Söz…

Sözlükler “bir düşünceyi anlatan kelime dizisi” diye tanımlıyor. Lakırdı, kelam, kavil ve laf eş anlamlıları; güfte, bahis, konu, mevzu, dedikodu, kıyl ü kal ise diğer veya yan anlamları olarak veriliyor.

Eş anlamlıları arasında Farsça kökenli “laf” diğerlerine göre öne çıkıyor; çoğu zaman sözün yerini tutuyor ama aralarındaki nüans, “laf söz olur” ikilemesinde olduğu gibi pek çok yerde kendini gösteriyor. Boş söz anlamındaki “lafügüzaf”taki “laf” ile “söz vermek” deyimindeki “söz” arasındaki fark, -“lafı dolandırmaya gerek yok”- belli ki nüanstan çok fazladır.

“Söz uçar yazı kalır” vecizesine cevap “söz konusu” ise, “önce söz vardı” demek yerinde olur. Nitekim kaostan kozmosa “ol” sözüyle geçilmiş, ruhların yeryüzü macerası, “Elest” meclisinde verdikleri “evet” sözüyle başlamıştır. Kâbusname “sen dahi sözü ulu bil ki gökten gelmiş nesnedir” diyerek bu başlangıca gönderme yapıyor.

“Laf ola beri gele” cinsinden olmamak kaydıyla eskilerin “belagat”, Batılıların “retorik” dediği de sözün gücünün ifadesidir. Esasen sözün söz olduğu sözlü kültür çağlarında yazı, ambar memurlarının hesap kitap işlerinde kullandıkları bir araçtan ibaretti.

Bu yaratıcı gücünden ötürü olsa gerek söz kutsanmış, hatip olmak, kelam etmek, güzel konuşmak erdem kabul edilmiş, “tatlı söz dinletir, tatsız söz esnetir” denilerek “sözü sohbeti belli kişiler” her yerde ve her mecliste başköşeye oturtulmuştur. Konfüçyüs “tek bir söz karşımızdakinin akıllı mı aptal mı olduğunu göstermeye yeter”, “Mevlana “biliyorsan konuş âlim sansınlar, bilmiyorsan sus adam sansınlar”, “Yusuf Has Hacib “sözü akıl ile söyle, bilgi ile süsle” veya Kaşgarlı Mahmut “kuru kaşık ağza, kuru söz kulağa yakışmaz” diyerek “söz ehli” olanları övmüşler, “laf ebelerini” eleştirmişlerdir.

“Dilin söylediği iyi söz akarsu gibidir, nereye akarsa orada çiçekler açar” diyen Kutadgu Bilig yazarı ile “tatlı söz söyleyen kötü söz işitmez” diyen Şehname sahibi, “tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” ve “söz vardır öküz durdura, söz vardır zelve kırdıra” atasözlerini söyleyenlerle aynı kültür çevresinde “söz sahibi” veya “söz mülkünün sultanı” olmuşlardır.

“Kem söz, kalp akçe sahibinindir” atasözünde veya “deveyi düz öldürür/sürmeyi göz öldürür/ yiğidi kılıç kesmez/bir acı söz öldürür” türküsünde söylendiği gibi halk arasında “gün yüzü görmemiş söz” denilen küfürlü, incitici laflar, “sözü sohbeti yerinde” kişilere yakıştırılmamıştır. “Denli densiz söz söyleyen”, “ağzından çıkan lafın nereye gittiğini bilmeyen” “sözde” arifler, “sözüm meclisten dışarı” diye başlayan cümlelerle ayıplanmıştır.

Yusuf Has Hacib’in “lüzumsuz söz yanan ateş gibidir, onu ağızdan çıkarmamalısın, sonra kendin yanarsın”, Yunus Emre’nin “söz ola kese savaşı/söz ola kestire başı/söz ola ağulu aşı/yağ ile bal ede bir söz” veya Karacaoğlan’ın “mecliste arif ol kelamı dinle/el iki söylerse sen bir söyle” mısralarıyla, “büyük lokma ye, büyük söz söyleme”, “söz gümüşse sükût altındır”, “dokuz düşün bir söyle” ve “söz ok gibidir, ağızdan çıkınca geri gelmez” atasözleri aynı “söz meclislerinde” söylenmiş olmalıdır.

Bununla birlikte ataların “söz var gelir geçer, söz var deler geçer”, Mevlana’nın “ince söz keskin kılıca benzer, kalkanın yoksa uzak dur” dediği gibi kültürümüz eleştiriye kapısını kapatmamış hatta “dost acı söyler”, “doğru söz acıdır” veya “hak söz ağıdan acıdır” diyerek “özü sözü bir” olanların sözlerine tahammülü öğütlemiştir.

Atalar, söz üzerinden bir başka deneyimini “suyun sessizinden, insanın sözsüzünden korkmalı” diyerek paylaşmıştır. Nitekim “ağzından söz dirhemle çıkmak”, “ağzından lafı kerpetenle almak”, “iki lafı bir araya getirememek” deyimleriyle etrafta olup bitene söyleyecek “bir çift sözü olmayanlar” da eleştirilmiştir.

Sözün, “söz vermek”, “söz almak”, “sözleşmek”, “söz kesmek”, “sözlenmek”, “sözünde durmak”, “sözünün eri olmak”, “sözünü tutmak” gibi deyimlerde dönülmez karar anlamı vardır. “Yiğidin sözü, demirin kertiği” veya “söz ağızdan çıkar” atasözleri ile Hz. Ali’nin söylediği rivayet edilen “söz verirken acele etme, çünkü söz namustur” kelam-ı kibarı, sözün “söz bir, Allah bir” denilen bağlayıcılığını gösterir.

Dilimizdeki “söz” ile “laf” arasındaki anlam farkı tam da burada ortaya çıkar. “Laf lafı açmak”, “lafa dalmak”, “lafa tutmak”, “lafa boğmak”, “laf olsun torba dolsun”, “laf konuştu bal kabağı”, “lafı ağzında gevelemek”, “lafla peynir gemisi yürütmek”, “laf taşımak”, “laf çıkarmak” gibi deyimler, ardı boşa çıkan sözü sohbeti, karın doyurmayan kuru lafı ve daha çok dedikoduyu işaret eder. Hâsılı kelam bu deyimler, Dedem Korkut’un “tolduran top” adını vererek “kov kovluyor, din dinliyor” diye eleştirdiği kadınlar ile Mevlana’nın “duydum ki gıybetimi yapmışsın, yüzüme söylemekten kaçmışsın, benim gibi bir acizden korkmuş Allah’tan korkmamışsın” diye şikâyetlendiği erkeklerin hâllerini anlatır.

Ancak kültürümüzde sözün fenası boş konuşmak değil yalan söylemektir. Peygamberimiz “münafığın alameti üçtür: konuşur yalan söyler, söz verir cayar, emanete hıyanet eder” buyurur. Hz. Ali “özü doğru olanın sözü de doğru olur” diyor. Atalar ise yalan konusunda “ağlar gözden, sahte sözden kendini sakın”, “çok söz yalansız, çok mal haramsız olmaz”, “Allah bir dediğinden başka sözüne inanılmaz” ve nihayet “doğru söz yemin istemez” diyerek yalan konusunda uyarıda bulunur.

Söz, bazen büyükten küçüğe, âlimden cahile nasihat olur. “Cahile laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan zordur”, “sakalım yok ki sözüm dinlensin” “sözü söyle alana, kulağında kalana”, “tatsız aşa su neylesin, akılsız başa söz neylesin”, “adam olana bir söz yeter” veya “ulu sözü dinlemeyen, uluya uluya yazıda kalır” atasözleri, “söz dinlemez”, “laf duymaz” ve “laftan anlamaz” kişilerin ibretlik akıbetini anlatır.

Nitekim birinden “laf söz işitirim” korkusu olmadan cahil cesaretiyle her konuda “söze atılan” bu tür kişiler, her meclis ve her zeminde kurnazların kurbanı olurlar. Atalar, “akıllı, sözünü deliye söyletir” diyerek “sözüm yabana” söz meclislerinin taşeronlarına dikkat çekerler.

Söz bazen de kıskançlıktan, hasetten açılır. Bolu türküsündeki “beyaz giyme toz olur/siyah giyme söz olur” veya Orhan Veli’nin “tak takıştır…söz olurmuş olsun/dostum değil misin?” mısraları ile “ağaç ucuna yel değer, güzel kişiye söz değer” atasözü, kıskanılan kişileri, kem göz ve “kem söz”e karşı uyarır.

“Atasözü”, ataların deneyimi, birikimi ve hikmetidir. Anlamak için bağlamına, söyleniş yerine ve biçimine bakmak gerekir. Mesela mecliste iyi insandan söz ediliyorsa o kişi geldiği vakit laf dolandırılmaz ve hemen “iyi insan sözünün üstüne gelir” denir. Aksi hâlde herkes birbirinin gözüne bakar ve söze dökmese de gelen kişiden duyulan memnuniyetsizliği anlatan “çomağı hazırla” diye biten malum atasözünü hatırlar.

“Uzun lafın kısası”, “lafı uzatmamak” veyahut “sözü bağlamak” deyimleri kullanılarak söze son verilecekse duruma göre ya “söz dediğin yaş deridir, nereye çekersen oraya gider” diye kaygı duyularak ya da “lafın tamamı deliye söylenir” denilerek susulur.

Günden güne yalnızlaşan yeni kent toplumu, düğün, dernek, bayram, cenaze, meclis, sohbet, barana, ferfene, gezek, kürsübaşı, sıra gecesi, yaren meclisi, oda, kahvehane veya komşu ziyareti gibi göz göze, yüz yüze iletişimin, görüşmenin, dertleşmenin, yarenlik etmenin anahtarı olan sözün iyileştirici ve düzenleyici gücünden mahrum kaldı. Bu yüzden “sözünü balla kestim” diye söze başlayan musahipler, mukallitler, arifler günden güne kaybolurken, “lafı ağza tıkayanlar” çoğaldı.

Eski meclislerin dillerden düşmeyen bir nezaket ve zarafet ifadesi olan“her ne kadar sürç-i lisan ettiysek affola” sözü ise, günümüze gelmeyi başarabilen birkaç Karagöz perdesinde “oyun bitti” anlamıyla donup kaldı.

[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.

Yazar
M Öcal OĞUZ

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen