Arvasî ve İleri Türk Milliyetçilik Tasavvurunun Tıkandığı Noktalar

Arvasî’nin Türk-İslâm sentezi yerine Ahmet Er’den mülhem Türk-İslâm Ülküsü diye öneride bulunması, buna dair temellendirmeleri ve “İleri Türk Milliyetçiliği” diye sunduğu ilkelerin genellikle sağ muhafazakâr kesimin tamamına hitap etmediğini 1980 öncesini de yaşayan biri olarak söyleyebilirim. Bunun dışında onun demokrasi ve milliyetçilik tasavvurunda “Tarihin en büyük irtidat ve İlhâd hareketi olarak gördüğü komünist öğretinin yeri olmadığına göre  toplumsal birliktelik nasıl sağlanacaktır? Tam ifadesiyle tanımlaması şöyle: “Mürtedlerin» (İslâm’dan dönenlerin) ve «mülhidlerin» (Allahsızların), zorla, silâhla ve hile ile İslâm ülkesinin ya tam anımı veya bir kısmını istilâ edip hâkimiyetleri altına almaları ve «kurtarılmış bölgeler» ihdas etmeleri halinde, oraları «Dâr-ı Ridde» (İslâm’dan dönenler ülkesi) adını alır… Günümüzün en korkunç «irtidat» ve «ilhad » hareketi ise komünistliktir Tarih, «İrtidat» ve «İlhâd» hareketlerinin bu çapta büyü ­ büğünü kaydetmemişti.”Arvasî, Türk İslam Ülküsü II/397)

 Arvasi, “İleri Türk Milliyetçiliği”nin ilk ilkesinde “Bütün insanlığın mes’ut olmasını istiyoruz” diyor. Gerçi 7 ilkede “Başka milletleri ekonomik, kültürel, sosyal veya politik baskı altında tutan ve sömüren akımı milliyetçilik olarak değil, emperyalizm olarak tarif etmek gerekir. Amaç ve iddiası ne olursa olsun her türlü emperyalizmi gayri meşrû addederiz” diyerek komünist öğretiyi en büyük İlhâd hareketi ve emperyalizmin tetikçisi olarak gayri meşru gördüğünü söylemişti. Ülkede bu öğretiye mensup olan vatandaşlarımız ne olacak sorusu hala askıda kalıyor?

Buna cevap olarak “İleri Türk Milliyetçiliği”nin 7 ilkesinde “En önemli ve ilk amacımız bugünkü yurdumuzu ve halkımızı ekonomik, kültürel, sosyal ve politik yönden modernleştirmek, güçlendirmek, yabancı ve zararlı etkilerden kurtarmaktır” denilebilir. Bu durumda komünist öğretiyi İlhâd olarak İslâmiyetin ilk dönemlerinde olduğu gibi hüküm verilmek mi isteniyor, yoksa nasıl buyabancı ve zararlı etkiden kurtulunacaktır?

Alevî-Sünnî sorununa bulduğu çözüm önerisini de hatırlayınca, bu bağlamda “Hâkimiyet milletindir” diyenlere sorduğu şu soruyu hatırlayalım: “Bu millet, hangi millettir? Milletin adını vererek ve üstüne basarak konuşmak gerekmez mi? O halde, neden cümleyi eksik bırakıyorsunuz?” Sizin tarif ettiğiniz şekilde Alevî-Sünnî çözümünü kabul etmeyen veya İlhâdlık hareketi diye sunduğunuz sosyalist-komünist öğretiyi ülkenin çıkarına olduğunu savunanların sizin Türk milleti tarifinizde yer almadığı açık.

            “İleri Türk Milliyetçiliği”nin 10 ilkesinde “Milliyet ve din şuurunun insanlığı böldüğü ve savaşlara sebep olduğu görüşünü reddediyoruz. Savaş güvercinler ve kelebekler için dahi vardır. Savaş insanların icadı değil, bir var olma kanunudur. Dinler ve milliyetler savunma ihtiyacından, birbirlerini sevmek ve korumak arzu ve ihtiyacından doğmuşlardır. Kaldı ki felsefeler, doktrinler, din ve milliyetler kadar çatışma sebebi olabilirler. Bu durum bütün felsefe ve doktrinlerin düşmanı olmayı gerektirmez” diyorsunuz.  Sizin sunduğunuz çözüm önerisini kabul etmeyen Alevî ve komünistlerle savaş mı açılacaktır?

 “İleri Türk Milliyetçiliği”nin 11 ilkesinde “ Sosyal olayları tek faktörle izah etmeğe çalışan görüşlerin karşısındayız. Sosyal hayatı ve sosyal oluşları kompleks ve çok yönlü kabul ediyoruz. Sosyal olaylardan birini diğer sosyal olayların temeli yapan her türlü taassubu ilim reddeder” ifadeniz gereği bunları olduğu gibi kabul edip, bir diğeri ile çatışmadan bir arada yaşama sanatı üzerinde düşünmek daha rasyonel olmaz mıydı? Üstelik laiklik ile Türkiye Cumhuriyeti bu sorunu çözmesine rağmen bu keskin dil kullanımınızın ülkücüleri radikal İslâmcı gruplara veya tarikatlara yöneltmez mi? Türkeş’in laiklik vurgusu bu noktada önem kazanıyor. 1980 ihtilalinden sonra özellikle tarikatlara yönelim arttığını da görünce, (metnin başında söylediğim) MHP’den ayrılındı mı, yoksa İslâmcı radikal söylemlere sahip olanların tasfiyesi yani ayrılmaları için gerekli ortam oluşturuldu mu sorusu tekrar önem kazanmaktadır.

 “12 Eylül 1980 Askerî Darbesinin Mağdurlarında Geçmişle Yüzleşme” adlı çalışmada “ 12 Eylül öncesi dönemde, Ülkücülerde ortak olan görüş, sol hareketin ülkeyi Sovyetler’e peşkeş çekmeye çalıştığı ve ülkücülerin de vatanı korumak üzere tam bir inanmışlık içinde komünistlerin, Bolşeviklerin karşısına çıktıklarıdır. Ülkücü hareket içinde yer almış tanıklar darbe öncesi dönemi “savaş”, “kavga”, “kavga yılları”, “ağır yıllar”, “kardeş boğazlaşması”, “cinnet ortamı”, “senaryo”, “oyun”, “sosyal şiddet”, “kör şiddet”, “komutan”, “nefer”, “savaşçı”, “sağda ve solda vuruşanlar”, “ihanet çemberi” gibi kelimelerle birlikte anmakta ve dönemi tanımlamak için bu kelimeleri kullanmaktadırlar. Ülkücü tanıklar, diğer ideolojileri savunanlara yönelik çok açık bir şekilde ifade etmemiş olsalar da bir saygıdan söz etmektedirler. Bu saygı savundukları fikirler için ölümü bile göze alan, ağır işkenceler gören bu kişilerin “inanmışlığına” duyulan bir saygıdır.”

 Bu ifadelere baktığımız zaman cezaevlerinde yaşamış olan ülkücülerin Arvasî’nin söyleminden etkilendiği ama neticede önemli bir kırılma yaşayıp daha rasyonel öz eleştiriler getirildiği görülmektedir.

 “İleri Türk Milliyetçiliği”nin 14. Maddesinde Arvasî, “Biz ekonomik ve sosyal problemlerimizin çözümünde teolojik, felsefî, yahut doktriner hal çareleri yerine bilimsel metotları kullanmayı esas alıyoruz. Bütün iddia ve hükümler ilmin tasvibinden geçmelidir.” diyor, ama Alevî-Sünnîlik meselesinde tamamen teolojik ve doktriner hal çareleri arıyor, artık bilimsel metotlar kullanmaktan neyi kastediyorsa, tarihsel okumalar ve önerdiği çözüm yollarının hiçbir katkısının olmadığı görülmektedir. “İleri Türk Milliyetçiliği”nin 15. ilkesinde “Hiçbir kişi, parti, görüş ve inanış putlaştırılamaz; ilmin tenkidinden kurtulamaz. İlim hürdür, güdülemez ve aldatılamaz ” der. Bununla birlikte gerek İslâm tarihi gerekse Osmanlı Devleti okumalarına dair görüşün tamamen ideolojileştirildiği, duraklama dönemine kadarki padişahları putlaştırdığı görülmektedir.

 “İleri Türk Milliyetçiliği”nin 16. ilkesinde “Ne kişiler cemiyete köle olmalı ve sömürülmeli, ne de kişiler cemiyeti köleleştirmeli ve sömürmelidir” 17. ilkesinde “Toplumun nizamına uymak istikrar için zarurîdir”  ifadelerine bakınca, aslında kendisinin ideolojileştirdiği bir nizam olduğunu ve buna uyulmasını istikrar adına talip ettiği görülmektedir.

Eğer uymayanlar olursa ne olacak sorunun cevabı ise devamında şöyle verilmektedir:  “Bunun gibi fertlerin nizamı değiştirmek arzusu da yenileşmek için şarttır. Her iki teşebbüse de fırsat ve imkân tanımak gerekir. Hatta toplum ve fert çatışmasında tarihî tekâmül ferdin ve yenileşmenin lehine gözükmektedir.” İlhâd hareketi olarak gördüğü komünistlerin değişim isteme hakları bu çerçevede nerede diye sormanın anlamı yok. Çünkü “Ferdin elde ettiği hak ve hürriyetlerini elinden almak, artık mümkün olamayacaktır” fert tanımının meşru anlamda sadece Türk-İslâm ülküsünü benimseyenleri içerdiği görülmektedir. Çünkü “Ferdi yutmak isteyen komünizmin çabası boşunadır.” Bunları söyledikten sonra “Topluma isyan etmesini öğrenen ferte kovan nizamı içinde kendi varlığından habersiz, ferdî şuurdan yoksun yaşayan amele arı durumuna döndürülemiyecektir” ifadesini ise siz okurların yorumuna bırakıyorum.

Şimdi bu tespitlerini İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri olarak verdikten sonra “Rabbin canlı ve cansız bütün varlıklara, bütün renk ve farklılıkları içinde topyekûn İnsanlığa şefkat ve merhameti ile muamele eder. İslâm’ın bu ruh ve imanını taşıyan Yûnus Emre, bütün varlıkları kuşatan bu şefkat ve merhamet duygusunu şöyle dile getirir; «Cümle yaradılmışa, bir göz ile bakmayan, Halka müderris ise hakikatte âsidir»”

Bu tespitler oldukça önemli ve toplumsal karşılığı olan hususlara işaret ediyor. Peki Arvasî’nin çözüm önerilerini kabul etmeyen komünistler ve Alevîlerin bu tespitlerdeki yeri ne olacaktır? İslâmiyetin ilk döneminden itibaren gözüken iktidar çatışmalarına meşruiyet aramasının teolojik temeli mümin, fâsık, kâfir, münafık ve ilhâd terimleriyle temin edilirken benzer tavrın devam ettirildiği söylenirse ne olacak?

Sol gençliğe ulaşma imkânı gözükmüyor, Akıncı gençlikte karşılığı olmadığını Türk Milliyetçileri yakinen biliyorlardı. Ülkücü gençlik içinde de ayrıma gidildiğine göre, bunların dışında duran ve ülkedeki çatışma ortamının bitmesini isteyen genel Anadolu insanına sık sık kullandığı “şuur ve iman” terimlerinden dolayı ulaştığını varsayalım. Ama devamında söylediklerinin Türkiye Cumhuriyetinin geneline hitap etmesi mümkün mü?

Arvasî’nin gönlünde yatan “parlamenter demokrasi”de ne “parti” var, ne de “partiler” var ne de “particilik”…. Ben “partisiz bir parlamenter sistem” mümkündür “Kitle partilerine” dayalı “parlamenter sistemi”, herkes gibi, ben de “kötülerin en iyisi” olarak yorumluyorum” der. Devamında bunu ister bir “fantezi” sayın ister bir “ütopi” kabul edin, gönlünde ve vicdanında bunun yattığını ve özlemini çektiğini söyler. Ülkücü zihinleri örtücü terimlerden kastım budur, kulağa hoş geliyor, ideolojik güçlenmeyi sağlıyor, ama pratikte karşılığı nedir? Peki bu nasıl olacaktır diye soranlara şöyle cevap vermesi bu örtücülüğün örneğidir: “İş, o noktaya gelince açıklaması kolay”

Türk-İslâm Ülküsünde «Millî Demokrasinin Anayasası, «milli vicdanda» duran bir «iman âbidesidir. Anayasa, herhangi bir zümrenin hasis menfaatlerinin paravanı değil, ona gönülden inanmış «Ülkücü kadroların» aşk ve aksiyon kaynağıdır. «Seçim», «Hakk’ın hâkimiyetine» inanmış kitlelerin «milli iradesinin» hür ve samimi tecellisini istemek demektir. Parlamento, bu «millî iradeyi» temsil etmek sorumluluğunu ateşten bir gömlek gibi giyen «milletvekillerinin»- toplandığı mukaddes bir meclistir. Devlet Başkanı, ya doğrudan doğruya milletin veya temsilcilerinin seçtiği, «Anayasa» ile sınırlı, en büyük yetkilidir ve aynı zamanda «icra’nın başıdır». O, mukaddes Anayasanın emrinde ve millet adına «hükümet» olmakla mükelleftir; kadrosunu ve yardımcılarını kendi tayin eder. Herhangi bir parti kaygısı ve endişesi taşımaz.”

Milletvekillerinin yaptığı Anayasa’ya kutsallık atfedilmesi ne anlama gelir veya zihnindeki kurgunun ilahi açıdan kutsandığı anlamına mı gelir? Bunu şu ifadelerinden anlıyoruz: “ Bütün âlem, insanın emrine ve istifadesine verilmekle beraber, «Mülk Allah’ındır». Fertler ve cemiyetler «bu mülkü», ilâhî bir emanet olarak, adaletle ve merhametle tasarruf edeceklerdir. Herkes elde ettiği ekonomik gücü, Allah için ve Allah yolunda sarf edecektir. İstismar yasaktır. Bu nizamda insanlar, mükâfatlarını sadece Allah’tan beklerler; bu sebepten kişiler vb. gruplar adına dikilen heykel vb. âbidelere rastlanmaz. Ulvi nizamın savaşçıları, «Allah ’tan başka ilâh yoktur» diyerek meydan okurlar, nimetler Allah’tan, şükran Allah’adır.” Bütün insanlığın «âlemşümul bir anayasaya» ihtiyacı var diyoruz, bu, beynelmilel bir anayasa demek değildir. Tamamen aksine, insanlık âlemini, «bir erkekle bir kadından yaratan ve birbirleri ile tanışsınlar diye, şubelere (kavimlere, milletlere) ve kabilelere ayıran ve Allah yolunda fazilet yarışma» davet eden, ferdi cemiyetin, cemiyeti ferdin tahakküm ve baskısına terk etmeyen, insanları, Allah’tan başkasına «kul olmamaya» çağıran renk ve ırk farklarının istismarını önleyen, her türlü «istibdadı» ve «zulmü» reddeden, insanın «fıtratına» uygun olarak «şerefini» yücelten ezelî ve ebedi hükümler demektir. “Bunun ideal insan nizamı olarak asrı saadeti gördüğü dönemde gerçekleştiğini söylemesi kadar zihinleri örten ve putları kırayım derken zihni putları ne kadar yaygınlaştırdığı görülmektedir.

            İslâm tarihini mukayeseli ve eleştirel okuyanlar bilir ki, o dönemde peygamberimizin vefatıyla birlikte başlayan gerilimlerin, yönetici kavramını halife seçimleri, dört halifenin uygulamaları bağlamında düşündüğümüz zaman ideal insan nizamının oldukça kanlı geçtiği görülmektedir. Nitekim Cemel, Sıffın, Kerbela ve (Sünnî söylemlerde hiç bahsedilmeyen) Harre iç çatışmalarını düşündüğümüz zaman dönemin metafizik ve epistemik boyutlarının bilerek ihmal edildiği ve Ülkücü gençliğinde aslında zihinlerinin gerekli bir öteki çatışması için örtüldüğü önermesi güçlenmektedir.

            Günümüz siyaset felsefesi terminolojisiyle söyleyecek olursak, filozoflar, ilk dönem politik irrasyonalizmi yani kabilecilik (patrimonyal/ebevi) nizama dönüş çabalarının ortaya çıkardığı kargaşayı politik rasyonalizm ile aşmaya çalışmışlardır. Bundan kasıt, toplumsal düzenin tesisi ve politik hayatın kuruluşunda aklî çıkarımları önceleyip bireylerin ve içinde kullandıkları grup veya cemaatlerin öznel veya kültürel ön yargıları yerine rasyonel ve etik temellendirmeleri geçirmeye çalışmaktır. Nitekim düşünce tarihine birazcık okumalar yapan bir kişi bile Müslüman filozofların bu çatışmacı (teolojik) dilin diyalektik/cedeli yönteminin ortaya çıkardığı bu dışlayıcı/tekfir edici tutumundan uzak durarak, hakikate dair söylenilenlere dikkat eder.

Etik politik bir sistem kurma sürecinde Farabi’nin önemini anlayan ve “kendisinden sonra gelecek İslam alimlerini de (İbn-i Rüşt, İbn-i Bacce, İbn-i Sina vd.) hem felsefe olarak hem de bu felsefesine oturan siyaset teorisi olarak derinden etkileyen birisi olarak gören” Tayfun Er,  Osmanlı Devleti’nin yapısına baktığımızda da Platon’dan Farabi’ye bu modelin bir benzeridir, der.  “Aslında olan, Platon un görüşlerinin İslamiyet’e uygun hale getirildiği, eklektik bir harmanlamadır. İslam Felsefesi’nin Helen’den aldığı analojiyle, evrenin oluşturan dört unsu (ateş, su, toprak ve hava) gibi toplum da dört iş bölümünden (asker, ulema, tüccar ve üretici) oluşuyordu ve başına da filozof-kral gibi bilge padişah geçirilmesiyle biçimlenen bir siyaset felsefesi vardır. İslam Devleti’nin ilahi kaynağa göre meşruiyeti de böylece sağlanır.” Sosyalist gelenekten gelen Er’e göre bu “Bu toplumsal yapının adı Nizam-ı Alem’dir. BBP’nin (Büyük Birlik Partisi) yan kuruluşu olan Nizam-ı Alem Ocakları’nın (şimdi ismi Alperen Ocakları oldu) isminin düşünsel kaynağı Platon’dur.”

Buna rağmen Arvasî’ye ulvi nizam nasıl gerçekleşmiş diye soracak olursanız şu cevabı görebilirsiniz: “İslâm Dünyası’nda “Hülefa-i Râşidîn” döneminden sonra, kısa bir “fetret dönemi” yaşanmış; bunu takiben “Emevîler Dönemi”nde yeni bir silkinişle ayağa kalkılmıştı. Bir asır süren hareketli bir gelişme döneminden sonra ikinci bir “fetret dönemi” başlamış, sonra  “Abbasî Hamlesi” gelmiş ve İslâm Dünyası, yeniden ayağa kalkmasını başarmıştı. Bu verimli dönem milâdî 10. asra kadar sürmüş ve İslâm Dünyası, tekrar üçüncü bir “fetret dönemine” girmişti.

Yine kendi ifadeleriyle söyleyecek olursak, günümüz İslâm dünyasında “Devletimizin dini İslâm’dır” demelerine rağmen, hemen hemen hepsi, bu maske altında bildiklerini okumaktadırlar. Böyle siyasî kadroların idaresi altında bulunan ülkelere «İslâm Devleti» adı verilmez. Şu veya bu emperyalist emellere veya yabancı ideolojiye hizmet eden kadrolar, gerçek birer sahtekârdırlar ve Müslüman milletlerin birer sömürge statüsü içinde ezilmelerine âlet olmaktadırlar” der. Ama bunların ilk dönem siyasal çatışmalarından beslendiğini örter.

Yazıcıoğlu’nun net ifadelerini, Arvasî etkisinin azalması olarak görmemin sebebi işte bu gerekçelerden dolayıdır. Bu noktada Türk Müslümanlığı teriminin ne derece kapsayıcı olacağı hususu üzerinde duralım. Fakat burada Hanefî-Mâtürîdî-Yesevî sacayağı üzerine kurulu bir Türk Müslümanlığı tasavvurunun ülke içinde Arvasî’nin yetiştiği bölgede yani Kars-Iğdır bölgesinde yoğun yaşayan Şiî-Caferî, Güneydoğu’da yoğunluklu yaşayan Sünnî-Şafii Müslümanların ve geleneksel Alevî-Bektaşi öğretisine göre yaşayan vatandaşlarımızı, ve yeni göçmenlerle birlikte az sayıda da olsa Hanbeli ve diğer mezhep sahibi vatandaşlarımızı kapsamadığına dikkat etmek gerekir.

             Buna ilaveten yakın komşularımızda yaşayan yani Suriye-Irak-Güney Azerbaycan ve Azerbaycan devletinde yaşayan ve Şiî-Caferî fıkhına göre amel eden Türkmen soydaşlarımızı içermediği de ortadadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı-Safevi gibi Türk devletinin ekonomi politik çatışmalarında mezhep farklılığını meşruiyet aracı olarak kullanması angajmanı taşımadan laiklik ilkesi ile farklı dini tasavvurları bir arada yaşamalarını hukuken temin etmesi bu açıdan önemlidir.

Ona göre Alevî-Sünnî farklılaşmasının ortaya çıkardığı sorunları çözmek son derece kolaydır: İslâm’a girdikten sonra Türkler, «Alevîmeşrep Sünnîler» olduklarını,  Sünnî bir ailenin çocuğu olan Şah İsmail’in Batı Türklüğünün bu özelliğinden istifade etmeye kalkışan lider olduğunu söyler. “İran’dan sonra, Anadolu Türklüğünü de kontrolü altına almak için, Türk milletinde mevcut olan «coşkun Hz. Ali ve Ehlibeyt sevgisinden» faydalanmanın yollarını araştırmıştır. Öte yandan Türk ve İslâm dünyasının liderliğine oynayan Yavuz Selim Han, Şah İsmail’in bu oyununu görmüş ve bozmuştur. Nitekim, başarıya ulaştıktan sonra, Sultan Yavuz Selim Han bütün dünya Müslümanlarının da lideri (Halifesi) olmayı başarmıştır, «Sünnî» ve «Alevî» bütün İslâm dünyasını, bu çapta toplayan başka bir Yavuz Selim var mıdır bilmem” demesinin günümüz Anadolu’sunda birlikteliği mi besler, yoksa ayrışmaya katkıda mı bulunur diye sormak gerekir. “Hz, Ali’ye aşk ile bağlı olan Yavuz’u, «Alevî» düşmanı» tanıtmak büyük haksızlıktır; o, gerek Türk dünyasını, gerek İslâm dünyasını, bölmek için uydurma çatışma kampları hazırlamak isteyen hırslara ve kötü niyetlere karşı çıkmış, birlik ve bütünlük için savaşmış bir Türk büyüğüdür” tespiti sağ-muhafazakar kesimin belirli bir kısmı dışında tekabülünü yeni açılan boğaz köprüsüne verilen isimlendirmeler sırasında ortaya çıkan tartışmalardan anlaşılabilir.

Arvasî’ye göre Alevîlik ve Sünnîlik probleminin çözülmesi için “yanlış «lâiklik» telakkisine ve kompleksine kaptırarak problemi «oluruna bırakmak» asla doğru değildir. Zaten her iki terim de Peygamberimizin sünnetine uyanlar ve Hz. Ali soyundan olanlardan türetilen bu iki kavram birbirine zıt değildir ki, der. On iki imamı Ehli Sünnet’in imamları olarak görür ve herkesin bilmesi gerektiğini, bunları Şia’nın imamı olarak görmenin gaflet olduğunu söyler.

Bu noktada Arvasî’nin laiklik tasavvurunu biraz daha açmak gerekir. Çünkü Türkeş’in laiklik ve Türk-İslâm Sentezi vurgusu bir aradaydı. Arvasî’nin laiklik anlayışına tasavvuru içeren cümleleri şunlar: “Mevcut Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre kişiler “dîndar” veya “dînsiz” olabilir, ama devlet “laik”tir ve bu “dînsizlik” demek değildir. Böyle olunca, bazı art niyetli kimselerin, dînsizliklerini “biz laikiz” diyerek gizlemesi ve bu ilkeyi “dîn aleyhtarlığı” biçiminde propaganda etmesi suçtur. Kaldı ki, “laiklik” ancak, hükmî şahsiyetler için söz konusu olabilir. Yoksa, herkes bilir ki, kişiler ya bir dîne inanırlar veya inanmazlar. Görünen odur ki, her şey gibi “laiklik kavramını” da istismar etmek isteyenler vardır. “

Ona göre, bu tavrı takınarak ve dine ilgisiz kalarak ’ülkemizde, son yarım asır içinde meydana gelen, «dini gelişmeler» ciddiyetle takip edilemedi. Devletin kendi temel prensipleri ile ters düşmeden, gerçek, ciddi, dosdoğru ve samimî bir din eğitimi vererek gençlerimizi koruyamamıştır. Oysa İslâmiyet’in «dosdoğru» anlatılması, çok kolaydır. Çünkü İslâm dininin kaynaklan, dost düşman herkesin de kabul edebileceği bir biçimde, apaçık ortadadır. Aynı «Mukaddes Kitaba» ve aynı «Peygambere» inanan insanları, bir araya getirmek pek âlâ mümkündür”

2002 yılından itibaren iktidarda bulunan AKP dindar nesil projesinin aslında bu önermeler üzerine kurulduğunu, İHL ve yeni ilahiyat fakülteleri açıldığını ama neticede deizm ve ateizm tartışmalarının daha da yaygınlaştığını görmek Alevî-Sünnî meselesinin de öyle kolayca çözülmeyeceğini göstermektedir.

İlahiyat fakültelerindeki felsefe karşıtlığının ve genel olarak felsefe derslerinin azaltılması, temel İslâm ilimlerinin artırılmasıyla dindar nesil yetiştirileceği varsayımına yönelik eleştirilerimizde bu kaygılarımızı belirttik. Özellikle temelde özgür ve özgüvenli birey yetiştirmeye odaklanması gereken üniversitelerde felsefe karşıtlığının “akıl tutulması”na yol açmaya başladığını düşündüğümüzde Arvasî’nin “felsefenin sefaletine düşülmemesi”ni farklı bir siyasal paradigma ile isteyenlerin olduğu ülkemizde din bir güvenlik sorununa dönüşmektedir.

Gökalp’in Büyük Oğuz İttihadı tasavvuruyla MHP’den ayrılıp BBP’yi kuran Yazıcıoğlu,  bu yapılanmanın “milli, yerli, demokratik, hukukun üstünlüğüne dayanan ve Türkiye’nin tümünü kucaklayacak bir siyasi hareket” olduğunu belirtirken kullandığı şu ifadeleri mukayeseli okuyalım:

“Alevîsiyle Sünnîsiyle, Kürt’üyle Türkmen’iyle, Yörük’üyle, Çerkez’iyle Boşnak’ıyla büyük Türk milletinin iç bütünlüğünü temin ederek önce Avrasya’nın kalbi ve güç merkezi olmasını sonra da bölgesel güç olarak küresel diktatörlüğün karşısında dünya dengesinin teminatı haline gelmesini hedefliyoruz Türkiye’nin.”

Yazıcıoğlu’nun “iç bütünlüğün temini” sağlayan Türkiye’nin önce Avrasya, ardından bölgesel güç olarak dünya dengesinin teminatı haline gelmesinin aşamalarını Gökalp, bize göre Büyük Oğuz İttihadı tasavvuruyla ortaya koymuştur. Bu noktada Gökalp’in “Büyük Oğuz Tasavvuru”na kısaca değinirsek, gerek “Sentez” ve “Ülkü” gerekse “Türk Müslümanlığı” tasavvurunun yeterince kapsayıcı olmadığına dair tezimizi temellendirmeye giriş yapabiliriz. Bu aynı zamanda “Türk Felsefesi”ni Turan Öğretisi çerçevesinde açıklamaya giriştir.  (Devam edecek, bir sonraki yazı: Tarihte Türkler: Büyük Oğuz İttihadı: Türkçe Felsefe ve Türk Felsefesi)

Yazar
Mevlüt UYANIK

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen