Türk Dili ile ilgili olarak, her şeyden önce hatırda tutulması gereken konu;
8 çeşit kelime var kabul edilmiş:
İsim, sıfat, zamir, fiil, zarf, edat, bağ, ünlem.
1 2 3 4 5 6 7 8
İsim cinsinden kelime yerine, zarf cinsinden kelime koymak; ikisi de kemiktir diye, kafatası yerine dizkapağı kemiği kullanılması gibidir.
SEBEP, isimdir; onun yerine zarf kullanılması, doğru değildir: Neden kelimesinin, Sebep karşılığı, onun yerine kullanılması, YANLIŞTIR.
Neden, soru zarfıdır, fiili niteler: Neden oraya gittin? Neden görevini yapmadın? gibi.
“Bunun nedeni ne?” çok gülünç bir ifâdedir. “Bunun sebebi ne?” denilmek isteniyordur.
Hemen akla geliveren, yeni kullanılmağa başlanan kelimeleri, alfabe sırasıyla belirtelim:
An’ane karşılığı, doğru olarak gelenek kelimesini kullanıyoruz.
Ananeye âid, anane ile ilgili demek için geleneksel demek yerine gelenekli diyen bilgili, bilinçli aydınlarımız var.
Ateist, ate –
Ate –Tanrının varlığını kabûl etmeyen, Tanrıtanımaz,
Ateist: Tanrı tanımazlığı savunan demek oluyor.
Avrupa’da, onun fikir uzantısı ve devâmı olan Amerika’da, Teslis’e (Üçlemeye/Üçlü Tanrıya) inanmayanlar, bu üçleme işine akılları yatmadığı için, düşünüp taşınıp ate veya ateist oluyorlar. Bizdeki ise, ya tamâmen özenti veya İslâm konusunda bilgisizlik (Müslümanların durumuna bakarak İslâmı anlamağa çalışmak, tembelliktir, zavallılıktır). Hele gençlerinki, öyle Allah’a inanmamazlık filân değil, bazı yasaklar, nefse hoş gelen işler yasaklandığı için ate veya ateist görünmek kolaylarına geldiği içindir. Bu durum da, yetişmekte olanları, İslâm konusunda bilgisiz bırakmayı, laikliğin gereği gibi anlayan çarpık uygulamanın sonucudur.
Ate veya ateist yerine, herkesin anladığı gâvur denilmesi, çok daha uygundur, ama, bu gerçeği dile getirmek, çoğunun işine gelmez.
Anahtar kelimesi Yunanca’dan geçmiş, onu atalım, Türkçesini, açkı kelimesini kullanalım diye bir dayatma yok.
Ermenice’den geçmiş olan örnek (orinag) kelimesinden de şikâyetimiz yok.
Temel kelimesi Yunan kökenlidir, Araça esas kelimesini kullanalım diyen yok.
Yine, sınır Yunanca’dan geçmiş, mutlaka hudûd kullanılsın demiyoruz.
Asıl (asl)a âid, aslÎ dememek için (as-al) diye uyduruk bir kelimeyi kullanmak, gülünç: -al, bilgisizliğe dayalı aşağılık duygusu göstergesi, kaideye aykırı türetmek de cabası.
Barbaros – On altıncı yüzyıla Türk Yüzyılı denir. Osmanlı Devleti, Yeryüzündeki siyâsî kuruluşların en büyüğüdür. İran, yine Türklerin hâkimiyyetindedir, Safevî Devletinin yöneticileri Türklerdi. Hindistan’da yine bir Türk’ün, Timur’un oğulları hüküm sürmektedir.
Avrupa’nın iki büyük politik gücü, on altıncı yüzyılda İspanyollar ve Osmanlı’nın “Portakal kâfiri” dediği Portekizdir (Portugal). Papa, dünyâyı bu iki Hristiyan güç arasında paylaştırmıştı; günümüze kadar gelen bu paylaştırmanın izleri, Amerika kıtasında görülmektedir: Koskoca Brezilya artık her şeyiyle, diliyle, kültürüyle Portekizdir, güney Amerika’nın kalan kısmı ve ortası ise, İspanya’dır, Katoliktir, İspanyolca konuşur.
Kuzeyde durum farklı gelişmiştir: Emperyalist Hollanda’dan diğer emperyalist İngiltere’ye geçen kuzey Amerika’da, New Amsterdam, New York olmuştur, diğer emperyalist Fransa’dan İngiltere’ye geçen Kanada, Protestan olmuştur, İngilizce konuşur, Quebec Fransız kalmıştır.
İspanyol Kâfiri savaştığı, Cezâyir fâtihi Oruç Reîs’e, saçı, sakalı kırımızıya çalması sebebiyle, onu aşağılamak için, (barba (sakal) rossa (kırmızı) Barbaros (kırmızı sakal) lâkabını (Avrupa’daki ‘mâvi sakal’a benzeterek) takmıştı. (kâfir kelimesini, hakaret kasdı olmaksızın, bir niteliğini, İslâm gerçeğini örttüğünü belirtmek için ve 1856 daki İslâhât adı verilen teslîmiyyetin hükmünün ortadan kalkmış olduğunu hatırlatmak için kullanıyorum.)
Oruç Reîs, 1518 yılında, Tlemsen çıkışı yine İspanyol kâfiri tarafından şehîd edilince, bu defa kardeşi Hızır Reis’i bu lâkapla andılar. Hızır Reîs, Osmanlı Devleti Kaptan-ı Deryâsı Hızır Hayreddîn Paşa olduktan sonra da İspanyol kâfirinin dilinden Barba rossa lâkabı düşmedi. Turgut Paşa’ya Dragut demeleri gibi.
“Osmanlı Hâkimiyetinde Tunus” adlı doktora tezim için Tunus’ta mahallî kaynakları incelerken ve ilgili Osmanlıca kaynakları okurken Oruç Reîs ve Hızır Reîs’ten “Barbaros” diye söz edildiğini hiç hatırlamıyorum. Üniversitede tarih okutan, mâlûmât deposu olmayı tarihçilik zanneden elemanlarımızca bu etiketin düşüncesizce Türkçeye aktarıldığı anlaşılmaktadır. Tarihçilikte “duruş” sâhibi olmak çok değerlidir; duruş sâhibi olmak, konuları objektif olarak ele almağa mâni değildir. İnsanımıza, duruş, 1856 yılında İslâhât denilen teslimiyetle kaybettirildi. O devirden kalma bir karikatür vardır: Karakolda bir Müslümanla bir gayrımüslim yanyana durmaktadır. Gayrımüslim, Müslümanı, “bu, bana gâvur dedi” diye şikâyet etmiştir. Karakol görevlisi, Müslüman’a şöyle demektedir:
-Hâlâ anlatamadık mı? artık gâvura “gâvur” demek yasak!
“Din, dil ve ırk îtibâriyle herhangi bir cemâatin diğer bir cemâatten aşağı tutulduğunu gösteren kâffe-i ta‘bîrât ve elfâz u temyîzât muharrerât-ı dîvâniyyeden ilel-ebed mahv u izâle edilecektir.” Kanûnî ehliyet ve evsâfı hâiz her ferd hangi dîne mensûb olursa olsun ‘mekâtib-i askeriyye ve mülkiyye’ye girebilecekti. Vilâyet ve sancak meclislerindeki müslim ve gayrı müslim üyelerin dürüst seçimi için yönetmelikler çıkarılacaktı. (İsmail Hâmi Dânişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.IV, s.175.)
1856 yılındaki fermânın hükmü çoktan kalkmıştır ama, milletin rûhunda bıraktığı iz 170 yıl sonra bile hâlâ canlıdır; pek çoğumuz, gâvura “gâvur” demenin, en azından nezaketsizlik, ayıp olacağını zannederiz. Halbuki, hakaret, aşağılama kasdı olmaksızın, Müslüman olmayanın bu, çok mühim niteliğini belirtmek, kendimize “duruş” kazandırır, duruşumuzu pekiştirir, kim ve ne olduğumuzu hatırlamamıza yardımcı olur.
DURUŞu açıklayalım:
On altıncı yüzyılda İngiliz Kralı Sekizinci Henry karısını boşamak ister, Katolik dîninde boşanmak yasak olduğu için, Papa, bu işe izin vermez. Kıta Avrupa’sında yayılmış olan Protestanlığın, İngiltere’de de zemini vardır, bu uygun zemini de kullanarak Majesteleri 8. Henry, Protestan dinine girer, karısını boşar, İngiltere’de Anglikan kilisesini kurup başı olur.
Krallıkta ikinci adam durumundaki Vice Chancellor Thomas More (Ütopya yazarı), dînini değiştirmez, Katolik kalmakta israr eder. “A man for all seasons” filminde konu çok güzel işlenir: Henry, gelir, gider, Thomas’ı bir türlü ikna edemez, onu Anglikan yapamaz. Sonunda Thomas More, mahkeme tarafından “Krala hiyanet” suçundan idama mahkûm edilir ve başı kesilir. Westminister’de, Thomas More’un, ayakta durduğu, hüküm giydiği noktada bir plaket vardır.
Mantığa göre, ya Thomas More hâindir, Krala karşı gelmiştir, veya Henry büyük zalimdir, uçkurunun keyfi için koca ülkeye din değiştirmiş, buna uymayan Thomas’ı zalimce idam ettirmiştir, değil mi? Siz öyle bilin:
Filim öyle sunulur ki (olaylar, doğru olarak, çarpıtılmadan verilmekle birlikte) şu sonuca varırsınız:
Henry, büyük devlet adamıdır, ülkesini Katolik tahakkümünden kurtarmıştır,
Thomas More ise, samîmî, inancına göre yaşayıp ölen bir mü’min, inançlı kişidir.
Ne şiş yanar, ne kebap!
İngiliz’in bir de Alman tarihine bakışını görelim:
Alan John Percivale Taylor dişli bir tarihçidir, pervasızdır, Avusturya’da öğretim üyeliği yapmıştır, Avrupalı’ların soykırımcı olduklarını The Course of German History adlı kitabında misallerle açıklar. İkinci dünya savaşı sırasında yazdığı kitabının önsözünde der ki:
“Alman tarihi, bir aşırılıklar tarihidir; orta yol yoktur, ya diktatörlük vardır, ya da kaos vardır. Bu iki yana savrulan aşırılığı anlatmak için “oscillating” (sarkaç hareketi) ifadesini kullanır, hükmü patlatır: “Hitler’in ortaya çıkışı, ırmakların denizlere kavuşması kadar bir tesadüftür” der, yâni, böyle berbat bir kavimden böyle lider çıkar, demeğe getirir.
“Hiçbir milletin tarihi böyle bir eleştiriye, dayanamaz, ayakta kalamaz” (can’t survive) itirazlarına karşı, geri adım atmaz: “belgeler öyle gösteriyor” der. Taylor, konuyu objektif olarak, fakat, belli bir “duruş”la, İngiliz duruşuyla sunmuştur.
BİLİNÇ kelimesi, DOĞRU olarak türetilmiştir, şuûr karşılığıdır.
Bil-fiil köküne, isim yapan nç eklenerek, kaideye uygun olarak türetilmiştir.
Birim-ünite karşılığı yanlış olarak türetilmiştir;
Türkçemizde, Bir-mek diye bir fiil olsaydı; “bir defa birmek” anlamına gelirdi, fakat yaygınlık kazanmıştır.
Düşünmek – Kimileri, zannetmek yerine, yanlış olarak düşünmek fiilini kullanıyorlar. Düşünmek, zihnin bir çabası demektir, zan ise tahmindir, hiçbir temele dayanmaz.
Zannetmek yerine düşünmek fiilini kullanmak, düşünceye saygısızlıktır. Düşünmek, o kadar ucuz değildir. Diploma hâmillerimiz, düşünme özürlü olarak îmâl edilegeldikleri için, zannetmeyi düşünmek sanmaktadırlar.
Edim, eylem –“bir kez etmek, yapmak”, “bir defa eylemek” demek olan bu kelimeler, üstelik, fiil değil de, isim olarak ve bir işin hep yapıldığı anlamına kullanılmaktadır.
ESENLEMEK-“Selâm vermek” karşılığı olarak son yıllarda kullanılan bu kelime, uydurma değildir: Süleymâniye Kütüphânesi’nde, Darîrî’nin yazma eserinde bu kelimeye rastladığımı hatırlıyorum. O kitapta, ‘Hz. Ali’nin (R.A.), görevle gönderildiği bir yere gittiğinde uğradığı bir kabiledekileri esenledi’ğini okumuştum.
Gerçekleştirmek – yapmak, etmek, eylemek, işlemek, icrâ etmek, irtikâp etmek, yerine bu kelimeyi kullanmak moda oldu.
Gerçekleştirmek; yapılan iyi, güzel bir işi, hareketi anlatmak için kullanılmalıdır: Hükümet, hızlı tren uygulamasını yurt genelinde gerçekleştirdi.
Bakanlık, üreticinin fiyat umudunu gerçekleştirdi. Enflasyonu azaltmak gerçekleştirildi, gibi.
Ama, kimi tv kanallarında, haber sunucusundan, hırsızların filân ülkede banka soygunu gerçekleştirdiğini işitebilirsiniz.
Geçtiğimiz Perşembe –Doğrusu: “Geçen Perşembe”dir.
Geçen Perşembe günü kitapçıya gittim, deriz. Türkçe’de doğru olarak kullanılan söyleyiş yerine, Batı dillerine özlem duyan, Türkçe’nin o dillerin hepsinden daha eski, köklü, mantıklı olduğunun farkında olmayan okumuş câhillerce bu ters söyleyiş getirilmiş ve yayılma yoluna maalesef girmiştir.
Biz zamanı NASIL geçeriz? Zaman bizim üzerimizden geçip gidiyor; zamanın içinde yaşıyoruz.İngilizcedeki To spend time ifâdesinin etkisi altındaki aşağılık duygusu taşıyan sunucunun marifetidir.
Televizyon kanallarında sunucu olarak Türkçeyi iyi bilen, en azından Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Şarkıyât Bölümü mezunu gençler yerine, kolej mezunları görevlendirilince, böyle çarpık işler oluyor. Türkçemizde, Arap, Fars kökenli olup da Türkçeleşen, bin yıldır kullandığımız kelimeler mi daha çoktur? Fransızca, Almanca gibi Avrupa dillerinden girmiş olanlar mı?
HAK – Hak kavramı, tamâmen ve yalnızca İslâm’a mahsustur. İslâm dışında, bu kavramla ilgili kelime yoktur. Gelişmiş, ileri kabûl edilen, öyle zannedilen Avrupa dillerinde Hak kavramını, fikrini, düşüncesini, duygusunu anlatacak bir kelime YOKTUR; çünkü bu kavimdeki insanların gönlünde, zihninde Hak diye bir anlayış, kavram YOKTUR:
İngilizce’deki true, correct, right, real, fair, due, genuine, share, belonging, kelimelerinden HİÇBİRİ, Hak demek değildir. Bunun için olmalıdır ki, İngilizcede Hukuk Fakültesi’nin adı Law School’dur (Kanun Okulu).
Fransızca’daki droit (druva) kelimesi de hak demek değildir.
Hukuk’ta Hak kavramı, Haklı olmak çok mühimdir. Bir olay, yasal olabilir, ama hakka uygun olmayabilir: Binanızın önüne, karşısına, belediye yönetmeliğine, kanunlara uygun olarak bir binanın yapılması, kanuna uygun olabilir, ama, o binayı yapan, diğer binadakilerin ufkunu kapattığı için asla haklı olamaz.
Bu konuya Müslümanlar çok dikkat etmişlerdir. Osmanlı yönetimindeki Cezâyir’de, binalar, deniz kıyısından başlayarak geriye doğru kademe kademe yükselmiştir.
Safranbolu evlerinde de bu duruma dikkat edildiği görülmektedir.
Japonya’da yüksek binadakilerin, güneş açtığı zaman binalarının gölgesinde kalan binalardakilere tazminat ödedikleri bilinmektedir.
Gurûr-Aldanmak, aldatmak demektir.
İnil Kâfirûnu illâ fî Gurûr. Mulk (67) Sûresi, 20.
Kâfirler ancak bir aldanma içindedirler.
We mel Hayâtud Dunyâ illâ Metâ‘ul Gurûr. (Âlu ‘İmrân (3) 185.)
Dünyâ Hayâtı aldanma metâından (sâhipliğinden) başka bir şey değildir.
We Garrahum fî diynihim Mâ Kânû Yefterûn. Âlu ‘İmrân (3) 24.
Uydurdukları bu şeyler, dînleri hakkında onları aldattı.
Yâ Eyyuhel İnsânu, Mâ Garrake biRabbikel Keriym? (82)( İnfitâr (6).
Ey İnsan! Kerem Sâhibi Rabbin hakkında seni ne aldattı?
(Yaşar Nuri’nin; “Allah’la aldatmak” diye YANLIŞ anladığı âyet-i kerîme.)
To be proud of …,“-le öğünç duymak, -le iftihâr etmek”, deyimini, İngilizce bilgisi, Türkçe bilgisinden daha iyi olan Medya bülbülleri, YANLIŞ OLARAK, “-le gurur duymak” diye çevirmişler ve öylece yayılmıştır.
İLGİ kelimesi, İl-mek fiil köküne -gi eklenerek yapılmış isimdir, kurala uygun olarak türetilmiş mânâ ismidir, alâka karşılığıdır, doğrudur.
İlginç-Türkçemizde, il-mek; asmak, iliştirmek demektir. nç yapım eki, fiil (masdar) köküne eklenerek isim veya sıfat yapar:
Sev(i)nç: isim, kıv/a)nç: isim. Utanç; isim.
Gül(ü)nç: sıfat. Kork(u)nç: sıfat.
İlgi-mek diye bir fiil YOKTUR ki, bu fiilden türetilen ilginç doğru olsun: YANLIŞ meydana getirilmiştir; nikâhsız ilişkiden meydana gelen gibidir.
İzlemek – Bu fiilin doğru kullanılışı; avcının avını izlemesidir: Avcı, avını izler.
Bu fiilin seyr etmek yerine kullanılıyor olması, doğru değildir; Türkçe bilgisi zayıf birinin kuyuya attığı bu taşı kırk kişi çıkarmakta zorlansa gerek. Tv de konuşurken bu fiili kullanan bazıları “sayın izleyiciler” diyerek onları avcı yerine koymaktadırlar.
Konum – kon köküne eklenerek yapılmış olan bu kelime “bir defa konmak” anlamına gelmeli; fakat, bir yerin mevkiini göstermek için kullanılmaktadır.
Mesele; Türkçe düşünmek meselesidir.
MÜTEŞEBBİS- Bu kelime karşılığı girişimci uyduruldu, kullanılıyor. Müteşebbis, ‘şebes’ten türetilmiştir: Şebes, kene demektir. Müteşebbis de: işe kene gibi yapışan, kolay kolay bırakmayan, demek olur; bizim türettiğimiz bir kelimedir. Araplar, Müteşebbis kelimesini o mânâda kullanmazlar; “teşebbüs etmek” için: muhâvele fiilini kullanırlar.
Ortam– Bu kelime, ORTA kelimesine M eklenerek yapılmıştır.
M, fiil (masdar) köküne eklenerek “bir defa oluş” anlatır:
Doğ-araya kaynaştırma sesi U giriyor: doğ(u)m: DOĞUM.
Öl-(ü)M: ÖLÜM.
Canlı, BİR DEFA doğar, bir defa ölür.
Ortam: bir defa ortamak? demek olur ki HİÇBİR anlamı yoktur.
Bu kelime yerine, zemîn, durum, şart, yer, hava, geliş, çerçeve, akım, gibi kelimeler kullanılabilir:
Bu durumda, bu zeminde, bu şartlar altında, bu çerçevede, bu gelişte, bu havada, bu cereyanda … gibi.
Paylaşmak – Bu fiil, Türkçe’de, maddî, gözle görünen, elle tutulan nesneler için kullanılır:
Vefât edeninin mîrâsı paylaşılılır: Dört Kardeş, babalarından kalan malları paylaştılar, her biri, koyun sürüsünden payına düşen koyunları aldı. (Babalarından 200 koyun kalmıştı, her birinin payına 50 koyun düştü.)
Görüldüğü gibi, paylaşılan nesne azalır, ortada, paylaşılmadan önceki miktardan bir şey kalmaz.
Kimi Türkçe bilmeyen diplomalı câhiller ise, bilgi paylaşır, haber paylaşır, mânâ ismi olan bilgi’yi vermek, öğretmek, haber’i nakletmek, vermek, -tatildeki, pek kullanmadığı- aklına gelmez. Görüş, kanâat; bildirilir, ifâde edilir, paylaşılmaz. Bir görüşü paylaştığını bildiren, o görüşü KAÇ KİŞİYE paylaştırmıştır? Her birine ne kadar görüş payı düşmüştür?
Siyer- Bu kelime, “siyretler” demektir. Eskiden, Peygamberler Târihi, Siyerul Enbiyâ (Nebîlerin Siyretleri) adı altında okutulmakta olduğundan, tek Peygamberin siyreti okutulurken, siyretyerine dikkatsizlikle, düşünmeksizin siyer demektedirler. Düzeltilmesi iyi olur, yanlış alışkanlığın devam etmesi iyi bir şey değildir.
Tüm – Kayseri yöresinde, bölünmemiş, yekpâre ekmeğe “tüm ekmek” denildiğini, rahmetli Prof. Yusuf Kılıç söylemişti.
Buna göre; “tüm insanlar”; Allah korusun, kazaya uğrayıp da kolu, bacağı eksilmemiş, “bedeni bütün” insanlar, demektir.
Okumuş câhil, aydın etiketli birisi, “tamam”, “hepsi”, “bütün” yerine bu kelimeyi ortaya atmış, maalesef, oldukça yayılmış.
Uçak – Eskiden kullanılan Tayyare kelimesi yerine, aceleyle, yanlış uydurulmuş bir kelimedir. Türkçe’de K, fiil köküne eklenerek yer (mekân) ismi yapar:
Dur(a)k: durma yeri. Sap(a)k: sapma yeri. (a): kaynaştırma sesi.
Konak, barınak, sığınak, tapınak (mâbed), tünek (tavuğun tünediği yer) gibi.
Uçak: uçma yeri: hava alanı veya pist, karşılığı olmalıydı.
Uçma âleti: uçku, olabilirdi.
Ulus – Mongolca memleket, ülke demek (Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olup Doğu tıbbına göre tedâvi yapan Tsendorj {Doğuş Bahadır} dan alınan bilgidir.)
Mongolca “ulus” kelimesine, Avrupa dilinden -al eklenerek yapılan ULUSAL kelimesinde, görüldüğü gibi 2 gülünç, acıklı YANLIŞ vardır:
1.Ulus, millet değil, ülke demektir.
2.-al, Türkçe değildir; sözlüğü, Divan-ı Lügaat-it Türkten yüzyıllaca sona yazılabilmiş olan Avrupa dillerindeki nisbet, âidiyet ekini almak, koyu cehâlet ve aşağılık duygusu eseridir. Millî yerine bu kelimenin kullanılması doğru değildir.
(Mongol: Çingiz Hân’ın kavmi. (Kazaklar, “Şıngıs” derler, Cengiz değil, yâni.)
Moğol ise, içinde Türk boylarının da bulunduğu federasyon imiş; Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesi Öğretim Üyesi Kaldıbay Mirza’dan 2005 yılında orada bulunduğum sırada öğrendim)
Millet, dîn demektir; Müslüman, kabre yatırılırken “’Alâ Milleti Rasûlillâh” denilerek uğurlanır. Türk Milleti, 1000 yıldır İslâmla öylesine yoğrulmuş, özdeşleşmiştir ki, nasyonalizmi Milliyetçilik diye benimsemiştir. Araplar ise, nation kelimesini, doğru olarak, “kavim” diye kabûl ederek, “nationalism”i, “el kavmiyye” diye tercüme etmişlerdir.
Osmanlı, İslâm dışındaki inanç zümrelerini Millet Nizâmı ile düzenlemişti: her milletin (Yahudi, Rum, Ermeni, Katolik, Ortodoks, Süryânî) başına, kendi inancından bir yetkiliyi getirmiş, onların işini kendisine bırakmış, dillerine, kültürlerine, geleneklerine müdâhale etmemiş, onları assimile yoluna gitmemiş, en medenî yolu tutmuştur. Batı, medeniyette, insanlıkta, Osmanlı’nın eline değil, ayağına su dökecek seviyede değildir. İstanbul’un fethinden beri 573 yıl geçmiş olduğu hâlde, Rum gençler, Patriğin denize attığı Haçı çıkarma geleneğini sürdürmektedirler. Osmanlı, Avrupa’lı gibi davransaydı, Sırp, Yunanlı, Bulgar sayısı, Amerika’nın yerli halkı Kızılderililer kadar kalmış olurdu, bu kavimlerin dilleri unutulurdu.
Bir Macar araştırmacı şöyle diyor: “Osmanlılar beş yüzyıl boyunca bize hayat hakkı tanımasalardı; her gün 1 gayrımüslimi öldürselerdi bugün ne Yunan, ne Sırp, ne Bulgar, ne de Romen halkı kalırdı.”
***
30 Haziran 2026
