi gün sonra yere bağlanan halatlar koptu, kerep yüzmeğe başladı: suyun seksen kulaç yükseldiği anlaşıldı. Kerep Çomaday ve Tuluttu dağlarında karaya oturdu. 7 gün daha geçti…Yedi gün daha geçti. Nama en büyük oğluna kerepin penceresini açmasını, çevreye bakmasını söyledi.

Sozun Uul bütün yönlere baktı. Sonra şöyle dedi: “Her şey suların altına batmış. Yalnızca dağların dorukları görünüyor.” Daha sonra Nama da baktı. O da “Gökyüzü ile sular dışında bir nesne görünmüyor” dedi. Kerep sonunda sekiz dağın birbirine yaklaştığı yerde durdu.

Çomoday ve Tuluttu dağlarında karaya oturdu. Nama pencereyi açtı, kuzgunu serbest bıraktı.

Kuzgun geri dônmedi. ikinci gün kargayı gönderdi, üçüncü gün saksağanı gönderdi. Hiçbiri geri gelmedi. Dördüncü gün bir güvercin gönderdi. Güvercin, gagasında bir ince dalla geri döndü. Nama bu kuştan öteki kuşların niçin geri gelmediğini öğrendi. Onlar sırasıyla geyik, köpek ve at leşi yemek üzere gittikleri yerde kalmışlardı. Nama bunu duyunca öfkelendi.

“Onlar şimdi ne yapıyorsa, dünyanın sonuna değin onu yapmaya devam etsinler” dedi.[38]

Yine Nuh Tufanı’nın çok yaygın ve modern bir anlatım örneğini temsil eden bir örnek vardır ki o örnek Buryat efsanesidir. Efsanede anlatıldığına göre, Tufandan önce Burkhan, bir adama büyük bir gemi yapmasını emretmesi üzerine, adam her gün ormana giderek gemiyi yapmaya başlar. Günlerden bir gün adamın karısı, kocasına her gün ormanda bu kadar heyecanla neler yaptığını merak edip sorduğunda; adam gerçek niyetini gizleyerek, ormanda ağaç kesmeye gittiğini söylemekle yetinir. Adamın olmadığı bir anda şeytan Şitkur kadına gelerek, kocasının kendisine yalan söylediğini, aslında ormanda bir gemi yaptığını anlatır. Şeytan, verdiği bilgiye karşılık olarak kadından; “Yakında gemi hazır olup, kocan gemiye binmeni istediğinde, ona hemen itaat edip, hemen gemiye binme. Sana kızıp, dövmeye başladığında ona “Şitkur, neden beni dövüyorsun de, ve sonra da gemiye bin” demesi için söz vermesini ister. Kadının kabûl etmesinden kısa süre sonra yağmurlar yağıp, sular yükselmeye başlar ve adam bütün ailesine gemiye binmelerini söyler. Kadın buna karşı çıktığında, adam sinirlenir ve onu dövmeye başlar. Kadın, şeytanın söylemiş olduğu gibi adama; “ Şitkur, neden beni dövüyorsun” der ve sonra da gemiye biner, fakat bu arada şeytan da onunla beraber gemiye girmiş olur. Efsanenin ileriki bölümlerinde adamın, Burkhan’ın yardımı ile “Hayvanların efendisi” (Argalan zon) dışındaki bütün hayvanları gemiye alınışını anlatır. “Hayvanların efendisi” kendisini büyük görmekte ve boğulma tehlikesi olmadığına inanmaktadır. Gemiye çıkan şeytan, fare suretine bürünerek, geminin tabanında delikler açmaya başlamasıyla Burkhan, fareleri öldürmesi için bir kedi yaratır. Sellerin acımasızca bütün yeryüzünü kaplamasıyla, bu arada “Hayvanların efendisi”de boğulur. Onun koskocaman kemikleri hâlen muhtelif yerlerde bulunabilir. Efsanenin değişik anlatımlarından, bu devasa hayvanın mamut olduğu anlaşılmaktadır. Sagayerler arasında kayda geçmiş olan bir efsanede ise, gemiyi yapan adamın adı Noj olarak geçmektedir. Şeytan, adamın karısını kocasının ormanda ne yaptığını öğrenmeye ikna eder ve adamın gemi yaptığını öğrenince, adamın gündüz yaptığı işleri geceleri bozarak, geminin yapılmasını engellemeye çalışır. Yağmurlar başlayıp, sular yükseldiğinde gemi hâlâ hazır değildir ve Tanrı bu sebeple seçmiş olduğu aileyi kurtarmak için demirden yapılmış bir başka vasıta yollar. Bu suretle Noj, karısı, ailesi ve bütün hayvanlar Tufandan kurtulurlar. Bu her iki efsanede de şeytanın ve gemiyi yapan adamın karısının rolleri dikkât çekmektedir, zira her ikisi de diğer yönlerden İncil’de bahsi geçen Tufan hikayesini hatırlatmaktadır. İkinci efsanedeki Noj, zaten İncil’deki Nuh peygamberdir. İrtiş Ostyakları ve Güneydeki Vogul efsanelerinde ise şeytan, kadına sarhoş edici içecekler vererek, adamın niyetini açıklamasını sağlar. Ostyak efsanesinde gemiyi yapan adamın adı, Tatarlardan geçen bir isim, Pairekse’dir.[39]

Altay Türklerinin Demir Boynuzlu Gök Teke Efsanesi Bu mit Altay Türklerinin mitolojisinde şu şekilde anlatılmaktadır:

Tufan olacağını ilk olarak demir boynuzlu, gök (tüylü) bir teke (temri müüstü kök teke) haber vermişti. Gök teke yedi gün yeryüzünü dolaştı ve bağırdı. Yedi gün zelzele oldu. Yedi gün dağlar ateş püskürdü. Yedi gün yağmur yağdı Yedi gün fırtına oldu ve dolu yağdı. Yedi gün kar yağdı. Bundan sonra müthiş soğuk oldu. Yedi aziz kardeş vardı. Bunlar tufan olacağını bildiler. Bu kardeşlerin büyüğüne Erlik, diğer birine de Ülgen denirdi. Ülgen ilâhi kudret sahibi olup nomçı (kitap ehli) adını almıştı. Yedi kardeş gemi yaptılar. Her cins hayvandan bu gemiye birer çift aldılar. Tufan çekildikten sonra Ülgen bir horoz (ta-kaa) salıverdi. Horoz soğuktan öldü. Sonra bir kazı salıverdi. Kaz gemiye dönmedi. Üçüncü defa olarak Ülgen bir kuzgunu (kuskun) salıverdi. Kuzgun da gemiye dönmedi, çünkü bir lâşe bulup yemeğe başlamıştı… Yedi aziz kardeş gemiden çıktılar. Ülgen (nom) yân’ hikmet kitabından aldığı kuvvetle insan yaratmağa girişti. Altın fincan içine gök çiçek (kök çe-çek) koydu. Kardeşi Erlik bu çiçeğin bir parçasını çalıp gene bir insan yarattı. Ülgen kardeşine darıldı ve onu tel’in ederek: “Senin yarattığın kavim kara kayış kuşaklı kara kavim olsun Kara kayış kurluu kara albattı polzın sening yayagan albattıng!” dedi, sonra: “Benim yarattığım Ak kavim şarka, senin yarattığın kavim garbe gider” diye ilâve etti. Kara kavim deriden davul icat ederek yeryüzünde ilk defa Şamanî âyin yaptı.[40]

Ama elbette ki bu büyük tufan meselesi yalnızca üç semavî dinin kutsal kitaplarında geçmeyip, Kızılderililer, Çinliler, Hintliler, Avustralyalılar, Sümerler, Akadlar ve Babil kayıtları içeriğinde de birçok uygarlığın kayıtlarında büyük bir tufan yaşandığından bahsedilmektedir. Fakat bazılarının bahsettiği tufan eğer Nuh tufanı ise bunların insanlar tarafından yazıya kaydedilmesi hemen olmayıp kuşaktan kuşağa anlatılarak aktarıldıktan sonra olduğu için, tek Tanrılı dinlerle aynı şekilde anlatmalarını beklemek olanaklı değildir. Çünkü sözlü kültürün ve efsane anlatımının yaygın olduğu böyle uygarlıklarda her efsane anlatıcının kendinden bir şeyler katmaması ve insanlara çekici gelmesi için kendi mitlerini ve kahramanlarını ya da kendi pagan Tanrılarını gerçek olaya karıştırmamaları olanaksızdır. Bu yüzden Nuh tufanı da mitolojik anlatılar içinde kaybolacak, benzer bazı noktalar kalsa da gerçekler çoğunlukla değiştirilecektir.[41]

Zaten mitolojik anlatılara sıkışmış bir halde kalan Nuh Tufanı hadisesinin bazı noktaları kalmak şartıyla gerçeklerinin umûmî olarak değiştirilme teşebbüslerini bilhassa gerçek dışı birtakım söylemlerden hissetmek mümkündür.[42]

Bundan ötürüdür ki tufan gibi yeryüzüyle ilgili hususları temellendirirken, bilimin sonuçlarından istifade etmek gerektiği kanaatinde olan Mevdûdî (öl. 1979), Kur’ân’da kıssalarla alakalı zikredilmeyen bir hususun ayetin tefsirine dahil olabilmesi için bu hususun arkeolojik verilerle desteklenmiş olması şartını koşmaktadır.[43] Ayrıca Hz. İbrahim (a.s) döneminden bahsederken arkeolojik araştırmaların sübjektifliğine atıf yapmaktadır, şöyle ki: “Bugüne değin yapılagelen arkeolojik araştırmaların sonuçları doğruysa, ortada açık bir gerçek vardır: Şirk, İbrahim’in kavminin çok tanrıcı ibadetlerinin temeli ve basit bir dini inanç değil, ekonomik, kültürel, siyasal ve sosyal hayat sistemlerinin de ana temeliydi.”[44]

Reşîd Rızâ (öl. 1935) ise, tarihî olayların Kur’ân’ın aslî maksatlarından olmadığı ve jeoloji ilminin verilerinin Kur’ân’ın kat’i naslarına aykırı şeyler ortaya koymasının ise bize zarar vermeyeceğini, çünkü jeoloji ilminin kesin nasları çürütemeyeceğini söyler.[45] Lakin arkeolojinin Tevrat’ta zikredilen bazı tarihî kıssaları kesin olarak yalanladığını da belirtir.[46]

Gelgelelim jeoloji ilmi bu bağlamda Nuh Tufanı’nı çürütmemiş, aksine bilimsel bulguların ışığında bu hadise doğrulanmıştır.

NUH TUFANI İLE İLGİLİ BİLİMSEL TEZLER

Ancak bütün bunların yanında Nuh Tufanı hadisesinin bazı noktaları kalmak şartıyla gerçeklerinin umûmî olarak değiştirilme teşebbüslerinin hissedilmesinin mümkün olduğunu hissettiren o başlıca söylemlere bakıldığında gördüğümüz manzara aynen şöyledir:

Nuh Tufanı M.Ö. 2900’lü yıllarda Aşağı Mezopotamya’da meydana gelmiş doğal ve yerel bir sel baskınıdır. Suların bütün dünyayı ve karaları kapsamış olması mümkün değildir, doğru değildir.[47]

Gelgelelim bu görüşe sahip olan ve bu doğrultudan hareketle Ağrı Dağı’nda Nuh’un Gemisi’ni arayan araştırmacılar, yapılan açıklamada ilk büyük kanıta ulaştıklarını iddia etti.

İncil’deki anlatımla uyuşan dağın derinliklerinde, köşeli yapılar ve boşluklu bölgeler olduğuna dair bulgulara rastladıklarını ilan ettiler. Ancak buna rağmen uzmanlar, bu bulgunun Nuh’un Gemisi’nin varlığını kanıtlamadığını vurguluyor. Yani uzmanların görüşüne göre, küresel ölçekte bir tufanın yaşandığına dair herhangi bir jeolojik kayıt bulunmuyor. Yerel ölçekte büyük bir taşkının yaşanmış olabileceği ise tartışmalı bir konu olmaya devam ediyor.[48]

Göbeklitepe ile Nuh’un Gemisi Arasındaki Bağ Nedir?

Bu arada araştırmacılar Nuh’un Gemisi’ni Ağrı Dağı’nda arama çalışmaları yapmaya çalışırken antik uygarlıklarla ilgili yazan ünlü İngiliz uzman Graham Hancock, Göbeklitepe ile Nuh Tufanı arasında doğrudan bir bağ kurar. Nuh’un Gemisi’nin indiği yer olarak kabul edilen Ağrı Dağı (Mount Ararat) ile Göbeklitepe’nin coğrafi yakınlığına dikkat çeker ve bu bölgeyi büyük felaketten sağ kurtulan “medeniyet taşıyıcılarının” yeniden yerleştiği bir merkez olarak tanımlar.[49] Graham Hancock, yine dünya çapındaki “Büyük Tufan” mitlerini[50] incelerken Nuh’un Gemisi kıssasını evrensel bir felaket kaydı olarak analiz eder. Ona göre bu kıssalar, yaklaşık 12.000 yıl önce yaşanan gerçek bir küresel yıkımın sembolik anlatımlarıdır.[51]

Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar ve bu araştırmaların neticesinde ortaya çıkan, dahası bu işin duayen isimlerinin de üzerinde ittifak ettiği bulgulardan hareketle geminin Ağrı Dağı’nın veya Cudi Dağı’nın tepesine konmuş olması mümkün değildir. Geminin ya Basra Körfezinde bir kum tepeciğine takılıp kalmış, veya “Dağlık Yöre” (Cudi-Ararat) diye anılan Yukarı Mezopotamya’da, Dicle Nehri kenarında kıyıya bağlanmış olması daha çok muhtemeldir.

Geminin Ağrı Dağında aranması, Hıristiyanların, özellikle Ermenilerin dini, siyasi, etnik ve ideolojik propagandasının bir aracıdır. Ağrı Dağı’nda bulunduğu iddia edilen gemiye benzeyen görüntüler bölgeye özgü jeomorfolojik yeryüzü şekilleridir.

Gemiye her türden birer çift canlının alınmış olması; diğerlerinin Tufandan boğulup yok oluşları; daha sonraki bütün canlıların ve insanların gemidekilerden türemiş olması doğru değildir. Çünkü, en azından Aşağı Mezopotamya’dan başka coğrafyalarda hayat kesintisiz devam etmekteydi.[52]

Ayrıca Nuh’un gemisinin ulaştığı Ağrı Dağı değil Cudi Dağı’dır[53] ve yalnızca Nuh’un ailesini kapsamıştır. Bu arada Hazar Denizi’ne komşu tüm Türk halklarının hepsinde taşkın ile ilgili halk destanları mevcuttur.[54]

Zaten bu şekilde ani bir yükselim ancak ve ancak Hazar-Aral gibi bir kapalı havzada olabilir.[55]

Ama şunu da gözden kaçırmamalıyız ki, Cudi Dağı, Göbeklitepe birbirine çok yakın bir bölgedir. Gemiden sağ çıkanlar CUDİ çevrelerinde hayata yeniden tutunmuş ve tüm dünya istikametlerine insanoğlu buradan yayılmıştır. Orta Asya taraflarına giden Türkler de buradan gitmiş, binlerce yıl sonra bir kısım Türk boyları yeniden buralara dönmüştür. Hakkâri mağaralarında tespit edilen 10 bin 15 bin önceye gidilen Kaya resimlerinin anlamını bu kapsamda düşünebiliriz. İnsanlık hayatının başlangıç noktası, kavimlerin burada oluşması, 4 istikamete göç eden kavimlerin buradan çıkış yapmaları ihtimali sizce de yüksek değil mi? Göbeklitepe tarihe ayna olacaktır. Bu anlamda şunun altını çizmeliyiz ki, Kur’an birşeyden söz ediyorsa bir gün hepsi insanoğlunun karşısına çıkacaktır. Nuh’ un gemisi de Tabut-u Sekine de bunlardan sadece ikisi.[56]

Nitekim Cudi Dağı ve Göbeklitepe’nin bulunduğu 35º-40° K enlemleri arası kuşakta ilk medeniyetlerin kurulduğuna rastlanırken, insanoğlunun 7 milyon yıldır bu gezegende var olduğunu da hatırlamak gerekir. Evet, insanoğlu 7 milyon yıldır bu gezegende var olmuştur. Bu süre boyunca Milankoviç süreçleri iklim değişimleri nedeniyle birçok buzul devirleri oluşturmuşlardır. Buzul çağlarında, dünyanın büyük bölümleri yaşanamaz ve sert iklim koşullarına sahipti. Kuzey bölgeleri buzul ve tundralar ile kaplıydı. Bunun yanı sıra dünyanın geri kalan bölümü çöllerle kaplıydı, kuru ve soğuk bir iklime sahipti. Çöl ile buzul/tundra sınırı coğrafyanın topoğrafik koşullarına bağlı olarak 35º-40° K enlemleri arasındaydı. Bu kuşak buzul çağlarında yaşama en uygun koşullara sahipti. Buzul arası çağlarda ekvator kuşağını terk etmiş insanlar yalnızca dar 35º-40° K enlemleri arası kuşakta var olabilmişlerdir.[57]

Fotoğraf: Ortadoğu ve Avrasya bölgelerinin şematik gösterimi. 40°K enlemleri kuzeyi çok soğuk buzul kaplamış bölgeleridir. 35º K enlemlerinden ekvatoral kuşaklarına kadar olan bölge hemen hemen hiç yağış almayan kurak çöl koşullarındadır. Yaşam koşullarına uygun (doğal olarak jeomorfolojik koşullarında etkisini unutmamak gerekir) alan 35-40°K enlemleri arasıdır.[58]

Ekvatorda hem buzul ve hem de buzul arası dönemlerde yaşam devam etmesine rağmen insanoğlu bu ekvatoral bölgelerde ileri bir uygarlık yaratamamıştır. Fakat Buzul/Tundra ve Çöl sınırında çok zor yaşam koşullarında uygarlık hemen Buzul Çağının sonunda uygun yerlerde gelişmeye başlamıştır. Zor iklim koşulları insanları daha yaratıcı yapmaktadır ve uygarlıkta bu şekilde ortaya çıkmaktadır.

Yerkürenin dönenceler ile kutup daireleri arasında kalan orta bölümü ise ılıman bir iklime, mevsimlik yağışlara ve dört mevsime sahiptir. Karaların denizlere ve büyük göllere yakınlığı, okyanuslardaki büyük su akıntıları ve atmosferik hareketler, bölgenin iklimi üzerinde ikinci derecede önemli etki yapmaktadır. Örneğin, Kuzey Atlantik Sıcak Su Akıntısı (Gulf Stream) Batı Avrupa ve İskandinavya ülkelerini, bulundukları coğrafi enlem derecelerine göre daha ılıman bir iklime sahip kılmaktadır.

Evrenin işleyişini anlatan şu genel kuralı hatırlayalım:

(DOĞA SIÇRAMALAR YAPMAZ)

Ve şu temel varsayıma göre:

UYGARLIK COĞRAFYA VE İKLİM DEĞİŞİMLERİNE BAĞLIDIR
(MİLANKOVİÇ SÜREÇLERİ)

Güneş enerjisinin tüm yönlere Güneş’ten eşit olarak aktığı düşünülür. Bu astronomik değişimler Yerkürenin güneş radyasyonunu düzenler ve Yerkürenin iklimindeki uzun-dönemli periyodik değişimler sonuçlanır. Yerkürenin dönme ve yörünge parametrelerinde iklimsel etkileri Milankoviç iklimsel değişimleri olarak bilinen 21 bin yıl, 41 bin yıl, 100 bin yıl ve 400 bin yıllık dönemsellikleri ile tanımlanmıştır. Son 400 bin yılda, Dünya dört buzul çağı geçirmiştir.

Antarktika Buzulunda son 400,000 yıldan fazla süre içindeki sıcaklık, CO2 ve toz yoğunluğu değişimleri (Hazar Taşkınları; 15 bin yıl önce)).[59]

Buzulların büyüdüğü soğuk dönemlerde sıcak iklim isteyen canlılar hayatta kalabilmek için, güneye doğru Hazar-Aral denizi ile Ceyhun Irmağı bölgesine, Anadolu yarımadasına ve Güneydoğu Asya’ya doğru kaymışlardır.[60]

Sun Buzul Çağı 12-120 bin arasında olmuştur. Dünya sıcaklıkları çoğunlukla 0°C altındadır. Buzul arası çağlar çok kısa olmuştur. Daha önceki buzul ve buzul arası çağlarda görülmeyen ve bundan 15 bin yıl önce Hazar-Aral kapalı havzasının kuzeydeki buzul kütlesine çok büyük bir meteorun çarpması sonucu Hazar Taşkınları (Tufan) dünya uygarlığını değiştirmiştir. Yoksa daha önceki buzul çağlarında olduğu gibi hiçbir uygarlık yaratmamış olacaklardı.[61]

Gelecek İklim Değişimi (Milankoviç Süreçleri):

  • Son Buzul Çağı yaklaşık 120.000 yıl önce başlamış ve 12.000 yıl önce sona ermiştir.
  • Doğal senaryoların çoğunluğu 10 bin yıl daha sürecek buzul arası devrini işaret etmektedir.
  • Öte yandan, gelecek iklim değişikliğinin genliği ve daha az ölçekli olarak zamanlaması, COsenaryolarına yani buz tabakalarının erimesine bağlıdır.

Yerküremiz son dört yüz bin yılda dört Buzul Çağına girmiştir. Sun Buzul Çağı 12-120 bin arasında olmuştur. Dünya sıcaklıkları çoğunlukla 0°C altındadır. Buzul arası çağlar çok kısadır. Son Buzul Maksimumu 20 bin yıl öncedir ve dünya nüfusu yalnızca yaklaşık 5 milyondur.

Günümüzden 15 bin yıl önce Kuzey Kutbunu çevreleyen buzul göllerini tutan setleri çok büyük bir meteor çarpması sonucu yıkılmış ve Hazar-Aral bölgesi (Dünyanın en büyük kapalı havzası) taşkın sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. Son Buzul Maksimumu (LGM) zamanında (20 bin yıl öncesi), Avrasya’nın büyük bölümü 40-45° K enlemlerinden sonrası buzul katmanları ile kaplanmıştı.[62]

Fotoğraf: Buzul Çağında İklim Yaşam Kuşakları.[63]

Bunun yanında 30-35° K enlemlerinin güneyinde ise genel olarak hiçbir bitki örtüsü olmayan sert Kurak/Yarı Kurak iklim koşulları vardı. Canlı türlerin buzul çağı süreçlerinde yaşamlarını devam ettirebilmek için Ilıman Kuşaklara (30-35° K Enlemleri) kaymışlardır. Bu arada bu türlerin bir kısmı yeni yaşam ortamlarında kalmışlardır. Bu nedenle Anadolu ve Ceyhun’da bazı kuzeyli ve hem de güneyli türler mevcuttur. Bu bölgelerde (pek çoğu endemik olan) çok fazla bitki türü bulunmaktadır.[64]

Dünya’nın çöllerinin çoğunluğu Son Buzul Maksimumu zamanında Turan, Kuzey İran-Afganistan ve İç Anadolu -Konya ovası- hariç genişlemiştir. Son Buzul çağı süresince dünyadaki su genel olarak 40-45° enlemlerinin kuzeyinde tutulmasından dolayı okyanuslardaki deniz seviyesi -130 m’lerde idi. Bu devirde genel olarak 30-35° enlemlerinin güneyinden ekvatora kadar olan bölge yağış olmamasından dolayı (buzul çağları, dünyamızda kurak çağlardır) çok kurak ve çöllerle kaplıdır. Buzul çağlarında yaşama uygun bölgeler ekvator civarında dar bir alanda ve genel olarak 35-40° enlemleri arasındaki kuşakta var olabilmektedir. Buzul çağı sırasında, Güney Hazar Denizi yaşam koşullarının en uygun olduğu bir bölgede yer almaktadır.[65]

Son Buzul Maksimumu 20 bin yıl öncedir ve dünya nüfusu yalnızca yaklaşık 5 milyondur. Buzul çağının bitimiyle bu uygarlıklar (deltalar oluşuncaya kadar) başta Harran, Aran ve Turan olmak üzere Hazar çevresinde oluşmuştur. Erken uygarlıkların, Buzul Çağında Hazar Denizi bölgesi ile sıkı bir şekilde ilişkili olduğu bilinmektedir. Buzul çağında Toros Dağları buzdan bir duvar örmüşler ve kuzeyinde Anadolu ve tüm Avrupa’da aşırı buzul koşulları canlı yaşamına uygun yerler değildi.

MÖ 10.900-10.800 civarına tarihlendirilen GENÇ DRYAS dönemi jeolojik Pleistosen devirle şimdi yaşadığımız Holosen arasındaki sınırı oluşturur. Bu dönemde ayrıca Buzul Çağında kuzey yarımkürenin büyük kısmını kaplayan buzullar yeniden hızla yayılmaya başladı, çünkü Genç Dryas, yaklaşık MÖ 10.900’den itibaren 1300 yıl dünyayı saran ve MÖ 9.600-9.500 civarında, yani Göbekli Tepe’nin ilk yapıları inşa edildiği dönemde aniden sona eren bir buzul çağıdır. Bununla ilgili birçok görüşler oluşmuştur. Nedenin büyük bir olasılıkla Dünyamızı çarpan büyük bir meteor akıl almaz patlamalara neden oldu ve Genç Dryas döneminin başlamasına birçok hayvan varlığı ve bitki varlığının yok olmasına neden oldu. Yaşam yalnızca dar bir kuşakta (yaklaşık 35-40° enlemleri arasında) sıkıştı. Son Buzul Maksimumu (LGM) zamanında, Avrasya’nın büyük bölümü 40-45° K enlemlerinden sonrası büyük buzul katmanları ile kaplanmıştı. Bunun yanı sıra 30-35° K enleminin güneyinde ise genel olarak hiçbir bitki örtüsü olmayan sert çöl koşulları vardı. Buzul çağı döneminde, Hazar bölgesi insanoğlunun yaşayabileceği çok özel bir alandı.[66]

Öte yandan özellikle son yıllarda Karadeniz’deki Nuh Tufanı’ndan sıkça bahsedilmektedir. Ryan ve Pitman (1999)’nin, jeolojik araştırmalara dayanarak elde ettikleri bilimsel buluşları saygı ile kabul ediyoruz. Buna göre, M.Ö. 5600’lü yıllardan önce bir tatlı su gölü olan ve günümüzdekinden 100-150 metre daha alçakta bulunan Karadeniz, yükselen ve İstanbul Boğazından taşan Akdeniz ve Marmara’nın tuzlu sularının baskınına uğramıştır. Niyagara Şelalesinin 200 misli kadar suyun âniden boşalmasıyla Karadeniz, bir yıl gibi kısa bir süre içinde 100-150 metre kadar yükselmiştir. Bunun sonucu olarak, Karadeniz sahillerinde mutlu bir yaşam sürmekte olan insanlar, neye uğradıklarını anlayamadan, her şeylerinin sular altında kaldığını görerek, büyük acılar içinde dört bir yana göç etmişlerdir. Ryan ve Pitman’ın “İnsanlık tarihinde görülen en büyük felaket” olarak niteledikleri Karadeniz Tufanı’nın acısı, insanoğlunun toplumsal hafızasına o kadar çivilenmiştir ki nerede ve ne zaman büyükçe bir su baskını olsa, Karadeniz Tufanı hafızalardan geri çağrılmakta ve yeni tufanla özdeşleştirilmektedir. Onlara göre Nuh Tufanı da bu çağrışımlardan birisidir.[67]

Ayrıca Nuh Tufanı esnasında suların Karadeniz’e döküldüğü savları hakikat bildiğimiz bulguların değişime açık olduğunun en önemli kanıtıdır ki bununla alakalı Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Deniz Bilimleri Teknolojisi Enstitüsü Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Doğan Yaşar ve Kanada’da çalışan İzmirli bilim adamı Prof. Dr. Ali Engin Aksu başkanlığındaki ekip, 1995 yılından itibaren Koca Piri Reis Araştırma Gemisi ile Karadeniz’de sürdürülen bilimsel çalışma ile Nuh Tufanı sırrını çözmeyi başardı.

Doç. Dr. Doğan Yaşar, yapılan çalışma sonucunda, ABD’nin Colombiya eyaletindeki Lamond Üniversitesi’nden Bill Rayn ve Wolter Pitman adlı bilim adamlarının ortaya attığı “Nuh Tufanı sırasında suların, Marmara üzerinden 200 Niagara Şelalesi büyüklüğünde, 65 kilometre yükseklikten Karadeniz’e döküldüğü” tezinin, doğru olmadığının ortaya çıktığını bildirdi.

Doç. Dr. Yaşar, Kanada’nın Toronto Üniversitesi ile Karadeniz ve Ege’de sismik ve sedimentolojik çalışmalara 1995 yılında başladıklarını, bu çalışmalar çerçevesinde kutsal kitaplarda yer alan Nuh tufanının oluşumu ile ilgili önemli bilgiler elde edildiğini söyledi. Yaklaşık 13-14 bin yıl önce meydana gelen Nuh Tufanı’nın, dünyanın bir değil en az 20 yerinde meydana geldiğini kaydeden Doç. Dr. Doğan Yaşar, şöyle konuştu:

“Nuh tufanı, buzul çağının sona ermesi ve iklim değişikliğine bağlı olarak eriyen buzulların oluşturduğu su yükselmesidir. Bu kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi 40 gün 40 gece değil, yaklaşık 100-200 yıl süren bir olaydır. Nuh Tufanı konusunda ABD’li Bill Rayn ve Wolter Pitman, tufan ile ilgili olarak eriyen buzulların sularının Akdeniz’i yükselttiği o dönemde bir kara parçası olan Ege üzerinden Marmara’ya akıp, oradan da Karadeniz’e 200 Niagara şelalesi büyüklüğünde 65 kilometre yükseklikten aktığı yolundaydı. Çalışmamız sonunda, bu tezin doğru olmadığını ortaya koyduk. ABD’li bilimadamları da ortaya attığımız bu yeni tezin bilimsel doğruluğunu kabul ettiler.”

Doç. Dr. Doğan Yaşar, Nuh Tufanı’nın dünyanın 20’ye yakın yerinde meydana geldiğinin bilindiğini anlatarak, “Tufan tek değil. Buzul çağı sona erip, sular yükselince, dünyada büyük değişiklikler oldu” dedi.[68]

Bu arada tek bir tufanın gerçekleşmediği ve buzul çağının bitiminden sonra dünyada büyük değişikliklerin olduğu tezi ortaya konadursun bununla ilgili tüm olasılıkları Nuh Tufanı üzerine çalışmalarıyla tanınan ve inancı modern bilimle uzlaştırmaya çalışan bir “Eski Dünya Yaratılışçısı” (Old Earth Creationist) olan ünlü araştırmacı – yazar Greg Neyman, tartıştıktan sonra yalnız Hazar Denizinin kutsal kitaplarda bahsedilen tüm koşullara en uygun yer olduğunu kanıtlamıştır. Doğudan kalkan Nuh’un Gemisi batıya doğru gelerek dağlara yaslanmıştır demiştir.[69]

Cennet Bahçesinin ise Hazar Denizinin derinliklerinde bulunduğu düşünülmektedir. 15 bin yıl önce oluşan “Hazar Taşkınları” sırasında Hazar Denizi su seviyesi -150 metrelerde idi. Buzul Çağında bu çukur alanlar[70] Dünya’da en uygun yaşam alanlarıydı.[71]

Fotoğraf: Hazar Denizi’nin 15 bin yıl öncesi TAŞKINLARI (-150 m’den +50 m) ve günümüze değişimi[72] (NUH TUFANI)

Son Buzul Maksimumu (SBM)’na göre Taşkının o devir insanlarını daha fazla etkilediğini göstermektedir. Bu olay kültürleri yok etmemiş, öte yandan dönemsel ve tekrarlayan çevresel değişimler belki de denizciliğin başlaması gibi üretken ekonomilere neden olmuş ve aynı zamanda da atın evcilleştirilmesine yol açmıştır. Deniz seviyesindeki bu gibi ani değişimler o devrin insan toplulukları üzerinde aşırı baskılar yapmış olmalıdır ve su baskınları kültürel bellekte Büyük Taşkın (Tufan) olarak kalmıştır. Ayrıca su baskınlarından korunmak için tepelere sığınmışlar ve etrafına hendekler kazmışlardır.  Avrasya taşkın olayları belki de eski Ön-Aryanların hafızalarında tutulmuş ve eski yazıtlarında yer almıştır. Aynı zamanda eski Mezopotamya yerleşimcileri de bunlara yer vermiş ve kutsal kitaplara geçen Tufan hikâyesi doğmuştur.[73]

Hazar Denizi’ni çevreleyen Türk halklarının her birinde Tufan ile ilgili mitler vardır. Bunlardan en akla yatkın olanı Kazak Tufan Efsanesidir.[74]

Turan ovasında yerleşen TÜRÜ-İLKLER (belki de TÜRK sözcüğü kökeni olabilir mi?) mutlu yaşarken, insanoğlunun bazıları işledikleri günahlar yüzünden buraları su basıyor. Nuh Peygamber, Aral Denizi’nin doğusundaki Kemi Salgan (Gemi yapım yeri) denilen yerde gemisini yaptırmış ve halkın arasında kendisine inananlar ve hayvanlardan birer çift almıştır. Kemi Salgan’dan Turan Denizi’nin yükselmesiyle hareket ederek Aral Denizi üzerinden hareketle, Hazar Denizi üzerinden batıdaki yüksek bir dağa yanaşmışlardır. Ağrı Dağına yakın Azerbaycan’a ait Özerk Nahcivan Cumhuriyeti’nin adı olan NAHCİVAN (İLK ÇIKAN) demektir.[75]

Fotoğraf: Hazar Denizi havzası Nuh Tufanı ile ilişkili yerler (Ağrı Dağı, Nahcivan ve Kemi-salgan) ve önemli tarihi yerler (Urmu, Gobustan ve Anau).[76]

İran Azerbaycan’daki URMU bu bölgede göl kenarında en eski bir yerleşim yeridir (UR Türkçe’de şehir demektir. Aynen Urfa’da “Nuh’un şehri” olduğu gibi).

Öte yandan Nuh Tufanı hadisesi, yaşandığı bölgeden dünyaya yayılırken insanlar yeni gittikleri yere kültürlerini, yani medeniyet götürmüşlerdir. Bu arada Toynbee (1947) şu görüşü ileri sürülmüştür; “Uygarlıkların gelişmesinde rol oynayan temel etmenin, bir toplumun karşılaştığı sorunlara verdiği YANIT, daha doğrusu, ortaya çıkan sorunla ona verilen karşılık arasındaki diyalektik ilişki olduğunu”. İşte Hazar havzasındaki felaket boyutlarındaki su baskını uygarlığın gelişmesinin işaret fişeği olmuştur. Bu bölgede Toplayıcı-Avcı düzeyinden daha ileri bir uygarlık yüzeyinde idiler.[77]

Öte yandan işe yine coğrafya biliminin perspektifinden bakmaya devam edecek olursak Nuh Tufanı ile ilgili başka bilimsel bulguların da ortaya konduğunu ve Nuh Tufanı’nın yaşandığı yer bağlamında ortaya yeni hakikatlerin çıktığını, mevcut hakikatleri çürüttüğünü görmekteyiz. Şöyle ki, buzulların erimesiyle sona eren Buzul-çağı süresince[78] tüm sular kutuplarda 40º-45°K enlemlerine kadar kutup bölgelerinde tutulmaktaydı. 30º-35°K enlemlerinden ekvatora kadar uzanan kuşakta ise kurak/yarı-kurak iklim koşulları vardı ve hiç yağış yoktu. Buzul Çağında ekvatorda dar kuşakta ve 35º-40° K arasındaki bölgelerde (coğrafik koşullara bağlı olarak) uygun yaşam koşulları vardı. Bulunduğu konum nedeniyle Güney Hazar çukuru[79]  dünyada yaşam koşuluna en uygun yerdi. Nuh Tufanı, 15 bin yıl önce (Khvalyan Yükselimi; Hazar Taşkınları) çok büyük olasılıkla Kuzey Sibirya’daki buz barajının aniden çökmesiyle arkasındaki su Aral Denizi ve Uzboy kanalı yoluyla (Dünyanın un uzun ırmağı) hızlıca Hazar Denizi’ne boşalmıştır. Çok kısa sürede aniden Hazar Denizi su seviyesi  -150 m’den +50 m’lere ulaşmıştır. Dolayısıyla Nuh Tufanı Hazar Denizi’nde olmuştur. Bu mitolojinin varlığı bile Dünya’da ilk yaşanılan bölgedir. Bu çevrede insanların çevreye dağılmasıyla yaşanan TAŞKIN olayı (NUH TUFANI) çevre uygarlıklarda (Tüm Hazar’ı çevreleyen uluslarda; Sümer; İran; Hint; Yunan)’da değişik biçimde vardır. Bu gibi beklenmedik hızlı değişimler, o devirde yaşayanlar üzerinde aşırı baskılar yaratmış ve hatıralarında derin izler bırakmış olmalıdır. Doğal olarak zorluklar olmadan uygarlıkta ilerleme de olmaz.[80]

Robert Gallagher ve Hazar Denizi Odaklı Tufan Teorisi

Robert Gallagher’ın yerbilimsel çalışmaları, Nuh Tufanı anlatısının Mezopotamya’daki nehir taşkınlarından ziyade, Hazar Denizi havzasındaki dramatik hidrolojik değişimlerle açıklanabileceğini savunur. Hazar havzasındaki jeolojik veriler, su seviyesinin dramatik bir hızla yükseldiğini ve bu yükselmenin bölgedeki tüm alçak arazileri yutarak insanlık tarihinin en büyük travmalarından birini oluşturduğunu kanıtlamaktadır.[81]

Ve daha da önemli olan husus şudur ki, Robert Gallagher’ın jeolojik rekonstrüksiyonuna göre Hazar Havzası’nın tam merkezinde olmasıyla meydana gelen Nuh Tufanı’nın hem mekânsal merkezi hem de tetikleyicisi konumunda olan  Kafkasya’nın kuzey eteklerinde ve yüksek vadilerinde biriken devasa buz içi (pro-glasyal) göller, Geç Pleistosen dönemine gelindiğinde tektonik hareketler veya ani ısınma neticesinde boşalarak bu malum “buzul barajı patlamaları” (GLOFs), Kafkas dağ silsilesinden aşağıya, Hazar ve Karadeniz havzalarına doğru katastrofik bir su deşarjı başlatmıştır. Ve Kafkasya’nın güney yamaçlarındaki erozyon desenleri, suyun sadece nehir yataklarından akmadığını, havzayı dolduran devasa bir su kütlesinin dağ eteklerini aşındırdığını göstermektedir.[82]

Yani Robert Gallagher’a göre Kafkasya, antik metinlerdeki “suların dağları aşması” tasvirine jeolojik bir zemin sunar.

Su seviyesi +222 metreye ulaştığında, Kafkasya bir yarımada halini almış ve Kura-Aras vadisi boyunca ilerleyen su kütlesi, bölgedeki tüm Neolitik yerleşimleri haritadan silmiştir.[83]

Bu da bölgedeki insan popülasyonlarını Kafkasya’nın yüksek zirvelerine (Ağrı, Elbruz veya Cudi silsilelerine) sığınmaya zorlamıştır.

Kafkasya ve çevresindeki yüksek rakımlı sedimentlerde bulunan tuzlu su mikrofosilleri, suyun bu dağlık bölgeyi çevreleyen geçici bir iç deniz oluşturduğuna dair en güçlü fiziksel kanıttır.[84]

Daha da önemli olan şey şudur ki, Pleistosen döneminin sonlarına doğru kıyı çizgisi analizleri (strandlines), suyun deniz seviyesinden 222 metre yüksekliğe ulaştığını göstermektedir. Bu, Hazar’ı bir göl olmaktan çıkarıp, çevresindeki dağ silsileleriyle çevrili devasa bir iç denize dönüştürmüştür.[85]

Yazara göre, bu su kütlesi sadece Hazar’ı değil, Manyç çöküntüsü üzerinden Karadeniz’i de etkileyen katastrofik bir zincirleme reaksiyon başlatmıştır.

Gallagher’ın tezinin en özgün yanı, tufan anlatısındaki coğrafi betimlemelerin (yüksek dağlar ve kapalı havza yapısı) Hazar’ın topoğrafyasıyla olan uyumudur.

Tufan sadece yağmurla değil, Hazar havzasının tektonik hareketleri ve buzul erimeleri sonucu ‘yerin pınarlarının’ (fountains of the great deep) hidrostatik bir patlama ile açılmasıyla tetiklenmiş olabilir.[86]

Hazar’dan Karadeniz’e doğru gerçekleşen su deşarjı, saniyede milyonlarca metreküp su taşıyarak modern insanın karşılaştığı en şiddetli jeolojik olaylardan biri haline gelmiştir.[87]

Yazara göre bu mega-taşkın, bölgedeki erken insan topluluklarını yerlerinden ederek kültürel bellekte silinmez bir iz bırakmıştır.

Öte yandan Hazar Denizi ve Turan havzası dünyanın en büyük kıta içi kapalı havzasıdır. Hazar ekosistemi, dünya okyanuslarına ait deniz seviye değişimlerinden bağımsız olarak kendine has su seviyesi değişimlerine sahip kapalı bir havzadır. Batısında Hazar Denizi, kuzeyinde Kazakistan ve Tanrı Dağları, doğusunda Pamirler ve güneyinde ise Kopet Dağları ve Hindukuş Dağları bulunmaktadır.

Fotoğraf: Hazar Denizi-Ceyhun (TURAN) Uygarlık Bölgesi[88]

Hazar Denizi’nin doğusunda Türkmenistan yer almaktadır. Türkmenistan topoğrafik olarak daha çukur bir arazi üzerinde bulunmaktadır. Türkmenistan topraklarının beşte dördünü Karakum Çölü kaplar. Karakum Çölü Türkmenistan’da 350,000 km² bir alan kaplar. Biruni, 10. yüzyılda çölün eskiden deniz olduğunu ileri sürmüştür. Günümüz bilim adamları çölün kumlarının güneyde bulunan dağlardan akarsular tarafından taşındığını ileri sürülmüşlerdir. Bu konu Hazar Denizi su seviye değişimlerinde incelenecektir; MS 1000’li yıllarda Hazar Denizi aniden yükselmiş bunun kuzeydeki Hazar Hanlığı üzerinde çok olumsuz etkileri olmuştur. Başkentleri İtil su altında kalmıştır. 200 milyon yıl önce alanda Tetis Okyanusu yer alıyordu. Güneyde oluşan dağlar Tetis Okyanusu’nu küçülterek kurutmuştur. Bu durumda Ceyhun Irmağı Hazar Denizi‘ne doğru akmaya başlamıştır. Irmağın taşıdığı kumlar çöl alanında birikmeye başlamıştır. Tecen ve Murgap ırmakları Ceyhun ile birleşerek kum birikimini hızlandırmıştır. İklimin kuraklaşması ile bu kumul alanı üzerinde Karakum Çölü’nü oluşturmuştur. Kızılkum Çölü yaklaşık olarak 300 bin km² yüz ölçümüyle dünyanın en büyük çölleri arasında yer alır. Orta Asya’nın iki büyük ırmağı[89] arasında yer alan Kızılkum Çölü, Aral Denizi’nin güneyindedir. Kış ve ilkbahar mevsimlerinde olmak üzere yıllık olarak 100–200 mm arası yağış almaktadır. Çölün kuzeybatıya eğimli düzlüklerinde ayrık olarak yükselen 3000 metreye ulaşabilen yükseltiler bulunur. Türkmenistan’ın kuzeyinde yer alan Sarıkamış gölü deniz seviyesinden 38 m alçakta bulunmakta ve derinliği 87 m’dir. 15-17. yüzyıllarda Türkmenlerin çoğu gölün çevresinde yaşamaktaydı. Sarıkamış gölünün tek beslenme kaynağı Ceyhun ırmağı olduğunu ve daha sonra Ceyhun ırmağının suyu tamamen Aral gölüne akmaya başladığı bilinmektedir. Bu olay 17 yüzyılda gerçekleşiyor. Hazar Denizi alan olarak dünyanın en büyük kıta içi su kütlesidir.[90]

Fotoğraf: Hazar Denizi’nin morfolojisi[91]

Değişik kesimlerce dünyanın en büyük gölü olarak tanımlansa da aslında tam anlamıyla bir denizdir. Alanı 371,000 km² (Karaboğaz Gölü hariç) ve hacmi de 78,200 km³’tür. Dünya okyanusları ile bağlantısı olmayan (Endorhemik) kapalı bir havzadır. Kuzeydoğusu Kazakistan, kuzeybatısı Rusya, batısı Azerbaycan, güneyi İran ve doğusu da Türkmenistan tarafından çevrelenmektedir. Hazar Denizi, Kafkas Dağları’nın doğusunda, Elburz Dağları’nın kuzeyi ve çok geniş Türkmenistan bozkırlarının batısındadır.[92]

Fotoğraf: Doğu-Batı AB kesiti.[93] Türkmenistan’ın büyük bölümü su altında kalmıştır. Günümüz Su Seviyesi: -28 m; 15 bin yıl önceki Su Seviyesi: -150 m; Taşkından sonraki Su Seviyesi: +50 m[94] 

Hazar Denizi’nin eski yerleşik halkları tarafından tuzlu oluşu[95] ve uçsuz bucaksız oluşu bağlamında okyanus olarak algılamışlardır.

Hazar Denizi üç bölgeye ayrılır olmuştur:

  • Güney en derin yeri 1,000 m ve Hazar suyunun % 66’sını içerir;
  • Orta bölümünün en derin yeri 190 m ve suyunun %33’ünü içerir;
  • Kuzey bölümü ortalama derinliği 5-6 m’dir ve yalnızca suyunun %1’ini oluşturur.[96]

Üç bölge arasındaki farklılık çok fazladır. Kuzey Hazar çok sığdır; 5-6 m ortalama derinlik ile yalnızca % 1’lik su kütlesini içerir. Su derinliği Orta Hazar’a doğru belirgin olarak artarak ortalama 190 m’ye ulaşır. Güney Hazar bölgesinde okyanusal derinliklerle 1,000 m’lere düşmektedir. Orta ve Güney Hazar sırasıyla toplam su hacminin % 33 ve % 66 olmaktadır. Hazar Denizi’nin kuzeyi doğal olarak donmaktadır ve aynı zamanda çok soğuk kışlarda güneyde de buzullaşma olmaktadır.

Bu taşkınlar Aral Denizi kuzeyindeki Buzul gölü barajının aniden yıkılmasıyla[97] suların ani olarak Hazar-Aral çukur alanını[98]  doldurmuştur. Ani olarak bu kapalı ortamda su seviyesini +50 metrelere çıkarmıştır.

Türkmenistan ve Azerbaycan’ın geniş alanları su altında kalmıştır. Ayrıca bu bölge hidrokarbonca zengindir ve buzul çağlarında buz gazı denen Gaz hidratça zengindir. Suların yükselmesiyle bu gazlar çözülür.[99]

Hazar, hem denizlere hem de göllere benzer özelliklere sahiptir. Tatlı su gölü olmamasına karşın Dünyanın en büyük gölü olarak bilinmektedir. Hacimsel olarak da beş büyük Kuzey Amerika gölünün toplamından 3,5 kez daha fazla suya sahiptir. Hazar bir zamanlar Tetis Okyanusu’nun bir parçasıydı, fakat geçirdiği tektonik olaylar sonucunda bir iç deniz olmuştur. İdil (Volga) ırmağı[100] ve Ural ırmağı Hazar Denizi’ne boşalmaktadır. Fakat buharlaşma dışında doğal olarak dışarıya akışı yoktur. Bunun için de Hazar ekosistemi, dünya okyanusları su seviye değişimlerinden bağımsız olarak kendine özgü su seviye değişimleri tarihi ile bir kapalı havzadır. Hazar su seviyesi yüzyıllar boyunca çoğunlukla hızlı olarak birçok defa alçalıp yükselmiştir. Yüzyıllar boyunca, Hazar Denizi su seviyesi, geniş bir su tutma alanına sahip İdil (Volga) ırmağındaki yağış miktarına bağlı olarak değişmiştir. Yağışlar, Kuzey Atlantik salınımlarının dönemselliğinden etkilenen ve kıta içlerine kadar uzanan Kuzey Atlantik düşüşlerindeki değişimleri ile ilişkilidir. Bunun için Hazar Denizi su seviyesi binlerce kilometre kuzeybatısında yer alan uzaktaki Kuzey Atlantik atmosferik koşullarıyla ilişkilidir. Son kısa-dönem 3 m’lik deniz seviye düşüm döngüsü 1929 yılında başlayıp 1977 yılında sona ermiştir ve daha sonra 1977 yılında başlayıp 1995’e kadar süren 3 m’lik bir yükselme takip edilmiştir. Daha sonra da daha küçük değişimler olmuştur. Günümüzde Hazar Denizi su seviyesi -28 m’dir. İdil (Volga) ırmağı en büyüğü olmak üzere, 130’dan fazla ırmak Hazar’a akmaktadır. İkincil önemde olan, Ural ırmağı kuzeyden akmaktadır ve Kura ırmağı ise batıdan gelmektedir. Geçmişte Hazar’ın doğusunda Orta Asya’daki Ceyhun ırmağı akış yönünü değiştirerek şimdi kurumuş olan Uzboy ırmağı üzerinden Hazar’a boşalmıştır. Aynı durum daha kuzeydeki Seyhun için de geçerlidir. Kuzey Hazar’a bitişik 28 m deniz seviyesi altında Hazar çöküntüsü vardır. Orta Asya bozkırları kuzeydoğu Hazar kıyıları boyunca uzanmaktadır. Bunun yanı sıra Kafkas Dağları batı kıyılarını karşılamaktadır. Hem kuzeyde ve hem de doğuda bitki örtüsü soğuk ve kıtasal çöl özelliğindedir. Bunun aksine güneybatı ve güneyde yüksek platolar ve dağ silsileleri nedeniyle genel olarak ılıktır; Hazar çevresindeki ani iklim değişikleri bölgede biyoçeşitliliğin ani değişimlerine neden olmuştur. Aral Denizi, Kazakistan – Karakalpakistan (Özbekistan) sınırları içinde bulunmaktadır. Aral Denizi kapalı havza (endorheic) özelliği gösterir. Özbekistan ve Kazakistan arasında yer alan Aral Denizi havzası esas itibarıyla Ceyhun, Seyhun ve Zerevşan nehirlerinin havzalarının birleşmesiyle oluşur. Buzul Çağında esas olarak kuzeyden buzul sularından beslenmiştir.

Önceki yıllarda 68.000 km² yüz ölçümüyle Asya’nın ikinci, dünyanın dördüncü büyük gölüydü. Adalarıyla ünlü olan Aral Gölü’nde 1000’den fazla irili ufaklı toplam 1 hektar

yüzölçümüne sahip adalar yer alır, bugün bu adalar anakarayla birleşmiştir. Aral Gölü veya kimilerinin deyimiyle Aral Denizi Türkçe’de “Adalar Denizi” demektir. 15 bin yıl önce meydana gelen taşkınlarda Hazar Denizi +50 m yükselmiş ve Uzboy kanalı yoluyla Aral Denizi ile birleşmiştir. Son yıllarda aşırı sulama nedeniyle eski yüzölçümünün %90’ını kaybetmiştir. Genel olarak Turan Ovası olarak isimlendirilen bu bölge, bölgenin iki önemli ırmağının[101] geçtiği alandır. Batıda Hazar Denizi ve Üst Yurt; güneyde Köpet Dağları ve Hindikuş Dağları; doğuda Pamirler; kuzeyde ise Aral Denizi ve bozkırlarla sınırlandırılmıştır. Türk yurdu olarak tanımlanan bölge tarihi İpek yolu güzergâhı üzerindedir. Ceyhun ırmağı boyunca Buhara, Semerkant gibi kültür merkezleri; Seyhun ırmağı boyunca da büyük bilim insanı Farabi’nin doğduğu yer olan Otrar ve Cend şehirleri vardır.[102]

 

GEMİNİN İNŞASI VE TUFANIN YAŞANMASI

Bu arada Nuh Tufanı’ndan bahsediyorken Nuh Peygamber ve ümmetinin meşhur gemiye binip kurtuluşuna da göz atacak olursak milleti putperestliği yüzünden helâk olmak üzere olan Hazreti Nuh’a ashabının kurtuluş yolunu Allah Teâlâ şu buyruğuyla sundu: “Bizim denetimimiz ve vahyimizle gemi yap!”[103]

Geminin ne olduğu, nasıl bir şey olduğu o çağlarda hiçbir ademoğlu tarafından bilinmiyordu. Lakin ayette bildirilen Allah’ın emri açıktı: “Gemi Allah’ın emri üzerine, O’nun denetimi altında yapılacaktı.”

İlk gemi vahiy eseriydi. Niçin yapılacaktı? O da Kur’ân’da açıklandı: “Denetimimiz altında ve vahyimiz gereğince gemi yap! Hem o zulmedenler hakkında azabın kendilerinden kaldırılması için bana duâ etme. Çünkü onlar suda boğulacaktır.”[104]

Mü’minlerin kurtuluşuna vasıta olma vazifesini taşıyan geminin yapılması emrine uyan Hazreti Nuh, büyük bir azim ve inançla geminin yapımıma koyuldu.

“(Nuh) gemiyi yapıyordu. Milletin inkârcı ileri gelenleri yanından geçtikçe, her defasında, onunla alay ediyorlardı.”

Nuh; “Bizimle alay ediyorsunuz ama alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz. Rezil edici azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz, dedi.”[105]

Ve Tufan…

Gemi hazırdı. Tahtadan yapılmış ve mıhla çakılmıştı.”[106]

“Bunun üzerine biz de gök kapılarını boşanan sularla açtık.” “Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su belirlenen bir iş için birleşti.”[107]

Ve o büyük hadise vuku buluyordu. Meşhur tufan başlamıştı. Çatlayan gök adeta boşalmış, yer kaynaklaşmıştı.

Gökten sel iniyor, yerden su fışkırıyordu. Neler oluyor aman yâ Rabbî, kıyamet mi kopuyordu?

Allah’ın emri Nuh’a (As.) geldi. “Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu gemiye bindir.” “Zaten pek az kimse îmanda onunla beraberdi.”[108]

Nuh (As.) emri yerine getirdi, şöyle dedi; “Binin gemiye. Onun yüzmesi de durması da Allah’ın adıyladır. Hiç şüphe yok ki Rabbim, çok bağışlar ve merhamet eder.”[109]

Bindiler. “Gemi fayrab etti.” Allah’dan emir geldi; “Ey Nuh, sen ve beraberindekiler gemiye yerleşince; Bizi zâlim milletten kurtaran Allah’a hamd olsun, Rabbim! Beni bereketli bir yere indir, Sen indirenlerin en hayırlısısın! de!”[110]

Bu duayı ettiler. “Gemi Allah’ın korumasında akıp gitti.”[111]

“Gemi dağlar gibi dalgalar içinde, içindekileri götürüyordu.”[112]

İnanmayan Oğul Nuh (As.), gemi dışında kalmış oğlunu gördü, bağırdı:

“–Ey oğulcağızım! Gel bizimle beraber, bin. Kâfirlerle birlik olma!”[113]

Baba!.. Oğul, babadan bir parça!.. Hem de kanından canından olma bir parça!.. Nuh da baba!… Tufan ortada. Bir yanda iman davasını sürdüren peygamber bir baba, diğer yanda da inanmayan oğul… Nuh Aleyhisselam için hayatının en zor anıydı… Bir yanda baba yüreği, öbür yanda peygamberlik görevi!.. Hazreti Nuh, hem bir baba olarak şefkatini gösteriyor, hem de peygamberlik görevini yapıyordu. Oğul, babaya uyup kurtuluşa erecek miydi? Nuh Aleyhisselam, gösterdiği baba şefkati ve peygamberlik vazifesi arasında kalmıştı…

“–Dağa sığınırım, beni sudan kurtarır! dedi.”[114]

Allah emri kesindi. Buna engel olmaya dağın gücü yeter miydi? Tufana karşı elinden ne gelirdi ki? Neticede dağa güvenen imansız oğula iman etmeyen küfür ehli ne kadar da benzerdi? Güvendikleri ancak bir “hiç” olsa da günün birinde mutlaka tepelenip helak olurlardı. Oğlunun yanlışlığını düzelten Hazreti Nuh: “Bugün Allah’ın buyruğundan –O’nun rahmet ettikleri dışında–kurtulacak yoktur.”[115]

Bir kurtaracak varsa, o da Allah’tı. Oğlu direnince, Nuh (As.) ellerini Allah’a açtı, yalvardı: “–Rabbim! Oğlum benim âilemdendir. Senin (ailemi kurtaracağına dair) va’din de haktır. Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin.”

Allah; “–Ey Nuh, o senin âilenden değildir. O kötü işlidir (kâfirdir). Öyleyse, bilmediğin şeyi benden isteme. Ben seni cahillerden olmaktan men ederim, buyurdu.”[116]

Ezcümle Allah’ın “haksızlık yapanlar için bana dua etme”emrini verdiği Nuh (as) da babalık şefkatinin etkisiyle dua ettiği inanmayan oğlunun ailesinden sayılmadığını öğrenince tevbeye gelerek şöyle dedi: “–Rabbim! Bilmediğim şeyi senden istemekten sana sığınırım. Beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, kaybedenlerden olurum.”[117]

Kusurundan dönen Nuh Peygamber’le karşın küfründen ve inkarından dönmeyen oğlu birbirine bakıştı. “Aralarına dalga girdi, oğlu da boğulanlara karıştı.”[118]

Ama elbette ki yalnızca Nuh Peygamber’in oğlu değil, eşi de maalesef küfrü seçenler arasındaydı. Ve Allah’tan gelen emir doğrultusunda “–Ey arz! Suyunu yut! Ve ey gök! Yağmuru tut!..” Su çekildi. İş de bitti!”[119]

Gemi de bundan sonra bir dağın zirvesine oturdu. Bu Tevrat’a göre Ağrı Dağı (Ararat) veya Kuran’a göre Cudi Dağıdır. Hazar Denizi’nin her iki yakasında da Türk dünyasında Tufanı izleri vardır. Azerbaycan Gobustan’daki (14 milyon yıl öncesi) kaya oymasında yaklaşık 20 kürekçinin bulunduğu sazlık tekne resmi ise bu bölgedeki denizciliğin varlığını işaret etmektedir.[120]

Diğer yandan İslam alimlerinin yorumları ve Tevrat’taki bilgilere göre, Hz. Nuh’un gemisinin uzunluğu 205 metre 74 santim, genişliği 34 metre 29 santim. Denizden yüksekliği ise 20.5 metre. Nuh’un gemisi, tahminlerin aksine tahtadan değil, metalden yapılmış. Hareketi için ise, kol gücü ya da yelken değil, buhar gücü kullanılmıştır. Geminin kazanlı olduğuna ve buharla çalıştığına dair ilk bilgi ise Ebu Hayyan’ın tefsirinde yer almaktadır. Hayyan konuyla ilgili, -tennur-un suyun toplandığı yer olduğunu nakletmiştir. Bu ifade hemen hemen geminin kazanının olduğunu doğrulamaktadır.[121]

Gemi yelkenli olmayıp, vapur gibi ocaklı ve istim gibi feveranlı yani kaynayıp fışkıran bir kuvvetle harekete geçmiştir. Şimdi biz gemiden söz edilirken tam ocak feveran ettiği sırada ‘yükle’ emri verildiğini işittiğimiz zaman o geminin hareket etmeye hazır bir vapur olduğunu anlamakta hiç tereddüt etmeyiz.[122]

Nuh Aleyhisselâm’ın bu gemisi, saçtan yapılmış ve buharla işler bir gemi imiş. Üç tabaka üzere imiş. Alt tabakasında vahşi haşerât, orta tabakasında sâir ehlî hayvanlar, üst tabakasında da Hazret-i Nuh ile kendisine imân etmiş olanlar bulunurmuş.[123]

Kur’an’da Hz. Nuh’un gemisinin çalışmasıyla ilgili ayet şöyle: ‘Nihayet emrimiz geldiği ve tennur (tandır veya geminin kazanı) tutuşup parladığı zaman dedik ki; erkeği ve dişisi olan her canlıdan ikişer tane, aleyhlerinde hüküm verlimemiş olanların dışında aileni ve iman etmiş olanları geminin içine yükle.’[124]

NUH TUFANI VE HAZAR TAŞKINLARI ARASINDAKİ İLİŞKİ

Öte yandan tufanla ilgili jeolojik boyutları inceleyecek olursak Hazar Denizi taşkınların merkezi ve ilişkili olayların[125] paleocoğrafya için çok hassas bir göstergesidir. Bu havzadaki su miktarı aşırı bir şekilde artmış ve bu arada da fazla su ise Karadeniz’e akmıştır. Taşkın sırasında, Hazar Denizi yaklaşık bir milyon km²’ye[126] ve eğer Aral-Sarıkamış havzası da eklendiğinde 1,1 milyon km²’ye ulaşmıştır. Karadeniz-Hazar Taşkınlarını yansıtan jeolojik, litolojik, paleontolojik ve jeomorfolojik bulgular ünlü Rus jeolog Andrey Leonidovich Chepalyga tarafından enine boyuna ele alınarak tartışılmıştır.[127]

Fotoğraf: Hazar baseninde geç buzul taşkınları[128]

Bu arada Khvalyan Yükselimi de dahil olmak üzere son 15 bin yıl içerisinde Hazar Denizi bölgesindeki önemli olaylar vücut bulmuş olup bu olaylar sırasıyla şunlardır: 15 bin yıl öncesi Khvalyan Yükselimi; 12 bin yıl öncesi buzul çağının sonu; 5-6 bin yıl öncesi günümüze yakın uygun değer deniz seviyesine ulaşım ve deltaların oluşmasına neden olmuştur.[129]

Yani Chepalyga, Ryan ve Pitman’ın (1997) “Akdeniz’den Karadeniz’e tufan” teorisine karşı çıkar. Ona göre tufan güneyden (Akdeniz) değil, kuzeyden ve doğudan (Hazar üzerinden) gelmiştir.

Bu taşkın olayları[130] kıyısal düzlükler,[131] ırmak vadilerine,[132] ırmak boşalım alanları[133] ve yamaçlarda üzerine izlerini bırakmıştır. Bu Khavalyan Yükselimi olarak bilinmektedir.[134]

Rus jeolog Chepalyga her biri 2000 yıl süren ırmak vadilerinde tanımlanan üç büyük aşırı taşkın dalgalarını içeren ve gruplandırılan 10 salınım[135] taşkın tarihi olarak tanımlamıştır.[136]

Denizel ve gölsel su kütleleri Aral’dan Marmara Denizi’ne kadar uzanan Avrasya havzalarının çağlayanlarını oluşturmuştur.[137]

Taşkının doruğunda, Hazar Denizi’nde su seviyesi daha önceki seviyesinden 190-200 m kadar yükselmiştir. Taşkın, İskandinavya buzul katmanın erimesi,[138] ırmak vadilerindeki aşırı taşkınlar, tundraların ergimesi, donmuş toprak koşullarında daha yüksek akış katsayısı, su toplama alanının Orta Asya’ya doğru uzaması ve su yüzeyinden düşük buharlaşma[139] gibi nedenlerle birkaç kaynaktan beslenmiştir. Deniz seviyesindeki ani sert değişimler[140] ve ilişkili kıyısal yer değiştirme[141] yaygın taşkınlar yaratmıştır, böylece de verimli araziler su altında kalmıştır. Bunun sonucu olarak da nüfus artışıyla sonuçlanan insanlar üzerinde temel baskı ve göçe yol açmış ve belki de daha ileri ekonominin gelişmesinde uyarıcı olmuştur. Bu çekilme kıta üzerindeki temel su dengesi sonucu oluşmuştur. Arktik Okyanusa tatlı su akımını azaltmış, Aral, Hazar, Karadeniz ve Baltık Denizi’ne tatlı su akımını aşırı bir şekilde arttırmıştır. Bunun sonucu olarak, yön değiştiren ırmakların tortul toplanma alanı olan Aral ve Hazar Denizleri[142] üzerinden Doğu Sibirya’da başlayıp Akdeniz’de sona eren dünyanın en uzun ırmağı oluşmuştur.[143]

Avrasya buzul tabakaları, buzul önü göller ve Sibirya’dan Akdeniz’e yön değiştiren ırmak.[144] Dünyanın en uzun ırmağı. İlk Uygarlık ve Tufan alanı[145]

Gelgelelim Nuh Tufanı da bu ırmak üzerinde olmuştur.[146]

Zaten son yıllarda yapılan araştırmalar ve bu araştırmaların neticesinde ortaya çıkan, dahası bu işin duayen isimlerinin de üzerinde ittifak ettiği bulgular incelendiğinde Karadeniz’deki Tufan’ın Nuh Tufanı ile uzaktan yakından hiçbir ilişkisinin ve benzerliğinin olmadığı görülecektir. İki tufan zaman, mekan, oluşum mekanizması, sonuçlanışı, efsanelerle ilişkisi…gibi ana unsurları bakımından birbirlerinden çok farklıdırlar. Jeolojik verileri ne kadar sağlam olursa olsun, bu iki tufan arasında kurmaya çalıştıkları bağ ile veri olarak ileri sürülen varsayımlar inandırıcılıktan uzaktır, bir bilimsel zorlamadır. Bu iki bilim adamının Babil Dünya Haritasındaki “Deniz” yazılı bölgeyi Karadeniz olarak; Gılgamış Destan’ındaki Gılgamış’ın “Güneşin görülmediği” ormanla kaplı dağlık yörenin Güneydoğu Toroslar ve Doğu Anadolu Dağları olarak yorumlamaları yanlıştır.

Tarihin en eski coğrafya haritası olarak kabul edilen “Babil Dünya Haritası”nın bugüne kadar yapılan yorumu eksiktir. Güneydoğu Anadolu’nun paleocoğrafik haritası bu haritanın doğru yorumuna katkı sağlamaktadır. Haritada “Deniz” diye işaretlenen yer “Diyarbakır çukurluğu” olarak ele alındığında Babil Dünya Haritasındaki bütün coğrafi unsurlar yerli yerine oturmaktadır. Buna göre, sık ve yüksek ormanlarla kaplı olduğu için “güneşin görülmediği” dağlık yöre “Mardin-Cudi Dağları”dır. “Babil Dünya Haritası”nın günümüz coğrafyası ile nasıl çakıştığı ve bu haritanın nasıl bir haritacılık ve bir sanat şaheseri olduğu ilk defa bu eserimizde tam yorumu yapılarak ortaya konulmuştur. Bu harita aynı zamanda Gılgamış’ın yol haritası ve Nuh’un çocuklarının göç haritası niteliğindedir. Bu eserle dünyada ilk defa, Babil Dünya Haritası, doğru yorumu yapılarak, adeta şifresi çözülerek, bölgenin paleocoğrafyasına, tarihe ve efsanelere ışık tutan bir belgeye dönüştürülmüştür.[147]

Aynı şekilde Titanik’i bulan ünlü su altı araştırmacısı Robert Ballard, kil tabletlerinde ve kutsal kitaplarda dile getirilen Büyük Tufan’ın gerçekten meydana geldiğine dair kanıtlar bulduklarını açıkladı.

Columbia Üniversitesi’nden iki bilim adamıyla beraber araştırma yaptıklarını belirten Ballard, Dünya’nın M.Ö. 5600 yılları civarında ısınmaya başlamasıyla birlikte buzların eriyerek dünya genelinde büyük sel baskınlarına yol açtığını kaydetti. Yine Ballard’a göre bu sel sırasında Avrupa kıtası boyunca kitlesel hayvan göçleri meydana geldi. Bulguların karbon yöntemiyle tarih belirleme ve sonar görüntüleme yöntemleriyle ortaya çıkarıldığını belirten Ballard, buna göre Büyük Tufan’ın M.Ö. 5.000 yılları civarında tamamlandığının saptantığını söyledi. Daha da önemlisi bu araştırmalarda Nuh’un Gemisi’ne dair bir kalıntı bulunacağını düşünmenin “saflık” olacağını savunan Ballard, “Ancak bugün su kaplı olan yerlerde bir zamanlar yerleşim alanları bulunduğunu kanıtlayacak bilgilere ulaşabiliriz” dedi.[148]

Diğer yandan Nuh Tufanı hadisesiyle ilgili coğrafya bilimi perspektifinden mühim sayılan ilk somut ve tanımlı veriler 1978 yılında başlayan ve yine Fırat üzerindeki, Malatya Ovası’nı basan Karakaya Baraj Göl Alanı’ndaki kurtarma kazılarından geldi. Malatya Ovası’nın Fırat üzerinde çok önemli bir konumu vardır. Fırat’ın iki ana kolu Karasu ve Murat suları dağ arası ovalardan geçip Malatya’ya geldikten sonra Kömürhan Boğazı olarak bilinen, 100 kilometreyi aşan uzunluğunda, yer yer derinliği bin metreyi bulan boğaza girer. Burası bir huni ağzındaki dar bir boğaz niteliğindedir. Bugün üzerinde Karakaya Barajı’nın yer aldığı bu boğaz Toros Dağları’nı geçen, Doğu Anadolu’yu Güneydoğu Anadolu’dan ayıran tektonik kökenli bir fay yarığıdır. Depremsellik etkinliği çok yüksektir.

Karakaya Baraj Göl Alanı’nda İÖ 4000 yıllarına, Obeyd dönemi olarak da bilinen Kalkolitik döneme inen Değirmentepe kazıları çok kalın ve şiddetli bir selin ilk izlerini vermişti. Bu sel yalnızca diğer sellerde olduğu gibi alüvyonlu, mil ve kilden oluşan toprakları değil, kalınlığı iki metreyi bulan çakılları da Obeyd tabakasının üzerine yığmıştı. Sele ait izler bölgedeki diğer höyüklerin üzerinde de açık olarak izlenebiliyordu. Jeomorfologlar bu kadar etkin ve şiddetli bir selin ancak Kömürhan Boğazı‘nın şu ya da bu şekilde tıkanması ile oluşabileceğini öngörüyorlardı. Nitekim bu dar boğaz her zaman şiddetli bir depremin etkisi ile oluşacak geçici bir baraj gibi tıkanma potansiyeline sahipti. İS 16. yüzyılda yaşanan bir depremin anlatımında boğazın düşen kayalar ile tıkandığı ve Fırat’ın bir hafta boyunca ters aktıktan sonra tekrar bu doğal barajı yıkıp yoluna devam ettiğinden söz edilir. Benzer bir olayı İÖ 4. binyıla da taşıyabiliriz. Boğazın bir süre tıkanması, arkasında baraj gölü gibi Fırat’ın göllenmesi, biriken onlarca metre yüksekliğindeki suyun birden güneye, Mezopotamya düzlüklerine bir barajın yıkıldığı zamanki etkiyi yapacak şekilde boşalması… Bu görüşü kanıtlayan izler 1999 yılında Urfa bölgesinde başlayan kazılarda da görüldü. Yine Fırat üzerinde yapılan Birecik ve Karkamış baraj göl alanlarındaki höyük kesitlerinde yapılan değerlendirmeler İÖ 4. binyıl ile 2. binyıl arasında en az üç büyük selin varlığını gösteriyordu. Bunların hiçbiri sıradan yıllık taşkınlar ile açıklanamayacak kadar yüksek seviyelerden geçen şiddetli sellerdi. En şiddetli olanı ise İÖ 4. bin ile 3. binyıl başları arasına denk gelen özellikle Birecik Zeytinli Bahçe Höyüğü kesitinde görülen sel tabakasıydı. Bu dolgu zaman olarak Malatya Ovası’nda, örneğin Değirmentepe’de izlenen büyük sel ile çağdaş olduğu gibi; bundan çok daha uzaklarda, güneyde, Basra yakınlarına kadar inen alanlardaki seli de açıklıyor. Büyük bir olasılıkla Mezopotamya uygarlıklarının hafızasına kazınan ve Gılgamış Destanı ile anlatılan, daha sonra da Ebla metinleri ile diğer inanç sistemlerine aktarılan ‘Büyük Tufan’ herhalde arkeolojik kanıtlarını gördüğümüz bu selden kaynaklanmıştı. Bütün bu arkeolojik çalışmalar farklı ortamlardan geçen, en kurak dönemlerde bile çok büyük bir su kütlesini taşıyan Fırat’ın yaklaşık birkaç yüzyılda bir meydana gelen büyük depremlerin de etkisi ile sık sık tufan denebilecek selleri yapabildiğini göstermiştir. Kuşkusuz burada temel etken depremin şiddeti ve özellikle Kömürhan Boğazı’nda doğal bir baraj oluşturabileceği noktada olmasıdır. Arkeolojik kayıtlar ilk yerleşimlerin olduğu dönemden itibaren Fırat’ın en azından bin yılda iki kere böyle bir sel oluşturduğunun ipuçlarını veriyor.[149]

NUH TUFANI HADİSESİNİN UYGARLIK TARİHİNE ETKİLERİ

Literatüre Nuh Tufanı olarak geçen bu hadise, uygarlık tarihinde yeni bir sayfa açmış ve insanlığın seyrini değiştirmiştir. Şimdi hep birlikte bu hadisenin insanoğlunda ve uygarlık tarihinde yarattığı değişimlere göz atalım:

1) Bu Tufan Hadisesi Erken Dönem Ziraat, Hayvancılık, Ticaret ve Maden Faaliyetlerinin Başlangıcı Oldu

Elbette bu taşkınlar vesilesiyle insanlığın ilk uygarlıklarının örneklerine rastlanılan ve dünyadaki en büyük kapalı su havzası olan TURAN bölgesi, 35-40°K enlemleri arasında yer almasıyla ve bol su kaynakları ve maden yatakları açısından zengin oluşuyla bir uygarlık tesis edilmesi için tüm koşullara sahip olmuştur. Ayrıca Turan bölgesi ulaşım için gerekli olan AT ve ÇİFT HÖRGÜÇLÜ BAKTERYAN[150] yine bu bölgede MÖ 3-4000’li yıllarda ehlîleştirilmiştir. Bu olguların bir araya gelmesiyle ileri bir uygarlık gerçekleştirilmiştir.[151]

Ayrıca da, Dünyada atı ilk defa ehlileştiren insanlar olarak büyük bir taşıma ve ulaştırma imkânına kavuşmuşlardır. Bu dönemde, insanların toplumsal faaliyetleri oldukça gelişmiş, komşu şehir ve ülkelerle ticari ilişkiler kurulmaya başlanmış olması gerekir. At sırtındaki bu insanlar için dünyaları küçük gelmeye başlamış, onlar sayesinde dağlar fethedilmeye, dağlar ötesi ülkelere ulaşılmaya başlamıştır. Havalar ısındıkça havası serin, suyu bol ve berrak olan, bol otlu ve verimli yaylalara doğru at sırtında göç ederek, oralarda yeni yerleşim merkezleri kurmuş olabilirler. Örneğin. Hindikuş dağlarının kuzeyindeki tarih öncesine ait kalıntıların sahipleri bu insanların hemşerileri veya akrabaları olmalıdır. Bu son yerleşim yerlerinde insanlar daha güvenli, daha huzurlu ve daha mutlu olmuşlardır. Bu nedenle bu kasabalardan başlayarak büyüye büyüye günümüze kadar gelinmiştir.[152]

Bu durum özellikle atların evcilleştirilerek ortaya bir “Atlı Çoban Kültürü”nün oluşmasıyla iyice ete kemiğe bürünmüştür. Gelgelelim Urallar’ın doğusundaki bozkırlarda yaşayan ôntürklerin Atlı Çoban Kültürüne sahip oldukları biliniyor. Özellikle Koppers, Schmidt, Menghin gibi “Viyana Okulu” diye anılan halkbilimciler, Atlı Çoban Kültürünün hem devlet kuruculuğunun hem de Tek Tanrının kökü olduğunu ortaya koymuşlardı.[153]

Atlı Çoban Kültürü, hayvancılığın en yüksek biçimini oluşturuyordu. Geniş meraları denetlemek, tarla tarımcılığından farklı olarak, örgütlenme ve savaş yeteneğini geliştirmişti. Bu atlı çobanlar, verimli tarım alanlarına inerek, oraların zenginliklerinin üzerine oturdular ve devletler kurdular. Yine bu atlı çobanlar, geniş meralarda yaşayan kabileleri örgütlediler ve Tek Tanrının otoritesi altında birleştirdiler.[154]

Atın evcilleştirilmesi son yıllarda Kazakistan (Botay)’da ortaya çıkan bulgulardan MÖ 3500’lü yıllara uzatılmıştır. “Botay” uygarlığı insanlarının büyük yerleşim birimlerinde yaşadıkları ortaya çıkmıştır. Botay halkı atı hem binek hayvanı olarak kullanmış, hem de eti ve sütü için beslemişlerdir. Bu süreç henüz iletişim, ulaşım ve savaş dönemlerinin başlamasından çok öncedir. Ancak atın evcilleştirilmesi ulaşım, haberleşme ve savaş yöntemlerini tamamen değiştirmiştir.[155]

Böylelikle bilinen en eski evcil atların Botay Uygarlığında bulunduğu gözlenmektedir.

Botay Uygarlığı kazıları Neolitik Çağın bilinenden daha farklı biçimde oluştuğunu da belgelemektedir. Protohint-Avrupa Uygarlığının da taşıyıcıları olduğu düşünülen bu bölge insanlarının çok düzenli bir biçimde toplu yaşam alanları kurdukları görülmektedir.[156]

Botay yerleşim yeri gösterimi[157]

Bölgede yaklaşık 200 – 250 evden oluşan birçok yerleşim alanının olduğu, evlerin 2,50 – 3,20 m. yükseklikte ve 70m2 civarında kullanım alanlarının bulunduğu görülmektedir.[158]

Evlerin temelleri 60 – 80 cm civarında çokgen biçimde kazılarak 120 cm kadar yükseltilmiş, temel duvarının üzerine ağaçtan yuvarlak ve çokgeni tamamlayacak biçimde inşa edilmiştir. Ahşabın içi ve dışı kille sıvanmış, evin tam ortasında tepede bir baca bırakılmıştır. Bu baca evin ortasında yanan ateşin dumanının dışarıya çıkmasını sağlamaktadır. Botay insanları bu evlerin içerisinde kapının karşısına denk gelen uzak yerde, bitki liflerinden yaptıkları hasırlar veya avladıkları hayvanların postlarının üzerinde yatmaktaydılar.[159]

Yapılan araştırmalarda bölge insanlarının henüz avcı ve toplayıcı iken atlı bir kültür sahibi oldukları görülmektedir. Bölgede neolitik çağdan kalma, Botay Uygarlığından daha önceki yaşam uygarlığı olan Atbasar Uygarlığı’nın son yıllarında atlı uygarlığına geçişin yaşandığı görülmektedir.[160]

Böylelikle atın evcilleştirme sürecinin tarıma dayalı olmadığı kanıtlanmış olmaktadır. At, bu çatışmada başrolü oynamıştır.[161] M.Ö. 2000’li yıllardan sonra ise atın dünyanın yapısını değiştiren gücü ortaya çıkmış, Asya’nın bozkırlarından batıya yapılan göçler at sayesinde gerçekleşmiştir. Bu göçebe kültürün batı ile karşılaşması ise çatışmaya neden olmuş, bu da oldukça yıkıcı olmuştur. At, bu çatışmada başrolü at oynamıştır.[162]

İnsanların haberleşme işini (eğer kuşları ve Kızılderililerin dumanla işaretleşmesini saymazsak) esas olarak at üstlenmiştir. Bu nedenledir ki Divanü-Lügatit Türk “At Türk’ün kanadıdır” der. Ama kuşkusuz bir süre sonra o, onu kullanabilen herkesin de kanadı olmuştur. At, yerleşik insanın uygarlık tarihinde; örneğin mitolojisinde, destanlarında, inancında çok önemli roller üstlenmişti, fakat göçebe halinde yaşayan insanoğlunun vazgeçilmez yoldaşı olmuştur. Hem siyasi hem ekonomik hem de askeri açıdan Dünya at sayesinde küçülmüştür. Atın evcilleştirilmesi, tıpkı insanın aracı kullanabilmesi gibi insanlık tarihinin en önemli “buluşlarında” (başarılarından) biriydi. At, hızıyla insanlığı birbirine yakınlaştırmakla kalmamış, adeta küreselleşmenin motoru da olmuştur.

Alet kullanarak hayvanlar aleminden kopuş yaşayan insanoğlu, ata hükmederek sadece dünyasını tanımamış, aynı zamanda üretim, pazar ve tüketim sürecini de düzenlemiştir. Kara ulaşımı binlerce yıl boyunca atın sırtında sağlanmıştır. At, sırtında dünyayı taşımakla kalmamış bir bakıma dünyayı küçülterek insanoğlunun avucuna teslim etmiştir.[163]

Böylelikle atın evcilleştirme sürecinin tarıma dayalı olmadığı kanıtlanmış olmaktadır. Avrasya bozkırında Neolitik uygarlık dönemleri saptanmıştır. Bu uygarlık dönemlerinden biri de Urallardan Hakasya bozkırlarına kadar yayılmış, en çok da Kazakistan topraklarında anıtlar bırakmış olan Andronovo Uygarlığıdır. At, Bozkır Kültürü’nün en önemli etmenidir. Bu bakımdan atın ne zaman binek hayvanı olarak kullanılmaya başlanması önem teşkil etmektedir. Mezar dökümünde M.Ö IV. ve III. bin yıllarında at kemikleri elde edilmiş olsa da herhangi bir gem veya dizgin parçası bulunmadığı için atın bir binek hayvanı olarak kullanılmaya başlanması M.Ö II. bin yıllarda Srubna-Andronovo Uygarlığı döneminde gerçekleşmiştir. Baskın bir uygarlık dönemi insanları olan Andronovolular hayvancılıkta gösterdikleri ilerlemeler ve at sayesinde sürülerin kontrolünü sağlamaları ile sürülerini uzak diyarlardaki otlaklara ve su kaynaklarına götürebilmişlerdir. Böylelikle yerleşik yaşam formundan konar-göçer yaşam formuna geçmişlerdir. Bronz Çağ’da diğer uygarlık dönemlerine göre bilim dünyasında daha çok ilgi çeken dönem Andronovo Uygarlığı olmuş ve Andronovo insanının kökeni hakkında tartışmalar alıp yürümüştür. Bu bakımdan bu topluluğun Aryan kökenli, İran dilliler ve son olarak Hint-Avrupalılar olarak tanımlanmaları dikkat çekicidir. Oysaki erken dönem Türk mezarlarında yapılan antropoloji çalışmaları bu mezarlardaki insan tipinin Andronovo tipinde olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yani diğer bir değişle Türklerin bu uygarlık dönemi insanı ile antropolojik açıdan akrabalıkları ortaya konulmuştur.[164]

Gelgelelim Bozkır Kültürü’nün en önemli etmeni olması bakımından atın ne zaman binek hayvanı olarak kullanılmaya başlanması önem teşkil etmektedir. Mezar dökümünde M.Ö IV. ve III. bin yıllarında at kemikleri elde edilmiş olsa da herhangi bir gem veya dizgin parçası bulunmadığı için atın bir binek hayvanı olarak kullanılmaya başlanması M.Ö II. bin yıllarda Srubna-Andronovo Uygarlığı döneminde gerçekleşmiştir. Baskın bir uygarlık dönemi insanları olan Andronovolular hayvancılıkta gösterdikleri ilerlemeler ve at sayesinde sürülerin kontrolünü sağlamaları ile sürülerini uzak diyarlardaki otlaklara ve su kaynaklarına götürebilmişlerdir. Böylelikle yerleşik yaşam formundan konar-göçer yaşam formuna geçmişlerdir. Bronz Çağ’da diğer uygarlık dönemlerine göre bilim dünyasında daha çok ilgi çeken dönem Andronovo Uygarlığı olmuş ve Andronovo insanının kökeni hakkında tartışmalar alıp yürümüştür. Bu bakımdan bu topluluğun Aryan kökenli, İran dilliler ve son olarak Hint-Avrupalılar olarak tanımlanmaları dikkat çekicidir. Oysaki erken dönem Türk mezarlarında yapılan antropoloji çalışmaları bu mezarlardaki insan tipinin Andronovo tipinde olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yani diğer bir değişle Türklerin bu uygarlık dönemi insanı ile antropolojik açıdan akrabalıkları ortaya konulmuştur. Andronovo çağında Bozkır Uygarlığı şekillenmiş, erken göçerler, Türkler ve Moğollarla birlikte bozkır uygarlığı şekillenmiştir ve hâlâ da devam etmektedir. Andronovo Uygarlığı ile başlayan silsile Yenisey Havalisinde Karasuk- Tagar ve Taştık Uygarlıkları ile devam etmiş, Çin kaynaklarının işaret ettiği boylardan Tinglingler ve Yenisey Kırgızları ile olan münasebetleri ortaya koyulmuştur. M.Ö. 2000’li yıllardan sonra ise atın dünyanın yapısını değiştiren gücü ortaya çıkmış, Asya’nın bozkırlarından batıya yapılan göçler at sayesinde gerçekleşmiştir. Bu göçebe kültürün batı ile karşılaşması ise çatışmaya neden olmuş, bu da oldukça yıkıcı olmuştur. İşte at, eski Türkler başta olmak üzere tüm insanlığın geçmişinde çok hayati bir öneme sahip olup insanlığın geçmişinde at, bugünkü gibi spor amacıyla yetiştirilmiyordu. Tarımda, ulaşımda, iletişimde ve askeri alanlarda her an insanoğlunun en büyük yardımcısıydı. Bu nedenle at evcilleştirildiğinden bu yana inanç dünyasının, efsanelerin, halk yazınının ve kültür tarihinin en önemli temalarından birisi olmuştur. Bu bağlamda bol tatlı suyun olduğu uygun koşullar Hazar-Aral’da kuzeydoğu doğru Sibirya’ya uzanan kuşak atların beslenmesi için yeterli otlara sahipti.[165]

Sürece coğrafi verilerle baktığımızda bir iç havza olan bu bölgede önce kuzeydeki bu bölge daha sonra Pamirler ve Altay Dağlarından[166] beslenen Seyhun ve Ceyhun ırmaklarınca beslenmektedir. Kuzeyden gelen suyun azalmasıyla, Hazar Denizi su seviyesi 15000 yıl önce +50 m’den -28 m olmuştur. Dolayısıyla bu durum bölgede göçlere neden olmuş ve göçler başlamıştır. Aryanlar da tüm dünyaya buradan yayılmışlardır. İşte bu göçler, ehlîleştirilen at ve develer yoluyla yapılmıştır. Sümer yazıtlarında bu bölge maden[167] ve değerli taşlar[168] getirildiği belirtilmektedir. Orta Asya bölgeleri ile her zaman bağlantılar var olmuştur. Örneğin; Hindistan, Çin ve Ortadoğu arasında en eski zamanlardan beri, en az Tunç Devri‘nden beri bağlantılar vardı. Bu tarihi bağlantıyı batılıların tanımladığı yalnızca ipek ticaretine bağlayarak değersizleştirmemek gerek. İnsanlık tarihinde çok önemli yeri olan bu bağlantı uygarlığın gelişmesinde ve yayılmasında önemli bir yer tutmuştur.

Yani uygarlık esasen 12 bin yıl önce Buzul Çağının[169] sona ermesiyle 35-40°K enlemleri arasında göl ve tatlı su kenarlarında başlamıştır. Bu koşullara uygun kuşaklar Harran-Harran-Turan bölgeleri ve İç Anadolu’dur. İnsanoğlu Toplayıcı-Avcı-Tarım yolunu takip ederek yaşamını devam ettirmiştir. Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır: (i) Uygun iklim[170]; (ii) Zengin su kaynakları; (iii) Maden yataklarınca zengin olması; (iv) Obsidyen (çakmaktaşı) volkanik kayacının bolluğu.

Doğudan batıya doğru gelişen bu ticari harekette daha önceki çağlardan beri kullanılmakta olan bir yol şebekesinden yararlanılmıştır. Yoğun bir şekilde ipekporselenkâğıtbaharat ve değerli taşların taşınmasının yanında kıtalar arasındaki kültür alışverişine de imkân sağlayan bu binlerce kilometre uzunluğundaki kervan yolları zaman içinde İpek Yolu olarak adlandırılmıştır. İpek Yolu Asya‘yı Avrupa‘ya bağlayan bir ticaret yolu olmasının ötesinde, 2000 yıldan beri bölgede yaşayan kültürlerindinlerinırkların da izlerini taşımakta ve olağanüstü bir tarihsel ve kültürel zenginlik sunmaktadır. Güncel tarihin yazdığı şekilde İpek Yolu sadece tüccarların değil, aynı zamanda doğudan batıya ve batıdan doğuya bilgelerin, orduların, fikirlerin, dinlerin ve kültürlerin de yolu olmuştur. Bu bağlamda burada bu yolu yalnızca İpek Yolu olmadığı fakat Doğu ile Batıyı birleştiren bir iletişimin varlığını da daha kapsamlı anlamak zorundayız.[171]

Timur’un Semerkant’ı ve Çin Seddi’nin kapılarındaki Çin ticarethaneler; MS 1500’den önceki haliyle dünyanın ayrı uygarlıklarını –birbirleriyle olan teması sürdürmelerini sağlayacak ölçüde- birbirine bağlayan egemen hareket araçları okyanusları aşan yelkenli gemiler değil, bozkırları aşan atlardı.[172]

Yani bu dünyada, görüldüğü gibi, Babür’ün Fergana’sı merkez noktaydı ve Türkler Babür’ün zamanında ulusların merkez ailesiydi. Bu UYGARLIK YOLU Sümerler zamanından beri vardı ve değişen zamanlar boyunca da varlığını korumuştur. Bu gerçeği yalnızca Avrupa’nın tanımladığı şekilde ipeğe indirgemek yanlıştır. Dolayısıyla Batı tarafından yanlış bir şekilde tanıtılan “İPEK YOLU” kavramı tarihi çok belirleyen Doğu-Batı etkileşimini yadsıyan anlayışının sorgulanması gerekmektedir.[173]

Göçler vesilesiyle gelişmeye başlayan bağlantılar, ticaret yollarının oluşmasına yardımcı olmuştur.[174]

İşte bu tufan sürecinin önemli aktörlerinden olan Hazreti Nuh gerçekliği, tarihin de uygarlığa yaptığı etkilerden dolayı ilgi odağı olmuş ve asırlar sonra Anadolu’nun emperyalistlerce işgale uğramasını Türk milleti için bir “tufan felaketi” olarak görmesinden ötürü vatanın kurtulmasını “bu tufan felaketinden kurtuluş” olarak gören Mustafa Kemal Paşa, bu minvalde Hazreti Nuh’un tarihteki yerine dikkat çekmek istemiş ve Milli Mücadele döneminde İstanbul’daki gizli yapılanmalarla (Karakol Cemiyeti gibi) faaliyetleri yürüttüğü bu süreçte kullandığı şifreli isimlere de bu durumu yansıtmıştır. Zira özellikle 1918-1919 yıllarında İstanbul’da bulunan Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya geçiş planları yaptığı dönemde, yazışmalarında ve gizli toplantılarında kod adı olarak “Nuh”u kullanmıştır.[175]

Özellikle Mim Mim Grubu’yla sürekli iletişim içinde bulunan Mustafa Kemal ise ‘Nuh’ takma adını kullanmıştır.

‘Nuh’, aynı zamanda Mim Mim Grubu’nun parolasıdır.[176]

Mustafa Kemal Paşa’nın Nuh meselesine olan ilgisi bununla da sınırlı kalmamış, saltanatının kaldırıldığı 1 Kasım 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 130. toplantısının birinci oturumunda Türk tarihi ve İslam tarihi hakkında yaptığı detaylı konuşmada Türklerin kökenine dair bilgi verirken Nuh meselesine de vurgu yapmayı ihmal etmemiştir:

“Efendiler,

Bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Yâfes’in oğlu olan kişidir.”[177]

Nuh meselesine vurgu yapılması önceleri de sıkça görülen bir durum olmuş, bilhassa 15. ve 16. yüzyıl Osmanlı tarihçilerinin eserlerinde cihan imparatorluğunun temellerini atan Osman Gazi’nin soyunun Kayı üzerinden Oğuz’a oradan da Nuh Peygamber’e bağlanması[178] durumu söz konusu olmuştur.

Osmanlının soyuyla ilgili ilk ve en değerli bilgileri veren Yazıcızâde Ali, Orta çağ kilise tarihçilerinin Avrupalıların soyunu sıklıkla Nuh’un oğullarından Yafes’e bağlamaları gibi,[179] eseri Tevârih-i Âl-i Selçuk’ta Oğuzların nesebini Nuh Peygamber’e, Osmanlıları da Kayı soyu üzerinden Oğuzlara bağlamıştır.[180]

Eserini II. Murat’ın isteği üzerine tahminen 1420-1440 yılları arasında kaleme almıştır.

Zamanlama, Osmanlının neredeyse yıkılma tehlikesi yaşadığı Ankara Savaşında (1402) sarsılan Anadolu birliğinin tekrar kurulması çalışmaları ve Timur’un oğullarına karşı üstünlük iddiasının meşrulaştırılması açısından dikkat çekicidir.[181]

Yazıcızâde, soyu Kayı Boyuna dayandırarak hükmetmeye en uygun kişinin Osman Gazi olduğunu, adı geçenin eski Türk töresine göre Türkmen beyleri tarafından han seçildiğini ifade ederken, bu sebeple Anadolu’daki tüm Türkmenler üzerinde meşru yönetme yetkisiyle donatıldığını ima ediyordu. Oğuz töresine göre diyordu, Kayı soyu var iken başka bir boyun hanlık ya da padişahlık iddiası mümkün değildir.[182]

Hükümdarların atalarının arkaik zamanlardan bu yana hükümdar oldukları iddiası da hükümran için temel meşruiyet kaynaklarındandır.[183]

Yazıcızâde Osmanlı’yı Kayı üzerinden Oğuz’a ve oradan da Hz. Nuh’un soyuna dayandırarak Osmanlı’ya hem kutsal bir nesep inşa etmekte hem de kadim ataları vasıtasıyla hükümdarlıklarının meşruiyetini desteklemektedir. Varna Savaşı’nı konu alan anonim Gazavatnâmede, düzmece Mustafa olayı anlatılırken, ismi verilmemiş bir Bizans tekfurunun düzmeceyi ikna için kullandığı ifadeler de Osmanlı’nın “yönetmeye en layık” hanedan olduğunu göstermesi açısından oldukça ilginçtir. Burada açıkça, Osmanlı neslinden olmanın yönetme erkini devralmak için zorunlu ve yeterli şart olduğu ihsas edilmektedir. Düzmecenin tek yapması gereken oradaki beylere ve paşalara gidip Osmanlı neslinden geldiğini ve O varken bir başkasının tahtta oturmasının söz konusu olmadığını söylemektir. Böylece tüm kapılar açılacaktır.[184]

Yine Osmanlılar gibi Selçukluların da soyları Nûh’a dayandırılmış ve bu anlayışa göre Selçuklu hanedanının soy kütüğü, İslami dönem Türk kaynaklarında ve Oğuznamelerde Nuh Peygamber’in oğlu Yafes’e dayandırılmıştır. Bu anlayış doğrultusunda Selçuklular, Yafes’in soyundan gelen Türkmenlerin Oğuz boyunun Kınık koluna mensuptur.

Örnek verecek olursak Reşîdüddîn Fazlullah tarafından neşredilen Câmiü’t-Tevârîh (Selçuklular Tarihi) adlı eserde geçen şu kıssalar çok dikkat çekicidir:

“Tarihçiler ittifak etmişlerdir ki, Nuh aleyhisselam yeryüzünü oğulları arasında taksim ettiği vakit, şark memleketlerini ve Türkistan taraflarını büyük oğlu Yafes’e verdi… Türkler ona ‘Olcay Han’ derlerdi. Oğuz Han onun soyundandır ve Selçuklular dahi Oğuz’un Kınık boyuna mensuptur.”[185]

Yine aynı şekilde tıpkı Osmanlılar gibi Selçukluların soyunu da Nuh Peygamber’e dayandıran Yazıcızâde Ali’ye ait şu kesit de çok dikkat çekicidir:

“Nuh Peygamber’in üç oğlu vardı: Sam, Ham ve Yafes. Yafes’i gün doğusu tarafına gönderdi. Yafes’in sekiz oğlu oldu; birinin adı Türk idi ki Türkistan ondan kaldı. Oğuz Han bu nesildendir ve Kınık boyu dahi onun torunlarındandır.”[186]

Yine Ebü’l-Gâzî Bahadır Han, Selçukluların da dahil olduğu Oğuz boylarını doğrudan Nuh’un oğlu Yafes’e ve onun torunu Oğuz Han’a bağlayan sözlü geleneği yazıya dökmüştür:

“Tufan’dan sonra Hazret-i Nuh, Yafes’e ‘Cudi Dağı’ndan kalkıp İtil ve Yayık nehirleri yakasına git’ buyurdu. Yafes orada yerleşti; Türk, Hazar ve Saklab gibi evlatları oldu. Selçuklu atası Selçuk Bey, Yafes oğlu Türk’ün torunu olan Oğuz Han’ın Kınık boyundandır.”[187]

Yine Mîrhând da aynen şu kıssayı sunmaktadır:

“Selçukluların silsilesi Oğuz b. Kara Han b. Mogul b. Türk b. Yafes b. Nuh’a (a.s.) ulaşır. Türklerin hükümdarlık ferri (nur/kudret), Nuh’un Yafes için ettiği hayır duasıyla bu silsileye intikal etmiştir.”[188]

Diğer yandan meselenin coğrafya boyutuna dönecek olursak son buzullaşma sonrası tam 15 bin yıl geçmiş olmasına rağmen, değişim bir kuşakta bile oldukça hissedilen sürekli kıyı çizgisinin geri çekilmesi ve kaybedilen kara parçaları olarak algılanmaktadır. Bu konular Karadeniz, Hazar Denizi ve Marmara Denizi gibi kıta içi denizlerde daha fazla tahrip edicidirler. Çünkü açık denizlere göre buralarda deniz seviye değişimleri daha fazladır. Hem otlaklardaki karasal hayvan varlığı ve bataklıklar, deltalar ve sulak alanlardaki kaynakların kıyısal düzlüklerdeki verimliliği göz önüne alındığında, bu gibi alanların sürekli kaybedilişi bu bölgede Geç Paleolitik ve Mezolitik dönemlerde yaşamın şanssız durumu olmalıydı. Su seviye değişimleri kıyısal ve sucul yaşam biçimlerine uyarlanmayı destekleyen çok geniş bataklık ve yeni ortamlar yaratabilir. Kuzey Hazar deniz tabanı gibi düşük eğimli alanlarda arada sırada yükselen deniz seviyesi bastığı görülmüştür. Topluluklar kesinlikle iklimde ve deniz seviyesindeki bu gibi değişimlere karşılık gelen hareketlenmelere ve uyarlanmalara uğramışlardır. Buzul-buzul arası dönemselliklerinin farklı zamanlar ve farklı evrelerinde, toplulukların nasıl yaşadığı ve avlandığı veya yiyecek aradığını anlamak için, biz zaman içinde deniz seviyesi değişimi ve buz örtüsü sınırlarını ayrıntılı olarak incelemeliyiz. Hazar Denizi taşkınların merkezi ve ilişkili olayların (deniz-seviye yükselimi, kıyısal değişimler ve kıyısal düz alanları su basması) paleocoğrafya için çok hassas bir göstergesidir. Bu havzadaki su miktarı aşırı bir şekilde artmış ve bu arada da fazla su ise Karadeniz’e akmıştır. Taşkın sırasında, Hazar denizi yaklaşık bir milyon km2‘ye[189] ve eğer Aral-Sarıkamış baseni de eklendiğinde 1.1 milyon km2‘ye ulaşmıştır. Buzul devrinin sonlarında Orta Asya’da sıcak bir iklimin başlaması, Turan halkının uygarlık yolundaki seyrini kamçılamıştır. Aral-Hazar iç denizleri etrafı adeta bir İç Asya Akdenizi kıyıları halini almış, bu şartların gereği olarak bu bölgeler o zamanki dünyanın en ileri şartlarını toplayan bir bölge olmuş, iklimin ılımanlığı, gıdanın bolluğu buralardaki insanların çok fazla üreyip çoğalmalarını ve hızla ilerlemelerini sağlamıştır. Fakat daha sonraları şiddetlenmiş olan kuruma olayı bu mutlu hayatı güçleştirmeye başlamıştır. Doğanın yavaş yavaş kısırlaşması, insanlara gıdalarını kendi zekâlarının yardımıyla suni olarak yetiştirmeye zorlamıştır. Orta Asya halkını erkenden ziraata ve hayvanları ehlileştirmeye yönelten etken işte bu durum olmuştur. Aynı etken daha sonraları, bir takım tecrübeleri izleyip suni sulama yollarını da bulduracaktı. Zorluklar uygarlığın oluşmasında çok önemli bir etmendir. Orta Asya’nın kurumasının ilerlemesi, geçen zamanla birçok yerlerin çoraklaşması, üzerinde yaşanılabilen birçok ovaları çölleştirmiş, bu da bu ilk uygarlığın daha geniş bir sahaya yayılmasına sebep olmuştur. Yani önceden uygun alanlarda yoğun bir halde yaşayan bu ilk kültür temsilcileri, yavaşça olan kuruma neticesinde iskân kabiliyetini kaybeden bu alanları terk ederek yaşamaya daha elverişli alanlara dağılmışlardır. Fakat yüzyılların geçmesiyle gitgide artan kuraklık sonucunda iklimin sürekli olarak kötüleşmesi, çiftçi halkı da yeni baştan çölleşmeye başlayan vahalarını terk ederek başka yerlere göçmeye zorlamış olduğu gibi göçebeleri de artık çölleşen steplerden yarı kurak alanlara çekilmeye ve buralardan yayılmaya sürüklemiştir. Bununla birlikte bu göçebe halkın da MÖ 4000’lerde vaha halkından hayvan ve bitki yetiştirme usulünü almış oldukları tahmin edilmektedir. Göçler devrinde göçebelerin göçleri başlıca Avrasya stepleri üzerinden ve Karadeniz’in kuzeyinden olmuştur. Vaha halkının göçleri ise güney-doğuda Hong-Kong, güneyde İndüs, batıda ise Fırat, Dicle ve Kızılırmak boylarına doğru olmuştur.[190]

2) Denizcilik Faaliyetleri Bu Hadise İle Doğdu

Son buzul çağının son günlerinde Karadeniz’in kuzeyinde oluşan büyük buzul göllerinden taşan taze buzul suları, Hazar ve Aral gölleri ile büyük nehirlerle Karadeniz’e dökülmüştür. M.Ö. 12.500 yıllarına kadar devam eden bu buzul suları Aral Denizi, Hazar Denizi ve Karadeniz’i ağızlarına kadar doldurmuştur. Göl ve denizleri birbirine bağlayan kanallardan taşan fazla su, Marmara ve Akdeniz’e döküldü. Hazar Denizi, bugünkü doğu ve kuzey kıyılarındaki ovaları sular altında bırakmış, güneyden Aral Denizi ile birleşmiş ve böylece Karadeniz’in 1,5-2 katı büyüklüğünde ancak oldukça sığ bir tatlı su gölüne dönüşmüştür. Bir yandan kuzeydeki buzul gölleri ve bunları kurutan Volga ve Tobal nehirleri, diğer yandan doğuda Afganistan, Tacikistan ve Kırgızistan dağlarındaki kar ve buzullarla beslenen Ceyhun ve Seyhun Nehirleri[191] Hazar-Aral tatlı su göllerini sürekli beslemiştir. Hazar-Aral tatlı su gölünün bugünkünden çok daha geniş bir alana yayılması ve aynı zamanda çok sığ olması nedeniyle çevresinde oldukça ılıman bir iklim kuşağı oluşturmuştur. Ayrıca 45° kuzey enleminden başlayarak Karadeniz’den geçen yerkürenin “altın kuşağı” ile Hazar ve Aral Denizi’nin kuzey kıyılarının kuzey sınırını oluşturan 37° kuzey enlemine kadar inen Akdeniz bölgesinin verimli ılıman iklimine benzer bir iklim hâkim olmuştur. Denizcilik bu coğrafyada doğal olarak gelişmiştir. Nuh Tufanı ile bu bölgede denizciliğin ipuçlarını yakalıyoruz.

Dünya deniz taşımacılığının göller ve büyük nehirler halinde başladığı savına göre, iç denizler olan Hazar ve Aral Denizleri ile onları besleyen Ceyhun ve Seyhun Nehirleri, denizciliğin (ve dolayısıyla balıkçılığın) ilk başladığı yerler olmalıdır. Deniz balıklarının kökeni farklı olsa da tüm tatlı su balıklarının adı Türkçe’dir. Aslında Nuh Tufanı’nda gemi inşa yerinin adı KEMİ SALGAN’da buna işaret etmektedir. Buzul Çağı sırasında ve hemen sonrasında dünya denizlerindeki deniz seviyeleri -120/130 metredeydi ve son 12 bin yılda buzulların erimesi sonucu istikrarlı bir şekilde yükseliyordu. Bu nedenle insanlar okyanus kıyılarına yerleşmek istemediler. Bu durum 5-6 bin yıldır dünyanın aniden ısınmasıyla hızla artmıştır. Bu süreçte deltalar oluşmuştur. Deltalardan sonra uygarlıkta bir sıçrama yaşanırken, deniz kıyılarında denizcilik gelişmeye başlamıştır. Bu süreçte iç denizlerdeki (Hazar ve Aral) su seviyesi son 15 bin yıldır azalmakta, ancak Hazar Denizi’nde se seviyesi her 500-600 yılda bir inip çıkmaktadır. Buna rağmen Aral ve Hazar Denizi’ni besleyen Ceyhun ve Seyhun üzerinde deniz ulaşımı devam etti. İskitlerin (İleri Olanlar) gelişmiş bir medeniyete sahip olmalarının ve denizcilikte başarılı olmalarının nedeni budur. Çünkü geldikleri Hazar-Aral havzasıydı.

Bakü’ye 65 km uzaklıkta bulunan Gobustan’da en eskisinin M.Ö. 12.000 yıllarına ait olduğu tespit edilen kaya resimleri bulunmaktadır. Bu resimlerde insan figürlerinin yanı sıra at, öküz, geyik, balık gibi hayvan figürleri, av sahneleri, dini törenler, kullanılan ev aletleri ve şaşırtıcı bir şekilde balıkçı kaşığı görülmektedir.[192]

3) İlk Yerleşik Düzen ve Meslekler Bu Tufan Hadisesi ile Ete Kemiğe Büründü

Âdem ve Havva dünyaya inince, cennetteki ruhani varlıklarına ek olarak, gıdasını ıslak topraktan alarak büyüyen biyolojik organlara da sahip oldular. Bu olaylar zamanımızdan en az 100.000-200.000 yıl önce meydana geldi. Daha da önemli olan husus, Ademoğulları dünyaya indikleri zaman, dünya son buzul çağını yaşamaktaydı. Kutup bölgeleri buzullarla kaplı ve çok soğuktu. Ekvator bölgesi çok kurak ve sıcaktı. Bu bölgelere inmiş olan âdemoğullarının biyolojik olarak yaşama ve çoğalma şansları yok denecek kadar azdı. Muhtemelen hepsi çok kısa süre içinde öldüler. Kuzey yarım kürenin N30-N45 derecelik meridyenleri arasında insan yaşamı için çok elverişli bir “Bereketli-altın kuşak” bulunmaktaydı. Bu kuşak içine düşen âdemoğulları çok şanslı idiler. Buna rağmen, dünya’nın çok zor olan hayat şartlarına karşı amansız bir yaşam mücadelesi verdiler.

Alışık oldukları cennetten, alışık olmadıkları Dünya’ya indirilen ademoğulları vermiş oldukları bu mücadeleler sayesinde zaman içerisinde, başka hiçbir yaratığa verilmemiş olan bilgi edinme, bilim üretme yetenekleri sayesinde, yaradılış amaçlarından birisi olan dünyaya hükümran olma görevini başarı ile yerine getirmeye başladılar. M.Ö. 8-10.000’li yıllarda Paleolitik ve Mezolitik dönemlerini aşarak insanlığın en büyük evrimi kabul edilen “Neolitik Evrimi-Tarım Devrimini” gerçekleştirdiler. Bitkileri ve hayvanları evcilleştirerek yerleşik hayata geçtiler. Çiftçilik, hayvancılık ve zanaatçılık en önemli meslekleri oldu. Nerede, hangi coğrafi bölgede olurlarsa olsunlar, Tanrı onları hiç yalnız bırakmadı. Sözünü tutarak her yere, her topluma zaman zaman peygamberler, rehberler, ayetler göndererek, onları aydınlattı, yönlendirdi. O zamana kadar yeryüzüne kaç peygamber gönderildi, kaç rehber geldi-gitti bilemiyoruz. Öte yandan M.Ö. 4000’li yıllara gelindiğinde, Hazar-Aral yöresindeki Turan ovasında, Hindistan’ın İndus vadisinde, Güney Mezopotamya’nın Sümer ülkesinde zamanın en ileri medeniyetleri yükseldi. Bunları Anadolu’daki, Mısır’daki, Çin’deki …vs. diğer medeniyetler izledi. M.Ö. 3100 yılına gelindiğinde Tanrı, Güney Mezopotamya’daki Sümer halkına Adem isimli bir peygamber gönderdi. Bu hepimizin bildiği Hz. Adem peygamberdir. Ancak pek çok kişi onu, cennette yaratılan ve en azından 100.000-200.000 yıl önce dünyaya indirilen, bütün insanlığın ortak atası olan, Kur’an’da adı geçen ve yaratılan ilk İnsan Adem Dedemizle karıştırmaktadır. Öte yandan Turan Ovası’ndaki BMAC-Annau, İndüs Vadisindeki Harappan ve Mohenjo-Daro, Mezopotamya’daki Sümer medeniyetleri çağdaş olup birbirleriyle dostluk ve muhtemelen akrabalık ilişkileri vardı.[193]

Bugüne kadar “Kimsesizlerin Halkı” (Nobody’s People) olarak bilinen Sümerlerin, Hazar-Aral kökenli, Ural-Altay beyaz alt-ırkına (muhtemelen ilk Türklere) mensup oldukları her geçen gün elde edilen yeni verilerle desteklenmektedir.

Hazar-Aral çevresinde M.Ö. 6200-5800’li yıllarda başlayan kuraklaşma ve çölleşme, BMAC medeniyetini kurmuş olan insanları yaşam şartlarının daha elverişli olduğu coğrafyalara doğru göçe zorlamıştır. Bunlardan güneye doğru göç edenlerden bir kısmı Hindu-Kuş dağlarını aşarak İndüs halkının yardım ve desteği ile Basra körfezine ulaşmışlar ve Güney Mezopotamya’ya yerleşmişlerdir. Peygamber Adem’in, bu göç dalgalarından en önemlisi olan ve M.Ö. 3100 yılında Jemdet Nasr dönemini başlatan grubun dini ve siyasi lideri olması muhtemeldir. Bu yönü ile denilebilir ki Hz. Adem M.Ö. 3100’lü yıllarda Mezopotamya’da, Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin M.S. 1200’lü yıllarda Anadolu’da yüklenmiş olduğu misyonu yüklenmiştir.[194]

4) En Eski Devlet Teşkilatlanmaları Bu Tufan Hadisesi Sayesinde Oluşmaya Başladı

Yukarıdaki satırlarımızda belirttiğimiz üzere tufan sonrası başlayan ilk sulama ve ziraat faaliyetleri vesilesiyle yeryüzünde yeni ilkler meydana gelmeye başlayacaktı. Zira ister Mezopotamya olsun, isterse Turan Havzası gibi daha ılıman yerler olsun her bölgenin medeniyet ve devlet gibi kavramlarda öncü olması, genel olarak “sulama” olgusuna bağlanmaktadır.[195]

Gelgelelim ünlü bilim insanı Karl Wittfogel’e göre sulamalı tarım kanal kazmayı, bakımını yapmayı ve su baskınlarının geniş ölçekli denetimini gerektirdiğinden devlet (gibi otorite sahibi ve kaynakları sevk edici bir örgütün) müdahalesini zorunlu kılmaktaydı.[196]

Sulama temelli üretim biçimlerinin ortaya çıktığı Mezopotamya, Nil ve İndus havzaları gibi bölgelerde, yalnızca tarımsal faaliyetlerin değil, aynı zamanda büyük ölçekli su yönetimi projelerinin de merkezi otoriteler tarafından düzenlenmesi zorunluluğu doğmuştur. Bu durum, erken devletlerin ortaya çıkışında çevresel faktörlerin belirleyici rolünü açıkça göstermektedir. Nitekim arkeolojik ve jeomorfolojik bulgular, bu bölgelerde nehir taşkınlarının hem yıkıcı hem de üretken bir karakter taşıdığını; taşkınların kontrol altına alınmasının ise teknik bilgi, iş gücü organizasyonu ve bürokratik yapı gerektirdiğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, büyük su olaylarının (taşkınlar, ani su baskınları vb.) yalnızca ekonomik ve siyasal yapıları şekillendirmekle kalmayıp, aynı zamanda toplumların kolektif hafızasında derin izler bırakarak mitolojik ve dini anlatıların oluşumuna zemin hazırladığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Nuh Tufanı gibi anlatıların, belirli coğrafyalarda yaşanmış büyük ölçekli hidrolojik olayların kültürel ve sembolik yansımaları olarak değerlendirilmesi, hem tarihsel hem de bilimsel açıdan daha tutarlı bir yaklaşım sunmaktadır.[197]

Yani bütün bu sonuçlardan hareketle Nuh Tufanı vesilesiyle uygarlık tarihinde yeni bir dönem başlamıştır zira bir uygarlığın olması için gereken ne varsa bu hadisenin sayesinde mevcut bir hale gelmiştir. Zaten Nick Brooks tarafından da söylenildiği üzere “uygarlık” denen olgu, insanlığa karmaşık ve “KENTLİ” toplumlar içinde bir yaşam için tercih yapabilmesine olanak sağlayan elverişli bir çevrenin ürünü olarak ortaya çıkmadı. Tersine, bugün “UYGARLIK” diye değerlendirdiğimiz şey, büyük ölçüde, felaket boyutlarında bir iklim değişikliğine kazara ve planlı olmayan bir biçimde uyum sağlanmasının sonucudur. Toynbee; “Uygarlıkların gelişmesinde rol oynayan temel etmenin, bir toplumun karşılaştığı sorunlara verdiği YANIT, daha doğrusu, ortaya çıkan sorunla ona verilen karşılık arasındaki diyalektik ilişki olduğunu” ileri sürer. İnsanoğlunun ilk uygarlığının yaşadığı felaket boyutlardaki ani taşkınlar (TUFAN) sonucunda TURAN uygarlığı doğmuştur.[198]

ANAU bölgesi (Türkmenistan) Aşgabat şehrinin hemen doğusunda yer almaktadır. Amerikalı arkeolog Raphael Pumpelly (1837-1923) Türkmenistan’da Aşgabat yakınlarındaki ANAU (ANEV) ve Mari (Merv)’de kazılar yapmıştır.[199] Anau uygarlığının başlıca bulunduğu yerler, dağ çaylarının düzlüğe çıktığı yamaçlardır. Pumpelly buradaki arkeolojik malzeme ile insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetleri ile ilgili olarak “VAHA, TATLI GÖL (OASIS)” adlı kuramını ortaya atmıştır. Fakat bu çalışmalar Birinci Dünya Savaşının başlaması ve arkasında Rusya’da Sovyet rejimin gelmesi bu bölgenin dünya ile ilişkisini koparmıştır.[200]

Hz. Musa tarafından Kızıldeniz’i yarma mucizesi

Mucizeleriyle tanınan bir diğer peygamber Hz. Musa olup, O’nun meşhur Kızıldeniz’i ikiye yarmasını bilimsel perspektifle ele almaya çalışalım:

Denizin yarılması başlangıçta astronomik sebeplerden veya uzak bir yerde meydana gelen bir yanardağ püskürmesine bağlı sismik sebeplerden ileri gelmiş olabilecek bir med ve cezir kabarması olarak düşünülmüştür. İbraniler denizin çekilmesinden yararlanmış, peşleri sıra hızla denize dalmış Mısırlılar da denizin geri dönmesiyle helak edilmiş olacaklardır. Bütün bu söylenenler sadece bir varsayımdır.[201]

Öte yandan son yıllarda gerçekleşen bilimsel araştırmalar neticesinde Musa Peygamber’in mucizesine bilimsel bir açıklama geldi.

Musa peygamberin Mısır’da Firavundan kaçan İsrailoğullarını kutsal topraklara ulaştırmasını sağlayan “denizin yarılması” mucizesi, ABD’de bir grup bilimadamı tarafından incelendi.

Amerikalı bilimadamlarının bilgisayar programları kullanarak gerçekleştirdiği araştırma, çok güçlü rüzgarların suyu ikiye bölmüş olabileceğine işaret ediyor.

Amerikan Ulusal Atmosferik Araştırma Merkezi’nden bir ekibin yürüttüğü araştırmaya göre suların yarılmasına neden olan faktörler arasında sert rüzgarların yanısıra, su yatağının coğrafi yapısı da yer alıyor.

Colorado’daki bilimadamları, eski haritaları, uydu verileri ve bölgenin arkeolojik yapısını inceledikten sonra uyguladıkları bilgisayar modeliyle “olayın sanıldığı gibi Kızıldeniz’de değil, Nil Deltası yakınlarında nehrin döküldüğü noktada oluşan bir gölde gerçekleşebileceği” sonucuna vardı.

Araştırmaya göre, doğudan yaklaşık saatte 100 kilometre hızla, 12 saat süreyle esen rüzgarlar, bu noktada suların iki tarafa doğru açılmasını sağlıyor.

Bu da, yaklaşık 3 kilometre uzunluğunda, 5 kilometre genişliğinde bir kara geçişi yaratıyor.

Tevrat ve Kuran’daki anlatıya göre, İsrailoğulları bu geçişi kullanarak Mısır’dan kaçarken, peşlerinden gelen Firavun’un ordusu rüzgârın aniden kesilip suların eski haline dönmesiyle boğuluyor.[202]

Hz. Muhammed’in Mir’ac Mucizesi

Cenâb-ı Hak, meşhur Taif yolculuğu esnasında karşılaştığı kötü muamelelerle zor günler yaşayan Hz. Muhammed’e (sav) İsrâ ve Mirâc mucizesini bahşetti. Bu sayede tebliğ sürecinde dayanaklarını kaybeden ve risâletinin başarısı konusunda endişe duymaya başlayan Kutlu Elçi bizzat ilahi huzura davet edilmek suretiyle onurlandırılmıştı. Hz. Peygamber (sav) Mirâc vesilesiyle Rabbinden aldığı manevi enerji, ilahi destek sayesinde tebliğ faaliyetlerine yeni bir şevk ve heyecanla devam etti.[203]

Şimdi hep birlikte İsrâ ve Mirâc mucizesini daha detaylı bir şekilde ele alacak olursak bu malum mucize, Allah’ın, son elçisine bahşettiği en büyük ikramdır. Zira Allah, bütün mahlûkatı içinde yalnızca O’nu mirâc ile kendi katına çıkaracaktır. Bu kutsal jest, O’na daveti yolunda gösterdiği sabrı ve cihadı karşılığında gelen bir ikramdır. Böylelikle Peygamber Efendimiz (sav), arada bir perde veya elçi olmaksızın doğrudan doğruya Rabbiyle karşılaşacaktır. Allah O’nu hiçbir varlığın göremediği gayb alemiyle bilmiş kılacaktır. Öyle ki bu hadiseden çok önce, Hz. Musa (a.s.) Allah’ı kendi gözleriyle görmek istemiş, Allah bir anlık bir görüntü gösterse de Hz. Musa (a.s.) Allah’ı göremedi. Ancak sevgili Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Allah’a kavuşmayla onore edilmesi ancak O’na sunulan bir jestti. Bu hadise ile Allah Teala, O’nu bütün Peygamber kardeşleriyle aynı boyutta bir araya getirecek ve onların hepsine imam kılacaktır. Üstelik Alemlerin Başbuğu Muhammed Mustafa, bu jestle tam da sonu kötü noktalanan sıkıntılı Taif yolculuğunu takip eden günlerinden birinde taltif edilecekti.[204]

Bu mucizenin gerçekleşeceği akşam Hz. Muhammed Kabe’nin avlusunda istirahat etmekle meşguldü. İşte o esnada Hz. Cebrail (as) yanına geldi. Çocukluğunda yaptığı gibi göğsünü yardı ve kalbini çıkardı. Onu yine zemzemle yıkadı, içini imanla ve bilgiyle doldurup kapattı. Yanında da bembeyaz, pırıl pırıl olan Bur’ak adındaki kanatlı bir at vardı. Bu ata çok önceleri tebliğle görevlendirilen peygamberler de binmişti. Bur’ak, En Sevgili’yi (sav) karşısında görünce biraz hırçınlaştı. Cebrâil O’na rahat durmasını söyledi: “Şimdiye kadar sana ondan daha üstün bir insan binmedi.” dedi. Yaptığına utanan Bur’ak, hemen başını yere eğip sakinleşti. Sonuçta Cebrail, Peygamber Efendimizi bu ata bindirdi. Bur’ak da şimşek gibi akıp gitti. Muhteşem bir yolculuk başlıyordu. İlk durak, Kudüs’teki Mescid-i Aksa idi. Burası büyük bir cami idi. Mescid-i Aksa’dan sonra istikamet değişti ve göğe doğru açıldı.[205]

Göğün her bir katında farklı bir peygamber ile tanışıldı. Alemlerin Efendisi Muhammed Mustafa, kendinden önceki dava önderleri ile sohbet ediyor, mücadelesinde yalnız olmadığını, sonradan uydurulmuş türedi bir davanın mensubu olmadığını bir kez daha anlıyordu. Neticede tanıştığı bütün peygamberlere iki rekat namaz kıldıran Alemlerin Başbuğu Muhammed Mustafa’ya namazdan sonra iki bardak sunuldu. Birinde süt, diğerinde şarap olan bardaklardan süt dolu bardağı alan Peygamber-i Alişan Efendimiz’e sevinçle: “Doğru olanı seçtin. Müslümanlar’a doğru yolu gösterdin!” diyen Cebrail, Peygamberimizin elini tutup O’nu göğe doğru çıkarmaya başladı. Göğe varınca:

“Açınız!” diye seslendi.

İçeriden biri:

“Sen kimsin?” diye sordu.

“Ben Cebrail’im!”

“Yanında biri var mı?”

“Muhammed var.”

“O Mir’ac için gönderildi mi?”

“Evet, gönderildi.”

Göğün kapısı açıldı, içeri girdiler; orada bir adam gördüler.

Sağında, solunda karaltılar vardı.

Sağına bakınca gülüyor, soluna bakınca ağlıyordu.

Cebrail O’na selam vermesini söyledi.

Son Elçi selam verince:

“Hoş geldin güzel peygamber, hoş geldin güzel oğlum!” dedi.

Peygamberimiz:

“Kim bu?” diye sorunca Hz. Cebrail:

“O senin atan Hz. Âdem.”

“Sağındaki, solundaki karaltılar ne?”

“Onlar O’nun soyundan gelenlerin ruhudur.

Sağındakiler cennetlik olan çocukları;

onlara bakar sevinir.

Solundakiler cehennemlik olan çocukları;

onlara bakar üzülür.”

Göklerdeki Ağaç

Peygamberimiz ve Cebrail yollarına devam ettiler.

Her gökte kendilerini aynı şekilde tanıttılar ve her gökte bir peygamberle görüşüp konuştular.

Altıncı gökte Hz. Musa ile, yedinci gökte Hz. İbrahim ile görüştüler.

Âdem’le İbrâhîm’in “Oğlum!” diye hitap ettiği Muhammed Mustafa’ya diğer peygamberler “Kardeşim!” diye hitap etti.

Yedinci gökten sonra Cebrail durdu.

“Bundan sonrasına ben de çıkamam, sen yalnız başına gideceksin.” dedi.

Peygamberimiz orada bir ağaç gördü;

kökü altıncı gökte, dalları yedinci gökteydi.

Bütün gökleri ve cenneti gölgeleyen bu ağacın adı

“Sidretülmüntehâ” idi.

O’nun güzelliğini hiçbir dil anlatamazdı.

Alemlerin Başbuğu Sidretülmüntehâ’ya hayranlıkla baktı.

Allah’ım! Bu ne harika, bu ne güzel ağaçtı…

Orada gördüğü pırıl pırıl renkleri hiçbir zaman unutamadı.

Büyük Vuslat ve Elli Vakit Namaz

Cebrail geride kaldı, Peygamberimiz yükselmeye devam etti.

Ve nihayetinde büyük buluşma gerçekleşti. Rabbiyle buluşan son elçi, Rabbinin katına yükseltildi ve yüceltildi.

Hiçbir insanoğlunun bilemeyeceği bir şekildeki mucize ile Allah Teala ile konuşma şerefine nail oldu.

Yüce Rabbimiz ona,

“her gün elli vakit namaz kılınmasını” emretti.

Namazı kılanlar, mir’âca çıkmış gibi haz duyacaklardı.

Muhammed Mustafa geri dönerken Mısır Firavunu’nun hakkından gelmiş Musa Aleyhisselam ile karşılaştı.

Musa Peygamber de Rabbinden böyle emirler almıştı. Merakla sordu:

“Rabbin ümmetine ne emretti?”

“Günde elli vakit namaz kılmayı.”

“Ümmetin bunu yapamaz!

Onlar elli vakit namaz kılamaz!

Tekrar Rabbine dön; bu görevi azaltmasını iste!”

Peygamberimiz Allah Teala’ya başvurdu,

namazı azaltmasını istedi; O da azalttı.

Hz. Muhammed’le birkaç defa karşılaşan Hz. Musa, her defasında O’na:

“Ümmetin bunu da yapamaz!” dedi ve namazı azaltması için Allah’a yalvarmasını tavsiye etti.

Sonunda günde beş vakit namaz farz oldu.

Beş vakit namaz kılana, elli vakit namaz kılmış gibi sevap verilecekti.

Ümmetine gösterdiği kolaylıktan dolayı Muhammed Mustafa Aleyhisselam, Rabbine şükretti.

Cebrail Aleyhisselam O’nu cennete götürdü ve orayı gezdirdi. Resul-i Ekrem, cennete hayran kaldı. Toprağı mis gibi kokan cennette gördüğü Kevser Irmağı’nı unutamadı.

Suyu baldan tatlı, sütten beyazdı.

İki yanında inciden yapılmış evler vardı.

Irmağın dibindeki çakıllar inci ve yakuttandı.

Orada yoksullar vardı.

Daha sonra Peygamberimiz’e cehennemi gösterdiler.

Cehennem korkunç bir yerdi.

Orada ağzından çok kötü söz çıkanlar, ulu orta insanlara, çocuklara, eşyaya, hayvanlara lanet okuyanlar, hayat boyu kendilerine iyilik yapan insanlara karşı bir an hoşlarına gitmeyen bir husustan ötürü, bütün o eski iyilikleri unutup görmezden gelerek çok nankörlük yapanlar vardı.

Sevgili Peygamberimiz orada pek az kaldı.

Sonra da dünyaya döndü.[206]

Bu yolculuk esnasında Peygamber Hazretlerinin Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gitmesine İsrâ denirken, Mescid-i Aksa’dan Allah katına yükselmesine ise Mir’âc adı verildi.[207]

Bu mucize sayesinde tebliğ sürecinde dayanaklarını kaybeden ve risâletinin başarısı konusunda endişe duymaya başlayan, elinde bulunan vasıta ve imkânsızlıkların getirdiği ümitsizliğe düşmek üzere olan elçiye açık destek mesajı verildi. Bizzat İlahî huzura davet edilmek suretiyle onurlandırılmış oldu. Hz. Peygamber (sav) Mirâc vesilesiyle Rabbinden aldığı manevî enerji, ilahî destek sayesinde tebliğ faaliyetlerine yeni bir şevk ve heyecanla devam etti.[208]

Mir’âc hadisesi aynı zamanda Müslümanlar için bir imtihan vesilesi olmuştur. Başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere bu hadise Müslümanların büyük çoğunluğunun imanlarını artırırken, az sayıda da olsa bazılarının irtidadına sebep olmuştur.[209]

Hazret-i Kur’ân, İsrâ Sûresi’nin 1.âyet-i kerimesinde bu olay hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.”[210]

Mir’ac Hadisesinin Hicret’ten bir yıl önce (621) Receb ayının 27.gecesi gerçekleştiği kabul edilmektedir. Ayrıca bu gece ile alakalı olan İsrâ Sûresi’nde cümle İslâm âlemi için mühim olan bazı temel ilkeler Allâhü Teâlâ tarafından emredilmiştir.[211]

İslâm’ın ana karakterini göstermesi bakımından da önemli olan ilkeler şunlardır:

  • Allah’tan başkasına kulluk etmemek,
  • Ana-babaya iyi davranmak,
  • Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını vermek,
  • Cimri olmamak ve israf etmemek,
  • Yoksulluk endişesi ile çocukları öldürmemek,
  • Fuhuş ve zinaya yaklaşmamak,
  • Cana kıymamak,
  • Yetim malına el uzatmamak,
  • Verilen sözü yerine getirmek (ahde vefâ),
  • Ölçü ve tartıda doğruluğa dikkat etmek,
  • Hakkında bilgi sahibi olunmayan bir konunun peşine düşmemek,
  • Yeryüzünde gurur ve kibirle yürümemek, büyüklük taslamamak.[212]

Mir’ac Mucizesi’ni de böylece ele aldıktan sonra şimdi bu hadise ile ilgili karşıt fikirde bulunanlara cevap vermeye ve Mir’ac Mucizesi’nin bilimsel yorumlamasını yapmaya çalışacağız.

Düzenlediği 17 başarılı askeri seferlerle gerçekleştirdiği fetihler sonucu kast sistemine büyük darbeler indirerek Hindistan’ın İslamlaşmasına katkı sunan büyük Müslüman kumandan Gazneli Mahmut’un sarayında bir süre yaşayan, asırlar sonra Goethe’nin yeryüzü şiirlerinin hakanlarından biri olarak nitelendireceği şair Firdevsî, 11. yüzyılda Mir’ac Hadisesi’ndeki mucizeye inanmadığını ve sadece yer çekimi kanununa itibar ettiğini ortaya koymak suretiyle “Hiç kimse göğe diri diri çıkamaz” diyordu.[213]

Firdevsî, ortaya koyduğu bu tavrından ötürü Tûs şehrinde Müslüman mezarlığına kabul edilmemiştir.

Şimdi hep birlikte Mir’ac Mucizesi’ni bilimsel olarak ele almaya çalışalım:

Mir’ac Olayı’na inanmayıp ihtilaf eden gayrimüslimler birçok kez, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in çok kısa bir sürede tüm evreni dolaşmasının nasıl mümkün olabileceği sorusunu ortaya atmışlardır. Bu olayın meydana geldiği o dönemde, bunu anlamak veya gayrimüslimleri ikna etmek çok zordu ki Fahr-i Kâinât Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, İsrâ ve Mîrac hâdisesini Kureyş müşriklerine haber vereceği zaman:

“–Ey Cebrâîl! Kavmim beni tasdîk etmez!” dedi. Cebrâîl aleyhisselâm:

“–Ebûbekir Sen’i tasdîk eder. O sıddîktır.” buyurdu.[214]

Nitekim müşrikler, Mîrac hâdisesini duyduklarında, derhâl Hazret-i Ebûbekir’e koştular:

“–Arkadaşın, bir gece içinde Mescid-i Aksâ’ya gittiğini, oradan da göklere çıkıp sabah olmadan tekrar Mekke’ye geldiğini söylüyor. Bakalım buna ne diyeceksin?” dediler. Hazret-i Ebûbekir radıyallâhu anh:

“–O ne söylüyorsa doğrudur! Çünkü O’nun yalan söylemesine imkân ve ihtimâl yoktur! Ben, O’nun her getirdiğine peşinen inanırım…” dedi. Müşrikler tekrar:

“–Sen O’nu tasdîk ediyor ve bir gecede Beytü’l-Makdis’e gidip geldiğine inanıyor musun?” dediler. Hazret-i Ebûbekir radıyallâhu anh:

“–Evet! Bunda şaşılacak ne var? Vallâhi O bana, gece veya gündüzün herhangi bir vaktinde kendisine Allah’tan haber geldiğini söylüyor da ben yine O’nu tereddütsüz tasdîk ediyorum.” dedi. Daha sonra Ebûbekir radıyallâhu anh, o sırada Kâbe’de bulunan Peygamber Efendimiz’in yanına gitti. Olanları bizzat Efendimiz’in mübârek fem-i saâdetlerinden dinledi ve:

“–Sadakte (doğru söyledin) yâ Rasûlâllah!..” dedi.

Allah Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem de O’nun bu tasdîkinden gâyet memnun kalarak cihânı aydınlatan tebessümüyle Hazret-i Ebûbekir’e:

“–Ey Ebûbekir! Sen «Sıddîk»sın!..” buyurdular.[215]

Hazret-i Sıddîk’ın Mîrac hâdisesinde sergilediği bu kalbî sarsılmazlık ve tereddütsüz bir şekilde Allah Rasûlü’nü tasdîk edişi, ancak kalbinin kazandığı îman kuvvetiyle îzah olunabilir. Hazret-i Sıddîk’ın bu kalbî mukâvemetini ifâde sadedinde Hazret-i Ali radıyallâhu anh ona:

“Sen, şiddetli kasırgaların hareket ettiremediği ve şiddetli sarsıntıların yerinden oynatamadığı ulu bir dağ gibiydin!” buyurmuştur.[216]

Şimdi Mir’ac Olayı’nı ve kutsal mekânları, kuantum fiziğinin ışığında yeniden düşünelim.

Kuantum Evren: Görünenin Ötesinde Bir Düzen

Kuantum fiziği, atom altı dünyada maddenin hem dalga hem parçacık gibi davranabildiğini ortaya koymuştur. Bu durum, evrenin sadece “katı madde”den ibaret olmadığını; aksine enerji dalgaları, titreşimler ve olasılıklar bütününden oluştuğunu gösterir.

İlginçtir ki, İslam düşüncesinde de yaratılışın özü “emir âlemi” ve “enerji boyutu” olarak tanımlanır. “Ol” emriyle var olan kâinat, Allah’ın kudretinden yayılan bir titreşim, bir varlık dalgasıdır. Kuantum fiziği bu ilahi düzene, bilim diliyle dokunma çabası gibidir.

Miraç: Maddeyi Aşan Ruhun Yolculuğu

Hz. Muhammed’in (s.a.v) Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya, oradan da semalara yükseldiği Miraç mucizesi, klasik anlamda fizik kurallarıyla açıklanamaz. Ancak kuantum fiziği, zamanın ve mekânın esneyebildiği, parçacıkların “anında” bir noktadan diğerine geçebildiği kuantum sıçrama kavramını sunar. Bu açıdan Miraç, sadece bir mucize değil; madde ötesi bir enerji yolculuğu olarak da düşünülebilir. Peygamber Efendimizin bu yükselişi, ruhun saf enerji boyutuna eriştiği, ilahi hakikatle bütünleştiği bir süreçtir. Bu, insanın potansiyel olarak taşıdığı manevi yükselişin sembolüdür.[217]

Gelgelelim İzafiyet Teorisi (Görelilik) açısından Mir’ac Hadisesi’ni değerlendirecek olursak Albert Einstein’ın Özel ve Genel Görelilik teorileri, zaman ve mekanın mutlak olmadığını, hız ve yerçekimine göre değişebileceğini söyler ki bu bağlamda Mir’ac Olayı’nın gerçeğini

Modern Fizik ve evrensel olarak kabul görmüş Özel Görelilik Teorisi ışığında ele almak mantığa aykırı bir şey sayılmıyor olsa gerek.[218]

Özel Görelilik Kuramına detaylı olarak göz atacak olursak bu kuram Albert Einstein tarafından 1905 yılında ortaya atılan en büyük teorilerden biridir. Bu teori, insan aklının kabul edemeyeceği ve sağduyuya aykırı görünen çeşitli şaşırtıcı sonuçlara sahiptir. Bu teori hakkında ayrıntılar aşağıda yer almaktadır. Bu teorinin ilk dönemlerinde, sıradan bir insanın anlaması çok zordu çünkü herhangi bir gözlemsel kanıt veya ispat yoktu.[219]

Mir’ac Olayı da Özel Görelilik Kuramı için bir gözlemsel kanıttır. İlginç olan nokta, Mir’ac Olayı’nın MS 622’de meydana gelmesi ve Albert Einstein’ın teorisini 1905’te ortaya atmasıdır. Albert Einstein’ın Özel Görelilik Kuramı hakkındaki fikrini Mir’ac Olayı’na referansla geliştirmiş olabileceği akla makul geliyor. Dahası, Albert Einstein Genel Görelilik Kuramı’nı 1917’de ortaya atmıştır.[220]

Bazı bilim insanları, “Genel Görelilik Kuramı”nın tüm zamanların en iyi teorisi olduğunu ve bu nedenle Albert Einstein’ı “Dahi” olarak görmelerinin sebebinin bu olduğunu düşünüyorlar. Burada insan Albert Einstein’ın Genel Görelilik Kuramı’ndan önce Özel Görelilik Kuramı’nı neden önerdiği sorusunu herhalde sormadan edemeyecektir. Ya da Albert Einstein’ın Genel Görelilik Kuramı’nı önermesinin neden 12 yıl sürdüğünü de soranlar olacaktır. Buradan Albert Einstein tarafından Mir’ac Olayı’nın bilindiği ve Albert Einstein, Özel Görelilik Kuramı’nın temel fikrini Miraç Olayı’ndan geliştirdiği kanısını çıkaranlar olacaktır. Öte yandan Özel Görelilik Kuramı’ndan sonra 12 yıl boyunca derinlemesine araştırma yapan Albert Einstein, sonunda tüm zamanların en büyük kuramı olan Genel Görelilik Kuramı’nı önerdi.[221]

Öte yandan Mir’ac Olayı’nın sadece göğe yükselmek olmayıp, Süper Uzay ile Hyper Uzay arasındaki o devasa “çatlağın” (Break) nasıl aşıldığının teknik hikayesi olduğu yönde de tezler savunulmaktadır.[222]

Şimdi bu tezlerden yola çıkarak Mir’ac yolculuğunun “sahne arkasına” modern fiziğin merceğiyle bakmaya çalışalım:

Berk (Şimşek) Kökeni: Burak ismi, Arapça “berk” (şimşek/yıldırım) kelimesinden türetilmiştir. Bu köken, bineğin çok hızlı hareket ettiğini, ışık veya şimşek hızında (yaklaşık 300.000 km/sn) yol aldığını simgeler.[223]

Hızın Tanımı: Burak, şimşek gibi parlayarak göz kapayıp açıncaya kadar menziline ulaşan, beşeri algının ötesinde bir hıza sahip ideal bir binek olarak betimlenir. Bazı yorumlarda bu hız “ışık hızına yakın” veya “ışık hızı” olarak ifade edilir.[224]

Sidretü’l Münteha’ya gelindiğinde Burak’ı Allah katına çıkaran “Refref”in girdiği tezini savunan çevreler mevcuttur.

Peki nedir bu refref? Dinamik (aşağı) ve Statik (yukarı) alemler arasındaki o “kuantum çatlağını” geçen bir frekans dengeleyici olan refref, ışık hızının ötesini simgeleyen, daha yüksek bir mertebedeki “vasıta” durumundadır.[225]

Bu iki faktör arasındaki ilişkiye bakacak olursak öncelikle Bur’ak, ışık hızından daha yüksek hızlara ulaşarak doğrusal hat boyunca, yani “yatay” bir seyahat gerçekleştirebilir. Bu vasıta, ışık hızını aşarak, enerji fazlasi ile zaman ve mekani büken bir güce sahiptir. Böylece devasa mesafeleri kısa sürede kat edebilir.[226]

Sonuç olarak bu yaklaşım, evrenin geniş ölçekli yapısı içerisinde ulaşılması pratikte imkânsız görülen mesafelerin, geometrik yeniden yapılandırma yoluyla kısa sürelerde kat edilebileceğini öne süren ışık ötesi mühendislik tasarımlarının kuramsal temelini teşkil etmektedir.[227]

Ve nihayetinde Mir’ac da Refref adlı Hz. Muhammed’in Miraç gecesi Cebrail (a.s.) eşliğinde Allah’ın huzuruna yükselirken bindiği, mahiyeti tam bilinmeyen yeşil renkli, nurani, ipekli bir binek veya döşek/yaygı anlamlarına gelen[228] vasıta konumundadır.

Yani sonuç olarak Mir’ac Hadisesinin, her ne kadar ilahi bir mucize olarak bilimsel bir kanıtı imkânsız gibi gelse de yalnızca teolojik bir yükseliş değil, aynı zamanda fiziksel evrenin sınırlarını ve boyutlar arası geçişleri zorlayan bir gelişme olarak ele alınabilmesi mantığa aykırılık teşkil etmez. Etimolojik kökeni “şimşek”e dayanan Burak, ışık hızı ve enerji yoğunluğu ile zaman-mekan algısını aşan “yatay” bir seyahati simgelerken; Refref, bu seyahatin beşerî ve maddi sınırların ötesine geçtiği, statik ve dinamik alemler arasındaki frekansın dengelendiği “dikey” bir boyutu temsil etmektedir.

Fotoğraf: Refref Üzerinden Allah’ın Huzuruna Çıkışın Bilimsel Olarak Tasviri

Ezcümle, klasik İslami kaynaklardaki tasvirler ile modern teorik fiziğin “ışık ötesi mühendislik” ve “geometrik uzay bükülmesi” gibi kuramsal modelleri arasında dikkat çekici bir paralellik mevcuttur. Bu yaklaşım, Miraç’ın mahiyetini anlamlandırma çabasında, kadim metinlerin sembolik dilinin modern bilimsel verilerle rasyonel bir zeminde buluşturulabileceğini ve evrenin katmanlı yapısına dair bütüncül bir perspektif sunabileceğini ortaya koymaktadır.

Bur’ak ile göğün yedinci katına ulaşan Hz. Muhammed[229]

Mir’ac yolculuğuna yine bir delil daha arayacak olursak Mekke-Medine yolunun özelliği aslında yalnızca Peygamber Efendimizin hicret yolu olmasından ibaret değildir. Hac, umre ve başka maksatlarla kutsal topraklara gidenlerin malumu olacaktır, Dacinan diye bir mevkiiden muhakkak haberdar olmuşlardır. Orası Seniyyetü’l-Beydâ denen yerdir.

Gelgelelim Efendi Hazretleri (s.a.v.) Mi’rac yolculuğu esnasında birkaç yerde namaz kılmıştır. Bunlar Tur-i Sina, Beytüllahim ve Medine’dir. Mekke’den Kudüs’e Bur’ak adındaki kanatlı atla gitmiştir.[230]

Kainatın Efendisi (s.a.v.), Mi’rac Hadisesinin ertesi günü başından geçenleri Mekkelilere anlattığında, “Bu yolculuğu yaptığın konusunda bir delilin var mı?” diye sorarlar. O da, “Dönüş yolunda Dacinan’da (Mekke’ye 60 km uzaklıkta bir mevki) istirahat eden bir kafile gördüm. Sularından içtim.” der. Giderler ve gerçekten de orada bir kafile görürler. “Dün gece suyunuzdan biri içti mi?” diye sorarlar. Kafileden, “Evet içti.” cevabını alınca duyduklarına inanamazlar.[231]

Öte yandan Orta Çağ’ın en önemli teoloji ve edebiyat eseri olan Dante’nin İlahi Komedya’sı da Hz. Muhammed’in Mir’ac Hadisesini anlatan miraçnâme literatürünün izlerini yansıtır.[232]

Sonuç

Bu çalışma, ilahi dinlerde yer alan mucize anlatılarını bilimsel veriler ışığında disiplinler arası bir perspektifle ele alarak, inanç ile bilim arasındaki ilişkinin daha bütüncül bir şekilde anlaşılmasına katkı sağlamayı amaçlamıştır. İncelenen örnekler doğrultusunda, mucizelerin yalnızca metafizik bir olgu olarak değerlendirilmesinin ötesinde, doğal süreçlerle ilişkilendirilebilecek yönlerinin de bulunduğu görülmüştür. Nuh Tufanı, Kızıldeniz’in yarılması ve Mir’ac hadisesi gibi olaylar; jeolojik, klimatolojik ve fiziksel yaklaşımlar çerçevesinde yeniden yorumlanabilir niteliktedir.

Bununla birlikte, bilimsel açıklamaların bu tür olayların kutsal metinlerdeki anlam ve değerini ortadan kaldırmadığı, aksine bu anlatıların farklı düzlemlerde anlaşılmasına imkân tanıdığı ortaya konulmuştur. Bilim, doğası gereği gözlemlenebilir ve ölçülebilir olgular üzerinden ilerlerken; inanç sistemi metafizik ve aşkın boyutları içermektedir. Bu nedenle, mucizelerin tamamen bilimsel yöntemlerle doğrulanması ya da yanlışlanması mümkün görünmemektedir.

Sonuç olarak, bu çalışma; bilim ve din arasında çatışma yerine diyalog kurmayı esas alan bir yaklaşımın daha yapıcı olduğunu göstermektedir. Mucizelerin hem inanç dünyasındaki yeri korunmalı hem de bilimsel veriler ışığında yeniden düşünülmesine açık olunmalıdır. Bu bağlamda, disiplinler arası çalışmaların artırılması, hem bilimsel hem de teolojik alanlarda daha derinlikli ve kapsayıcı sonuçlara ulaşılmasına katkı sağlayacaktır.

Kaynakça:

5 bin yıllık izler ortaya çıktı: ‘Ağrı Dağı’nda Nuh’un Gemisi bulundu’, Sputnik Türkiye, 25 Eylül 2025, https://anlatilaninotesi.com.tr/20250925/5-bin-yillik-izler-ortaya-cikti-agri-daginda-nuhun-gemisi-bulundu-1099660641.html, erişim tarihi: 05.04.2026

Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1998, c. I

Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar, Altınordu Yayınları, Ankara, 2020

Abonoz Küçük, “Sözlü Gelenekten Derlenen Hacı Bektaş Veli – Mevlâna Rekabeti Konulu Bir Menkıbe”, Türklük Bilimi Araştırmaları 35 (Niğde 2014)

Abraham Pais, ‘Subtle is the Lord…’: The Science and the Life of Albert Einstein, Oxford University Press, Oxford, 1982

Adem Apak, Hz. Peygamber’in İzinde, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2014

Ahmet Efe, “A Multidisciplinary Discussion on the Theory of Relativity and the Mi’raj,” Journal of Islamic Sciences, Cilt 4, Sayı 2 (Kasım 2024)

Ahmet Ögke, Türk Tasavvuf Düşüncesinde Metaforik Anlatım, Ahenk Yayınları, Van, 2005

Alan Outram, Natalie Stear, Robin Bendrey, Sandra Olsen, Alexei Kasparov, Victor Zaibert, Nick Thorpe, Richard Peter Evershed, “The Earliest Horse Harnessing and Milking.” Science, vol. 323, no. 5919, pp. 1332-1335. DOI.org, 6 Mart 2009, https://www.science.org/doi/10.1126/science.1168594, erişim tarihi: 09.04.2026

Albert Einstein, İzafiyet Teorisi: Özel ve Genel Görelilik, çev. Gülen Aktaş, Say Yayınları, İstanbul, 2015

Alex Woolf, Avrupa: Bir Kıtanın Tarihi, çev. Murat Özdemir, Say Yayınları, İstanbul, 2014

Andrey Leonidovich Chepalyga, The Black Sea Flood Question: Changes in Coastline, Climate, and Settlement, “The Late Pleistocene Caspian Flooding and Its Response to the Black Sea Level Rise”, Springer, Dordrecht, Hollanda, 2007

Ankebût Sûresi, 14 – 15. âyet-i kerimeler

A’râf Sûresi, 59 – 64. âyet-i kerimeler

Arnold Joseph Toynbee, Civilization on Trial, New York Oxford University Press, 1948

Aşıkpaşazade, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, çev. Hüseyin Nihal Atsız, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2011

Benno Landsberger, “Mezopotamya’da Medeniyetin Doğuşu”, çev. Mebrure Tosun, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 1944, Cilt: II, Sayı: 3

Bertrand Russell, Rölativitenin ABC’si, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul, 1993

Caner Taslaman, Kuantum Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, İstanbul, 2014

Casim Avcı, Mevlana İdris, Hz. Muhammed’in Hayatı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 16. Baskı, İstanbul, Mart 2025

Cuma Karan, “Tarih ve Analiz”, Tekerrürden Tefekküre Tarih, ed. Mefail Hızlı, Siyer Akademi Yayınları, İstanbul, 2021

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019

Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a, geliştirilmiş 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2019

Ebû Cafer et-Taberî, Câmiu’l-beyân an te’vîli âyi’l-Kur’ân, Beka Yayınları, İstanbul, 2024

Ebu’l Al’â Mevdudi, Tefhimu’l-Kuran, çev. Muhammed Han Kayani, İnsan Yayınları, İstanbul, 1996

Ebü’l-Gâzî Bahadır Han, Şecere-i Terâkime (Türkmenlerin Soy Kütüğü), haz. Zuhal Kargı Ölmez, Ankara: Simurg Yayınları, 1996

Ebû İshak Ahmed b. Muhammed es-Sa‘lebî, Arâisü’l-mecâlis fî kısasi’l-enbiyâ, thk. Muhammed el-Fâdıl b. Âşûr, el-Mektebetü’l-Asriyye, Beyrut, 2004

Ebû İshak Ahmed b. Muhammed es-Sa‘lebî, el-Keşf ve’l-beyân ‘an tefsîri’l-Kur’ân, thk. Ebû Muhammed bin Âşûr, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, 2002

Ebû Nuaym, Ma‘rifetü’s-Sahâbe, I

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili (Kur’an-ı Kerim Meâli ve Tefsiri), Matbaayı Ebüzziya, İstanbul, 1935-1938, 4. Cilt, Hûd Sûresi, 40. Âyet Tefsiri Bölümü

el-Mû’minûn 23/27

el-Mû’minûn 23/28-29

en-Necm 53/52

Ergun CANDAN, Nuh’un Gemileri, Sınır Ötesi Yayınları, İstanbul, 2008

ez-Zâriyat 51/46

Francesco Guerrieri, Dante ve İslam, çev. Muharrem Tan, İz Yayıncılık, İstanbul, 2011

Firdevsî, Şahname, çev. Necati Lugal, 1. basım, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, Nisan 2009

Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu?, çev. Alaeddin Şenel, Mete Tunçay, Kırmızı Yayınları, İstanbul, 2006

Graham Hancock, Tanrıların Parmak İzleri, çev. Levent Kartal, Omega Yayınları, İstanbul, Nisan 2019

Greg Neyman, Where Was the Flood of Noah? Old Earth Creation Science, 2007

Hakan Karateke, Legitimizing the Ottoman Sultanate: A framework for historical analysis. İçinde Hakan Karateke & Maurus Reinkowski (Ed.), Legitimizing the order: The Ottoman rhetoric of state power, Brill, 2005

Halil İnalcık, The Ottoman succesion and ıts relation to the Turkish concept of Sovereignty. İçinde the Middle East and the Balkans under the Ottoman empire: essays on economy and society. Bloomington: Indiana University, 1993b

Halil İnalcık ve Mehmet Oğuz, Gazavât-ı Sultân Murâd b. Mehemmed Hân: İzladi ve Varna Savaşları (1443-1444) üzerine anonim gazavâtnâme, TTK Yayınları, Ankara, 1989

Hans Von Aiberg, Arz’dan Arş’a Mirac, Kitsan Basım Yayın, 2004

Hasan Erge, 59 Haber, 30 Kasım 2022, https://www.59haber.com/fatih-erge-nin-gobeklitepe-videosu-nuh-tufani-sonu-ve-gobeklitepe, erişim tarihi: 08.04.2026

Hilmi Ziya Ülken, İslam Medeniyetinde Tercümeler ve Tesirler, Ülken Yayınları, İstanbul, 2010

Hûd 11/27

Hûd 11/37

Hûd 11/38-39

Hûd 11/40

Hûd 11/41

Hûd 11/42

Hûd 11/45-46

Hûd 11/47

Hud Sûresi, 40. âyet

Hûd Sûresi, 42. âyet

Hûd Sûresi, 43. âyet

Hûd Sûresi, 44. âyet

Hz.Nuh’un Gemisi buharla çalışıyordu, Deniz Haber Ajansı, 20 Haziran 2005, https://www.denizhaber.net/hz-nuhun-gemisi-buharla-calisiyordu-haber-1510.htm, erişim tarihi: 09.04.2026

İbn Kesîr, es-Sîretü’n-Nebeviyye, nşr. Mustafa Abdülvâhid, Matbaatü Îsâ el-Bâbî el-Halebî, Kahire, 1384/1964, Cilt: 2

İbn Sa’d, Ebû Abdillâh Muhammed b. Sa’d b. Menî’ el-Hâşimî el-Basrî. et-Tabakātü’l-kübrâ. thk. Muhammed Abdülkādir Atâ. 8 Cilt. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1990, c. I

İlhami Yangın, Hz. Nuh’un gemisi de Titanik gibi buharla çalışıyordu Nuh’un Gemisi ve Tufan Gerçeği, Kırmızı Çizgi Aylık Siyaset ve Toplum Dergisi, Yıl:1, Haziran 2005

İrene Melikoff, Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul, 1999

İsrâ Sûresi, 1. âyet

İsrâ Sûresi, 17/22-29

Jean Louis Huot, Jean Paul Thalmann, Dominique Valbelle, Kentlerin Doğuşu, çev. Ali Bektaş Girgin, İmge Yayınları, Ankara, 2000

John Russell Hinnells, “Noah”, In The Encyclopedia of Religion, edited by Mircea Eliade, New York: Macmillan Publishing Company, 1987, vol. 10

Kamer 54/13

Kamer 54/14

Kamer Sûresi, 9 – 16. âyet-i kerimeler

Karamânî Nişancı Mehmed Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osmân, Osmanlı Tarihleri I, çev. İsmail Hakkı Konyalı, Türkiye Yayınları, İstanbul, 1949

Kitab-ı Mukaddes, İncil, I. Petrus, 3:20-22

Kitab-ı Mukaddes, İncil, II. Petrus, 2:5

Kitab-ı Mukaddes, İncil, İbraniler, 11:17

Kitab-ı Mukaddes, İncil, Petrus, 3:21

Kitab-ı Mukaddes (Tevrat), Tekvin (Yaratılış), 6:14

Luka 17:22-29

Luka, 17/26

Luka, 17:26-27

Marsha Levine, “Botai and the Origins of Horse Domestication.” Journal of Anthropological Archaeology, 1999, c. 18, sayı 1

Marsha Levine, “Domestication and Early History of the Horse.” The Domestic Horse: The Origins, Development and Management of Its Behaviour, edited by Daniel Simon Mills and Sue Mary McDonnell, Cambridge University Press, 2005

Matta, 24:36-39

Matta 24:37

Matta, 24:37-39

Matta 24:38-39

Matta 24:39-40

Maurice Bucaille, Müsbet İlim Işığında Tevrat, İncil ve Kur’an, çev. Mehmet Ali Sönmez, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005

Mehmet Alparslan Küçük, “Orta Asya’dan Anadolu’ya Türk Geleneğinde “Don Değiştirme”, Bilig: Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, 2020, sayı 94

Mehmet ÖZDOĞAN, Büyük Sırrın Arkeolojik Keşfi: Nuh Tufanı ve Kömürhan Boğazı, Atlas Dergisi, Nisan 2006, sayı 157

Mehmet Yaşar Kandemir, Gençler İçin Peygamberimizin Hayatı, Tahlil Yayınları, İstanbul, 2021

Michio Kaku, Physics of the Impossible: A Scientific Exploration into the World of Phasers, Force Fields, Teleportation, and Time Travel, Doubleday, New York, 2008

Miguel Asín Palacios, İlahi Komedi’de İslam Eskatolojisi: İslam Kaynaklarına Bir Yolculuk, çev. Suna Altan, Külliyat Yayınları, İstanbul, 2018

Mikhail Grigoryevich Grosswald, Late Weichselian Ice Sheets of Northern Eurasia. Quaternary Research 13, 1980

Muhammed bin Havendşah bin Mahmud Mîrhând, Ravzatü’s-Safa fî Sîreti’l-Enbiyâ ve’l-Mülûk ve’l-Hulefâ, çev. Erkan Göksu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2018

Muazzez İlmiye Çığ, Sümerlilerde Tufan-Tufanda Türkler, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008

Muhammad Abdel Haleem, The Qur’an and Modern Science: Understanding the Miraculous Through Physics, Islamic Research Institute, London, 2012

Muhammed b. İsmâil Buhârî, “Menâkıbu’l-Ensâr”, 42. Bâb. el-Câmiu’s-sahîh

Muhammed b. İsmâil Buhârî, “Tefsîru’l-Kur’ân”, 3. Bâb. el-Câmiu’s-sahîh

Muhammed Reşid Rıza, Tefsiru’l–menar, Hey’etü’l-mısrıyye, Kahire, 1990

Musa Peygamber’in mucizesine bilimsel açıklama, BBC News Türkçe, 22 Eylül 2010, https://www.bbc.com/turkce/haberler/2010/09/100922_red_sea, erişim tarihi: 21.04.2026

Mustafa Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, c. I-II, TDV Yayınları, Ankara, 2014

Mustafa DEMİR, 15. ve 16. Yüzyıl Osmanlı Tarihçilerinin Eserlerinde Padişahın Meşruiyeti Meselesi, Gaziantep University Journal of Social Sciences 2025 24(2)

Mustafa Ergün, Altay Akıllı İnsanı (Homa Sapıens Altaensıs), Kırmızılar, 23 Eylül 2025, https://www.kirmizilar.com/altay-akilli-insani-homa-sapiens-altaensis/, erişim tarihi: 09.04.2026

Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, erişim tarihi: 07.04.2026

Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

Mustafa Ergün, Denizciliğin Başlaması, 8 Temmuz 2024, https://www.kirmizilar.com/denizciligin-baslamasi/, erişim tarihi: 18.03.2026

Mustafa Ergün, Dillerin Doğuşu, Kırmızılar, 26 Ocak 2025, https://www.kirmizilar.com/dillerin-dogusu/, erişim tarihi: 09.04.2026

Mustafa Ergün, “General tectonic/geologic framework of the Caspian Sea and its water connection with the Black Sea and Mediterranean,” Proceedings of CCCS-2016, Tehran-Iran, 2016, www.inoctr.org, ve Mustafa Ergün, Paleogeography of Caspian Sea, Water Level Fluctuations, and Consequences on the Environment and Civilization, Münir Öztürk • Volkan Altay • Recep Efe (Editors) Biodiversity, Conservation and Sustainability in Asia Volume 1: Prospects and Challenges in West Asia and Caucasus, 2021

Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, Ocak 2024

Mustafa Ergün, Metaller ve Uygarlık, Kırmızılar, 25 Mart 2024, https://www.kirmizilar.com/metaller-ve-uygarlik/, erişim tarihi: 09.04.2026

Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 05.04.2026

Mustafa Ergün, Tepe-Ziggurat-Piramit-Tapınak Gelişimi ve Dinlerin Doğuşu, Kırmızılar, 28 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/tepe-ziggurat-piramit-tapinak-gelisimi-ve-dinlerin-dogusu/, erişim tarihi: 08.04.2026

Mustafa Ergün, Traklar, Kırmızılar, 20 Ocak 2025, https://www.kirmizilar.com/traklar/, erişim tarihi: 10.04.2026

Mustafa Ergün, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, Kırmızılar, 5 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, erişim tarihi: 09.04.2026

Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, erişim tarihi: 08.04.2026

Mustafa Sabri, Modern Fen ve İslam: Genel Görelilik ve Miraç, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2005

Mustafa Soykök, En Sevgili, Ufuk Yayınları, Ankara, 2023

Mümin Köksoy, Yerbilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003

Mü’minûn Sûresi, 23 – 30. âyet-i kerimeler;

Necat Kaçan, Kuantum Gerçekliği ve İlahi Hikmet: Miraç’tan Evrenin Derinliklerine Uzanan Sır, Global Bakış, 30 Aralık 2025, https://globalbakis.com/kose-yazilari/kuantum_gercekligi_ve_ilahi_hikmet_miractan_evrenin_derinliklerine_uzanan_sir-180580, erişim tarihi: 21.04.2026

Nuh Sûresi, 1 – 28. âyet-i kerimeler

Nûh 71/3-9

Nûh 71/3-28

Nuh Tufanı Kanıtlandı, İnternet Haber, 17 Aralık 2012, https://www.internethaber.com/nuh-tufani-kanitlandi-foto-galerisi-1195829.htm, erişim tarihi: 18.03.2026

Ömer Faruk Harman, “Burak”, TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: TDV Yayınları, 1992, Cilt 6

Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meal-i Âlisi ve Tefsiri, Kitap Kalbi Yayıncılık, İstanbul, 2020, c. 3

Pavel Vladimirovich Dolukhanov, Alexander Leonidovich Chepalyga, Nikolai Vladimirovich Lavrentiev, “The Khvalynian Transgression and Early Human Settlement in the Caspian Basin”, Quaternary International, c. 225, sy. 2, 2010, https://eprints.ncl.ac.uk/173957, erişim tarihi: 09.04.2026

Petrus’un Birinci Mektubu, 3/2

Ramazan Yıldırım, Nûh Tufanına Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim Perspektifinden Karşılaştırmalı Bir Yaklaşım, Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, Cilt/Volume: 16, Sayı/Issue: 01 (Haziran/June 2024)

Raphael Pumpelly, Explorations in Turkestan: Expedition of 1904: Prehistoric Civilizations of Anau: Origins, Growth, and Influence of Environment. Carnegie Institution of Washington, 1908

Reşîdüddîn Fazlullah, Câmiü’t-Tevârîh (Selçuklular Tarihi), çev. Ahmed Ateş, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1960

Rhoads Murphey, Exploring Ottoman sovereignty: Tradition,image and practice in the Ottoman imperial household, 1400-1800. London: Continuum, 2008

Robert Gallagher, Age of the Deluge: Dating the Caspian Overspill, 2024

Robert Gallagher, Cataclysmic Flooding of the Caspian Sea and the Implication of a Global Deluge, ResearchGate Publications, 2024

Robert Gallagher, The Great Flood: Geological Evidence from the Caspian Basin, Academic Press, 2018

Ruhi Çelebi, Rûhî târîhi, çev. Yaşar Yücel & Halit Eren Cengiz, Belgeler Dergisi, TTK Yayınları, Ankara, 1992, 14(18)

Saadettin Yağmur Gömeç, Şamanizm ve Eski Türk Dini, Berikan Yayınevi, Ankara, 2011

Sean Carroll, Spacetime and Geometry: An Introduction to General Relativity, Addison-Wesley, San Francisco, 2004

Sibel Kuşca, “Dinler ve Mitlerin İlişkisi Bağlamında Alevî-Bektaşî İnancının Mitik Yapısı”, Alevilik Araştırmaları Dergisi, 2014, sayı: 7

Sinan Meydan, Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları – Parola Nuh, İnkılap Yayınevi, 2017

Suat Yalaz, Son Peygamber Hazreti Muhammed, Güneş Gazetesi Yayınevi, İstanbul, 1985

Şecaattin Zenginoğlu, Bilgi Çağındaki Türk Gençliğinin Yükselen Sesi”, Şan Ajans, 1999

Şükrullah Efendi, Behçetü’t Tevârîh / Tarihin Aydınlığında, çev. Hasan Almaz, Mostar Yayınları, İstanbul, 2010

Talha Uğurluel, Arzın Kapısı Kudüs Mescid-i Aksa, 8. Baskı, Timaş Yayınları, İstanbul, Nisan 2022

TBMM Zabıt Ceridesi, Yüz otuzuncu İçtima, Devre: I Cilt: 24 İçtima Senesi: 3

TDV İslâm Ansiklopedisi: “Refref” maddesi, 2007, Cilt 34

Uno Harva, Altay Panteonu Mitler, Ritüeller, İnançlar ve Tanrılar, çev. Ömer Suveren, Doğu Kütüphanesi, İstanbul, 2015

Viktor Fedorovich Zaibert, Atbasarskaya Kultura (Атбасарская Культура), Rossiyskaya Akademiya Nauk, Uralskoe Otdeleniye, Ekaterinburg, 1992

Viktor Fedorovich Zaibert, Botayskaya Kultura (Ботайская Культура). Kaz-Akparat, 2009

Walter Isaacson, Einstein: Yaşamı ve Evreni, çev. Şiirsel Taş, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2007

Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20

William Ryan & Walter Pitman, Nuh Tufanı – Tarihi Değiştiren Olaya İlişkin Yeni Keşifler, çev. Dursun Bayrak, Akıl Çelen Kitaplar, İstanbul, 2011

Yazıcızâde Âli, Tevârih-i âl-i Selçuk, çev. Abdullah Bakır, Çamlıca Yayınları, İstanbul, 2009

[1] Mümin Köksoy, Yerbilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003, sf. 9-13

[2] Mümin Köksoy, Yerbilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003, sf. 9-13

[3] Kitab-ı Mukaddes (Tevrat), Tekvin (Yaratılış), 6:14

[4] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 05.04.2026

[5] Okunuşu Bilgamış “Bilge Olmuş”; bkz. Muazzez İlmiye Çığ, Sümerlilerde Tufan-Tufanda Türkler, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 168

[6] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 05.04.2026

[7] bkz. Matta 24:37; Matta 24:38-39; Matta 24:39-40

[8] Ramazan Yıldırım, Nûh Tufanına Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim Perspektifinden Karşılaştırmalı Bir Yaklaşım, Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, Cilt/Volume: 16, Sayı/Issue: 01 (Haziran/June 2024), sf. 350

[9] Kitab-ı Mukaddes, İncil, Matta, 24:37-39; Luka, 17:26-27.

[10] Hristiyan geleneğine göre; Nûh gibi İsa da günahkâr bir dünyada imanı temsil eder, Nûh’un tufandan canlı çıkıp insanlığı kurtarması gibi İsa da vaftiz suyu ile ölümü yenmektedir. Aynı şekilde insanlığı helakten kurtaran Nuh’un gemisi insanlığı günahtan kurtaran kiliseye, yine Nuh’un tufan sona erdiğinde gönderdiği güvercin de Kutsal Ruh’a karşılık gelmektedir. Detay için bkz. Luka, 17/26; Petrus’un Birinci Mektubu, 3/2; John Russell Hinnells, ”Noah”, In The Encyclopedia of Religion, edited by Mircea Eliade, New York: Macmillan Publishing Company, 1987, vol. 10, sf. 461

[11] Kitab-ı Mukaddes, İncil, I. Petrus, 3:20-22.

[12] Kitab-ı Mukaddes, İncil, II. Petrus, 2:5

[13] Kitab-ı Mukaddes, İncil, Petrus, 3:21

[14] Kitab-ı Mukaddes, İncil, Matta, 24:36-39; Luka 17:22-29

[15] Kitab-ı Mukaddes, İncil, İbraniler, 11:17

[16] Kitab-ı Mukaddes, İncil, İbraniler, 11:17; II. Petrus, 2:5; Matta, 24:37-39; Luka, 17:26-27

[17] Kitab-ı Mukaddes, İncil, I. Petrus, 3:20; II. Petrus, 2:5

[18] Kitab-ı Mukaddes, İncil, İbraniler, 11:7

[19] Ramazan Yıldırım, Nûh Tufanına Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim Perspektifinden Karşılaştırmalı Bir Yaklaşım, Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, Cilt/Volume: 16, Sayı/Issue: 01 (Haziran/June 2024), sf. 350

[20] Hûd Sûresi, 40., 42., 43. ve 44. âyet-i kerimeler; Nuh Sûresi, 1 – 28. âyet-i kerimeler; Mü’minûn Sûresi, 23 – 30. âyet-i kerimeler; A’râf Sûresi, 59 – 64. âyet-i kerimeler; Ankebût Sûresi, 14 – 15. âyet-i kerimeler; Kamer Sûresi, 9 – 16. âyet-i kerimeler

[21] Ramazan Yıldırım, Nûh Tufanına Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim Perspektifinden Karşılaştırmalı Bir Yaklaşım, Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, Cilt/Volume: 16, Sayı/Issue: 01 (Haziran/June 2024), sf. 350, 351

[22] Konu hakkında geniş bilgi için bkz. Cuma Karan, “Tarih ve Analiz”, Tekerrürden Tefekküre Tarih, ed. Mefail Hızlı, Siyer Akademi Yayınları, İstanbul, 2021, sf. 320 vd.

[23] Kur’an, ez-Zâriyat 51/46; en-Necm 53/52

[24] Kur’an, Hûd 11/27

[25] Mustafa Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, c. I-II, TDV Yayınları, Ankara, 2014, sf. 91

[26] Kur’an, Nûh 71/3-9

[27] Kur’an, Nûh 71/3-28

[28] Talha Uğurluel, Arzın Kapısı Kudüs Mescid-i Aksa, 8. Baskı, Timaş Yayınları, İstanbul, Nisan 2022, sf. 13

[29] Kitab-ı Mukaddes (Tevrat), Tekvin (Yaratılış), 8:10-11

[30] Taberî, Ebû Cafer, Câmiu’l-beyân an te’vîli âyi’l-Kur’ân, Hud Suresi 44. ayet tefsiri

[31] Sa’lebî, Arâisü’l-Mecâlis fî Kısasi’l-Enbiyâ; Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân

[32] Tasavvuf kaynaklarında da metaforik açıklamalar için bkz. Ahmet Ögke, Türk Tasavvuf Düşüncesinde Metaforik Anlatım, Ahenk Yayınları, Van, 2005

[33] Sibel Kuşca, “Dinler ve Mitlerin İlişkisi Bağlamında Alevî-Bektaşî İnancının Mitik Yapısı”, Alevîlik Araştırmaları Dergisi 7, Ankara 2014, sf. 234-265

[34] Güvercin metaforu konusunda bkz. İrene Melikoff, Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul, 1999

[35] Mehmet Alparslan Küçük, “Orta Asya’dan Anadolu’ya Türk Geleneğinde “Don Değiştirme”, Bilig: Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, 2020, sayı 94, sf. 97-122

[36] Sibel Kuşca, “Dinler ve Mitlerin İlişkisi Bağlamında Alevî-Bektaşî İnancının Mitik Yapısı”, sf. 235-265; Abonoz Küçük, “Sözlü Gelenekten Derlenen Hacı Bektaş Veli – Mevlâna Rekabeti Konulu Bir Menkıbe”, Türklük Bilimi Araştırmaları 35 (Niğde 2014), sf. 229-239

[37] Saadettin Yağmur Gömeç, Şamanizm ve Eski Türk Dini, Berikan Yayınevi, Ankara, 2011, sf. 40

[38] Ergun CANDAN, Nuh’un Gemileri, Sınır Ötesi Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 110, 111

[39] Uno Harva, Altay Panteonu Mitler, Ritüeller, İnançlar ve Tanrılar, çev. Ömer Suveren, Doğu Kütüphanesi, İstanbul, 2015, sf. 102, 103

[40] Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1998, c. I; Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar, Altınordu Yayınları, Ankara, 2020

[41] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 05.04.2026

[42] Mümin Köksoy, Yerbilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003, sf. 9-13

[43] Ebu’l Al’â Mevdudi, Tefhimu’l-Kuran, çev. Muhammed Han Kayani, İnsan Yayınları, İstanbul, 1996, 5/71

[44] Mevdudi, a.g.e., 1/567

[45] Muhammed Reşid Rıza, Tefsiru’l –menar (Kahire: Hey’etü’l- mısrıyye, 1990), 12/ 91

[46] Rıza, a.g.e., 12/ 84

[47] Mümin Köksoy, a.g.e., sf. 9-13

[48] 5 bin yıllık izler ortaya çıktı: ‘Ağrı Dağı’nda Nuh’un Gemisi bulundu’, Sputnik Türkiye, 25 Eylül 2025, https://anlatilaninotesi.com.tr/20250925/5-bin-yillik-izler-ortaya-cikti-agri-daginda-nuhun-gemisi-bulundu-1099660641.html, erişim tarihi: 05.04.2026

[49] Detay için bkz. Graham Hancock, Tanrıların Büyücüleri, çev. Özgür Başkaya, 1. Baskı, İthaki Yayınları, İstanbul, Şubat 2018

[50] Nuh, Manu, Utnapiştim gibi

[51] Detay için bkz. Graham Hancock, Tanrıların Parmak İzleri, çev. Levent Kartal, Omega Yayınları, İstanbul, Nisan 2019

[52] Mümin Köksoy, Yerbilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003, sf. 9-13

[53] Cudi aslında Arapça’da Yüksek Yer demektir

[54] Muazzez İlmiye Çığ, Sümerlilerde Tufan-Tufanda Türkler, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008

[55] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 05.04.2026

[56] Hasan Erge, 59 Haber, 30 Kasım 2022, https://www.59haber.com/fatih-erge-nin-gobeklitepe-videosu-nuh-tufani-sonu-ve-gobeklitepe, erişim tarihi: 08.04.2026

[57] Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, erişim tarihi: 08.04.2026

[58] Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, erişim tarihi: 08.04.2026

[59] Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, erişim tarihi: 08.04.2026

[60] Mustafa Ergün, Tepe-Ziggurat-Piramit-Tapınak Gelişimi ve Dinlerin Doğuşu, Kırmızılar, 28 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/tepe-ziggurat-piramit-tapinak-gelisimi-ve-dinlerin-dogusu/, erişim tarihi: 08.04.2026

[61] Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, erişim tarihi: 08.04.2026

[62] Mustafa Ergün, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, Kırmızılar, 5 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, erişim tarihi: 09.04.2026

[63] Mustafa Ergün, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, Kırmızılar, 5 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, erişim tarihi: 09.04.2026

[64] Mustafa Ergün, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, Kırmızılar, 5 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, erişim tarihi: 09.04.2026

[65] Mustafa Ergün, “General tectonic/geologic framework of the Caspian Sea and its water connection with the Black Sea and Mediterranean,” Proceedings of CCCS-2016, Tehran-Iran, 2016, www.inoctr.org, ve Mustafa Ergün, Paleogeography of Caspian Sea, Water Level Fluctuations, and Consequences on the Environment and Civilization, Münir Öztürk • Volkan Altay • Recep Efe (Editors) Biodiversity, Conservation and Sustainability in Asia Volume 1: Prospects and Challenges in West Asia and Caucasus, 2021, sf. 615-638

[66] Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, erişim tarihi: 08.04.2026

[67] Mümin Köksoy, Yerbilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003, sf. 9-13

[68] Nuh Tufanı’nın sırrı çözüldü, Hürriyet Gazetesi, 7 Mart 2002, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/nuh-tufaninin-sirri-cozuldu-58351, erişim tarihi: 18.03.2026

[69] Greg Neyman, Where Was the Flood of Noah? Old Earth Creation Science, 2007

[70] 35°-40°K enlemleri arası

[71] Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, erişim tarihi: 07.04.2026

[72] Pavel Vladimirovich Dolukhanov, Alexander Leonidovich Chepalyga, Nikolai Vladimirovich Lavrentiev, “The Khvalynian Transgression and Early Human Settlement in the Caspian Basin”, Quaternary International, c. 225, sy. 2, 2010, sf. 152–159, https://eprints.ncl.ac.uk/173957, erişim tarihi: 09.04.2026

[73] Mustafa Ergün, Tepe-Ziggurat-Piramit-Tapınak Gelişimi ve Dinlerin Doğuşu, Kırmızılar, 28 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/tepe-ziggurat-piramit-tapinak-gelisimi-ve-dinlerin-dogusu/, erişim tarihi: 09.04.2026

[74] bkz. Muazzez İlmiye Çığ, Sümerlilerde Tufan-Tufanda Türkler, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2008

[75] Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, erişim tarihi: 07.04.2026

[76] Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, erişim tarihi: 07.04.2026

[77] Mustafa Ergün, Aryanlar, Kırmızılar, 7 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/aryanlar/, erişim tarihi: 07.04.2026

[78] 120 ile 12 bin yıl öncesi

[79] Ceyhun Irmağı boyunca Pamirlere kadar

[80] Mustafa Ergün, Denizciliğin Başlaması, 8 Temmuz 2024, https://www.kirmizilar.com/denizciligin-baslamasi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[81] Robert Gallagher, Cataclysmic Flooding of the Caspian Sea and the Implication of a Global Deluge, ResearchGate Publications, 2024, sf. 8

[82] Robert Gallagher, Cataclysmic Flooding of the Caspian Sea and the Implication of a Global Deluge, ResearchGate Publications, 2024, sf. 34

[83] Robert Gallagher, The Great Flood: Geological Evidence from the Caspian Basin. Academic Press, 2018, sf. 62

[84] Robert Gallagher, Age of the Deluge: Dating the Caspian Overspill, 2024, sf. 27

[85] Robert Gallagher, “The Caspian Sea Flood: A Geological Interpretation of Ancient Myths”. Journal of Palaeogeography and Earth Sciences, 2021, 14(2), sf. 112

[86] Robert Gallagher, The Great Flood: Geological Evidence from the Caspian Basin. Academic Press, 2018, sf. 45

[87] Robert Gallagher, Age of the Deluge: Dating the Caspian Overspill, 2024, sf. 19

[88] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, Ocak 2024, sf. 11

[89] Seyhun ve Ceyhun

[90] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[91] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, Ocak 2024, sf. 13

[92] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[93] su seviyesi -150’den +50 metrelere

[94] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[95] 1.2% veya 12 g/l; okyanusların tuzluluğunun üçte biri kadar

[96] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, Ocak 2024, sf. 11-13

[97] bir meteor çarpması olduğu tahmin edilmektedir

[98] -150 metrelerde olduğu tahmin ediliyor

[99] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[100] yaklaşık % 80 katkı

[101] Ceyhun ve Seyhun

[102] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, Ocak 2024, sf. 13-16

[103] el-Mû’minûn 23/27

[104] Hud 11/37

[105] Hûd 11/38-39

[106] Kamer 54/13

[107] Kamer 54/11-12

[108] Hûd 11/40

[109] Hûd 11/41

[110] el-Mû’minûn 23/28-29

[111] Kamer 54/14

[112] Hûd 11/42

[113] Hûd 11/42

[114] Hûd 11/43

[115] Hûd 11/43

[116] Hûd 11/45-46

[117] Hûd 11/47

[118] Hûd 11/43; el-Mû’minûn 23/28-29

[119] Hud 11/44

[120] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 09.04.2026

[121] İlhami Yangın, Hz. Nuh’un gemisi de Titanik gibi buharla çalışıyordu Nuh’un Gemisi ve Tufan Gerçeği, Kırmızı Çizgi Aylık Siyaset ve Toplum Dergisi, Yıl:1, Haziran 2005; akt: Hz.Nuh’un Gemisi buharla çalışıyordu, Deniz Haber Ajansı, 20 Haziran 2005, https://www.denizhaber.net/hz-nuhun-gemisi-buharla-calisiyordu-haber-1510.htm, erişim tarihi: 09.04.2026

[122] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili (Kur’an-ı Kerim Meâli ve Tefsiri), Matbaayı Ebüzziya, İstanbul, 1935-1938, 4. Cilt, Hûd Sûresi, 40. Âyet Tefsiri Bölümü, sf. 2772-2775

[123] Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meal-i Âlisi ve Tefsiri, Kitap Kalbi Yayıncılık, İstanbul, 2020, c. 3, sf. 1184

[124] Hud suresi: 40

[125] deniz-seviye yükselimi, kıyısal değişimler ve kıyısal düz alanları su basması

[126] günümüzde 371.000 km²

[127] Andrey Leonidovich Chepalyga, The Black Sea Flood Question: Changes in Coastline, Climate, and Settlement, “The Late Pleistocene Caspian Flooding and Its Response to the Black Sea Level Rise”, Springer, Dordrecht, Hollanda, 2007, sf. 119–149

[128] Andrey Leonidovich Chepalyga, The Black Sea Flood Question: Changes in Coastline, Climate, and Settlement, “The Late Pleistocene Caspian Flooding and Its Response to the Black Sea Level Rise”, Springer, Dordrecht, Hollanda, 2007, sf. 119–149

[129] Mustafa Ergün, Traklar, Kırmızılar, 20 Ocak 2025, https://www.kirmizilar.com/traklar/, erişim tarihi: 10.04.2026

[130] 17 ila 10 bin yıl günümüzden önce

[131] denizel yükselimler

[132] aşırı arası taşkınlar

[133] buzul gölleri; termokarst

[134] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 05.04.2026

[135] her birisi 500-600 yıl süreli

[136] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[137] Andrey Leonidovich Chepalyga, “The late glacial great flood in the Ponto-Caspian basin”. In Valentina Yanko-Hombach; Allan Gilbert; Nicolae Panin; Pavel Dolukhanov (eds.). The Black Sea Flood Question: Changes in coastline, climate, and human settlement. Dordrecht: Springer, 2007, sf. 119; akt: Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[138] yalnızca başlangıç aşamasında

[139] kışın buz örtüsü

[140] yılda 2 m’ye kadar

[141] yılda 10-20 km kadar büyük

[142] bu arada Türkçe’de “Aral Denizi”; “Adalar Denizi” demektir.

[143] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[144] Mikhail Grigoryevich Grosswald, Late Weichselian Ice Sheets of Northern Eurasia. Quaternary Research 13, 1980, sf. 1–32; Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[145] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[146] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[147] Mümin Köksoy, Yerbilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003, sf. 9-13

[148] Nuh Tufanı Kanıtlandı, İnternet Haber, 17 Aralık 2012, https://www.internethaber.com/nuh-tufani-kanitlandi-foto-galerisi-1195829.htm, erişim tarihi: 18.03.2026

[149] Mehmet ÖZDOĞAN, Büyük Sırrın Arkeolojik Keşfi: Nuh Tufanı ve Kömürhan Boğazı, Atlas Dergisi, Nisan 2006, sayı 157

[150] TÜRK DEVESİ

[151] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 18.03.2026

[152] Mustafa Ergün, Metaller ve Uygarlık, Kırmızılar, 25 Mart 2024, https://www.kirmizilar.com/metaller-ve-uygarlik/, erişim tarihi: 09.04.2026

[153] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 60

[154] Geniş bilgi için bkz. Wilhelm Koppers. “Urtürkentum und Urindogermanentum”, Belleten, c. V, sayı 20, Ekim 1941, sf. 48 (Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, sf. 48) vd. Yine bkz. Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a, geliştirilmiş 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2019, “Yeryüzü Hükümdarlığının ideolojisi Tengri” başlıklı bölüme bkz.

[155] Alan Outram, Natalie Stear, Robin Bendrey, Sandra Olsen, Alexei Kasparov, Victor Zaibert, Nick Thorpe, Richard Peter Evershed, “The Earliest Horse Harnessing and Milking.” Science, vol. 323, no. 5919, pp. 1332-1335. DOI.org, 6 Mart 2009, https://www.science.org/doi/10.1126/science.1168594, erişim tarihi: 09.04.2026

[156] Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 09.04.2026

[157] Alan Outram, Natalie Stear, Robin Bendrey, Sandra Olsen, Alexei Kasparov, Victor Zaibert, Nick Thorpe, Richard Peter Evershed, “The Earliest Horse Harnessing and Milking.” Science, vol. 323, no. 5919, pp. 1332-1335. DOI.org, 6 Mart 2009, https://www.science.org/doi/10.1126/science.1168594, erişim tarihi: 09.04.2026

[158] Alan Outram, Natalie Stear, Robin Bendrey, Sandra Olsen, Alexei Kasparov, Victor Zaibert, Nick Thorpe, Richard Peter Evershed, “The Earliest Horse Harnessing and Milking.” Science, vol. 323, no. 5919, pp. 1332-1335. DOI.org, 6 Mart 2009, https://www.science.org/doi/10.1126/science.1168594, erişim tarihi: 09.04.2026

[159] Viktor Fedorovich Zaibert, Atbasarskaya Kultura (Атбасарская Культура), Rossiyskaya Akademiya Nauk, Uralskoe Otdeleniye, Ekaterinburg, 1992

[160] Viktor Fedorovich Zaibert, Botayskaya Kultura (Ботайская Культура). Kaz-Akparat, 2009

[161] Marsha Levine, “Botai and the Origins of Horse Domestication.” Journal of Anthropological Archaeology, 1999, c. 18, sayı 1, sf. 29-78; Marsha Levine, “Domestication and Early History of the Horse.” The Domestic Horse: The Origins, Development and Management of Its Behaviour, edited by Daniel Simon Mills and Sue Mary McDonnell, Cambridge University Press, 2005, sf. 5-22

[162] Marsha Levine, “Botai and the Origins of Horse Domestication.” Journal of Anthropological Archaeology, 1999, c. 18, sayı 1, sf. 29-78; Marsha Levine, “Domestication and Early History of the Horse.” The Domestic Horse: The Origins, Development and Management of Its Behaviour, edited by Daniel Simon Mills and Sue Mary McDonnell, Cambridge University Press, 2005, sf. 5-22

[163] Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[164] Mustafa Ergün, Altay Akıllı İnsanı (Homa Sapıens Altaensıs), Kırmızılar, 23 Eylül 2025, https://www.kirmizilar.com/altay-akilli-insani-homa-sapiens-altaensis/, erişim tarihi: 09.04.2026

[165] Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[166] karalardaki en büyük buzul kütleleri vardır.

[167] kalay ve demir

[168] Firuze “Turkuaz” ve Lacivert taş “Lapis lazuli”

[169] deniz seviyesi -125/130 metrelerde

[170] 35º-40° K enlemleri arası

[171] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 18.03.2026

[172] Arnold Joseph Toynbee, Civilization on Trial, New York Oxford University Press, 1948; akt: Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 18.03.2026

[173] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, Kırmızılar, 13 Ekim 2024, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 18.03.2026

[174] Eşref Atabey, Nuh’un Gemisi, Heyelan Etkisiyle Oluşmuş Jeolojik Bir Yapı, ResearchGate, Haziran 2025, sf. 5

[175] Şecaattin Zenginoğlu, Bilgi Çağındaki Türk Gençliğinin Yükselen Sesi”, Şan Ajans, 1999, sf. 84; bu konu ile ilgili detaylar için bkz. Sinan Meydan, Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları – Parola Nuh, İnkılap Yayınevi, 2017

[176] Sinan Meydan, Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları – Parola Nuh, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2017, sf. 367

[177] TBMM Zabıt Ceridesi, Yüz otuzuncu İçtima, Devre : I Cilt : 24 İçtima Senesi : 3, sf. 305

[178] Mustafa DEMİR, 15. ve 16. Yüzyıl Osmanlı Tarihçilerinin Eserlerinde Padişahın Meşruiyeti Meselesi, Gaziantep University Journal of Social Sciences 2025 24(2) sf. 735

[179] Alex Woolf, Avrupa: Bir Kıtanın Tarihi, çev. Murat Özdemir, Say Yayınları, İstanbul, 2014, sf. 112

[180] Yazıcızâde Âli, Tevârih-i âl-i Selçuk, çev. Abdullah Bakır, Çamlıca Yayınları, İstanbul, 2009, sf. 872; Osmanlının soy ağacı için ayrıca Aşıkpaşazade, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, çev. Hüseyin Nihal Atsız, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2011, sf. 14, 15; Şükrullah Efendi, Behçetü’t Tevârîh / Tarihin Aydınlığında, çev. Hasan Almaz, Mostar Yayınları, İstanbul, 2010, sf. 51; Karamânî Nişancı Mehmed Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osmân, Osmanlı Tarihleri I, çev. İsmail Hakkı Konyalı, Türkiye Yayınları, İstanbul, 1949, sf. 343

[181] Rhoads Murphey, Exploring Ottoman sovereignty: Tradition,image and practice in the Ottoman imperial household, 1400-1800. London: Continuum, 2008, sf. 55; Halil İnalcık, The Ottoman succesion and ıts relation to the Turkish concept of Sovereignty. İçinde the Middle East and the Balkans under the Ottoman empire: essays on economy and society. Bloomington: Indiana University, 1993b

[182] Yazıcızâde Âli, Tevârih-i âl-i Selçuk, çev. Abdullah Bakır, Çamlıca Yayınları, İstanbul, 2009, sf. 872; Ruhi tarihinde aynı anlatı Korkut Ata kaynak gösterilerek tekrarlanır. Bkz. Ruhi Çelebi, Rûhî târîhi, çev. Yaşar Yücel & Halit Eren Cengiz, Belgeler Dergisi, TTK Yayınları, Ankara, 1992, 14(18), sf. 369

[183] Hakan Karateke, Legitimizing the Ottoman Sultanate: A framework for historical analysis. İçinde Hakan Karateke & Maurus Reinkowski (Ed.), Legitimizing the order: The Ottoman rhetoric of state power, Brill, 2005, sf. 19

[184] Halil İnalcık ve Mehmet Oğuz, Gazavât-ı Sultân Murâd b. Mehemmed Hân: İzladi ve Varna Savaşları (1443-1444) üzerine anonim gazavâtnâme, TTK Yayınları, Ankara, 1989, sf. 37

[185] Reşîdüddîn Fazlullah, Câmiü’t-Tevârîh (Selçuklular Tarihi), çev. Ahmed Ateş, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1960, sf. 12-14

[186] Yazıcızâde Ali, Tevârîh-i Âl-i Selçuk, vr. 5b-6a

[187] Ebü’l-Gâzî Bahadır Han, Şecere-i Terâkime (Türkmenlerin Soy Kütüğü), haz. Zuhal Kargı Ölmez, Ankara: Simurg Yayınları, 1996, sf. 21-23

[188] Mîrhând, Ravzatü’s-Safa fî Sîreti’l-Enbiyâ ve’l-Mülûk ve’l-Hulefâ, Tahran: Hayyam Kitaphanesi, 1338 (Hicri Şemsi), Cilt 4, sf. 234

[189] günümüzde 371,000 km2

[190] Mustafa Ergün, Denizciliğin Başlaması, Kırmızılar, 8 Temmuz 2024, https://www.kirmizilar.com/denizciligin-baslamasi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[191] Tanrıdağı Buzulları

[192] Mustafa Ergün, Denizciliğin Başlaması, 8 Temmuz 2024, https://www.kirmizilar.com/denizciligin-baslamasi/, erişim tarihi: 18.03.2026

[193] Mümin Köksoy, Yerbilimlerinin Katkısıyla Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 2003, sf. 9-13

[194] Mümin Köksoy, a.g.e., sf. 9-13

[195] Benno Landsberger, “Mezopotamya’da Medeniyetin Doğuşu”, çev. Mebrure Tosun, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 1944, Cilt: II, Sayı: 3, sf. 419-429

[196] Jean Louis Huot, Jean Paul Thalmann, Dominique Valbelle, Kentlerin Doğuşu, çev. Ali Bektaş Girgin, İmge Yayınları, Ankara, 2000, sf. 76

[197] Bu hususlarla ilgili daha fazla ayrıntı için bkz. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu?, çev. Alaeddin Şenel, Mete Tunçay, Kırmızı Yayınları, İstanbul, 2006; William Ryan & Walter Pitman, Nuh Tufanı – Tarihi Değiştiren Olaya İlişkin Yeni Keşifler, çev. Dursun Bayrak, Akıl Çelen Kitaplar, İstanbul, 2011

[198] Mustafa Ergün, Nuh Tufanı Nedir, Nerede Olmuştur ve Dünya Uygarlıklarına Etkisi, Kırmızılar, 15 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/nuh-tufani-nedir-nerede-olmustur-ve-dunya-uygarliklarina-etkisi/, erişim tarihi: 09.04.2026

[199] Raphael Pumpelly, Explorations in Turkestan: Expedition of 1904: Prehistoric Civilizations of Anau: Origins, Growth, and Influence of Environment. Carnegie Institution of Washington, 1908

[200] Mustafa Ergün, Dillerin Doğuşu, Kırmızılar, 26 Ocak 2025, https://www.kirmizilar.com/dillerin-dogusu/, erişim tarihi: 09.04.2026

[201] Maurice Bucaille, Müsbet İlim Işığında Tevrat, İncil ve Kur’an, çev. Mehmet Ali Sönmez, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005, sf. 360

[202] Musa Peygamber’in mucizesine bilimsel açıklama, BBC News Türkçe, 22 Eylül 2010, https://www.bbc.com/turkce/haberler/2010/09/100922_red_sea, erişim tarihi: 21.04.2026

[203] Buhâri, Menekibu’l-Ensar 42, Tefsiru’l-Kur’an 3; İbn Sa’d, et-Tabakät, 1, 213-215

[204] Mehmet Yaşar Kandemir, Gençler İçin Peygamberimizin Hayatı, Tahlil Yayınları, İstanbul, 2021, sf. 114

[205] Mustafa Soykök, En Sevgili, Ufuk Yayınları, Ankara, 2023, sf. 156

[206] Mehmet Yaşar Kandemir, Gençler İçin Peygamberimizin Hayatı, Tahlil Yayınları, İstanbul, 2021, sf. 101-105

[207] Casim Avcı, Mevlana İdris, Hz. Muhammed’in Hayatı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 16. Baskı, İstanbul, Mart 2025, sf. 113

[208] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 42, Tefsîru’l-Kur’ân 3; İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 213-215

[209] Adem Apak, Hz. Peygamber’in İzinde, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2014, sf. 75

[210] İsrâ Sûresi, 1. âyet

[211] Casim Avcı, Mevlana İdris, Hz. Muhammed’in Hayatı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 16. Baskı, İstanbul, Mart 2025, sf. 113, 114

[212] İsrâ Sûresi, 17/22-29

[213] Firdevsî, Şahname, çev. Necati Lugal, 1. basım, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, Nisan 2009, sf. 77

[214] İbn-i Sa‘d, I, 215

[215] İbn-i Hişâm, II, 5

[216] Ebû Nuaym, Ma‘rifetü’s-Sahâbe, I, 264

[217] Necat Kaçan, Kuantum Gerçekliği ve İlahi Hikmet: Miraç’tan Evrenin Derinliklerine Uzanan Sır, Global Bakış, 30 Aralık 2025, https://globalbakis.com/kose-yazilari/kuantum_gercekligi_ve_ilahi_hikmet_miractan_evrenin_derinliklerine_uzanan_sir-180580, erişim tarihi: 21.04.2026

[218] Görelilik teorisi ile dini mucizelerin rasyonel zeminde nasıl anlaşılabileceğine dair fizik temelli tartışmalar için bkz. Caner Taslaman, Modern Bilim, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, İstanbul, 2013, sf. 145-160

[219] Detaylar için bkz. Walter Isaacson, Einstein: Yaşamı ve Evreni, çev. Şiirsel Taş, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2007, sf. 115-140; Albert Einstein, İzafiyet Teorisi: Özel ve Genel Görelilik, çev. Gülen Aktaş, Say Yayınları, İstanbul, 2015; Abraham Pais, ‘Subtle is the Lord…’: The Science and the Life of Albert Einstein, Oxford University Press, Oxford, 1982; Michio Kaku, Albert Einstein’ın Hayal Gücü Uzay ve Zaman Kavrayışımızı Nasıl Dönüştürdü, çev. Engin Tarhan, ODTÜ Yayıncılık, Ankara, 2012; Bertrand Russell, Rölativitenin ABC’si, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul, 1993

[220] Zamanın göreceliği ve dini metinler üzerine genel tespitler için bkz. Caner Taslaman, Kuantum Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, İstanbul, 2014, sf. 125-140; Bilimsel keşiflerin kutsal metinlerdeki iz düşümleri üzerine temel bir referans kaynağı olarak Maurice Bucaille, Müsbet İlim Işığında Tevrat, İncil ve Kur’an, çev. Mehmet Ali Sönmez, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005

[221] Bu hususlar ile ilgili bkz. Mustafa Sabri, Modern Fen ve İslam: Genel Görelilik ve Miraç, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2005, sf. 45-62; Miraç yolculuğunun zamansal kısalığının Einstein’ın zamanın göreceliği ilkesiyle açıklama bağlamında savunulan tezlere dair bkz. Muhammad Abdel Haleem, The Qur’an and Modern Science: Understanding the Miraculous Through Physics, Islamic Research Institute, London, 2012, sf. 112-118; Einstein’ın teorisindeki zaman genişlemesi ile Hz. Muhammed’in yolculuğunun süresi arasındaki paralellikleri akademik düzeyde ele alınması için bkz. Ahmet Efe, “A Multidisciplinary Discussion on the Theory of Relativity and the Mi’raj,” Journal of Islamic Sciences, Cilt 4, Sayı 2 (Kasım 2024): 45-60

[222] Bu meseleye dair detaylar için bkz. Hans Von Aiberg, Arz’dan Arş’a Mirac, Kitsan Basım Yayın, 2004

[223] İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fî garîbi’l-hadîs ve’l-eser: “Burak” maddesi, c. I, sf. 120; TDV İslâm Ansiklopedisi, “Burak” maddesi, 1992, Cilt 6, sf. 425, 426; Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, c. II, sf. 210

[224] Bu hususla ilgili daha detaylı inceleme için bkz. Ömer Faruk Harman, “Burak”, TDV İslâm Ansiklopedisi. İstanbul: TDV Yayınları, 1992, Cilt 6, sf. 425, 426

[225] Bu hususla ilgili daha detaylı inceleme için bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi: “Refref” maddesi, 2007, Cilt 34, sf. 529, 530

[226] bkz. Sean Carroll, Spacetime and Geometry: An Introduction to General Relativity, Addison-Wesley, San Francisco, 2004

[227] Bu mesele üzerine tartışmalar için bkz. Michio Kaku, Physics of the Impossible: A Scientific Exploration into the World of Phasers, Force Fields, Teleportation, and Time Travel, Doubleday, New York, 2008

[228] Bu hususla ilgili daha detaylı inceleme için bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi: “Refref” maddesi, 2007, Cilt 34, sf. 529, 530

[229] Suat Yalaz, Son Peygamber Hazreti Muhammed, Güneş Gazetesi Yayınevi, İstanbul, 1985, sf. 29

[230] Talha Uğurluel, Mekânlar ve Olaylarıyla Hz. Muhammed’in Hayatı Mekke-Medine, 15. Baskı, Timaş Yayınları, İstanbul, Mart 2022, sf. 162

[231] İbni Kesir, es-Siretü’n-Nebeviyye, 2/97

[232] Miguel Asín Palacios, İlahi Komedi’de İslam Eskatolojisi: İslam Kaynaklarına Bir Yolculuk, çev. Suna Altan, Külliyat Yayınları, İstanbul, 2018; Hilmi Ziya Ülken, İslam Medeniyetinde Tercümeler ve Tesirler, Ülken Yayınları, İstanbul, 2010, sf. 380–420; Francesco Guerrieri, Dante ve İslam, çev. Muharrem Tan, İz Yayıncılık, İstanbul, 2011

Yazar
Uğur UTKAN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen