Öz
Bu çalışma, insanlığın hesaplama serüvenini abaküs sistemlerinden başlayarak günümüz yapay zekâ destekli mikrodenetleyici teknolojilerine kadar uzanan çok katmanlı bir perspektifle ele almaktadır. Çalışmada, hesaplama araçlarının tarihsel gelişimi yalnızca teknik bir ilerleme süreci olarak değil; aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve düşünsel dönüşümlerin bir yansıması olarak incelenmektedir. Bu bağlamda, mekanik hesap makinelerinden elektronik bilgisayarlara, ENIAC’tan mikroçip teknolojisine uzanan süreç detaylandırılmış; mikrodenetleyicilerin modern teknolojinin temel yapı taşlarından biri hâline gelişi ortaya konulmuştur.
Öte yandan çalışma, bu teknolojik gelişim çizgisini dilsel ve kültürel bir perspektifle de ele alarak Türkçe’deki “ur/or” kökünün örgütlenme, düzen kurma ve toplumsallaşma anlamları üzerinden tarihsel sürekliliğini sorgulamaktadır. Bu kökün hem kavramsal hem de kültürel düzlemde uygarlık, kentleşme ve devletleşme süreçleriyle ilişkisi incelenmiştir. Böylece teknoloji tarihinin yalnızca mühendislik temelli bir ilerleme değil, aynı zamanda dil, kültür ve düşünce dünyasının bir ürünü olduğu savunulmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Mikrodenetleyici, hesaplama tarihi, abaküs, ENIAC, yapay zekâ, Türkçe kökler, ur/or, uygarlık, örgütlenme, teknoloji tarihi
Abstract
This study examines the evolution of computational systems from early counting tools such as the abacus to modern microcontroller technologies integrated with artificial intelligence, through a multi-layered perspective. The development of computational devices is addressed not merely as a technical progression, but also as a reflection of broader social, economic, and intellectual transformations. In this context, the transition from mechanical calculators to electronic computers, from ENIAC to microchip technologies, is analyzed, highlighting the emergence of microcontrollers as fundamental components of contemporary technology.
In addition, the study approaches this technological trajectory from a linguistic and cultural standpoint by exploring the historical continuity of the Turkish root “ur/or,” which conveys meanings such as organization, order, and collective formation. The relationship of this root with processes of civilization, urbanization, and state formation is critically examined. Accordingly, the study argues that technological advancement should be understood not only as an engineering achievement but also as a product of language, culture, and intellectual heritage.
Keywords: Microcontroller, history of computation, abacus, ENIAC, artificial intelligence, Turkish roots, ur/or, civilization, organization, history of technology
Giriş
İnsanlık tarihi, bilgi üretme ve bu bilgiyi işleme çabasının kesintisiz bir serüveni olarak okunabilir. İlk sayma araçlarından günümüzün yapay zekâ destekli sistemlerine kadar uzanan bu süreç, yalnızca teknolojik bir ilerlemeyi değil; aynı zamanda düşünme biçimlerinin, toplumsal örgütlenmenin ve dilsel kodların dönüşümünü de içinde barındırmaktadır. Bu bağlamda, mikrodenetleyicilerin ortaya çıkışı ve gelişimi, basit bir mühendislik başarısının ötesinde, insanlığın binlerce yıllık hesaplama, düzen kurma ve anlamlandırma çabasının günümüzdeki somut karşılığı olarak değerlendirilebilir.
Abaküsle başlayan hesaplama serüveni; mekanik hesap makineleri, elektromekanik sistemler, elektronik bilgisayarlar ve nihayetinde mikroçip teknolojisi ile giderek daha karmaşık ve sofistike bir hâl almıştır. Bu dönüşüm süreci, yalnızca teknik yeniliklerle açıklanamayacak kadar derin bir arka plana sahiptir. Zira hesaplama araçlarının evrimi, aynı zamanda toplumsal ihtiyaçların, ekonomik yapıların ve bilgiye erişim biçimlerinin değişimiyle doğrudan ilişkilidir. Özellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren hız kazanan elektronikleşme süreci, bilgisayarların küçülmesini ve yaygınlaşmasını sağlarken, mikrodenetleyiciler bu dönüşümün en kritik yapı taşlarından biri hâline gelmiştir.
Öte yandan bu teknolojik gelişim çizgisi, abaküsten başlayarak mikrodenetleyicilere ve günümüz yapay zekâ sistemlerine uzanan oldukça uzun ve çetince bir gelişim süreci olması hasebiyle çok boyutlu bir bakış açısıyla ele alınması gereken bir meseledir. Ayrıca dilsel, kültürel ve tarihsel izler dikkatle incelendiğinde, özellikle Türkçe’nin kök yapısında yer alan “ur/or” gibi kavramların; örgütlenme, düzen kurma ve bir araya gelme gibi anlamlar üzerinden hem toplumsal hem de düşünsel altyapıyı şekillendirdiği görülmektedir. Bu durum, teknolojik gelişmelerin arka planında yer alan kavramsal dünyayı anlamak açısından önemli bir perspektif sunmaktadır. Bu yüzden bu çalışmada bir yandan hesaplama teknolojilerinin tarihsel evrimi incelenirken, diğer yandan bu süreçte dilin, kültürün ve özellikle Türkçe kökenli kavramların oynadığı rol sorgulanacaktır. Böylece, teknolojinin yalnızca teknik bir ilerleme değil, aynı zamanda kültürel ve düşünsel bir birikimin ürünü olduğu ortaya konulmaya çalışılacaktır.
Uzun lafın kısası mikrodenetleyicilerin gelişim serüvenini anlayabilmek için öncelikle bilgisayarların tarihine bakmamız gerekmektedir. Çünkü bugün evimizdeki çamaşır makinesinden kolumuzdaki akıllı saate kadar her yerde karşımıza çıkan mikrodenetleyiciler, aslında bilgisayar teknolojisinin minyatürleşme ve özelleşme çabasının bir meyvesidir.
Bilgisayarların Çok Kısa Tarihi
İlk bilgisayarın kökenine baktığımızda MÖ 3000 yılında Babil’de bulunan abaküs olduğu düşünülebilir. Fakat daha sonra kağıt ve kalemin yaygınlaşması ile abaküs önemini kaybetmeye başladı. Ancak bugün hala ilkokul sıralarında da olsa kullanılmaktadır. Bazı kaynaklarda da abaküsün Çin’de icat edildiği belirtilir.[1]

Ne olursa olsun, sayıları saymak için araç kullanmanın ilk örneğidir abaküs.
Abaküs kendi başına bir hesaplama aracı olmayıp, hesap yapanların sayıları takip etmesi için tasarlanmıştır.[2]
Bu arada abaküsü cihana hediye eden Babillilerin kökeni Sümerler’e aitti.[3]
Sümerler ise Mezopotamya’nın uzak güneydoğu köşesindeki bataklık bölgede bulunan Kaldenin cenup kısmında, Sümer mıntıkasında yerleşmiş bulunuyorlardı. Bu kavimler Kaldeye sadece Kalam derlerdi.
Sümerlerin medeniyetleri daha milâttan 5000 sene evvel büyük saadet ve refah inkişafı halinde ortaya çıktı.
Sümerler, daha o zamanlarda, çiftçilerden, tüccarlardan, her nevi san’atkârlardan mürekkep bir cemiyet halinde bulunuyorlardı.
Bu kavimler daha ilk geldikleri zaman ırmakların feyezanlarından mahfuz olmak için, şehirlerini bizzat yaptıkları sun’i tepeler üzerine kurdular. Tuğladan evler, mabetler ve saraylar bina ettiler. Sürülerle sığırları, beygirleri, koyunları, keçileri vardı. Ziraati, ve tarlaları sulamayı bilirlerdi. Madenleri işlerler ve madenî silahlar ve ziynet eşyaları imal ederlerdi. Heykeltraşlıkları henüz az san’atkârane ve basit idi. Fakat, yazıları büyük bir inkişafın şahididir. Sümerler Mezopotamya’ya geldikleri zaman yazı yazmasını biliyorlardı. Bu yazı sonraları “Çivi yazısı mıhi hat, denilen şekli almıştır. Dilleri Altay Türkçesi idi. Sami lehçeleri daha sonraki zamanlarda karışmıştır.
Bunlar Sami âlemden mutlak surette ayrı ve uzaktır. Lisanları Türkçe idi. Bir kısım yazılı abideleri bunu teyit eder.
Ve anlaşılmıştır ki Ur, Uruk, Nippur ve daha birçok büyük Türk şehirleri Babil ve Ninova dan çok tarihi kıdeme maliktirler.[4]
Ur, Uruk, Nippur gibi şehirlerden bahsetmişken bu şehir isimleri ve bunlarla aynı köke sahip sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir (Orman; Ordu; Organ: Ortak; Orhan; Urbay; Urgan; Urban). Bu sözcüğün hendek ile başlayan serüveni toplanmak bir araya gelmekten geçerek kent anlamı kazanmıştır. Uygarlık” sözcüğü yalın kentte yaşamak olarak tanımlanabilir. Latince’de URBAN sözcüğü kullanılmaktadır. Arapça’da MEDENİYET ve Türkçede UYGARLIK sözcüğü kullanılmaktadır. URBAN sözcüğü Türkçeden UR kökünden gelmektedir. Örneğin Ur, Uruk, Urmu, Urgenç, Urumçi, Urfa, Uru-salimin (Kudüs’ün ilk adı, Bariş Kenti), Smurna (İzmir), Urla, Ur-Atina (Platon öncesi adı).[5]
Bu bağlamda URFA kentinin adı çok önemlidir. Onun için başına eklenen ŞANLI sözcüğü kaldırılması gerekmektedir.[6]
Yine aynı şekilde URAY, belediye demektir.
Bugün bizim kullandığımız belediye Arapçadır.
Atatürk Cumhuriyeti’nin ilk döneminde belediye denmez, Uray denirdi.
URBAY da, Belediye Başkanı.
Bir de ORDU var.
Ordu da, başkent demektir.
ORHAN, kentin Hakan’ı, kentin başkanı demektir,
Devlet de Türkçe değildir.
Türkçesi İLKUT’tur.
İLTER, vatansever demektir.
Vatan, Arapçadır.
Türkçesi, İL’dir.[7]
Örgütlenmeyle ilgili bu dilsel ve kavramsal süreklilik, yalnızca yer adları ve tekil kelimeler üzerinden değil; aynı zamanda toplumsal organizasyonun en temel yapıları üzerinden de okunabilir. “Ur/Or” kökünün taşıdığı “bir araya gelme, toplanma, düzen kurma” anlamı, zamanla mekânsal bir birliktelikten (kent) kurumsal bir birlikteliğe (topluluk ve devlet) doğru evrilmiştir. Bu evrim, dildeki yansımalarını yalnızca “urban” ya da “uygarlık” gibi kavramlarda değil; aynı zamanda toplumsal düzenin en somut tezahürlerinden biri olan askeri ve idari yapılanmalarda da göstermektedir.
Nitekim bir araya gelmiş insan topluluklarının düzen içinde hareket etmesi ihtiyacı, “ordu” ve “örgüt” gibi kavramların doğmasına zemin hazırlamıştır. Burada “ur/or” kökünün ifade ettiği dizilme, sıralanma ve birlik oluşturma anlamı; bireylerin rastlantısal bir kalabalıktan çıkıp bilinçli ve disiplinli bir yapı kurmalarını mümkün kılan zihinsel altyapıyı temsil eder. Böylece “kentte toplanan insan”dan “düzenli bir güç olarak örgütlenen insan”a geçiş, aynı kökün anlam dünyası içinde tamamlanır.
Bu bağlamda, “uygarlık” yalnızca kentte yaşamak değil; aynı zamanda bu yaşamı sürdürebilecek örgütlü yapıları kurabilme yeteneği olarak da değerlendirilebilir. İşte bu noktada dil, yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda toplumsal hafızanın ve kurumsallaşmanın taşıyıcısı olarak karşımıza çıkar.[8]
ORDU UR OR ORTA
Örgütlenme ve Ordunun Kökleri
Bugüne kadarki bulgulara göre, Ogur adlandırmasının Oğuz’dan önce olduğuna yukarıda değinmiştik. Daha önce açıklandığı üzere, Etrüskçedeki Augur, Klan ve Agal kavramlarının varlığı da, bu saptamayı iyice pekiştiriyor. Artık kesin diyebileceğimiz kanıtlara göre, Ogur, Oğuz’dan daha önceki bir zamana işaret etmektedir.
Oğuz sözcüğünde Og’dan sonra gelen -uz takısının, bilim dün-yasında çoğul eki olarak açıklandığını da belirtmiştik. Tarihsel ve-riler bunu gösteriyor. Burada bir soruyla karşılaşıyoruz: Og-ur’da-ki Ur hecesi de çoğul eki midir? Çoğul eki olarak açıklanamadığı zaman, Ogur-Oguz dönüşümü yeniden mesele oluyor. Eğer Ogur’daki -ur takısı, çoğul eki değil idiyse, r>z dönüşümünden sonra Oguz’da nasıl çoğul eki oluyor?
Bu soruya şu andaki bilgilerimize göre verebileceğimiz cevap, en eski Türkçede -ur ekinin çoğul eki olduğudur. Bunu hem r>z dönüşmesinden hareketle söyleyebiliyoruz, hem de Ogur sözcüğünün boylar anlamına geldiğini gösteren isimlendirmeler nedeniyle. Dahası ur-ür, üremenin köküdür ve çoğulu dile getiriyor. Ur-Or ve Ör heceleri Türkçede ve Hint-Avrupa dillerinde, kö ken, ilk, sürü, sıra, dizi, düzen, örgütlenme ve ordu kavramlarının köküdür. Örgütlenmeye ve orduya ilişkin kavramların çoğul ve üreme kökünden gelmesi doğaldır. Köken ve üreme kavramların dan sıralanma, düzen, örgütlenme ve ordu’ya kadar giden bir süreç görünüyor.
Ordu, devleti devlet yapan unsurdur. Devlet, diğer toplumsal ör-gütlenmelerden farklı olarak silahlı güç tekeline sahiptir. Devleti diğer örgütlerden ayıran özelliği, orduya sahip olmasıdır. Bu nedenle Ordu kavramının oluşması süreci, aynı zamanda devletin oluşması sürecinin belirleyenlerindendir.
Ur, Or, Ör sözcükleri Türkçede aynı köktür ve örgütlenme kap-samındaki kavramlar bu kökten türemiştir: Or, ordu, orta, ortak, orun, örmek, örnek, örgü, örgüt, örgütlenmek, örtü vb.
Türkçemizde Or ve Ur kökünün zaman içinde kazandığı anlamları izlemek, bir bakıma ilkel toplumdan devlete sıçrama, yani uygarlaşma sürecini incelemektir. Bu sürecin bir yönü de, halktan ayrı bir silahlı güç kurma, yani orduyu örgütlemedir.[9]
Radloff’un bugünlere kalan “en saf Türkçe” olarak kabul ettiği[10] Teleüt ağzında, Ör kökünden örmek yanında, örgütlenmeyi ve devlet örgütlenmesini içeren sözcükler türetildiğini görüyoruz:
Ör-: Örmek
Örgön: Örülmüş
Örgö: Saray, tapınak
Örüm: Örme[11]
Or Kökü: Hendek>Kale Hendeği>Kale>Kent>Ordu
Or, dilimizdeki macerasının başlarında hendek anlamına gelirken, zamanla kale hendeği, siper, derken kale ve şehir anlamlarını kazanıyor. Dahası örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur/Ör kökünden gelmektedir.
En önemlisi, Çinlilerin kendi yazılarıyla Hsiung-nu ya da Hi-ung-nu diye yazdıkları, günümüz Türkçesinde Hun diye adlandırdığımız kavmin dilinden bugün bildiğimiz az sayıda sözcükten biri Or![12]
Bu konuda, Talât Tekin, Hunların Dili adlı kitabında bizi bilgilendiriyor. Değerli tarihçimiz, Çinlilerin Eu-ta diye yazdıkları sözcüğün Hun dilindeki aslının Or olduğu görüşündedir. Sözcük, gözetleme yeri, müstahkem mevki, pusu, siper anlamına geliyor. Çincede r sesi olmadığı için, wo-lu-to, ao-t’ot diye yazılan sözcük, “ordu karargâhı” kavramını karşılıyor. Eski Türkçede Ordu, Ordo “karargah” demek.[13]
Shiratori, bu sözcüğün anlamı konusunda Çinli kaynakların bir-birinden farklı bilgiler verdiğini belirtmektedir. Çinli bilgin Wei-Chao, sözcüğü “sınırda gözetleme karakolu” olarak açıklar. Fuh K’ien adındaki bilgin ise bu sözcüğün anlamını “Hsiung-nu’ların Çinliler için pusuya yattıkları yer” diye açıklar. T’suan Wan adlı kaynak ise, sözcüğün “sınır devriyesi” anlamına geldiğini söyle-mektedir.[14]
Hsiung-nuların Eu-ta sözcüğü MÖ 2. yüzyıla aittir. Eski Türk-çe Ordu, Ordo sözcüğü ise, 8. yüzyıla. Doerfer her iki sözcük arasında bin yıl gibi uzun bir zaman bulunduğu için, Ligeti’ye uyarak bu sözcüğün Eski Türkçeye Huncadan alınmış olabileceği görüşünü ileri sürmüştür. Bu sözcüğün dilden dile geçebilecek sözcüklerden olduğunu kanıtlamak için de Ordo’nun Avrupa dillerine, bu arada Almancaya Horde biçiminde geçtiğine işaret etmiştir.[15]
Hun dilinin Türkçe olduğu konusunda Çin kaynaklarındaki kayıtları biliyoruz. Günümüze ulaşan Hunca sözcüklerin Türkçe olduğu konusunda Shiratori’nin açıklamaları, Gumiliev tarafından “ispat” olarak değerlendiriliyor.[16]
Hunların eski Türk dilini konuştuklarını kabul eden Abel-Rémusat, Klaproth, Semenov, Ritter, Koskinen, Shiratori (1902), Pritsak (1954), Samolin (1956), Franz Altheim (1954) ve Clauson gibi bilim adamlarının görüşü ağırlık kazanmıştır.[17]
Konumuz açısından asıl önemli olan, Eski Türkçedeki Ordu, Orda sözcüğünün Türkçe kökenli olduğu yönünde köken-bilimsel açıklama da var. En baştan alırsak, Or, Kuman/Kıpçaklardan Kazak ve Kırgızlara kadar bütün Türk dillerinde hendek anlamına geliyor.[18]
Yakutçada Xoruu, yine hendek anlamındadır.[19]
Bizim Anadolu Türkçesi halk ağızlarında da Or, hendek anlamıyla yaşıyor.[20]
Kumanların meşhur sözlüğü olan Codex Cumanicus’ta da bu anlamıyla var: “Kale hendeği, metris, siper, çukur.[21]
Or sözcüğü bugün Türk dilinin Kazakça, Karakalpakça ve Nogayca ağızlarında da yaşamaktadır. Kaşgarlı Mahmud’da “hububatı saklamak için kazılan çukur”, Kutadgu Bilig’de “zindan” anlamında geçen Oru ya da Oro sözcüğü de aynı kökten olmalıdır. Bu sözcük de Türk dillerinde “in, yuva, yatak” anlamlarında yaşamaktadır: Şor ora “delik, kuyu”, Hakaslarda ora “bodrum, mahzen” vb.[22]
Ordug, zamanla hakanın oturduğu kent, karargâh anlamını kazanmıştır.[23]
Kaşgarlı Mahmud’da “hükümdar karargâhı” anlamındaki Ordu sözcüğünden başka bir Ordu sözcüğü daha bulunuyor. Anlamı da “sıçan, köstebek gibi toprak altında yaşayan hayvanların yuvası”dır. Bu sözcük bugün Hakasçanın Sagay ağzında Orda, Kırgızcada Ordo ve Yakutçada Ordu biçiminde ve “in, yuva, yatak” anlamları ile yaşamaktadır. Yakutça Ordu sözcüğü mecazi olarak “sığınak, melce, barınak” anlamlarına da gelir.[24]
Räsänen Ordu “hükümdar karargâhı” sözcüğü ile “in, hayvan yuvası” anlamlarındaki Ordu sözcüğünü birleştirmiştir.[25]
Talât Tekin’e göre, Kaşgarlı Mahmud’un ayrı maddeler halinde verdiği bu iki Ordu sözcüğü aslında bir ve aynıdır.[26]
Talât Tekin’e göre, Türkçe Ordu sözcüğünün asıl anlamı “in, yuva, yer altı sığınağı, barınak” olmalıdır. Bu sözcüğün Codex Cumanicus’taki Or, Kutadgu Bilig’deki Ordu ve bugünkü Türk dille-rindeki Ora sözcükleri ile olan yapısal ve anlamsal ilgisi de açıktır. Şimdilik açık olmayan yalnızca Ordu sözcüğünün ikinci hecesidir. Bu veriler karşısında denilebilir ki, “karargâh, hükümdar karargâhı” anlamındaki Ordu sözcüğü Eski Türkçede Huncadan ya da başka bir dilden alınma bir sözcük değil, Türkçe olarak açıklanabilen bir sözcüktür.[27]
Bugün Eu-ta, Wo-lu-to, Ao-t’ot biçimlerinde okunan Hsiung-nu sözcüğü de büyük bir olasılıkla Orta ya da Orto diye söylenen sözcüğün Eski Çince yazıya çevrimidir.”[28]
Çinlilerin Eu-ta diye yazdıkları sözcüğün, Eski Türkçede ateş anlamına gelen odlot kökünden gelebileceği de tartışılabilir. Çünkü Od/Ot kökünden türeyen sözcükler, toplanılan yeri dile getiriyor: Otağ, oda, oturmak vb.[29]
Ancak bütün bu aktarımları daha iyi anlayabilmek için bu ve bunlara benzer sözcüklerin üretilmesine daha yakından bir göz atmak gerekmektedir. Bunun için aşağıdaki tabloyu inceleyelim:
| R | AR | ER | IR | İR | OR | ÖR | UR | ÜR |
Burada üretilen sözcükler toplanma ve bir araya gelme ile ilgili kavramlardır. “ÜR” sözcüğünde ÜREMEK sözcüğü çıkmıştır. “ÖR” sözcüğünden ÖRMEK sözcüğü çıkmıştır. UR/OR (bazı dillerde “AR” olarak alınmıştır) kökünde Türkçe’de türetilen sözcükler: Organ; Urgan; Orman; Ordu; Orta; Ortak; Ortam; Orak; Uran; Orhan; Urbay; Urban gibi.
Or, dilimizdeki macerasının başlarında hendek anlamına gelirken, zamanla kale hendeği, siper derken kale ve şehir anlamını kazanıyor. Örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir. En baştan alırsak, Or, Kuman/Kıpçaklardan Kazak ve Kırgızlara kadar bütün Türk dillerinde hendek anlamına geliyor. Bizim Anadolu Türkçesi halk ağızlarında da Or, hendek anlamıyla yaşıyor. Kumanların sözlüğü olan Codex Cumanicus’ta da bu anlamıyla var.[30]
Türkçeye de sığmamış, Latince üzerinden neredeyse bütün dünya dillerine yayılmıştır.[31] Or köklü bu sözcükler, hep örgütlenme odaklı anlamlar taşıyor. Hint-Avrupa dillerinde, birçok uygarlık kavramı gibi, örgütlenmeye ve devlete ilişkin terimler de genellikle Latince kökenlidir. Birkaç örnek[32]:
Orta : Merkez, orta.
Ortak : Merkezde toplananlar, birleşenler.
Ordu : Ordu.
Ordug : Hakanın oturduğu yer, karargâh.
Orda : Moğolca ve Türkçede saray, köşk, şehir. Ortaçağda devletin ve bilimin merkezi. Altın Orda! Kumanlarda belediye, köy yeri.[33] “En yüksek askeri demokrasi şekli.”[34]
Ordalı : Saraylı, sülalesi büyük (Kazak Türkçesi).
Ordan : Kibirli, gururlu (Kazak Türkçesi).
Orden : Nişan, madalya (Kazak Türkçesi).
Orna : Yerleşmek, kurulmak (Kazak Türkçesi).[35] İkamet etmek (Kumanca)[36]
Orun/orın : Mevki, makam, taht. Kumancada yer, mahal.[37]
Orhan : Türkçe isim, kentin hakanı.
Orak : Biçme eylemi ve aleti (?).
Orman : Orman (?).
Organ : Organ
Organisation : Örgütlenme
Order : Düzen (İng.)
Ordinary : Sıradan (Sıralama=düzenleme) (İng.)
Ordnung : Düzen (Alm.)
Ordentlicch : Düzenli (Alm.)
Horde : Sürü, Tatar ordusu (Alm.)
Origin : Köken (İng)[38]
Hepsi örgütlenmeyle ilgili bu kavramlardan işlediğimiz Ordu konusu açısından en önemlisi Orda>Ordu kavramıdır.[39]
Yukarıda yaptığımız Or>Ordu kökünün Türkçe olduğu tartışması bir yana, Orda sözcüğü Göktürklerde Bodun sözcüğüyle birlikte devletin askeri gücüyle bağlantılı bir içerik kazandı. Orda, başlangıçta Bodu-mun askeri örgütlenmesiydi. Boylardan oluşan Orda, zamanla devletin silahlı gücü oldu.[40]
Bodun, daha önce belirttiğimiz gibi, bağımlı boylar kavramından devlete dönüşürken, Orda da Ordu anlamını kazandı. 8. yüzyılın Orhon Türkçesinde bugün Ordu dediğimiz kavramın karşılığı Südür. Or kökünden Ordu’nun Sü’nün yerini alması daha sonra oluyor.[41]
Türkçedeki Or kökünün Hint-Avrupa dillerini etkilemesi, Gumiliev gibi büyük tarihçilerin de dikkatini çekmiştir.[42]
Or/Ur, dilimizdeki macerasının başlarında hendek anlamına gelirken, zamanla kale hendeği, siper derken kale ve şehir anlamını kazanır. Dahası, örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir.[43]
Ur ve Er Kökü: Kök>İnsan>Üreme>Yerleşme>Uygarlık
Türkçede Ur kökü Or köküyle aynı anlamlar içeriyor. Aynı kök olduğu söylenebilir.[44]
Besim Atalay, Ur sözcüğünün Eski Türkçede, Uygur Türkçesinde, Kuzey Türkçesinde ve Batı Türkçesinde, tıpkı Or gibi, kale hendeği anlamına geldiğini belirtiyor. “Asurlular ar diye almışlar.”[45]
Ur sözcüğü, Türkçede aynı zamanda, kök, nesil, insan, erkek, er anlamına da geliyor. Orhon Yazıtları’nda “urı oglın” denirken, Urı erkek anlamındadır. Bu kökten türeyen şu sözcükler var:
Urı: Oğul, erkek çocuk.
Urug: Tohum, soy, nesil.
Ürük, Divan-ı Lügat-it Türk’te, bir yerde oturmak, yerleşmek anlamına geliyor. Yani yerleşiklik ve şehirleşmeyle ilgili bir kavram. Bugün kullandığımız üretim sözcüğü bu kökten.[46]
Üre, üremek, tür, türemek; hep aynı Ur kökünden.[47]
Peki Almancada Ur ne demek?
Aynı Türkçedeki gibi, kök, köken. Örneğin Almanlar, Öntürk-ler için Urtürken diyorlar.
Yine Avrupa dillerine Latinceden giren Origin ve Orior sözcü-ğü de Türkçedeki Ur gibi kök/köken anlamına gelmektedir.
Ya Ur köküyle aynı anlama gelen Er sözcüğü?
Almancada Er, aynı Türkçede olduğu gibi O erkek anlamında-dır. Almanca, İngilizce ve Fransızcada -er eki, adam anlamıyla he-men hemen bütün meslek sahiplerinin tanımlanmasında vardır.
Back-er-pişiren adam, fırıncı (İng),
Fahr-er=Süren adam, sürücü (Alm).
Coiff-eur-Saç kesen, tarayan adam (Fr).
Ur sözcüğü, kökenle, başka deyişle soylulukla bağlantılı olarak Macarcada ve Bulgar Türkçesinde efendi anlamına da geliyor.[48]
Codex Cumanicus’ta böyle bilgiler var.[49]
İlginçtir Ur da, tıpkı Or kökü gibi, Ön Asya’da Sümerlerden beri hep kentleşme ve devletleşme süreçleriyle bağlantılı anlamlar taşıyor:
Ur: Sümer başkenti.
Uruk: Sümerlerin en büyük kentlerinden.
Ur: Sümer kralları.[50]
Urukagina: Uru Kağan, Sümer hükümdarı.
Ur-Kum: Sümer hükümdarı.
Ur-Tako: Elam Hükümdarı.
Ur-Luma: Kiş hükümdarı.
Ur-Ut: Part hükümdarı.
Ur-Zana: Muazazur hükümdarı.
Ur-Yak: Koi prensi.[51]
Asur: Mezopotamya’da genellikle Sami kökenli olduğu saptanan kavim ve kurdukları devlet.
Hurri: Doğu ve Güneydoğu Anadolu ve Suriye’ye hükmetmiş devlet ve aynı adı taşıyan Türkçeye benzer bitişken dil konuşan kavim. Zeki Velidî Togan, Huri sözcüğünü Ogur köküne bağlıyor: Ogur>Gur>Hur>Hurri.[52]
Urartu: Hurrilerden gelen, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya hükmetmiş devlet ve aynı adı taşıyan Türkçeye benzer bitişken dil konuşan kavim.
Urmiye: İran’ın batısında şehir.
Ural: MÖ 4. binden bu yana Öntürklerin ve Önhintcermenlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgede bulunan, Avrupa ile Asya’yı ayıran sıradağlar ve ırmak.
Ur/Or kökünün hendekten kaleye ve kente uzanan macerası, uygarlaşma sürecinin dildeki izlerini gösteriyor. Yalnız Türkçede değil, diğer dillerde de kent sözcüğü ile uygarlık sözcüğünün aynı kökten gelmesi anlamlıdır. Latincedeki civil ve Arapçadaki medine sözcükleri, uygarlık anlamına gelen civilisation ve medeniyet kavramlarının kökünü göstermektedir. Türkçemizde Cumhuriyet döneminde medeniyet kavramı karşılığı olarak kabul edilen uygarlık kavramının Ogur>Uygur kökünden türetilmesi, tarihsel köklere tam anlamıyla oturmuştur.[53]
Öte yandan konunun akışından fazla sapmamak şartıyla Or/Ur meselesine coğrafi perspektiften bakacak olursak Türklerin ana vatanı olan Orta Asya’nın ve bir diğer adlandırmamızla Turan bölgesinin batısında, Uygarlık Hazar Denizi çevresinden başlayarak ARAN ülkesi ve URMU’ya[54] ulaşmıştır. ARYAN uygarlığının kökeni de büyük bir olasılıkla budur.[55] Buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran Ovasına ulaşılmıştır. Buzul çağı sonunda Harran bölgesi en uygun iklim koşulları ve coğrafyaya sahipti. Dünya uygarlığında asıl sıçrama, bundan 5-6 bin yıl önceki sıcak iklim koşullarında buzulların hızla erimesi ve deniz seviyesinin hızla yükselmesi sonucunda deltaların oluşmuşmasından sonradır. Sümer uygarlığı da Turan, Aran ve Harran’dan güneye ve batıya doğru Mezopotamya’ya ilerlemiştir. Ayrıca Harran uygarlığı Torosları aşarak önce Konya Ovası’na (MÖ 8000) ve batıya doğru ilerleyerek Ege Denizi kıyısında Troya uygarlığını (MÖ 4000) meydana getirmişlerdir. Uygarlık buradan batıya Trakya’ya geçmiş ve Avrupa uygarlığının temelleri atılmıştır. Bu bağlamda Gordon Childe “Ex Orient Lux (Işık Doğudan Gelir”) demiştir.[56]
Kuzeybatı İran’da Azerbaycan bölgesinde URMU şehri ve gölü bulunmaktadır. Hazar’daki su yükselmesi (Nuh Tufanı) sonucunda havzadan kaçan insanların güneye doğru ilk yerleşim yerlerinden birisidir. UR/OR sözcüğü Türkçe‘de hendek anlamıyla başlamış daha sonra topluluk ile kale ve şehir anlamları kazanmıştır. Bu sözcük Harran’da URFA, Sümer’de UR ve URUK ile birçok Sümer şehir (hem de kral adlarında) adlarında vardır. Batı dillerine geçerek URBAN (Şehirli) sözcüğü olmuştur.
Ayrıca OR sözcüğü de Türkçe’de örgütlenme ile ilgili ORDU, ORTA, ORTAK, ORUN, ORMAN vs. ayrıca batı dillerine de ORGAN, ORGANIZATION, ORDER, ORIGIN vs. gibi sözcüklerin kökenidir. Bu arada MU sözcüğü ise James Churchward’ın 1936’da belirttiği üzere kayıp kıtanın adıdır. Burada hem kayıp kıta “MU” sözcüğü ve hem de “UR” sözcüğü beraberce kullanılmaktadır.
AŞURE pişirme ve dağıtma geleneğinin aslı ise Nuh Peygamber’e dayanır. Nuh Peygamber’in gemisinin karaya çıktığı gün, yanında bulunan her çeşit tahıl ve bitkiden yaptığı şükür tatlısının hatırasını günümüzde aşure geleneğiyle devam ettirmekteyiz. Burada AŞ sözcüğü Sümerce’de ve günümüz Türkçe’sinde de yemek demektir. Aşure sözcüğünde AŞ ve hem de UR (topluluk) bir aradadır. Tufanın yarattığı çok kaotik ortam da beraber yaşayabilme ve paylaşma duygusunu geliştirmiştir.
Zeytin ağacı güneybatı Hazar bölgesinde de yetişmektedir. Buzul çağı öncesi Akdeniz çevresinin büyük bölümü çöl ikliminde ve su yoktu. Nuh Tufanında zeytin dalı ile dönen kuş hikâyesi bu bölge için de geçerlidir. Güney Azerbaycan ve İran’ın Reşt bölgesinde de zeytin yetişmektedir. Sümer dilinde zeytin “ZIRDUM”dur. Günümüz Türkçesinde ise Zeytun’dan Zeytin’e evrilmiştir.[57]
Or/Ur meselesini konunun akışından fazla sapmamak şartıyla coğrafi perspektiften ele aldıktan sonra şimdi Türkçe’de Ur/Or kökünden üretilen “Ordu”yu ele alalım ve Türklerde ordunun önemini daha yakından inceleyelim:
Devletin Yaptırım Gücü: Ordu
Devleti diğer bütün örgütlenmelerden ayıran nitelik, silah tekeline sahip olmasıdır. Zor gücü, devletin ayırt edici özelliğidir. Bu nedenle herhangi bir toplumun devlet aşamasına gelişi, ordunun oluşmasıyla belirlenir.
Kabile toplumunda, kabilenin bütün üyeleri silahlıdır. Devletle ise, yönetilen halk silahsızlandırılır ve halktan ayrı bir silahlı güç oluşturulur. Orta Asya’da kabile toplumlarını bir araya getiren her kağanlık, aynı zamanda halktan ayrı bir silahlı gücü oluşturma girişimidir. Kabile toplumunda bütün halk silahlıdır ve savaşa katılır.
Ancak devletleşme süreci kağanların ve beylerin çevresinde özel silahlı güçlerin oluşmasını da zorunlu kılmıştır.
Çin hanedan kayıtları, Bizans, Arap, Rus kaynakları ve çağdaş tarihçiler, Türklerin Orta Asya’dan beri ordu örgütlemedeki üstün yeteneklerini vurgulamış, nedenlerini tartışmışlardır.[58]
Türklerin ordularının insan gücü çeşitli kaynaklarda şöyle belirtiliyor:
Mao-tun zamanında Hiungnu ordusu: 300 bin asker.[59]
Lao-Shang Yabgu zamanında, MÖ 166’da Hiungnu Ordusu: 140 bin atlı.[60]
Göktürk Kağanı İstemi’nin MS 6. yüzyıl ortalarında Turfan bölgesindeki Gaochang devletine ve diğer kent devletlerine saldıran ordusu: 100 bin asker.[61]
Sse-kin (Mu-han) zamanında, MS 563’te Göktürk ordusu: 108 bin atlı.[62]
Göktürk komutanı Kuzey Çor Yang Çung A-şi-na Mu Kağan’ın ordusu (MS 563): 200 binden çok.[63]
Göktürk ordusu 563-564 yıllarında: 200 bin atlı ve 100 bin asker.[64]
Mu-han’ın ordusu, 564 yılında: 100 bin asker.[65]
Ta-po Kağan’ın ordusu 571 yılında: 100 bin asker.[66]
Şa-po-lüe Kağan’ın ordusu 582 yılında: 400 bin okçu.[67]
Ta’t’ou Kağan’ın ordusu 599 yılında: 100 bin asker.[68]
Apo Kağan’ın ordusu: 100 bin atlı.[69]
Şi-pi Kağan’ın ordusu 615 yılında: Birkaç yüz bin atlı.[70]
Şi-pi Kağan’ın ordusu 616 yılında: 20-30 bin asker.[71]
Hie-li Kağan’ın ordusu 622 yılında: 50 bin asker.[72]
Yine 622 yılında Hie-li Kağan’ın ordusu: 150 bin asker.[73]
Hie-li Kağan’ın ordusu 625 yılında: 10 bin asker.[74]
Hie-li Kağan’ın ordusu 626 yılında: 100 bin asker.[75]
Sir bodun’un 627 yılındaki ordusu: Çoğu 200 bin asker (Her at-lının dört atı var).[76]
Göktürkler zamanında Yenisey Kırgızlarının ordusu: 80 bin asker.[77]
Tokuz Oğuz Kağanlığına 808-821 yıllarında isyan eden Kırgız ordusu: 400 bin asker.[78]
Kırgızların Uygur Komutanı Jalomoh ile birlikte 840 yılında Uygur başkentini ele geçirdiği ordu: 100 bin atlı.[79]
Basmılların Karahanlılar’ın merkezine saldıran ordusu: 700 bin asker.[80]
Doğu Göktürk Kağanlığına isyan eden On Ok Ordusu: 100 bin asker.[81]
Yine On Okların ordusu: 300 bin asker.[82]
1402 Ankara Meydan Savaşı’nda çarpışan Yıldırım Beyazıt ve Timur’un ordularının toplamı 1 milyon askerdi.[83]
Eski Çağ ordularıyla karşılaştırdığımız zaman, Hiungnu ve Göktürk orduları, Roma ordularından büyüktür. Heredotos, Darius’un MÖ 6. yüzyıldaki Pers ordusunun 700 bin asker ve 600 gemi olduğunu belirtir.[84]
Asya’daki Hiungnu ve Göktürk ordularının örgütlenmesi, savaş stratejisi ve taktikleri, silahları ve giyimleri, Çin’den Roma ve Bizans’a kadar bütün dünyayı etkilemiştir.[85]
Bu yetenek nereden geliyor?
Büyük ordular örgütlemek, nüfus çokluğuyla başarılan bir iş değildir. Kaldı ki, Orta Asya’daki bozkır göçebelerinin nüfusları büyük değildir. Bozkır halklarının çocuklar ve yaşlılar dışında bütün erkekleriyle savaşa katılmaları, büyük ordular örgütleyebilmek için yeterli değildir.
Büyük askeri güç oluşturmak, yüksek örgütlenme birikimiyle ilgilidir. Yüz binlerce askerin yüzlerce, hatta binlerce kilometre uzağa taşınabilmesi, ihtiyaçlarının giderilmesi, güvenliği, disiplini, eşgüdümü ancak çok gelişmiş bir örgütlenmeyle mümkündür.[86]
Bu örgütlenme birikiminin temelinde atlı çoban kültürünün geniş alanları denetleme tecrübesi ve dinamizminin olduğunu, Emil Forrer, Menghin, Wilhelm Schmidt ve Wilhelm Koppers gibi halkbilimcileri saptıyorlar.[87]
Asya’daki Türk ve Tatar ordularının büyüklüğü Marx ve Engels’in de dikkatlerini çekmiş ve bunun nedenlerini mektuplarda tartışmışlardır. Marx, bu kadar büyük orduların yüzlerce, hatta bazen binlerce km. uzağa sefer etmesinin meta ekonomisi sayesinde olduğunu belirtir. Bu orduların iaşe ve ihtiyaçlarının geniş bir tüccar kitlesinin faaliyetiyle sağlandığını vurgular.[88]
At yetiştiriciliği ve çoban savaşçılığı, göçebe kültürünün en ileri aşamasıdır ve örgütlenme yeteneği açısından da yerleşik tarımcılıktan çok ileride bir zemin oluşturur.
Savaşta atı ve yüksek at arabasını kullanmak; üzengiyi, eyeri ve pantolonu keşfetmek; süvari birlikleri kurmak; demiri ve madenle-ri işlemek; en sivri okları ve en uzağa atan yayları üretmek; Türklere büyük üstünlük sağlamıştı. Ancak bütün bu keşifler, yüz binleri harekete geçiren bir örgütlenme birikimiyle birleşince, Orta ve Kuzey Asya’da karşı konulması zor bir kuvvet ve devlet geleneği oluşmuştur.
Atı çoban kültürüyle kurulan devlet, kaçınılmaz olarak ticaret yolları üzerinde egemenliğe yönelmektedir. Bozkırın gelişmiş düzeyde örgütlenmiş dinamiğinin hedefi, kentlerdeki zenginliklerdir ve ticaretin denetimidir. Yine unutulmaması gerekir ki, atlı çoban kültürü, her zaman gelişmiş maden işleyiciliğiyle birlikte olmuştur. Bu olgu da atlı hayvan yetiştiriciliğinin, sıradan bir göçebe hayatı olmadığını gösterir.[89]
Kaldı ki bu göçebe hayatı sebepsiz değildi ve bundan yedi asır eveline kadar en az 9000 yıl, kah önünde durulmaz yıkıcı ve yutucu seller, kah kumlar altında gizli sular gibi yürüyen büyük Türk göçleri ve akınları muhaceret ve temdin faaliyetine devam etmişlerdir.
İklim tebeddülü Anayurtta kalan Türklerin tarihleri ve içtimai hayatları üzerinde de başkaca tesirler göstermiştir.
Bu tesirlerin başlıcaları şunlardır:
a) Türk ırkının bir kısmını göçebe hayatla yaşamağa mecbur etti. Göçebelik Türk tarihinde iklim tahavvülü neticesi bir zaruret olmuştur.
b) Türk yurtlarının bir kısmının step haline gelmesi Türk ırkının hayati, iktisadi menfaatleri biri birinden farklı, mütezat iki zümreye bölünmesini mucip oldu.
c) Şehirler göçebe Türklerin istilalarına maruz kaldı.
Daha iyi iklimler aramağa çıkan Türkler, ayrıldıkları sahalara nazaran en elverişli gördükleri yolları tutarak medeniyetlerinin tohumlar ile birlikte dört bucağa yayıldılar ; çiftçiliğe yarıyacak güzel ovalar, zengin su boyları aradılar. Karşılaştıkları iptidai yerlilerle çarpışarak onları ya başka yerlere sürdüler, ya da içlerine girerek temdin ettiler. Yerlilere nazaran çok yüksek zekâları ve mütekamil silahları ile galebe çalmakta, yerleşmekte ve hükümlerini yürütmekte güçlük çekmediler. Boş buldukları sahalarda ise beğendikleri yerlere yerleşerek oraların otokton[90] ahalisi oldular.
Çin ve Hint yurtlarına da göç yapan Türk’ün garba binlerce yıllar mütemadi dalgalar halinde devam eden muhaceretlerı, başlıca iki yoldan vuku bulmuştur. Bunlardan biri şimal yoludur ki Ural dağları ile Hazar Denizi arasından ve Karadeniz şimalinden geçer ; bu geçide “Kavimler Kapısı’’ adı verilmiştir. İkincisi cenup yoludur. Bu yol Himalaya şimal ve cenup etekleri boyunca garba gider. Cenup yolundan Kafkasları geçmek sureti ile şimal yoluna intikal eden kafileler de olmuştur (Keltler). Şimal yolu, buzların çekilmesinden sora husule gelen bataklıklar yüzünden cenup yolundan daha müşkülatlı idi. Bu sebeple bu yolu takip edenler gidebildikleri yerlere çok geç vasıl olmuşlardır. Cenup yolunu takip edenler Mezopotamyaya, Anadoluya ve oradan Adalara geçmişlerdir. Türklerin Aşağı Mezopotamyaya inişlerinde ırmak boyları bataklık halinde idi. Cetveller ve kanallarla suların zararını gidermek, toprağın muntazam sulanmasını temin etmek için bu muhacir kafilelerin gösterdi kleri kabiliyet ve meharet daha ilk geldikleri zamanda dahi medeni seviyelerinin yüksek olduğuna delil sayılmaktadır. Bunların bir taraftan Dicle ve Fırat, diğer taraftan Kerka ve Karun ırmakları boylarında ve ağızlarında kurdukları medeniyet gerek güzel san’atlerin ve gerek siyasi ve içtimai hayatın inkişafı noktalarından çok feyizli olmuştur. Bu medeniyet Sumer – Elam medeniyeti unvanları ile anılır.[91]
Ezcümle abaküsü medeniyete armağan eden Babillilerin kökeni kadim bir Türk medeniyeti olan ve çivi yazıyı medeniyete armağan eden Sümerler idi ve Türkler her daim uygarlığa yeni buluşlar hediye eden köklü bir millettir.
Bu arada pas geçilmemesi icap eden hakikat şudur ki, Babillilerin dünyaya hediyesi olan abaküs sistemi yalnızca bilgisayar sisteminin değil, matematik biliminin de yazıyla beraber temelini oluşturdu.
Zira unutulmasın, binlerce yıl önce damgaların diziliminden yazı, yazıdan matematik, matematikten algoritma doğdu.[92]
Öte yandan aradan yıllar, asırlar geçtikçe hesaplama sisteminde muazzam ilerlemeler kaydedilir. Öyle ki, MS 1612 yılına gelindiğinde John Napier, ondalık noktayı kullandı, logaritmayı icat etti ve hesaplamaları için üzeri numaralanmış çubuklar kullanmaya başladı.
1622’de ise William Oughtred, yuvarlak hesap cetvelini icat etti. Hesaplamalar, Napier’in logaritmalarına dayanıyordu.
1623 yılında ise William Schickard “hesaplayan saat” adını verdiği cihazı yaptı. Cihaz dişli mekanizması ile çok haneli sayıları birbiri ile çarpmakta kullanılıyordu.[93]
1642 yıllarında, Fransız bir vergi tahsildarının oğlu olan 18 yaşındaki Blaise Pascal (1623-1662), babasına işine yarayacak Pascalin adında bir tip hesap makinesi geliştirdi. Bu araç 10 tabanına göre işlemlerde başarı ile kullanıldı. Pascalin’in dezavantajı toplama işlemi ile sınırlı olmasıydı. 1694 yılında alman matematikçisi ve filozofu olan Gottfried Wilhem von Leibniz (1646-1716), çarpma işlemlerinde de kullanılabilecek pascalini yapmayı başardı. Daha sonra bir Fransız olan Charles Xavier Thomas de Colmar dört temel matematiksel işlemi (toplama, çıkartma, çarpma ve bölme) yapan cihazı yapmayı başardı.[94]
1666’da İngiltere’de Samuel Morland toplayabilen ve çıkarabilen mekanik bir hesap makinası yaptı.
1674’te Gottfried Leibniz “Adımlı Hesaplayıcı”yı yaptı.

Bu hesaplayıcı adım adım çalışan silindirik bir dişliden oluşuyordu.
1774’te Philipp-Matthaus Hahn 12 haneye kadar hesaplayabilen hesap makinaları yaptı. Bunları ticari olarak sattı da.
1777’de Çarpma yapabilen hesap makinaları icat edildi.
1820’de “Thomas Arithmometer” adı ile ilk defa seri üretilen bir hesap makinası yapıldı. Bu makina uzun yıllar üretildi ve satıldı.

Bu makina uzun yıllar üretildi ve satıldı. Leibniz’in adımlı hesaplama sistemi ile çalışıyordu.
1822’de Charles Babbage “Fark Makinası”nı (Difference Engine) tasarlamaya ve yapmaya başladı.
1829’da Willem Austin Burt Amerika’nın ilk daktilosunu yapmayı başardı.

Tasarım biraz garip olmasına rağmen çalışıyordu.[95]
Bilgisayara benzer makinayı İngiliz matematikçi Charles Babbage isimli kâşif gerçekleştirmiştir. Hesaplamalarda doğru sonuçlar almaya yatkın ve adına Difference Machine denilen aleti icat etmiş olup, bu makine bilgisayar teknolojisi tarihinde bir dönüm noktası kabul edilir. Mekanik, genel amaçlı bir bilgisayar için ilk kapsamlı tasarımıdır ve modern bilgisayarların temelini oluşturur. Analitik Makine, Babbage’in yaşamı boyunca tam anlamıyla işlevsel bir cihaza dönüşmese de, kavramsal çerçevesi, modern bilgisayarlara ve hesaplama teknolojisindeki gelişmelere etki etmiştir. Analitik Makine’nin kökeni, Babbage’in matematiksel tabloların üretimini otomatikleştirmeyi amaçlayan Fark Makinesi çalışmalarına dayanır. Fark Makinesi’nin sınırlamalarından memnun olmayan Babbage, sonraki yıllarda zamanının ve kaynaklarının büyük bir kısmını basit aritmetik hesaplamaların ötesinde geniş bir görev yelpazesini yerine getirebilecek daha esnek bir makine tasarlamaya adamıştır. Analitik Makine’nin en dikkat çekici özelliklerinden biri programlanabilir olmasıdır. Önceki mekanik hesap makinelerinin aksine, Analitik Makine, delikli kartlarda depolanan talimat dizilerini yürütecek şekilde tasarlanmıştır, bu da verilerin manipülasyonunu ve karmaşık algoritmaların yürütülmesini mümkün kılar. Bu programlanabilirlik kavramı, geleneksel mekanik hesap makinelerinden modern yazılım kavramına doğru devrim niteliğinde bir geçişi temsil eder. Analitik Makine ayrıca, önceki hesap makineleriyle karşılaştırıldığında, talimatların yürütülmesini önceki hesaplamaların sonucuna dayalı olarak değiştirebilen koşullu dallanma [conditional branching] kavramını tanıttı. Bu özellik, Analitik Makine’nin döngüler ve koşullu ifadeler gibi yinelenen işlemleri gerçekleştirmesini sağladı ve bu da modern programlama dillerine öncülük etti. Ayrıca, Analitik Makine, depo olarak adlandırılan veri ve talimatların saklanmasına olanak tanıyan bir bellek biçimini de içeriyordu, bu da hesaplama yeteneklerini daha da artırdı. Gelişiminde mali kısıtlar ve bürokratik engeller gibi zorluklarla karşılaşmasına rağmen, Analitik Makine, hesaplama teknolojisi alanında insanın yaratıcılığının, bilgiye ve yeniliğe dair sürekli arayışının göstergelerinden biridir. Babbage’in yaşamı boyunca bu makine hiç inşa edilmemiştir, fakat kavramsal parlaklığı hesaplama alanındaki sonraki gelişmeler üzerinde derin bir etki bırakmış ve dijital teknolojinin modern çağı için temel oluşturmuştur.[96]
19. yüzyılda, daha ileri mekanik hesaplayıcı ortaya çıkarmıştır. 1890 yılında Herman Hollerith adlı makine mühendisi ve istatistikçi nüfus sayımında ortaya çıkan bilgilerin elle mekanik makinalara girilmesinin uzun zaman alması gibi sorunlarını ortadan kaldırmak için nüfus bilgilerinin delikli kartlarla makinaya girilmesi fikrini geliştirmek suretiyle günümüz teknolojilerine ön ayak olan bir cihaz icat etti: Hollerith Makinesi (Tabulating Machine).
Şöyle ki, Amerikan nüfusu 19’uncu yüzyılın sonlarında her 10 senede yüzde 30 artmaktaydı ve 1870’te nüfus sayımında araştırılan madde sayısı 5 iken 1880’de 200’e yükselmişti. 1880 sayımındaki bilgilerin bir tabloya dökülmesi 8 yıl sürmüş ve 1890 sayımından önce ancak tamamlanabilmişti.[97]

O dönem yaşamış olan yazarlardan birinin de belirttiği gibi, “Kağıt yığınlarının arasına gömülmüş olan çalışanların kör olmaması ve delirmemesi” bir mucizeydi. Tüm bu iş, kendi ağırlığı altında ezilme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. bir şeyler yapılmak zorundaydı. Herman Hollerith isimli bir mucit, o dönemki tren biletlerinin delinmesi işleminden esinlenerek bilgi depolamak için delikli manila kağıtlarından oluşan bir sistem ve bunları sayıp ayıracak “Hollerith Makinesi” isimli bir makine geliştirdi. Hollerith’e 1889 senesinde makinesinin patenti verildi ve hükümet 1890 nüfus sayımı için bu makineyi kullandı. Kimse daha önce bunun gibi bir şey görmemişti.[98]

Şaşkına dönen bir gözlemci şu satırları kaleme almıştı: “Cihaz, Tanrı’nın değirmeni gibi hatasız ama onu çok geride bırakacak kadar hızlı çalışıyor. (Bir Alman atasözü der ki: Tanrı’nın değirmeni yavaş çalışır ama kusursuz öğütür.) Fakat başka bir gözlemci, cihazın sınırlı bir kullanım alanı olacağı şeklinde bir mantık yürütmüştü: “Bu cihazı devlet kurumlarından başka hiç kimse kullanmayacağı için bu cihazın mucidi muhtemelen hiçbir zaman zengin olamayacaktır.” Hollerith’in bir kenara sakladığı bu tahmin tamamen doğru çıkmayacaktı.
Hollerith’in şirketi 1911 senesinde Computing-Tabulating-Recording Company (Hesaplama-Çizelgeleme-Kayıt Tutma Şirketi) olmak üzere diğer şirketlerle birleşti. Birkaç sene sonra ise ismini IBM (International business machines) olacak şekilde değiştirdi. IBM’in piyasa değeri şu an yaklaşık 140 milyar dolar olarak tahmin ediliyor.[99]
İkinci Dünya Savaşı yıllarında, özellikle askeri şifre çözme ve hesaplama ihtiyaçları doğrultusunda vakum tüpü tabanlı (lamba-tabanlı) özel amaçlı makineler tasarlanmış olsa da, savaşın getirdiği lojistik kısıtlamalar ve gizlilik dereceleri nedeniyle bu teknolojilerin sivil alandaki gelişimi sınırlı kalmıştır.[100]
1937 yılında Howard H. Aiken, delikli kart sistemlerini elektrik ve mekanik bileşenlerle birleştirerek otomatik bir hesaplayıcı tasarlamış; bu çalışma sonucunda IBM iş birliğiyle Harvard Mark-1 (ASCC) geliştirilmiştir.[101]
Yaklaşık 15 metre uzunluğunda ve 2,5 metre yüksekliğindeki bu devasa elektromekanik yapı, 23 basamaklı iki sayının çarpımı gibi karmaşık işlemleri yaklaşık 4,5 saniyede tamamlayabilme kabiliyetine sahipti.[102]
Mark-I, tamamı elektronik bileşenlerden oluşmayan, elektromekanik bir genel amaçlı bilgisayardı ve tasarımında Charles Babbage’ın “Analitik Makine” (Analytical Engine) kavramından esinlenilmişti.[103]
Bilgisayar tarihindeki asıl devrim ise, 1943 yılında üretimine başlanan ve 1946 yılında tamamlanan, bütünüyle elektronik aksamlardan oluşan ENIAC (Elektronik Sayısal Bütünleştirici ve Hesaplayıcı) ile gerçekleşmiştir.[104]
Yaklaşık 18.000 – 19.000 vakum tüpünden (lamba) oluşan bu devasa sistem, operasyon sırasında 160 kW civarında muazzam bir güç tüketmekte olup, başlangıçta II. Dünya Savaşı’nın ihtiyaçları doğrultusunda askeri amaçlarla tasarlanan makine, özellikle topçu atış cetvellerinin ve mermi yollarının (balistik yörünge) hesaplanmasında kullanılmıştır.[105]
Şimdi bu ENIAC denen bu sistemi daha yakından tanıyalım.
Bu ENIAC denen sistem, aynı zamanda kağıt para döneminin de sonunu getirmiştir ki bu süreci incelemeden ve ENIAC denen sistemin para sisteminde açtığı çığırı anlamadan bu sistemi anlayabilmek zordur.
1871’de Western Union’ın telgraf ağı üzerinden resmi olarak elektronik fon transferi (EFT) hizmeti sunmaya başlamasıyla tarihte ilk kez fiziksel formunu kaybederek veriye dönüşme evresine giren para açısından bir dönüm noktası yaşanıyordu.
Artık kâğıt para için sonun başlangıcına gelinirken Western Union, EFT’yi icat ettikten sadece beş sene sonra, 1876 yılında, Bell’in telefon patentini 100 bin dolara satın almayı reddetti. Tarihe ibretlik bir anekdot olarak düşen bu karardan sonra, telefonun telgraf karşısında üstünlüğü ele geçirmesi için 25 yıl geçmesi gerekti. Western Union ilk telgrafları 20 dolara gönderirken, bu rakam 1868 yılında 1 dolara, 1898’de ise 0,3 dolara kadar geriledi. EFT’yi keşfeden şirket, 1924 yılında ikinci bir finansal keşfe daha imza attı; yoğun telgraf talebine daha hızlı cevap verebilmek için müşterilerin daha hızlı ödeme yapabileceği ön ödemeli, metal bir kart geliştirdi. Bu ön ödemeli metal kart, paranın modern çağda şekil değiştirmesine verilebilecek ilk önemli örneklerden biri oldu.
Western Union için en yoğun dönem 1929 yılı oldu ve o yıl 200 milyon mesaj taşıdı.[106]
Sanal Para Döneminin Başlangıcı
1971 yılında ABD doları devalüasyona uğradı ve ABD, içine girdiği ekonomik zorluklar sebebiyle altın standardından vazgeçti. Ardından sanayileşmiş ülkeler de 1973 yılında Bretton Woods anlaşmasından ayrıldıklarını açıkladılar. 1971 yılında başlayan ve iki yıl devam eden bu süreçte, para fiziksel bağlarından kurtuldu ve değeri saygınlık ile ölçülmeye başladı.[107]
Bretton Woods’un tarihe geçtiği dönemden kısa bir süre sonra, 1949 yılında temelleri atılan kartlı ödeme sistemleri, 1976 yılında Visa ve 1979 yılında ise MasterCard ödeme şemalarının doğuşu ile birlikte yeni bir noktaya taşındı. İkinci dünya savaşından sonra hayatımıza giren ve paranın kaderinde rol sahibi olan bir diğer önemli teknoloji ise bilgisayar oldu. Bilgisayarlar pek çok endüstri ile birlikte bankacılık ekosistemini de değiştirdi. Sektör pek çok problemini ardı ardına çözmeye başlarken, 1973’te SWIFT sistemi ortaya çıktı.[108]
Son birkaç yıldır giderek daha fazla tartıştığımız bir diğer kavram ise kripto para teknolojisi olarak karşımıza çıkıyor. Bitcoin ve türevlerinin parayı nereye götüreceğini araştırmaya ve anlamaya çalışıyoruz. Bu noktada şöyle bir analoji yapmak yerinde olur: Buharlı gemilerin yelkenli gemilere ne yaptığını örnek alarak Bitcoin’i ilk buharlı gemiye benzetebiliriz. Bitcoin, bize buharlı gemilerin çalışabileceğini gösteriyor ve insanlığın tarih boyunca defalarca tanıklık ettiği gibi, sürdürülebilir bir değişim ile teknolojinin bazı şeyleri radikal bir biçimde dönüştürebileceğini hatırlatıyor.[109]
Sanal Paranın Mabedi: ENIAC
Hitler’in hışmına uğrayan tek aydın, Maria Montessori değildi. Benzer sebeplerden Amerika’ya giden Einstein, 1939 yılında Başkan Roosevelt’e bir mektup gönderdi. Destek gördüğü takdirde, atom bombası yapabileceğini yazmıştı. Başkan mektubu okudu ama zamanın ruhunu okuyamadı. Dolayısıyla bilim insanını kibarca başından savdı. Önemsediği nokta ise atomu parçalamaktan daha önemliydi. Bilim insanlarının dogmaları olmazdı. Ortaya koydukları her teori, başkası tarafından yanlışlanmalıydı ki uygarlık ilerlesin. Çünkü sorgulamayan beyin kanıt aramaz, sorgulayan beyin ise kanıta doymazdı. İşte bu yüzden ‘dünya düzdür’ teorisini ilk yanlışlayan Eratosthenes olmuştu. Onu da İskenderiyeli Batlamyus, Batlamyus’u Horasanlı Nasuriddin Tusi yanlışlamıştı. Nasuriddin’i Polonyalı Kopernik, onu da İngiliz Newton yanlışlamış ve evren hakkındaki temel bilgiler adım adım şekillenmişti. Newton’ın bayrağını Laplace devraldı, sonra Maxell, sonra Heisenberg, sonra Szilard, derken Einstein ortaya çıktı ve kendisinden önceki bilim insanlarını yanlışlamayı başardı. Hem de Amerika başkanına rağmen!
Öncelikle Faraday’ın gün yüzüne çıkardığı enerji kanunuyla yani ‘E’ ile yetinmeyip yepyeni bir formül yazdı. Ardından Ortaçağ’ın tipografık sembolleri yerine ‘=’ kullandı; Fransız Lavoisier’nin sıra dışı keşiflerini eleştirebildiği için kütleyi yani (Mass) ‘m’yi buldu. Işığın sonsuz hızda ilerlediği iddiasını kabul etmeyen Galileo’ nun önermelerini sorgulayıp ışık hızını (Celeritas) yani ‘c’yi keşfetti. Son olarak Newton ve Leibniz’in teorilerini yanlışlayan Madam Emilie’ nin büyük fikirlerini mutlak doğru kabul etmeyerek ışık hızının karesini buldu.
Eğer Einstein da Roosevelt gibi davranıp günün doğrularına biat etseydi dehası hiçbir işe yaramayacak ve uygarlık tarihini değiştiren E=mc² formülüne ulaşamayacaktı. Ancak Einstein’ın da eksikleri vardı. Kısa süre sonra Max Bom adındaki Alman fizikçi kuantum mekaniğinde devrim yaratacak olasılık teorisini ortaya attı. Pek çok meslektaşı ikna olmadı çünkü gerçekliğin şans faktörüyle bir alakası olamazdı. Einstein ise ‘Tanrı zar atmaz!’ sözüyle karşılık verdi. Son olarak Danimarkalı fizikçi Niels Bohr, her ikisini yanlışlamakla kalmadı, Einstein’ın eleştirilerine yine onun üslubuyla edebi bir cevap verdi: ‘Tanrıya ne yapması gerektiğini söylemekten vazgeç!’ Peki kim haklıydı?
Bu soru, uygarlık tarihi açısından oldukça önemsizdi. Her kuram bir önceki kuramın reddiydi. En iyi akademisyen hocasını revize eden, düzelten, eksiğini gideren hatta yanlışlayandı. Önemli olan bilim insanlarının birbirini yanlışlamaya devam etmesiydi. Vücudumuzda çıkan tümörleri fark edip tedavi olmamızı, bu dev isimlerin birbirini yanlışlayarak ulaştığı E=mc² formülüne borçluyuz. Çünkü ultrason cihazı bu formül sayesinde üretildi. Sanal paranın merkez bankasını da aynı kişilere borçluyuz. Çünkü bilgisayar teknolojisine hayat veren transistör cihazları, aynı bilimsel çalışmaların ürünüdür.[110]
Evet, sanal paranın merkez bankası olan ENIAC isimli bilgisayardan söz ediyoruz.

Açılımı İngilizce “Electronic Numerical Integrator And Computer” olan ve Türkçe karşılığı “Elektronik sayısal entegratör ve hesaplayıcı” olan ENIAC, yaklaşık 167 m² bir alana sığıyordu ve ağırlığı 30 tondu.
O günlerde 60 saniye yol alan bir topun rotasının hesaplanması için, yaklaşık 20 saatlik çalışma gerekiyordu. ENIAC bu hesaplama süresini 15 saniyeye indirdi. ENIAC’ın bu başarısı ise 6 kadın matematikçi sayesinde idi.
Kathleen McNulty, Mauchly Antonelli, Jean Jennings Bartik, Frances Synder Holber, Marlyn Wescoff Meltzer, Frances Bilas Spence ve Ruth Lichterman Teitelbaum 30 tonluk bu koca makineyi, elle takılıp çıkarılan fişler, kablolar ve kumanda edilen düğmelerle programladılar.[111]
Ama elbette ki bu bilimsel çalışma her ne kadar orduya hizmet amaçlı yapılsa da bilimin orduya hizmeti ilk olarak Arşimed ile başlamıştı. Savaş başlar başlamaz Amerikan ordusunun bilim insanlarından isabet gücünü artıracak bir makine talep etmesi üzerine John Mauchly ve Presper Eckert adlı elektrik mühendisleri, dört yılın sonunda ilk bilgisayarı ürettiler. O günün parasıyla 500 bin dolara mal olan bu alete ENIAC ismi verildi. İngilizler de aynı proje üzerinde çalışıyordu ancak o sırada güçlü Alman ordularının yoğun saldırısı altındalardı. İngiliz mucit Alan Turing, Nazilerin Enigma adlı şifreleme aletini kırmakla görevlendirilince bilgisayar projesini bir kenara bıraktı. İki yıl içinde geliştirdiği alet, ülkesini kurtardı ve ulusal kahraman ilan edildi. Fakat eşcinsel olduğu ortaya çıkınca kimyasal kısırlaştırma cezasına çarptırıldı. Matematik temelli ilk sanal makinelerin mucidi, girdiği bunalımdan çıkamayınca siyanürlü elma yiyerek intihar etti. Ne var ki bilgisayar dünyası vefalıydı. Ustalarını unutmayarak her gelen hükümete baskı yaptılar ve 1967 yılında itibarı iade edildi. İşte Apple’ın logosundaki ‘ısırılmış elma’, Turing anısına sunulmuş bir saygı ifadesiydi. 2019 yılında ise 50 poundluk paralara resmi basıldı.
Fakat ENIAC’ın bir sorunu vardı. Ne zaman çalıştırılsa Philadelphia şehrinin elektrikleri kesiliyordu. 18.000 vakum tüpünden oluşan ve 167 metrekareyi kaplayan bu bilgisayarın küçülmesini transistör teknolojisine borçluyuz. Cebimizdeki akıllı telefonlarda 2 milyar adet transistör bulunur. Eğer vakum tüpleriyle devam etseydik cep telefonlarımızın uzunluğu, 828 metrelik Burj Khalifa’dan fazla olurdu. Transistörün mucitleri, 1956 yılında Nobel Fizik Ödülü ile onurlandırıldı. İcatlarına hayat veren silisyum elementi ise Silikon Vadisi’ne isim babası oldu.[112]
ENIAC, 1955 yılına kadar hizmet verdikten sonra yerini daha küçük ve etkili bilgisayarlara bırakmış olup, günümüzde pek çok işlemleri daha küçük ve etkili bilgisayarlarla gerçekleştirebilme imkanına sahibiz.
Öyle ki, bütün birimleri tek bir çipte barındıran küçük ve etkili bilgisayarlardan söz ediyoruz.
Mikrodenetleyici Nedir?
Mikrodenetleyici, işlemci, bellek ve giriş/çıkış birimlerini tek bir çip üzerinde barındıran küçük bir bilgisayardır. Mikrodenetleyici, tüm bileşenleri içinde barındırır ve tek başına cihaz kontrolü yapabilir. Mikrodenetleyiciler sayesinde karmaşık işlemler tek bir çip üzerinde yürütülebilir. Gelecekte IoT (Nesnelerin İnterneti), akıllı şehirler, giyilebilir teknolojiler ve endüstriyel otomasyon gibi alanlarda mikrodenetleyicilerin önemi daha da artacaktır. Bu cihazlar, gerçek zamanlı veri işleme kapasitesi ve çeşitli haberleşme protokolleri sayesinde modern teknolojinin omurgasını oluşturur.[113]
Mikrodenetleyici, bir bilgisayarın işlemcilerine, belleklerine ve girdi/çıkış (I/O) birimlerine yönelik komutları yönetir. Mikrodenetleyici, bir bilgisayarın tüm işlevlerini yerine getirebilmesi için gereken komutları işler. Mikrodenetleyici, bir bilgisayarın işlemcilerine komut vererek, işlemleri gerçekleştirir.[114]
Yani kısaca mikrodenetleyici, bir bilgisayar sisteminin işlevlerini kontrol etmek ve yönlendirmek için tasarlanmış bir entegre devredir.[115]
Yine mikrodenetleyici, bir bilgisayarın belleklerine veri ve programları kaydetmesini ve okumasını sağlar. Mikrodenetleyici, bir bilgisayarın girdi/çıkış (I/O) birimlerine veri girişi ve çıkışı sağlamasını sağlar.[116]
Zaten mikrodenetleyici programlanabilme, bir programı içerisinde depolayıp daha sonra çalıştırabilme özelliklerine sahip tek bir chip ‘ten oluşan bilgisayardır. Bu özelliği mikrodenetleyicileri mikroişlemcilerden ayıran özelliğidir.
Mikrodenetleyicilerde bir CPU (Central Process Unit) , RAM (Random Access Memory) ROM (Read Only Memory) , input – output ( giriş – çıkış I/O) uçları , seri ve paralel portlar , sayıcılar (counter) ve bazı mikrodenetleyicilerde de Analog’dan Digital’e (A/D) ya da Digital’den Analog’a (D/A) çeviriciler (konvertör) bulunur. Mikroişlemciler kullanılarak oluşturulan sistemlerde ise (örneğin kullandığımız bilgisayarlar) bu özelliklerin her biri için ayrı mikroişlemci kullanılır.[117]
Elektronik projelerde ise mikrodenetleyiciler, sistemlerin beynini oluşturarak sensörlerden gelen verileri işler ve cihazları kontrol eder. Bu mikrodenetleyiciler arasında PIC mikrodenetleyiciler, hem hobi projelerinde hem de endüstriyel uygulamalarda yaygın olarak kullanılır. PIC, “Peripheral Interface Controller” anlamına gelir ve Microchip Technology tarafından geliştirilmiştir.[118]

Yani PIC (Peripheral Interface Controller), bugün özellikle gömülü sistemler, robotik, ev elektroniği, otomasyon, sensör uygulamaları ve endüstriyel kontrol alanlarında en çok tercih edilen mikrodenetleyici ailesinden biri olup düşük maliyetli, hızlı, kolay programlanabilir ve yaygın kullanılan RISC tabanlı mikrodenetleyiciler ailesidir. Genellikle gömülü sistemlerin beyni olarak kullanılır ve pek çok elektronik cihazın içinde bulunan PIC’in serüveni, mikroişlemci teknolojisinin erken dönemlerine kadar uzanan ilginç bir gelişim çizgisi taşır.
PIC’in üç temel özelliği bulunmakta olup bu özellikler şunlardır:
✔ 1. Harvard Mimarisi Bu özellikte program belleği ile veri belleği birbirinden ayrı olup bu sayede komutlar çok daha hızlı işlenir.
✔ 2. RISC Komut Seti -Basit ve az sayıda komut içerir. Buna bir örnek verirsek 35 komut çoğu modelde yeterlidir. -Kod yürütme süresi kısalır, verimlilik artar.
✔ 3. Geniş Ürün Gamı Bu özellikte 8-bit, 16-bit, 32-bit olmak üzere farklı nesiller bulunmakta olup hem çok basit hem çok gelişmiş uygulamalara yönelik seçenekler vardır.
PIC Mikrodenetleyicilerin Tarihsel Gelişimi
- Başlangıç: PIC’in Doğuşu (1970’ler)
PIC mikrodenetleyicilerin ortaya çıkışı; 1970’lerin sonlarına doğru, mikrodenetleyicilerin hayatımıza girmesiyle birlikte mümkün olmuştur. İlk olarak Microchip Technology tarafından geliştirilen bu teknoloji, zamanla birçok sektörde devrim yarattı. İlk PIC mikrodenetleyici, yalnızca birkaç yüz transistör içeriyordu; ancak günümüzdeki versiyonları, milyonlarca transistörü bir araya getirerek karmaşık işlemleri gerçekleştirebiliyor.
Gelişimi süresince, PIC mikrodenetleyicilerin programlanabilirlik özelliği, mühendisler için büyük bir avantaj sağladı. Bu, kullanıcıların bu cihazları özelleştirip, farklı uygulamalara adapte etmelerine olanak tanıdı. Bir misal verecek olursak Entegre Dünyası gibi markalar, PIC mikrodenetleyicileri kullanarak, endüstriyel otomasyondan ev aletlerine kadar geniş bir yelpazede yenilikler geliştirdi.
PIC’in asıl kökeni ise General Instrument (GI) şirketine dayanır.
PIC, 1975’te “Programmable Intelligent Computer” adıyla, GI’ın tasarladığı CP1600 adlı 16-bit mikroişlemci için bir yardımcı kontrol birimi (I/O coprocessor) olarak geliştirilirken bu, ilk PIC tasarımı olarak tarihe geçecekti.
Buradaki amaç, CP1600’ün I/O yükünü hafifletmekti.
Bu ilk versiyonlar genel kullanım için olmayıp daha çok özel sistemlerde görev alan yardımcı işlemcilerdir.
- Microchip Dönemi ve Yeni Kimlik (1980’ler)
PIC mikrodenetleyicilerin asıl geliştirildiği süreç, Microchip Technology tarafından yapılan çalışmalarla ortaya ufak örneklerin konacağı 1980’lerin başına denk gelmiştir.
O zamandan beri, bu küçük ama güçlü cihazlar, teknoloji dünyasında devrim yaratmıştır. İlk başta basit uygulamalar için tasarlanan PIC’ler, zamanla endüstriyel otomasyon, ev aletleri ve hatta tıbbi cihazlar gibi birçok alanda kullanılmaya başlanmıştır. Bu evrim, PIC mikrodenetleyicilerin gelişen teknolojiler ile nasıl entegre olduğunu göstermekte olup, mikrodenetleyicilerin tarihçesinde önemli dönüm noktaları bulunmaktadır.
General Instrument’ın mikroelektronik bölümünün ayrılmasıyla Microchip Technology (1987) kuruldu ve PIC’in gelişimi tamamen bu şirketin kontrolüne geçti. İşte asıl PIC mikrodenetleyici ailesi burada doğdu.
Microchip’in çıkardığı ilk gerçek PIC mikrodenetleyici ailesi 1989 yılında piyasaya sürülen PIC16C5X ailesidir.
Bunların taşıdıkları özellikler aynen şöyledir:
- Harvard mimarisi
- RISC tabanlı komut seti (yaklaşık 33 komut)
- EEPROM/OTP bellek seçenekleri
- Düşük maliyet, düşük güç tüketimi
Bu dönemden itibaren PIC, tek kartlık cihazlarda ucuz ve programlanabilir çözümler sunarak hızla yayılmaya başladı.
1990’larda, programlanabilir mikrodenetleyiciler ile birlikte kullanıcıların daha esnek ve özelleştirilebilir çözümler elde etmesinin sağlanması, Entegre Dünyası gibi markaların, kullanıcıların ihtiyaçlarına yönelik yenilikçi ürünler sunmasına olanak tanıdı. Günümüzde ise, PIC mikrodenetleyiciler, IoT (Nesnelerin İnterneti) uygulamalarında da sıklıkla kullanılmaktadır.
Sonuç olarak, PIC mikrodenetleyicilerin tarihçesi, teknolojik ilerleme ve yaratıcılığın bir yansımasıdır. Gelecekte, bu mikrodenetleyicilerin daha da gelişerek hayatımızın her alanında yer alacağı öngörülmektedir. Bu nedenle, PIC’lerin gelişimini takip etmek, teknoloji dünyasında önemli bir yer edinmek isteyen herkes için kritik bir öneme sahiptir.
PIC Mikrodenetleyicilerin Günümüzdeki Uygulamaları
Günümüzde PIC mikrodenetleyiciler, birçok alanda devrim yaratmaya devam ediyor. Bu küçük ama güçlü cihazlar, endüstriyel otomasyondan ev aletlerine kadar geniş bir yelpazede yer alıyor. Örneğin, Entegre Dünyası gibi markalar, bu mikrodenetleyicileri kullanarak akıllı ev sistemleri ve otomatik kontrol sistemleri geliştiriyor. Peki, bu teknolojinin sağladığı avantajlar neler?
PIC mikrodenetleyiciler, güç verimliliği, yüksek performans ve kolay programlama gibi özellikleriyle öne çıkıyor. Bu sayede, kullanıcılar karmaşık sistemleri kolayca yönetebiliyor.
Otomotiv sektöründe motor kontrol sistemleri, ev otomasyonunda akıllı aydınlatma sistemleri ve endüstriyel uygulamalarda makine kontrolü bunlara örnektir.
Bu örnekler, PIC mikrodenetleyicilerin çok yönlülüğünü ve günümüzdeki önemini gözler önüne seriyor. Gelecekte, bu teknolojinin daha da gelişmesi ve Entegre Dünyası gibi firmaların yenilikçi çözümler sunması bekleniyor. Sonuç olarak, PIC mikrodenetleyiciler, hem endüstride hem de günlük yaşamda büyük bir rol oynamaya devam edecek.
- Genişleme ve Segmentasyon (1990’lar)
1990’ların ortalarında PIC mikrodenetleyicilerin, gelişmiş enerji verimliliği ve daha düşük maliyetlerle dikkat çekmeye başlaması onları, özellikle gömülü sistemler için cazip hale getirdi.
PIC ailesi 1990’larda farklı kategorilere ayrılarak çok daha geniş bir uygulama alanına yayıldı.
Bu dönemde Microchip, ICSP (In-Circuit Serial Programming) teknolojisini tanıtarak PIC’i devre üzerinden programlanabilir hâle getirdi; bu gelişme PIC’in küresel alanda çığ gibi büyümesine yol açtı.
- 2000’ler: 16-bit ve 32-bit PIC Ailelerinin Ortaya Çıkışı
Mikroişlemci teknolojisinin hızlanmasıyla PIC mimarisi de ciddi şekilde gelişti. 2000’li yıllar, Microchip’in 8-bit PIC16/PIC18 serisinin ötesine geçerek daha güçlü işlemci çekirdeklerine yöneldiği ve “yüksek performanslı PIC” çağını başlattığı dönemdir. Bu süreçte önce 16-bit PIC ailesi doğdu, ardından 32-bit PIC32 ailesi geliştirildi.
Bu dönem, PIC’in yalnızca hobi devrelerinde değil, profesyonel endüstriyel ürünlerde yaygınlaşmasına sahne oldu.
- Günümüz PIC Mikrodenetleyicileri
Günümüze baktığımızda ise PIC mikrodenetleyicileri, IoT (Nesnelerin İnterneti) uygulamalarında bile yaygın olarak kullanılmaktadır. PIC mikrodenetleyicilerin tarihsel gelişimi, teknolojinin ilerlemesiyle birlikte sürekli olarak evrim geçirmiştir ve gelecekte de bu sürecin devam etmesi beklenmektedir.
PIC mikrodenetleyicileri günümüzde Microchip’in en geniş ve en oturmuş gömülü sistem platformlarından biri olup 2020’lerden itibaren gelişmeler, özellikle düşük güç tüketimi, gelişmiş çevre birimleri, mantık blokları, güvenlik ve bağlantı desteği üzerinde yoğunlaşmıştır.
Microchip bugün hâlâ PIC’i geliştirmekte ve milyonlarca cihazda kullanılmaktadır.
Sonuç olarak PIC mikrodenetleyiciler, 1970’lerde basit bir yardımcı işlemci olarak doğmuş, 1980’lerde Microchip ile birlikte rafine edilmiş ve 2000’lerden itibaren gömülü sistemlerin temel taşlarından biri hâline gelmiş olup günümüzde 8-bitten 32-bite uzanan geniş bir aileye sahip yapısıyla hâlâ en çok tercih edilen mikrodenetleyici çözümlerinden biri durumundadır.[119]
Ama elbette ki dikkate değer tek mikrodenetleyici türü PIC Mikrodenetleyicileri olmayıp, diğer mikrodenetleyici türleri de önemli bir yere sahiptir.
ARM Mikrodenetleyici
ARM (Acorn RISC Machine), geliştirilmiş RISC makinesi anlamına gelir. Dijital gömülü sistem dünyasının en popüler mikrodenetleyici programlamasıdır. 32 ve 64 bit versiyonları bulunmaktadır. Düşük güç tüketimi, diğer RISC tabanlı işlemcilere göre yüksek performanslı oluşu ve x86 ve x64 işlemcilere göre daha hesaplı olmasından dolayı genellikle gömülü sistemlerde ARM işlemci tercih edilmektedir.[120]
8051 Mikrodenetleyici
Intel, 1981 yılında 8bit 8051 mikrodenetleyici üretmiştir. 40 pin DIP (Dual inline paket), ROM ise 4kb ve 128 byte RAM depolama, 2 adet 16 bit timer ile yapılmıştır. Spesifikasyona göre programlanabilir ve adreslenebilir dört paralel 8 bit bağlantı noktasından oluşur.[121]
AVR Mikrodenetleyici
AVR, Atmel firmasının ürettiği 8bitlik RISC mimarisine sahip mikrodenetleyicidir. Ucuz ve hızlı çalışır. 2KB ve 128KB yazılıp-silinebilen belleğe sahiptir.[122]
MSP Mikrodenetleyici
MSP, karışık sinyal işlemcisi anlamına gelmektedir. Texas Instrument ailesine sahip bir işlemcidir. 16 bitlik bir CPU etrafına inşa edilmiştir. Düşük güç tüketimi ve maliyeti düşüktür. Genellikle gömülü sistemlerde kullanılmaktadır.[123]
Bu arada mikrodenetleyicilerle ilgili önemli bir gerçek de şudur ki, elektronik cihazların “beyni” veya “orkestra şefi” olarak metaforize edilen, tek bir çip üzerinde işlemci, hafıza ve giriş/çıkış birimlerini barındıran minyatür bir bilgisayar olan mikrodenetleyici, bu özelliği sayesinde tek başlarına çalışabildiği gibi, donanımı oluşturan diğer elektronik devrelerle irtibat kurabilir, uygulamanın gerektirdiği fonksiyonları gerçekleştirebilir. Yani mikrodenetleyici, kendi programını çalıştırıp dış dünyadan aldığı verileri işleyerek (sensörler) karar verip eyleme (motor/ekran) dönüştürür. Bu yüzden şunu söyleyebiliriz ki mikrodenetleyici işlemci, bellek ve çevre birimleri ile bağımsız bir sistemdir ve gömülü sistem olarak kullanılabilir. Bazı gömülü sistemler çok karmaşık olsa da birçoğunun bellek ve program uzunluğuna minimum gereksinimi vardır, işletim sistemi yoktur ve yazılımı nispeten sadedir. Tipik giriş ve çıkış cihazları arasında elektrik anahtarları, röle’ler, solenoid’ler, LED’ler, küçük veya özel sıvı kristal ekran’lar, radyo frekans cihazları ve sıcaklık, nem, ışık seviyesi vb. veri sensörleri bulunur.[124]
Ezcümle mikrodenetleyiciler, yüksek seviyeli bir programlama dilinde yazılmış kodları işleyerek çeşitli görevleri gerçekleştirirler. Bu kodlar, belleğe kaydedilir ve mikrodenetleyici tarafından işlenir.

Girdi/çıkış portları, sensörler ve diğer harici cihazlarla iletişim kurarak çevresel verileri okuyabilir ve kontrol sinyalleri gönderebilirler.[125]
Yani mikrodenetleyicilere metaforik çerçeveden bakacak olursak önümüze şu gerçek çıkar:
- Orkestra Şefi: Donanım bileşenlerini (piyano=sensör, keman=motor) zamanlama ve kodlama (nota) ile uyum içinde yönetir.
- Küçük bir Beyin: Duyusal girişleri (input) alır, hafızasındaki bilgilere göre işler ve kas eylemi (output) üretir.
- Akıllı Robotun İşlemcisi: Karar alma merkezi; sensör verisine göre “dur” veya “git” komutunu verir.
- Dijital Postacı: Bilgiyi (veri) alır, okur ve doğru adrese (çıkış portuna) iletir.
Ama elbette ki bu vasıfları barındıran mikrodenetleyicilerle ilgili şu detay da önemlidir ki içinde mikrodenetleyiciler bulunan, yani mikrodenetleyiciler kullanarak yapılan programlamalarda iyi bir algoritma bilgisine sahip olmak oldukça önemlidir. Bu nedenle diğer programlama dillerinde olduğu gibi mikrodenetleyicilerde de herhangi bir sorunu çözmek istediğimizde sorunun iyi bir şekilde anlaşılması gereklidir.[126]
Bu arada bir önceki satırlarımızda binlerce yıl önce damgaların diziliminden yazının, yazıdan matematiğin, matematikten algoritmanın doğduğunu[127] belirtmiştik ki, çeşitli görevleri gerçekleştiren ve gömülü sistemlerin kalbi olan mikrodenetleyiciler ve hakeza bugün kullandığımız bilgisayar dilleri, binlerce yıl önceki damgaların diziliminden yazıyı, yazıdan matematiği, matematikten algoritmayı[128] ortaya çıkaran bu sistemin dijital izdüşümüdür.
Nasıl ki bir “ek” Türkçe’de anlamı değiştiriyorsa, bir “komut satırı” da programda davranışı değiştirir.
Türkçedeki “gel” kökü:
- geliyor → şu anda hareket ediyor
- gelecek → gelecekte hareket edecek
- gelmişti → geçmişte tamamlanan hareket
Bu ekleme mantığı, doğrudan doğal kodlamadır.

Yani Türkçe, insan beyninin ürettiği ilk algoritmik dil modelidir.
“Bugünün dijital zekâsı, geçmişin taş zekâsından doğdu.”[129]
Gelgelelim kaya resimlerinin bazılarının damgalara, damgalardan bazılarının da yazıya dönüştüğü görülmektedir. Hatta kadim Türk alfabesinin birçok harfi tarihte ve günümüzde karşımıza damga olarak çıkmaktadır. Damgalar, bir dilin alfabeleri ve aynı zamanda ait oldukları sosyal grupların miras bıraktığı ilk anlatılar biçiminde tanımlanabilirler.[130]
Ayrıca kaya resimlerinin harfe kadar geçirdiği evrelere paralel olarak damgalar da şekillenmiş ve anlam kazanmıştır.[131]
Anadolu’dan Dünyaya: Küresel Damga Ağı
Anadolu’dan yayılan damgalar, göç yollarıyla birlikte kıtaları birbirine bağladı:
- Sibirya kaya resimleri,
- Etrüsk yazıtları,
- Amerika’daki petroglifler,
- Çin’in Şensi bölgesindeki çizgisel semboller…
Hepsi aynı kök dizilimini taşır: güneş, ay, yön, su, insan, dağ.
Bu ortaklık tek bir belleğin farklı lehçeleri gibidir.
Tıpkı Türkçenin lehçeleri gibi: Azerbaycan, Kazak, Kırgız, Türkmen Türkçesi…
Farklı sesler ama aynı öz.
Bu nedenle “damga”, yalnızca tarih öncesi bir işaret değil; dünyanın ortak hafıza dilidir.
Damgaların Günümüzle Buluşması
Bugün markalar, devlet armaları ve teknoloji simgeleri hâlâ damga mantığıyla üretiliyor.
Bir Apple logosu, bir Nike işareti, bir QR kodu bile eski damgaların basitleştirilmiş modern torunlarıdır.
İnsanlık, taşta kazıdığı sembolleri şimdi ekrana kodluyor.
Ama mantık aynı: az işaretle çok anlam.
Damga, Bellek, Dil: Üçlü Bütünlük
Damga, belleğin formu; bellek, dilin özü;
Dil ise insanın varlık nedenidir. Damgalar taşta kalmadı, dile dönüştü; dil de yeniden taşa, metale, dijitale kazınıyor. Bu döngü, insanlık belleğinin sürekliliğidir.
“Bir damga, bir kelime, bir kod… Hepsi aynı kaynaktan doğar.”[132]
Ve Türkçe’nin ortaya çıkışı da insanların taşa kazarak yaptığı damgalarla olmuştur. Türk boyları arasında tanımlayıcı işaretler olarak kullanılan damgalar, bir iletişim aracı olmasının yanısıra, soyut, sembolik, saf bir anlatım dili özelliği taşırlar.
Elimizdeki tarihi verilerden ve taş, kaya, duvar gibi maddi kültür örneklerinden anlaşıldığı gibi, Türklerin, Yenisey ve Orhun yazıtlarında kullandıkları alfabeden çok önceleri, damgaları kullandıkları bilinmektedir.
Türk kültüründe damga, im, en adı altında anılan maddi kültür unsurları tarihöncesi çağlardan günümüze kadar süregelmektedir. Damgalar taş-kaya, ağaç, deri, dokuma, halı kilim, hayvanlar, süs eşyaları, maden sanatı, çanak-çömlek, mimari yapılar, bayrak ve tuğlar, giyim-kuşam, silahlar, zırhlar, mezar taşları vs. gibi çok geniş kullanım alanlarında silinmez izler bırakmıştır.[133]
Yani Türkçe’nin doğduğu kök tektir, yani damgalardır.
O halde tabloya metaforik çerçeveden bakacak olursak önümüze şu hakikat çıkmaktadır:
Türkçe:
Tek bir gövdeden çıkan büyük bir ormandır.
Kök aynıdır, dallar farklı yönlere uzanmıştır.
Dallar birbirinden kopuk değildir, aynı topraktan beslenir.
TÜRKÇENİN KÜRESEL COĞRAFYASI
Türk dünyasını yalnızca Orta Asya ile sınırlı gören bakış açısı, modern tarih yazımının dar kalıplarından biridir.
Oysa Türkçenin izleri, yalnızca tek bir merkezden değil, binlerce yıl boyunca birbirine bağlanan geniş bir coğrafi ağdan okunur.
Bugün Türkçe kökenli izler, kelimeler, yer adları, damga motifleri, ses yapıları ve kültürel katmanlar üzerinden:
- Balkanlar
- Kafkasya
- Mezopotamya
- İran coğrafyası
- Çin’in batı havzası
- Rusya’nın güney kuşağı
- Sibirya hattı
- Volga bölgesi
- Kırım
- Orta Avrupa
- Anadolu
- Kuzey Afrika
- Amerika yerli dilleri
gibi devasa bir alanda izlenebilmektedir.
Bu yalnızca bir göç hikâyesi değil; çok merkezli bir kültür dolaşımıdır.
Akademik Haritaların Genişleyen Ufku
Modern dil haritaları, artık Türkçenin yalnızca Orta Asya kökenli dar bir yayılım olmadığını kabul etmektedir.
Arkeoloji, genetik, tarihsel dilbilim ve toponimi (yer adları bilimi) verileri, Türk kültürünün ve dil izlerinin:
- Ticaret yolları,
- Göç koridorları,
- İmparatorluk ağları,
- Deniz rotaları,
- İnanç ve zanaat hatları
üzerinden geniş bir ağ kurduğunu göstermektedir.
Bugün birçok akademik atlas, Avrasya’yı bir dil ve kültür geçiş kuşağı olarak ele almaktadır.[134]
Gelgelelim bu doğrultuda her ne kadar dil ve kültür hafızamızın en kaba iplerle Orhon Yazıtları’ndan ibaret olduğu tezine bağlanması modern tarih yazımını dar kalıplara sıkıştırılması anlamına gelse de şu gerçeği göz ardı edemeyiz ki, Orhon Yazıtları Avrasya bozkırında—göçebe imparatorlukların ve değişken ittifakların hâkim olduğu, uluslararası ilişkiler teorisinin büyük bölümünü şekillendiren yerleşik Vestfalyan ulusdevlet düzeninden oldukça farklı bir bağlamda—oluşmuş bir dünya görüşünü yansıtmaktadır. Bununla birlikte, yazıtlarda ele alınan temalar—savaş ve barış, imparatorluk ve tabiiyet, ilahî yetki ve ahlaki sorumluluk—uluslararası politikanın temel sorularıyla güçlü biçimde örtüşmektedir. Türk yazarların diğer siyasal birimlerle, özellikle imparatorluk Çin’i ve çeşitli bozkır boylarıyla olan ilişkilerini nasıl kavramsallaştırdıkları ve dünyadaki genel düzeni nasıl tasavvur ettikleri analiz edilerek, uluslararası meselelere ilişkin bir “Türk bozkır perspektifi” ortaya konulmaktadır.[135]
Ve bu malum “Türk bozkır perspektifi”, yalnızca uluslararası meselelere ilişkin olmakla kalmayıp, başta Orta Asya olmak üzere tüm Avrasya’nın dil, kültür, tarih ve diplomasi kuşağı olarak ele alınmasına katkı sunmaktadır ki zaten çeşitli dilleri konuşan halklara hükmeden büyük örgütlenmeler, aynı zamanda halklar arasında yoğun ilişkiler, karışmalar, kaynaşmalar ve ortak kültürler de yaratmıştır. Kimler hükmederse etsin, Avrasya konfederasyon ve devletleri, hep birbirlerine benzerler. Hâkim konumdaki boy topluluklarının değişmesi, kurumların değişmesinden çok, el değiştirmesi olarak görülebilir. Hükmedenler, eski birikimi benimsemiş, o birikimin insan kaynaklarından yararlanmıştır. Bu arada diller arası alışverişler de, yoğun olarak yaşanmıştır. Bu alışverişlerin basit günlük yaşam dilinden çok, örgütlenme, devlet ve uygarlık dilinde olması da doğaldır. Türkçe konuşan kavimler, atlı çoban kültürüyle devlet kurmanın eşiğine geldikleri için, Çin, İran, Hindistan, Hazar ve Karadeniz bozkırları, Ön Asya, Anadolu gibi coğrafyalarda oluşmuş kurum ve kavramları özümseyebilmişlerdir. Bu özümseme, tek yönlü bir alma olayı değil, ancak Türklerin daha önce kendi gelişme süreçlerinde oluşturdukları kurum ve ilişkiler ile karşılaştıkları kurum ve ilişkileri kaynaştırma ve bütünleştirme olayıdır. Bu süreçte iki olay yaşanmıştır: Birincisi devletleşme eşiğinde oluşan Türkçe kavramların devletle birlikte yeni anlamlar üstlenmesidir. Diğeri ise, yabancı dillerden kavramlar benimsenmesidir. Türklerin devlet ve örgütlenmeye ilişkin kavramları İran devlet geleneğinden aldığı üzerinde çok durulur. Ancak bu çalışmada, Türk kavimlerinin kabile toplumundan uygarlığa geçiş sürecinde, Türkçe kavramların içerik değişimlerine dikkat çekildi. Daha önce kabile toplumunun ilişki ve kurumlarını yansıtan örgütlenmeye ilişkin kavramlar, yeni anlamlar yüklenerek devletleşme ve uygarlaşma döneminin ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Bu açıdan Türkçede devlet kuruculuğunda en anlamlı kavramlar, Og>Ok (kan bağı, boy), Ogur, Oğuz (boylar birliği>devlet), Bodun (boylar birliği>devlet), İl (ülke>devlet), Törük>Türk (töre-li>hukuk sahibi ve kurumlaşmış), Tüzük (düzenlenmiş, hukukla düzenlenmiş) ve Tengri (yeryüzü hükümdarlığının ideolojisi) kavramlarıdır. Og/Ogur, Oguz, Bod/Bodun ve İl kavramlarının Türkçe içindeki macerasını izleyerek, kabile toplumundan kabileler birliğine ve devlete uzanan süreci, aynı zamanda dilbilimin verileriyle açıklanırken dil ile toplumsal-ekonomik-siyasal süreçler arasındaki bağlantı gösterilmiştir.[136]
Ogur/Oğuz ve Bodun kavramlarının üç aşamadan geçtiği saptanmıştır:
- Boylar (Birden çok boy).
- Boylar birliği (Örgütlenmiş boylar).
- Devletin çekirdeği, giderek devlet ve uygarlık.
Bu üç aşamada, özellikle örgütlenmiş boylardan devlete geçiş sürecinde örgütlenmeye ilişkin en önemli kavramlar, Orhon Yazıtları’nda sık sık geçen kop it- ve tüz it- eylemleridir. Yani birleştirmek ve düzenlemek. Boylar konfederasyonu, çeşitli boyların kop edilmesi (birleştirilmesi) ve tüz edilmesi (düzenlenmesi) ile örgüt-lenmektedir. Daha önce kan bağı ilişkisine dayanan Og/Ok (boy), başka boylarla birlik halinde örgütlenip kabile konfederasyonu aşamasından geçerek uygarlaşıp devlet kurdukları zaman Ogur/Oğuz oluyorlar. Kan bağını çözen toplumsal-ekonomik gelişmeler sonunda bu kavramlar da, kan bağı ilişkilerinden ayrılarak devletleşme sürecinin ve devletin kavramlarına dönüştüler. Böylece boylar birliği örgütlenmesi olan Ogur, uygarlaşmayla birlikte devlet anlamını karşıladı. Kaşgarlı Mahmud’un büyük eseri Divan-ı Lügat-it Türk, işte bu süreçte, Oğur kavramının uygarlaşma sürecinde kazandığı yeni anlamı kayda geçirmiştir: Devlet ve zenginlik.
Öte yandan dil öyle bir olay ki, bir yumuşak G şapkası, yüzlerce yıllık bir kavram değişikliğini ifade ediyor. Ogur, kabileler birliğidir. G’nin üzerine şapka gelip Oğur olunca artık devlettir. İl kavramı da, kendi gelişme seyrinde devletin tanımını içeren anlamlar kazanmıştır. Halk ve ülke’den barış ve devlet’e uzanan bu anlam yüklenmeler, bize İl sözcüğü üzerinden bir devlet teorisi üretmeyi mümkün kılıyor. Devlet, evet sınıflara bölünmenin ürünüdür ve hâkim sınıfın yönetme aracıdır. Ama bunun kadar önemli olan, devlet aynı zamanda dirliğin ve uygarlığın olmazsa olmazıdır. Uygarlık, örgütlenmeyle kurulur, devletle kurulur. Devlet ve ordu olmazsa, uygarlık da olmaz. Özel mülkiyet, sınıflara ayrılma, ticaret, para, matematik, bilim ve yazı, insanlığın gündemine devlet ve orduyla birlikte gelmişlerdir. Hepsi toplam olarak devlet ve uygarlıktır. Sınıfların oluşmasıyla örgütlenen devlet, yine sınıfların oluşmasıyla kurulan uygarlığın örgütçüsüdür. Kuşkusuz her şey, emeğin ürünüdür. Ancak işgücü, devlet tarafından örgütlenmezse, uygarlık yaratamaz. Üretilen ürünler ihtiyacı karşılayamıyorsa, başka deyişle kıtsa, örgütlenme kaçınılmaz olarak sınıfsaldır. Uygarlığa geçiş, sınıfsaldır. Oluşan hâkim sınıf, mal ve can güvenliğini, başka deyişle dirliği ve barışı sağlayarak üretimin gelişeceği ortamı güvence altına alır. Türkçede örgütlenmeyle ilişkili kavramların kökeninde bulunan Or/Ur hecesi ile yine örgütlenme ve düzenlemeye ilişkin kavramların kökenindeki Tur/Tuz/Tüz/Düz arasında bağlantının daha da işlenmesi gerekir.[137]
Türklerin kabile toplumundan sınıflı topluma ve devlete geçmeleri, hem kendi içinde boyların dağılması ve birbirine karışmasıyla oldu, hem de başka diller konuşan kavimlerle harmanlanmayı getirdi. Bu harmanlanma, Asya bozkırlarından Orta Avrupa’ya, Ön Asya ve Kuzey Afrika’ya kadar çok geniş bir coğrafya içinde yaşandı. Eski Dünya denen Asya ve Avrupa coğrafyasının neredeyse tamamı, Türklerin başka kavimlerle karışmasına mekân oldu. 13. yüzyılın sonlarını ve 14. yüzyılın başını anlatan İbn Battuta Seyahatnamesi, bu açıdan çok çarpıcıdır. İbn Battuta’nın gezdiği Asya, Doğu Avrupa ve Kuzey Afrika’da yirminin üzerinde ülkede kurulan devletlere Türk hanedanları hükmetmektedir.[138]
Bu olay, devletleşen ve uygarlaşan Türk’ün, aynı zamanda başka kavimlerle karışan ve kaynaşan Türk olduğu gerçeğini de içerir. Bu nedenle Türkler, Asya’nın Moğolsu halkları ile Asya ve Avrupa’nın Hint-Avrupalı halklarının karışımıdırlar. Moğolların, Çinlilerin, Korelilerin, Japonların, Rusların, Kafkas halklarının, Hintlilerin (özellikle bugünkü Pakistanlılar), Farsların, Kürtlerin, Suriye ve Irak Araplarının, Doğu Avrupa ve Balkan Slavlarının yarım kan Türk olmaları, Türklerin de yarım kan bu halklardan olmaları gerçeği, çok çeşitli tezleri ve teorileri beslemektedir. Bu Avrupa ile Asya karışımı, bir bakıma Türklerin tiplerini ve kültürel karakterini de oluşturmuştur. Dünyada Asya ile Ön Asya ve Avrupa uygarlıkları arasında köprü işlevi gören başlıca halk, hatta tek halk, denebilir ki Türklerdir. “Halis Türk”, kavramını da bu binlerce yıllık harmanlanma belirlemiştir. Barthold gibi, kabile toplumunun cephesinden bakanlar, “Yerleşen Türk, artık Türk değildir” demişlerdir. Türk adını tarih sahnesine çıkaran devlet kurmuş Türkler açısından bakarsanız, asıl “Halis Türk” işte bu uygarlaşmış olan Türklerdir. Zaten Türk’ün dünya ölçeğinde nam salması da, eski kabile Öntürkleriyle değil, büyük imparatorluklar örgütleyen Türk kağanlıklarıyla olmuştur. Dolayısıyla Türk’ün tarih içindeki en iyi tanımı şudur: Türk, Türkçe konuşandır. Bu tanımı Türklerin kendisi de yapmıştır. Tarihte Türkler, kendilerini ırkla değil, dille ve kültürle tanımlamışlardır. Etnik ölçütü öne çıkardığınız zaman, Azerî Türkü, Türkmen, Kıpçak Türkü, Kırgız Türkü, Kazak Türkü, Uygur Türkü, Özbek Türkü vb. vardır. Dili öne çıkardığınız zaman, Türk kavmi vardır.[139]
Bu gerçeklerden yola çıkarak böylesine uygarlık tesisinde ve kavram değişikliğinde rol oynayan köklü ve güçlü bir dilimiz ve modelleri varken bunları değerlendirmek ve zamanın ihtiyaçlarına ayak uydurmasını sağlamak icap eder.
Bir dilin zamanın ihtiyaçlarına ayak uydurması, tüm teknolojik ortamlarda verimli bir şekilde kullanılması, hem dilbilimciler hem de dili normal olarak kullananlar için faydalı olması düşünüldüğünde takip edilecek olan yolun 3 aşaması vardır.
1) Sözcük veritabanının oluşturulması (Dilin sözvarlığının yapısal, anlamsal, alansal, işlevsel ve tür veritabanının hazırlanması)
2) Dilin kurallarının algoritmalarının ve akış diyagramlarının oluşturulması
3) Programlamasının yapılması
Sözcük veritabanı oluşturulurken sözcüklerin tüm özellikleri dikkate alınmalı bu çerçevede mümkün olduğu kadar kapsamlı bir veritabanı oluşturulmalıdır.
Dilin kurallarının algoritması ve akış diyagramları dile hâkim olan dilbilimcilerin ortak çalışmaları ile ortaya konmalıdır. Bir dilin söz varlığının verimli bir şekilde kullanılması ortaya konacak olan algoritmalar sayesinde olacaktır. Algoritması oluşturulmayan bir dilin sözcük veritabanının verimli olarak kullanılması mümkün olmamaktadır ve dilbilimsel açıdan da hiçbir değeri yoktur.
Sözcük veritabanı ve algoritması hazırlanan bir dil artık ihtiyaçlara cevap verebilecek bir yapıya sahip demektir. Geriye kalan tek işlem programlamadır. Programlama ise algoritmaların kodlara dökülmesi demektir. Programlama işlemi esnasında bilgisayarcılardan, programlama alanında çok iyi olan kişilerden yardım almak gerekmektedir. Ya da dile hâkim olan bir kişinin programlama bilgisini geliştirmesi gerekmektedir. Eğer bir kişi hem dili ve dilin kurallarını çok iyi bir şekilde biliyorsa ve ayrıca programlama bilgisine de sahipse ihtiyaçlar çerçevesinde istediği gibi programlar ortaya koyabilir.
Algoritmalar oluşturulurken bütünden parçaya gidilebileceği gibi parçadan bütüne de gidilebilmektedir.[140]
Bence bu adımları Türkçe’mizin âli menfaatleri açısından atmalıyız, aksi takdirde Türkçe’miz daha da ilerleme kaydedemeyeceği gibi, dün bir bilim dili olan ve sahip çıkılmadığı için bugün ölü sayılan Lâtince’nin akıbeti gibi bir akibetle karşılaşma tehlikesiyle yüz yüze olacaktır.
Okunduğu gibi yazılan ya da yazıldığı gibi okunan, grameri kolay ve mantıklı, alfabesinde kafa karıştıran harfleri olmayan bir dil olduğu kadar desimal sisteme de en mantıklı uyum sağlayan dil olan Türkçe’mizin bu özelliğine şu dizilimle bir örnek verelim:
Bir, iki,… dokuz; on, on bir, on iki,…; on dokuz;… doksan, doksan bir, doksan iki,… doksan dokuz,… Bu uyumlu sayma ve dil sistemi örneğine bir eş daha bulamayız. Bu husus ABD’de son yıllarda en çok satılan Being Digital isimli kitapta teyit edilmekte ve Türkçe, uluslararası bilgisayar için en uygun dil olarak tanımlanmaktadır.[141]
Ve bütün bu hakikatlerden yola çıkarak muhakkak altı çizilmesi gereken husus şudur ki, yapay zekâ dil modellerini hızlandırır.[142]
Gelgelelim yapay zekâ günümüzün de bir gerçeği. Hemen hemen birçok sektör, yapay zekânın hızlı gelişimi sayesinde sektörlerinin parçası olabilecek birçok işi entegre etme yolunda ilerliyor. Kodlama da birçok sektör için hayati öneme sahip olup, yapay zekânın entegre edilmeye çalışıldığı alanların başında geliyor. Birçok kodlama uzmanına göre, Yapay zekâ (YZ), yazılım geliştirme süreçlerinde devrim niteliğinde değişiklikler yaratıyor. Kodlama alanında, otomatik kod üretimi, hata tespiti ve test süreçlerinin hızlandırılması gibi birçok yenilikçi uygulama, geliştiricilerin verimliliğini artırıyor. Ancak yapay zekânın kodlama alanında sunduğu bu verimlilik alanın uzmanlarına göre beraberinde bazı riskleri de getiriyor.
Yapay Zekâ Kodlama Verimliliğini Ne Ölçüde Artırıyor?
YZ destekli kodlama araçları, geliştiricilerin üretkenliğini önemli ölçüde artırıyor. Yapay zekâ destekli kodlama araçları özellikle tekrarlayan görevlerde büyük zaman tasarrufu sağlıyor. Böylece, önceden uzun vakit alan bu genel geçer işler yapay zekâ desteği ile tamamlanabildiği için geliştiricilerin daha karmaşık ve yaratıcı işlere odaklanmalarına olanak tanıyor.
Yapay zekânın kodlama süreçlerine entegrasyonu, sadece üretkenliği artırmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni başlayan geliştiricilerin öğrenme süreçlerini de hızlandırıyor. YZ destekli araçlar, kod örnekleri ve çeşitli öneriler sunarak, geliştiricilerin yeni teknolojilere daha hızlı uyum sağlamalarını sağlıyor. Yapay zekânın kodlama verimliliğini artırması, yazılım geliştirme süreçlerinde daha hızlı prototipleme ve ürün geliştirme imkânı sunuyor.[143]
Ayrıca yapay zekâ ile ilgili şunun da altını çizmeliyiz ki yapay zekâ, çoğu zaman “düşünen makine” olarak tanımlansa da gerçekte veriyi sınıflandırma, olasılık hesaplama ve dil kalıplarını taklit etme fiillerini gerçekleştirmektedir.
Yani yapay zekâ, insan dilinin ve mantığının istatistiksel bir yansımasıdır.
Burada sorulması gereken kritik husus bu sistemlerin hangi dil mantığıyla eğitildiğidir.
Perde Gerisindeki Türkçe Hakikati
Türkçe, yapısal olarak eklemeli, kuralcı, istisnası az ve mantık sırası net bir dildir.
Örneğin:
“gel-e-me-ye-bil-ir-mi-sin”
Bu tek kelime, bir programlama fonksiyonu ve bir yapay zekâ harikası gibi sistematiktir:
- fiil kökü
- olumsuzluk
- yeterlilik
- zaman
- soru
Batı dillerinde bu yapı, ancak uzun cümlelerle ifade edilebilir.
Bu nedenle Türkçe:
- algoritmik düşünceye
- sözdizimsel netliğe
- makineyle uyuma
son derece yatkındır.
Ancak bütün bunlara karşın Türkçe, tarihsel ve politik nedenlerle bu işlerin merkezinde yer almamıştır. Buna rağmen, Türkçenin mantığı; farkında olunmadan pek çok yazılım paradigmasında örtük olarak yaşamaktadır.[144]
Ve bilime de halihazırda en yatkın lisan olan Türkçe’miz aynı zamanda tabiatı gereği bir kodlama dilidir.
Evet, Türkçe, doğası gereği bir kodlama dilidir.
Nitekim bugün bilgisayarlara, robotlara, telefonlara komut vermek için kullanılan kodlama dilleri, aslında “dil”in mantığını taklit eder.
İngilizce bu konuda önde çünkü çok veriyle beslendi.
Ama bir gerçek de şudur ki yukarıda da belirttiğimiz gibi Türkçe’miz doğası gereği bir kodlama dilidir.
Neden mi?
Çünkü Türkçede kelimeler küçük bir kökten türetilir ve her ek ayrı bir görev yapar.
Örnek:
“Geliyorum”
“gel” = kök (eylem)
“iyor” = şu an (zaman)
“um” = ben (özne)
Bu yapı, programlama dillerindeki gibi net, mantıklı ve düzenlidir.
Başka bir örnek:
“Koş+tur+mak+ta+ydı+lar”
Tek kelimeyle 6 bilgi veriyoruz:
Kök: koş
Ek: tur (nedensellik)
Ek: mak (fiilleştirme)
Ek: ta (şimdiki zaman)
Ek: ydı (geçmiş zaman)
Ek: lar (çoğul)
Bu kelimeyi İngilizceyle anlatmak için 5–6 kelime gerekir.
Ama bizde hepsi tek satırda!
Peki sorun ne?
Sorun şu:
Yapay zekâ sistemleri Türkçeyi yeterince tanımıyor çünkü beslenmiyor.
Ne eğitim sistemimiz bu potansiyelin farkında.
Ne yapılmalı?
Türkçe dijital arşivler kurulmalı
Yapay zekâya Türkçe öğretecek yazılımlar geliştirilmeli
Kodlama eğitimlerinde Türkçe anlatım desteklenmeli
Üniversiteler bu konuda seferber olmalı
Unutmayalım:
Dilini kodlayamayan millet, geleceğini başkalarının algoritmalarına teslim eder.
Türkçe sadece bir dil değil, geleceğe açılan kapımızdır.[145]
İşte Atatürk Türkiyesi’nin 1928’deki Harf Devrimi hamlesi ve 1930’lu yıllarda gerçekleştirdiği Güneş-Dil Teorisi atağıyla güdülen maksat sadece harf değil, Türkçenin evrensel hafızasını yeniden canlandırmaktı.
Asıl Amaç Neydi?
– Dünyaya dağılmış Türk topluluklarının dillerini birleştirmek,
– Ortak kelime havuzları kurmak,
– Bilimde, eğitimde ve yapay zekâda ortak Türkçe altyapı oluşturmak,
– Halkın konuştuğu Türkçeyi yazı dili haline getirmekti.
Ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatı sonrası bu amaçtan sapıldı.
Günümüzdeki duruma baktığımızda ise
– Türkmenistan’da bir kelime farklı, Kazakistan’da başka söyleniyor, Azerbaycan’da anlam değişiyor.
– Aynı kökten gelen binlerce kelime birbirinden kopuk yaşıyor.
– Oysa birleştirsek, dünyada 250 milyondan fazla kişi aynı havuzdan konuşuyor olacak.
Yapabilseydik, Türkçenin farklı lehçeleri bir algoritma gibi birbirini tamamlayacak ve Türkçe:
“Yapay zekâ çağının evrensel Türk dili” olacaktı.
Ne Yapmalıyız?
– Ortak Türkçe kelime havuzları kurmalıyız.
– Türk lehçelerini birleştiren veri tabanları oluşturmalıyız.
– Türkçe’nin tüm lehçeleriyle birlikte doğal bir yazılım dili olduğunu göstermeliyiz.
Son Söz:
Atatürk geleceği görmüştü. Bizse hâlâ geçmişi tartışıyoruz. Oysa Türkçe’nin lehçeleri ayrılık değil birleşmenin dilidir.[146]
Ve daha da mühim olan hakikat şudur ki, dil birliği artık yalnız kültürel değil; teknolojik bir avantajdır.[147]
Gelgelelim maziye bakıldığında taşlara kazınan damgalarla ortaya çıkan Türkçe, tarih boyunca hem sözlü ve yazılı kaynakların dili olmuş, hem de bilimin dili olmuştur.
Evet, Türkçe, dünyanın sözlü ve yazılı kaynakları bilinen en eski dillerinden biridir.[148]
Ve Türkçe aynı zamanda bilimin de dilidir çünkü şayet herhangi bir dilde yazılmış bir romanın Türkçeye çevirisi yapılabiliyorsa, felsefe eserleri Türkçeye çevrilebiliyorsa, Türk yazarlarının eserleri yabancı dillere çevrilebiliyorsa; Türkçe bir kültür, sanat ve edebiyat dilidir. Bilim eserlerinin yazılabildiği, çevrilebildiği, yeni terimlerin türetilebildiği ve her aşamada öğretimin yapılabildiği Türkçe, bir bilim dilidir. Türkçenin bilim dili olmadığı, olamayacağı konusundaki sözler bir iddiadan öte gidemez.[149]
Bunlara ek olarak zaten tarihsel serencama bakıldığında, bu dili konuşan insanların binlerce yıllık geçmişlerinde yüzü aşkın devlet kurduğu; fen, sosyal ve sağlık bilimlerine pek çok katkıda bulunduğu görülür. Dolayısıyla Türk dili için bilim, yabancı bir konu değildir.[150]
Bilimsel daireye bu denli yakın olan bir Türkçe’nin bu özelliğinin altında yatan sırlardan en önemlisi hiç şüphe yoktur ki eklemeli bir dil olmasıdır. Evet, Türkçe eklemeli bir dildir. Dolayısıyla her farklı cisim durum ya da herhangi bir şey için yeni bir kelime bulmak gerekmez, kolaylıkla kelime üretilebilir. Çünkü eklemeli bir dil olduğu için her durumu ifade eden bir ek vardır. Dolayısıyla akılcı olan, matematiksel olan, mantıklı olan da budur.[151]
Türkçenin Matematiksel Boyutu
Türkçe yapısı bakımından sondan eklemeli ve sözcük türetmeli bir dildir. Temel özelliği kök sözcük bir veya birden fazla heceye sahip kelimelere çeşitli ekler getirilerek yeni kelimeler türetilmesidir. (Kök+Ek, Kök+Kök gibi) Bu ekleme esnasında köklerde herhangi bir değişiklik olmaz. Ayrıca ekler bazı dillerde kelimenin başına, bazı dillerde ise sonuna gelebilir. Türkçede meşhur “göz” örneği: göz, göz-lük, göz-lük-çü, göz-lük-çü-lük gibi. Yine bu özellik gereği yeni sözcükler türetmek mümkündür. (Bilgi+Sayar= Bilgisayar gibi) Yine Türkçe; az sözcük ile çok şey anlatabilen matematiksel bir dildir! Türkçe dinamik anlamlandırmaya dayalıdır. Türkçede anlamları sözlükteki tanımlar değil, kelimelerin cümle içindeki konumları belirler. Türkçenin bu yapısı ile ilgili Dünyaca Ünlü Oxford Üniversitesinin En Gözde Doğu Dilleri Uzmanı, Alman Asıllı Max Müller:
“Türk dilini incelerken insan zekâsının dilde başardığı büyük mucizeyi görürüz.” demiştir.
Yine Müller Türkçe için şunları ifade etmektedir.
“Türkçe öyle düzenli, öyle uyumludur ki, insanda bir seçkin bilginler kurulunun yaratımıymış izlenimi uyandırıyor… Hiçbir kurul böylesine güzel bir dil yaratamazdı.”[152]
Bu arada matematik demişken, bu bilim dalının Antik Çağ’da yalnızca sayı bilimi değil; aynı zamanda düşüncenin dili hâline geldiğini söylemek hiç zor olmayacaktır. El-Harezmi’nin “el-cebr” çalışmaları, bugünkü algoritma kavramının temelini oluşturur. Zaten “algoritma” kelimesi de onun adından türemiştir.
Bu aşamada insan, ilk kez bir problemi, adım adım çözülebilir hâle getirmeyi başarmıştır.
Öte yandan zaten baktığımızda dilin yapısında matematiği barındırdığını görebiliriz. Doğal olarak herhangi bir dili konuşabilen herkes aynı zamanda birer matematikçidir. Türkçe matematiksel yapısı güçlü bir dildir. Bu tezimizi birçok örnekle açıklayabiliriz. Örneğin Türkçede konuşulanların paranteze alınmasıyla matematikte “ortak paranteze alma” bize Türkçenin matematik ile ilişkisini göstermektedir. Yine Türkçe dil bilgisinde sayı sıfatları ve nicelik zarflarını bulurken de Türkçede matematiksel bir düşüncenin varlığını hissederiz.
Elbette matematik yapmaya sayılarla başlarız. Oysa matematik, sayılar dışında birçok konuyu da incelemektedir. Örneğin küme kavramını çok erken yaşlardan itibaren öğrenmeye başlarız.
Türkçede sözcüklerin kümelenmesi ile matematikteki kümelerin de birbiriyle bağlantısını görmemiz mümkündür.
Türkçede yine önemli bir konu olan cümlenin ögeleri ile cümleyi özne, yüklem, nesne ve tümleçlere ayırırız. Özne ve yüklem cümlenin temel ögeleri olurken diğerleri de yardımcı ögeler olmaktadır. Matematikte de buna benzer şekilde sayılar, kümeler kategorize edilir, bilinenler bir tarafa, bilinmeyenler bir tarafa atılarak, denklemi kurarak soruları çözeriz.
Gizli özne ile bilinmeyen olarak “x” adını verdiğimiz sembol aslında aynı mantık ile karşımıza çıkmaktadır.[153]
TÜRKÇENİN MATEMATİĞİ: DOĞAL KODLAMA DİLİ
Dilin Matematiği: Kökten Eke, Anlamdan Yapıya
Dil, düşüncenin mimarisidir.
Her dil, kendine özgü bir matematik taşır; ama Türkçe, bu matematiği en saf biçimde koruyan dillerden biridir.
Türkçede kelime, bir kök üzerine eklenen anlam katmanlarıyla gelişir.
Bu, doğanın işleyişine benzer bir düzen kurar:
çekirdek → gövde → dal → yaprak → meyve
Örneğin gel kökü “hareket etmek” anlamındadır.
Ekler eklendikçe anlam genişler:
- geliyor → şu anda hareket ediyor
- gelecek → gelecekte hareket edecek
- gelmiştik → geçmişte tamamlanan hareket
Bu sistematik yapı, dilin kendi içinde çalışan bir algoritmadır.
Her ek bir kod, her kök bir değişkendir.[154]

Fotoğraf: Türkçenin yapısal mantığı ile algoritmik/dijital düşünce arasındaki ilişki[155]
Matematikteki “fonksiyon dizilimi” mantığı burada doğal biçimde işler.
“Türkçe, düşüncenin formül hâline gelmiş biçimidir.”[156]
Öte yandan zaten Türkçe’nin matematiksel boyutu medar-ı iftiharımız olan merhum bilim insanı Oktay Sinanoğlu tarafından ortaya konmamış mıydı? Hep beraber Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’na kulak verelim:
“Türk dilinin yapısı matematik. Dünya üzerinde böyle bir dil daha yok. Türkçe, matematik gibi bir dil. Bunu ben değil, Alman dilbilimciler söylüyor. Sanki birtakım matematikçiler oturmuşlar, şöyle matematiksel yapısı olan, kuralı düzgün bir dil icat edelim diyerek Türkçeyi bulmuşlar. Halbuki bu dil en az 10 bin senelik. Şimdi iddia ediyorum ki, eğer Türkçe bilim yapar, yanımıza da bilgisayar teknolojisinin inanılmaz imkánlarını alırsak, matematik gibi olan bu dille harikalar yaratırız.”[157]
Bu arada Türkçe’nin matematiksel ve bilimsel yönüne değinmişken Türkçe’nin algoritmaları meselesini de ele almadan geçmek olmayacaktır.
Öyle ki bilgisayarlı dilbilim ve elektronik sözlükçülük günümüz teknolojilerinin çok hızla geliştiği ve yaygın olarak kullanılır hale geldiği bu günlerde daha büyük önem taşımaktadır. Bilgisayarlı dilbilimin ve elektronik sözlükçülüğün gelişmesi ve sadece veri olmaktan çıkıp işlenebilir bir duruma gelmesi/getirilmesi kaçınılmazdır.[158]
Ve daha da mühim olan şey şudur ki, günümüz teknolojilerinin çok hızla geliştiği ve yaygın olarak kullanılır hale geldiği, daha da mühim olanı dijital çağın hüküm sürdüğü bu günlerde önemi artan bilgisayarlı dilbilim ve elektronik sözlükçülük gerçeği malumken dijital çağın yeni emperyalizmi de artık toprak değil, veri üzerindedir.
Bugün zenginlik yalnızca altın, petrol veya enerji kaynaklarında değil; dil verilerinde saklıdır.
Çünkü kim konuşuyorsa, geleceğin bilincini o yazmaktadır.
Geçmişte madenler, topraklar ve insanlar sömürülüyordu; bugün diller sömürülüyor.
Dev teknoloji şirketleri kendi dil modellerini, çoğunlukla kendi kültürleriyle beslemekte; küresel bilgi sistemlerini tek bir kültürün sesiyle şekillendirmektedir.
Oysa gerçek tablo çok daha çarpıcıdır:
- Dünya nüfusunun yaklaşık %7’si, yani 500–600 milyon insan Türk dillerini konuşmaktadır.
- Ama yapay zekâ veri tabanlarında Türk dillerinin toplam temsili %3’ü bile bulmamaktadır.[159]
Halbuki Türkçe’nin internet üzerindeki verilerin baskın bir şekilde İngilizce olması nedeniyle yapay zekâ modellerini yapılandırma bağlamında üstünlük sahibi olan İngilizce’ye morfolojik şeffaflık ve algısal bölünebilirlik bakımından üstünlüğünü görünce Türkçe’nin bu üstünlüğünü fırsata çevirmemesi hakikaten insanı çok şaşırttığı gibi yürekleri de acıtmaktadır.
Vaka Türkçe’de kelimeler segmentlere ayrılabilir:
ev-ler-im-den-miş-sin
gel-e-me-ye-cek-ti-niz
Her parça:
Ayrı anlam taşır
Sınırı bellidir
İşlevi nettir
Bu şeffaflık iki bilişsel sonuç üretir:
Beyin kelimeyi “blok” değil “modül” olarak işler.
Yeni kombinasyon üretmek kolaylaşır.
Bu durum İngilizce gibi daha füzyonel dillerde daha sınırlıdır.
Çünkü kök ve çekim birleşik ve opaktır (örneğin: went).
Türkçe’de “git-ti” şeffaftır.
İngilizce’de “went” kökten kopuktur.
Bu, Türkçe’nin üretkenliğini artırır.[160]
Ama bütün bu gerçeklere rağmen yapay zekâ sistemlerinin çoğu İngilizce merkezli veriyle besleniyor.
Türkçe, dünya nüfusunun %7’sinden fazlası tarafından konuşulmasına rağmen, veri tabanlarında “küçük dil” olarak sınıflandırılıyor.
Bu durum yalnızca teknolojik değil, kültürel bir tehdittir.
Çünkü algoritmaların öğrendiği dil, geleceğin bilincini belirleyecektir.
Türkçe bu bilinç dışında kalırsa, belleğini yitiren insanlık bir kez daha sessizliğe gömülecektir.
“Dijital çağda sözünü kaybeden, varlığını kaybeder.”[161]
Üretkenlik ve Algoritmik Düşünce
Türkçe’de kelime üretimi lineer değil, kural tabanlıdır.
Örnek:
kök + edilgen + olumsuz + gereklilik + kişi + zaman
Bu zincir programlama mantığına benzer:
function(root + suffix1 + suffix2 + suffix3)
Bu nedenle Türkçe konuşan birey:
Nedensellik zincirini rahat kurar
İşlem sırasını takip eder
Hiyerarşik yapı oluşturabilir
Bu doğrudan zekâ meselesi değildir;
dilsel yapı ile bilişsel alışkanlık arasındaki ilişkidir.
Anlık Üretim: Sözlük Dışı Ama Kurallı
Konuşma sırasında türetilen örnekler:
“Bu mesele biraz ciddiyetsizleşmiş.”
“Durum fazla resmîleştirilmişlik içeriyor.”
“Biraz daha netleştirilebilirlik var.”
Bu kelimeler sözlükte olmayabilir.
Ama kurallıdır.
Türkçe’de anlam üretim mekanizması kapalı değil, açıktır.
Bu açıklık:
- Kavram genişletmeye
- Yeni terim üretmeye
- Bilim dili kurmaya
olanak sağlar.
Mecaz Kapasitesi ve Soyutlama
Türkçe’de soyutlama üretimi güçlüdür:
- yol almak
- yük taşımak (sorumluluk)
- kök salmak
- baş etmek
- derinleşmek
Bu mecazlar yalnızca edebi değildir;
düşünce kurulum aracıdır.
Mecaz + morfoloji birleştiğinde:
“derinleşmişlik”
“yüzeyselleşme”
“insanîleştirme”
gibi soyut kavramlar hızlı üretilir.
Sonuç olarak Türkçe:
- Modülerdir
- Üretkendir
- Şeffaftır
- Algoritmiktir
Mecaz kapasitesi yüksektir
Dil yalnızca hafıza değil; düşünce mimarisidir.
Türkçe, düşünce inşa edebilen bir dildir.
Ve daha da mühim olan gerçek şudur ki, Türkçe konuşan biri, bilmeden küçük bir dil mühendisi gibidir.
Ekleri yerleştirir.
Anlamı dengeler.
Cümleyi ayarlar.
Bu sıradan görünür.
Ama sıradan değildir.
Ve Türkçe, yalnızca konuştuğumuz bir dil değildir.
Düşündüğümüz, hissettiğimiz, sustuğumuz dildir.
Bir kelime yetmezse yenisini üretir.
Bir anlam eksik kalırsa genişletir.
Bir duygu ağır gelirse mecazla hafifletir.
Bu yüzden Türkçe zorla ayakta duran bir dil değil; kendi kendini ayakta tutan bir dildir.
Onu savunmak için bağırmaya gerek yok.
Yeter ki doğru kullanalım.
Yeter ki üretmeye devam edelim.
Çünkü yaşayan dil, kaybolmaz.
Konuşulan dil, unutulmaz.
Türkçe yaşıyor.
Ve yaşadıkça büyüyor.
Ve bütün bu hakikatlere karşın Türkçe’nin İngilizce ile arada açılan farkı kapatması için sabırla ve binbir itinayla dilimizin potansiyellerini açığa çıkarmak gerekmektedir.
Unutulmasın!
En sağlam zemin, yapısal ve metodolojik olandır.
Türkçe’nin geleceği, ancak bilim, teknoloji ve üretim dili hâline gelmesiyle güçlenir.[162]
Sonuç
Bu çalışma, insanlığın hesaplama serüvenini yalnızca teknik bir ilerleme çizgisi olarak değil; aynı zamanda dil, kültür ve toplumsal örgütlenme ile iç içe geçmiş çok katmanlı bir dönüşüm süreci olarak ele almıştır. Abaküsle başlayan ve mekanik hesap makineleri, elektromekanik sistemler, elektronik bilgisayarlar ve nihayet mikrodenetleyiciler ile yapay zekâ destekli sistemlere kadar uzanan bu uzun yolculuk, insanın bilgiyi işleme, düzen kurma ve çevresini anlamlandırma çabasının somut bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir.
Bu bağlamda mikrodenetleyiciler, yalnızca teknolojik bir ürün değil; binlerce yıllık birikimin, minyatürleşme ve işlevselleşme sürecinde ulaştığı en kritik aşamalardan biridir. Günümüzde gündelik hayatın hemen her alanında yer alan bu sistemler, hesaplama gücünün merkezî yapılardan bireysel cihazlara kadar yayılmasını sağlayarak teknolojiyi demokratikleştiren bir rol üstlenmektedir. Bu yönüyle mikrodenetleyiciler, modern uygarlığın görünmeyen fakat belirleyici yapı taşları arasında yer almaktadır.
Öte yandan çalışmanın ortaya koyduğu bir diğer önemli sonuç, teknolojik gelişmelerin yalnızca mühendislik temelli açıklamalarla sınırlı kalamayacağıdır. Türkçe’deki “ur/or” kökünün tarihsel ve kavramsal izleri üzerinden yapılan analiz, örgütlenme, düzen kurma ve toplumsallaşma gibi temel insani faaliyetlerin dilsel düzlemde nasıl kökleştiğini ve bu köklerin uygarlık süreçleriyle nasıl paralellik gösterdiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, teknolojinin arka planında yer alan düşünsel ve kültürel kodların anlaşılmasının ne denli önemli olduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak, abaküsten yapay zekâya uzanan bu gelişim hattı, insanlığın sadece teknik kapasitesinin değil; aynı zamanda kolektif aklının, dilsel mirasının ve örgütlenme yeteneğinin de bir ürünüdür. Gelecekte mikrodenetleyiciler ve yapay zekâ sistemlerinin daha da gelişmesiyle birlikte, bu çok katmanlı ilişkinin daha belirgin hâle geleceği açıktır. Dolayısıyla teknoloji tarihini anlamak, yalnızca makinelerin evrimini değil; insanın kendini, dilini ve toplumsal yapısını nasıl inşa ettiğini de anlamak demektir.
Kaynakça:
ABD Nüfus Sayımındaki Zorluklar Nedeniyle Ortaya Çıkan İcat: Hollerith Makinesi, Ekşi Şeyler, 18 Aralık 2020, https://www.eksiseyler.com/abd-nufus-sayimindaki-zorluklar-nedeniyle-ortaya-cikan-icat-hollerith-makinesi, erişim tarihi: 18.04.2026
Ahmet Temir, Türkoloji Tarihinde Wilhelm Radloff Devri, AKDTYK Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1991
Ahmet USTA, Paranın Serüveni – Kripto paraların öncesi ve sonrası, haz. BKM, 2018
Amitav Acharya ve Barry Buzan, “Conclusion: On the Possibility of a Non-Western International Relations Theory.” In Non-Western International Relations Theory: Perspectives on and beyond Asia, edited by Amitav Acharya ve Barry Buzan, London: Routledge, 2009
Babbage Analitik Makinesi, Cybersinan, https://cybersinan.com/babbage.html, erişim tarihi: 07.05.2026
Babil medeniyeti nerede kurulmuştur? Özellikleri nelerdir? Babiller hangi uygarlığa aittir?, Hürriyet Gazetesi, 9 Şubat 2022, https://www.hurriyet.com.tr/egitim/babil-medeniyeti-nerede-kurulmustur-ozellikleri-nelerdir-babiller-hangi-uygarliga-aittir-42000049, erişim tarihi: 09.05.2026
Before Babylon, Beyond Bitcoin: From Money That We Understand to Money That Understands Us David Birch, 2017
Besim Atalay, Hâkimiyeti Milliye, 30 Aralık 1932
BİLGİSAYARLAR ve TARİHİ GELİŞİMİ, Reform Türk, 15 Mayıs 2008, https://www.reformturk.com/icatlar-ve-buluslar/50041-bilgisayarin-bulunusu-ve-kimin-buldugu.html, erişim tarihi: 15.04.2026
Buğra Sarı, Bozkır ve Taş: Orhun Yazıtları’nda Uluslararası İlişkiler Dünya Görüşü, Kırmızılar, 11 Ocak 2026, https://www.kirmizilar.com/bozkir-ve-tas-orhun-yazitlarinda-uluslararasi-iliskiler-dunya-gorusu/, erişim tarihi: 11.04.2026
Dilin Kemiği Yok Ama Matematiği Var, 1 Ekim 2021, Matematik Evreni, https://www.matematikevreni.com.tr/dilin-kemigi-yok-ama-matematigi-var/, Erişim Tarihi: 23.04.2026
Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012
Doğu Perinçek, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, 2010, Sayı 195
Dursun Ali YAZ, “Antik Çağdan Geleceğe Para”, Timaş Yayınları, İstanbul, Ocak 2020
Edip Yavuz, Tarih Boyunca Türk Kavimleri, Kurtuluş Matbaası, Ankara, 1968
Emre Ceylan, Mikrodenetleyici Nedir?, Revan Technology, 8 Eylül 2023, https://revantechnology.com/blog/mikrodenetleyici-nedir/, erişim tarihi: 08.05.2026
Ergün Türkcan, Teknoloji Tarihi, Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2011
Fırat Tarman, BİLGİSAYARLARIN TARİHİ – BÖLÜM 1 – ENIAC öncesi her şey, Teknomani, 20 Ekim 2014, https://www.teknomani.com/2014/10/Bilgisayarlarin-Tarihi-1.html, erişim tarihi: 20.04.2026
Franz Oppenheimer, Devlet, çev. Alâeddin Şenel, Yavuz Sabuncu, Phoenix Yayınevi, Ankara, 2005
Friedrich Engels: “Ludwig Feuerbach und der Ausgang der klassischen deutschen Philosophie”; Marx-Engels, Rezensionen aus der “Neuen Rheinischen Zeitung. Politisch-ökonomische Revue”, Zweites Heft, Februar 1850; Friedrich Engels, Dialektik der Natur, Einleitung; Friedrich Engels: “Die Entwicklung des Sozialismus von der Utopie zur Wissenschaft”, in: Karl Marx/Friedrich Engels – Werke. (Karl) Dietz Verlag, Berlin. Band 19, 4. Auflage 1973, un-veränderter Nachdruck der 1. Auflage 1962, Berlin/DDR. Ayrıca Marx ile Engels arasındaki mektuplaşmalar.; akt: Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012
Gordon Childe, The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber, 1926
Günay Karaağaç, Türkçe Verintiler Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2008
Halil Murat ÜNVER, Dünya Dili Olarak Türkçe, 11 Nisan 2022, https://halilmuratunver.com/dunya-dili-olarak-turkce/, Erişim Tarihi: 22.04.2026
Haluk Geray, İletişim ve Teknoloji: Uluslararası Birikim Düzeninde Yeni Medya Teknolojileri, Ütopya Yayınevi, Ankara, 2003
Harun Çevik, MİKRODENETLEYİCİ NEDİR?, Evrim Ağacı, 18 Haziran 2023, https://evrimagaci.org/blog/mikrodenetleyici-nedir-14903, erişim tarihi: 18.04.2026
Herodotos, Herodot Tarihi, çev. Müntekim Ökmen, Remzi Kitabevi, İstanbul, Aralık 1973
Hilmi HACISALİHOĞLU, “Bilim Dili Türkçe, Yazım Dili Türkçe”, Ajans04, https://www.ajans04.net/biyografigoster.php?id=3549, Erişim Tarihi: 23.04.2026
İbn Battuta Seyahatnâmesi, I, II, çev. Sait Aykut, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000
İlden DİRİNİ, Bilişime Yön Veren Yazılımcı Kadınlar, 5 Mart 2016, https://bianet.org/yazi/bilisime-yon-veren-yazilimci-kadinlar-172716, Erişim Tarihi: 01.05.2026
İlham ENVEROĞLU, Çağdaş Azerbaycan Resim Sanatında Eski Türk Damgalarının Etkisi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Konya, 2005
İlhami Durmuş, İskitler, Akçağ Yayınları, Ankara, 2012
İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük. İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2005
İlyas ÖZEN, Türk Damgalarının Beşiği Hemşin, 10 Mayıs 2020, https://hemsinturk.wordpress.com/2020/05/10/turk-damgalarinin-besigi-hemsin/, Erişim Tarihi: 22.04.2026
James Gleick, Enformasyon: Bir Tarih, Bir Kuram, Bir Sel, çev. Ümit Şensoy, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2014
Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Arslan Özcan, Dergah Yayınları, İstanbul, 2024
John Markoff, “Computer Experts Building 1830s Babbage Analytical Engine – The New York Times,” November 7, 2011, https://www.nytimes.com/2011/11/08/science/computer-experts-building-1830s-babbage-analytical-engine.html, erişim tarihi: 07.05.2026; akt. Babbage Analitik Makinesi, Cybersinan, https://cybersinan.com/babbage.html, erişim tarihi: 07.05.2026
Kaare Grønbech, Komanisches Wörterbuch, Türkischer Wortindex cu Codex Cumanicus, Kobenhavn, 1942
Kaare Grønbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Ankara, 1992
Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-it Türk, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, c.2, c.3
Kazak Türkçesi Türkiye Türkçesi Sözlüğü, Turan Yayınevi, Türkistan, 2003
Kerim SARIGÜL, Türkçenin Algoritmalarının Oluşturulması, 19 Aralık 2017, https://kerimsarigul.com/bilgisayarli-dilbilim/t%C3%BCrk%C3%A7enin-algoritmalar%C4%B1n%C4%B1n-olu%C5%9Fturulmas%C4%B1, erişim tarihi: 23.04.2026
László Rásonyi, Doğu Avrupa’da Türklük, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006
Lev Nikolayeviç Gumiliev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2005
Li Sheng, Çin’in Xinjiang Bölgesi Geçmişi ve Şimdiki Durumu, Xinjiang Halk Yayınevi, 1. Basım, Urumçi, 2006
Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006
Martin Campbell-Kelly ve William Aspray, Bilgisayar: Bilişim Makinesinin Tarihi, çev. Gülen Akbay, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2014
Max MÜLLER,”Leçons sur la science du langage “, çevirisi,”Dilin Bilimi Üstüne Dersler” başlıklı eserinden aktaran Prof Dr Tahsin Yücel, Türkçenin Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet Yayınları, 2000
Mikrodenetleyici Nedir? Bilgisayarda Mikrodenetleyici Ne İşe Yarar, MCU’nun Açılımı Nedir?, Sabah Gazetesi, 28 Şubat 2024, https://www.sabah.com.tr/yasam/mikrodenetleyici-nedir-bilgisayarda-mikrodenetleyici-ne-ise-yarar-mcunun-acilimi-nedir-tk1-6844436/, erişim tarihi: 28.04.2026
MİKRODENETLEYİCİ NEDİR?, Robotik Sistem, https://www.robotiksistem.com/mikrodenetleyici_nedir_pic_ozellikleri.html, erişim tarihi: 04.05.2026
Mikrodenetleyici ve Mikroişlemci Nedir?
Mikrodenetleyici Programlama, Robotistan, 3 Nisan 2018, https://maker.robotistan.com/mikrodenetleyici-mikroislemci/, erişim tarihi: 03.05.2026
Mikrodenetleyici, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Mikrodenetleyici, erişim tarihi: 04.05.2026
Murat Ümit HİÇYILMAZ, Kalif Dergisi 1 – Sayfa 56; Akt. Murat Ümit HİÇYILMAZ, Türk Damgalarının Beşiği Hemşin, 10 Mayıs 2020, Hemşin Türk, https://hemsinturk.wordpress.com/2020/05/10/turk-damgalarinin-besigi-hemsin/, Erişim Tarihi: 22.02.2026
Murat Ümit HİÇYILMAZ, Türk Damgalarının Beşiği Hemşin, 10 Mayıs 2020, Hemşin Türk, https://hemsinturk.wordpress.com/2020/05/10/turk-damgalarinin-besigi-hemsin/, Erişim Tarihi: 22.02.2026
Mustafa Aksoy, Kaya Resimlerinden Alfabeye Avrasya’da Türk Damgaları, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Aralık 2011
Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, Ocak 2024
Mustafa Ergün, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, 5 Mayıs 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, erişim tarihi: 03.04.2026
Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, 13 Ekim 2024, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 03.04.2026
Mustafa Ergün ve Hülya İnaner, Uygarlığın Güneydoğu Anadolu’da (Harran) Gelişiminin Nedenleri (Türkçe-İngilizce), 5 Ağustos 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-guneydogu-anadoluda-harran-gelisiminin-nedenleri-turkce-ingilizce/, erişim tarihi: 03.04.2026
Mümin Köksoy, Bilim Dili Olarak Türkçe, Düşünce Dünyasında Türkiz Dergisi, 25 Mayıs 2022
Nikita Biçurin, Sobraniye Svedeniy O Narodah, Obitavşih v Credney Azii v Drevniye Vremena, C. II, Almatı, 1998, 1/71 ve 1/49’dan aktaran: Lev Nikolayeviç Gumiliev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2005
Oktay SİNANOĞLU, Ortadoğu Gazetesi, 8 Ocak 1995
Övgün Ahmet Ercan, “Şu Üretken Türkçemiz”, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2011
Övgün Ahmet Ercan, “Ural Altay Asya Türkçesi – 2 Cilt Takım – Köken ve Karşılıklar Sözlüğü” Doğu Kitabevi, 2020
Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum, çev. Mehmet Sert, Nedim Demirtaş, Ayrıntı Yayınları, 2019
Reşit İŞCAN, Derviş AL, Mehmet BOZDOĞAN, Saadet TAŞKAYA, Ümit ÇALIŞ, Coğrafi Etkenler ile Kavramsal Olarak Devlet ve Devletin Doğuşu, Multidisipliner Yaklaşımlarla Coğrafya Dergisi, 2025, 3(1)
Sercan Ahincanov, Kıpçaklar Türk Halklarının Katalizör Boyu, çev. Kürşat Yıldırım, Selenge Yayınları, 2010
Süleyman ERATALAY, Sümerce ile Türkçe’nin Biçimbilimsel ve Sözdizimsel Açıdan İncelenmesi, Doktora Tezi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, 2014
Şükrü Halûk AKALIN, Türkçenin Güncel Sorunları, https://turkoloji.cu.edu.tr/DIL%20SORUNLARI/02.php, Erişim Tarihi: 22.04.2026
Talât Tekin, Tunyukuk Yazıtı, Simurg Yayınları, Ankara 1994
Tarih I – Tarihtenevelki Zamanlar ve Eski Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931
TÜRKÇE, İKTİDAR VE HAFIZA, İnsanbul, 13 Şubat 2026, https://www.insanbul.org.tr/turkce-iktidar-ve-hafiza/769/, erişim tarihi: 13.04.2026
Uğur Utkan, PIC Mikrodenetleyicilerin Tarihçesi ve Gelişimi, Flash İstanbul, 8 Aralık 2025, https://www.flashistanbul.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/pic-mikrodenetleyicilerin-tarihcesi-ve-gelisimi/6907/, erişim tarihi: 08.05.2026
Utku Köse, Aslıhan Tüfekçi, “Algoritma ve akış şeması kavramlarının öğretiminde akıllı bir yazılım sistemi kullanımı”, Pegem Eğitim ve Öğretim Dergisi, 2015, c. V, sayı: 5
Veysi Filiz, PIC Mikrodenetleyici Nedir? Özellikleri ve Kullanım Alanları, Revan Technology, 3 Temmuz 2023, https://revantechnology.com/blog/pic-mikrodenetleyici/, erişim tarihi: 03.05.2026
Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20
William Stallings, Bilgisayar Organizasyonu ve Mimarisi, çev. Nilüfer Yurtay, Şadi Evren Şeker, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara, 2013
Yapay Zekâ Destekli Kodlama: Verimlilik mi, Risk mi?, 13 Haziran 2025, Doğuş Teknoloji, https://www.d-teknoloji.com.tr/tr/blog/yapay-zekâ-destekli-kodlama, Erişim Tarihi: 23.04.2026
Yaşar Kaba, Buzul Çağından Yapay Zekâya Anadolu’dan Dünyaya Bellek ve Dil Türkçenin Sessiz Çığlığı, Seri-2, Buzul Çağından Yapay Zekâya, Ulu Medya Basın Yayın, İstanbul, 2025
Yaşar Kaba, Türkçe Bir Kodlama Dilidir!, İnsanbul, 19 Mayıs 2025, https://www.insanbul.org.tr/yazarlar/yasar-kaba/turkce-bir-kodlama-dilidir/165/, erişim Tarihi: 23.04.2026
Yavuz Unat, Türkiye’de Gökbilim, Kaynak Yayınları, İstanbul, Eylül 2008
Yuri Vasiliev (Çargıştay), Türkçe Sahaca (Yakutça) Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1995
Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946
[1] Fırat Tarman, BİLGİSAYARLARIN TARİHİ – BÖLÜM 1 – ENIAC öncesi her şey, Teknomani, 20 Ekim 2014, https://www.teknomani.com/2014/10/Bilgisayarlarin-Tarihi-1.html, erişim tarihi: 20.04.2026
[2] Fırat Tarman, BİLGİSAYARLARIN TARİHİ – BÖLÜM 1 – ENIAC öncesi her şey, Teknomani, 20 Ekim 2014, https://www.teknomani.com/2014/10/Bilgisayarlarin-Tarihi-1.html, erişim tarihi: 20.04.2026
[3] Babil medeniyeti nerede kurulmuştur? Özellikleri nelerdir? Babiller hangi uygarlığa aittir?, Hürriyet Gazetesi, 9 Şubat 2022, https://www.hurriyet.com.tr/egitim/babil-medeniyeti-nerede-kurulmustur-ozellikleri-nelerdir-babiller-hangi-uygarliga-aittir-42000049, erişim tarihi: 09.05.2026
[4] Tarih I – Tarihtenevelki Zamanlar ve Eski Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 88, 89
[5] Mustafa Ergün, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, 5 Mayıs 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, erişim tarihi: 03.04.2026
[6] Mustafa Ergün ve Hülya İnaner, Uygarlığın Güneydoğu Anadolu’da (Harran) Gelişiminin Nedenleri (Türkçe-İngilizce), 5 Ağustos 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-guneydogu-anadoluda-harran-gelisiminin-nedenleri-turkce-ingilizce/, erişim tarihi: 03.04.2026
[7] bkz. Övgün Ahmet Ercan, “Ural Altay Asya Türkçesi – 2 Cilt Takım – Köken ve Karşılıklar Sözlüğü” Doğu Kitabevi, 2020 ve Övgün Ahmet Ercan, “Şu Üretken Türkçemiz”, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2011
[8] Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum, çev. Mehmet Sert, Nedim Demirtaş, Ayrıntı Yayınları, 2019; Franz Oppenheimer, Devlet, çev. Alâeddin Şenel, Yavuz Sabuncu, Phoenix Yayınevi, Ankara, 2005; Reşit İŞCAN, Derviş AL, Mehmet BOZDOĞAN, Saadet TAŞKAYA, Ümit ÇALIŞ, Coğrafi Etkenler ile Kavramsal Olarak Devlet ve Devletin Doğuşu, Multidisipliner Yaklaşımlarla Coğrafya Dergisi, 2025, 3(1), 61-73; ayrıca kelimelerin tarihsel süreçteki anlam kaymaları için klasik bir kaynak için bkz. İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük. İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2005
[9] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 69, 70
[10] Bkz. Ahmet Temir, Türkoloji Tarihinde Wilhelm Radloff Devri, AKDTYK Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1991, s.77
[11] Wilhelm Radloff, Versuch eines Wörterbuches der Turk – Dialecte, 1888-1911, c.I, s.80.
[12] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 71
[13] Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, 1. basım, s.17 vd.
[14] Shiratori Kurakichi, Über die Sprache der Hiungnu und der Tunghu Stämme, İzvestiya imperatorskoy akademi nauk, XVII. No 2 (1902), s.5’ten aktaran: Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, 1. basım, s.17 vd
[15] Lajos Ligeti, “A propos des élémente ‘altaiques’ de la langue hongroise”, Acta Linguistica, XI, 1960’tan aktaran: Gerhard Doerfer, “Zur Sprache der Hunnen”, Central Asiatic Journal, XVII (1973), s.5; akt: Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 72
[16] Lev Nikolayeviç Gumiliev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2005, s.63 vd., 91.
[17] Talât Tekin, Hunların Dili, s.9. Mao-tun döneminde en önemli üç Hun boyun-dan ikisinin adı Türkçedir: Hu-yen (Kuyan) tavşan ve Su-pu ise il, ülke anlamına geliyor. Hükümdar (Wang), Türkçe adı olan Kuyan boyundandı. Devletin yöneticileri, yine Türkçe adlı Su-pu boyundan seçilirdi. (Nikita Biçurin, Sobraniye Svedeniy O Narodah, Obitavşih v Credney Azii v Drevniye Vremena, C. II, Almatı, 1998, 1/71 ve 1/49’dan aktaran: Lev Nikolayeviç Gumiliev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2005, s.91.)
[18] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 72
[19] Yuri Vasiliev (Çargıştay), Türkçe Sahaca (Yakutça) Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1995, s.113
[20] Tuncer Gülensoy, Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, II, TDK Yayınları, Ankara, 2007, s.628
[21] Kaare Grønbech, Komanisches Wörterbuch, Türkischer Wortindex cu Codex Cumanicus, Kobenhavn, 1942, s.179 ve Grønbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Ankara, 1992, s.147
[22] Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, 1. basım, s.18
[23] Yavuz Unat, Orduğ konusunda şu bilgiyi veriyor: “Gökteki düzen yeryüzüne yansımıştır. Kutup yıldızının tam altında yeryüzünün yöneticisi olan hakanın oturduğu yer bulunur. Ordug adı verilen bu kentin planı da göksel düzeni yansıtır. Bkz. Yavuz Unat, Türkiye’de Gökbilim, Kaynak Yayınları, İstanbul, Eylül 2008, s.27.
[24] Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, 1. basım, s.18
[25] akt: Talât Tekin, a.g.e., s.18
[26] Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-it Türk, I, s. 124; Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, 1. basım, s.18
[27] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 73, 74
[28] Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, 1. basım, s.17 vd.
[29] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 74
[30] Doğu Perinçek, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, 2010, Sayı 195
[31] Doğu Perinçek, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, 2010, Sayı 195
[32] Doğu Perinçek, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, 2010, Sayı 195
[33] Kaare Grønbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Ankara, 1992, sf. 147
[34] Lev Nikolayeviç Gumiliev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2005, sf. 107
[35] Kazak Türkçesi sözcükler için bkz. Kazak Türkçesi Türkiye Türkçesi Sözlüğü, Turan Yayınevi, Türkistan, 2003, s.383 vd.
[36] Kaare Grønbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Ankara, 1992, s.147
[37] Kaare Grønbech, a.g.e., s.147
[38] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 76
[39] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 75
[40] Lev Nikolayeviç Gumiliev, Eski Türkler, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, genişletilmiş 2. basım, İstanbul, 2002, s.83 vd.
[41] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 75
[42] Lev Nikolayeviç Gumiliev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2005
[43] Doğu Perinçek, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, 2010, Sayı 195
[44] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 76
[45] Besim Atalay, Hâkimiyeti Milliye, 30 Aralık 1932, s.3.
[46] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 76
[47] Günay Karaağaç, Türkçe Verintiler Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2008, s.876.
[48] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 77
[49] Bkz. Kaare Grønbech, Komanisches Wörterbuch ve Grönbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Ankara, 1992, s. 147; İlhami Durmuş, İskitler, Akçağ Yayınları, 2012, s.168
[50] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 77
[51] Ur sözcüğünün ulu, kale, yüksek yer anlamına geldiğini belirten Edip Yavuz, Tarih Boyunca Türk Kavimleri, Kurtuluş Matbaası, Ankara, 1968, s.54 vd, 106 vd, 113 vd.
[52] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.11 vd, 469.
[53] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 78, 79
[54] Güneybatı İran; güney Azerbaycan
[55] Gordon Childe, The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber, 1926
[56] Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, 13 Ekim 2024, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 03.04.2026
[57] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Ocak 2024, Eskişehir, sf. 70, 71
[58] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 79
[59] Çin Yıllıklarında belirtilen bu sayıyı Gumiliev “biraz abartılı” buluyor. Bkz. Lev Nikolayeviç Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, 2002, s.95.
[60] Çin Yıllıklarından aktaran Bicurin’e gönderme yapan Lev Nikolayeviç Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, 2002, s. 105.
[61] Li Sheng, Çin’in Xinjiang Bölgesi Geçmişi ve Şimdiki Durumu, Xinjiang Halk Yayınevi, 1. Basım, Urumçi, 2006, s.20; akt: Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 79
[62] Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.25.
[63] Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.33, dipnot 121. Çin Yıllıkları, Türk generalinin 200’binden çok askerini Heng Çov’dan yola çıkararak üç kol halinde Kuzel Tsi’ye sürdüğünü yazıyor.
[64] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.580
[65] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[66] Çin Hanedan Yıllıkları, Çin’in Ta-po Kağan’ın ordusundan korktuğunu yazıyor. Bkz, Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.64
[67] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.67 ve s.559-569.
[68] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.67 ve s.559-569.
[69] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.73
[70] Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.103.
[71] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[72] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[73] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[74] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[75] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[76] Sir bodunun 627 yılında Doğu Türklerini yendiklerini, bu sırada çoğu atlı 200 bin kişilik güçlü orduları bulunduğunu, her atlının dört atı olduğunu, 630 yılında Doğu Türk hakanlığının yıkılmasından sonra 648 yılında Uygurlara ve Çin’e yenildiklerini, Türk-Sir ittifakının bunun üzerine İlteriş Kağan tarafından kurulduğunu yazan Sercan Ahincanov, Kıpçaklar Türk Halklarının Katalizör Boyu, çev. Kürşat Yıldırım, Selenge Yayınları, 2010, s.54 vd
[77] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.136 vd
[78] Zeki Velidi Togan, a.g.e., s.136 vd
[79] Li Sheng, Çin’in Xinjiang Bölgesi Geçmişi ve Şimdiki Durumu, Xinjiang Halk Yayınevi, 1. Basım, Urumçi, 2006, s.37; akt: Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 81
[80] Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-it Türk, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, c.2, s.312, c.3, s.356. Basmillar, 700 bin askerlik ordularına rağmen yeniliyorlar.
[81] Tunyukuk Yazıtı’nın Batı yüzünde “Yarış ovasında toplanan On Ok ordusunun 100 bin asker olduğu” belirtiliyor. Bkz. Talât Tekin, Tunyukuk Yazıtı, Simurg Yayınları, Ankara 1994, s.16.
[82] Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Arslan Özcan, Dergah Yayınları, s.133
[83] Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Arslan Özcan, Dergah Yayınları, s.331.
[84] Herodotos, Herodot Tarihi, çev. Müntekim Ökmen, Remzi Kitabevi, İstanbul, Aralık 1973, s.334.
[85] Bu konuda bkz. László Rásonyi, Doğu Avrupa’da Türklük, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.62.
[86] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 82
[87] Bkz. Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, sf. 481
[88] Friedrich Engels: “Ludwig Feuerbach und der Ausgang der klassischen deuts-chen Philosophie”; Marx-Engels, Rezensionen aus der “Neuen Rheinischen Zeitung. Politisch-ökonomische Revue”, Zweites Heft, Februar 1850; Friedrich Engels, Dialektik der Natur, Einleitung; Friedrich Engels: “Die Entwicklung des Sozialismus von der Utopie zur Wissenschaft”, in: Karl Marx/Friedrich Engels – Werke. (Karl) Dietz Verlag, Berlin. Band 19, 4. Auflage 1973, un-veränderter Nachdruck der 1. Auflage 1962, Berlin/DDR. S. 189-201. Ayrıca Marx ile Engels arasındaki mektuplaşmalar.; akt: Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 82, 83
[89] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 83
[90] “Otokton = autoch thone,, bir mıntakanın ilk ve asli ahalisi demektir.
[91] Tarih I – Tarihtenevelki Zamanlar ve Eski Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 27-30
[92] Yaşar Kaba, Buzul Çağından Yapay Zekâya Anadolu’dan Dünyaya Bellek ve Dil Türkçenin Sessiz Çığlığı, Seri-2, Buzul Çağından Yapay Zekâya, Ulu Medya Basın Yayın, İstanbul, 2025, sf. 18-20
[93] Fırat Tarman, BİLGİSAYARLARIN TARİHİ – BÖLÜM 1 – ENIAC öncesi her şey, Teknomani, 20 Ekim 2014, https://www.teknomani.com/2014/10/Bilgisayarlarin-Tarihi-1.html, erişim tarihi: 20.04.2026
[94] BİLGİSAYARLAR ve TARİHİ GELİŞİMİ, Reform Türk, 15 Mayıs 2008, https://www.reformturk.com/icatlar-ve-buluslar/50041-bilgisayarin-bulunusu-ve-kimin-buldugu.html, erişim tarihi: 15.04.2026
[95] Fırat Tarman, BİLGİSAYARLARIN TARİHİ – BÖLÜM 1 – ENIAC öncesi her şey, Teknomani, 20 Ekim 2014, https://www.teknomani.com/2014/10/Bilgisayarlarin-Tarihi-1.html, erişim tarihi: 20.04.2026
[96] John Markoff, “Computer Experts Building 1830s Babbage Analytical Engine – The New York Times,” November 7, 2011, https://www.nytimes.com/2011/11/08/science/computer-experts-building-1830s-babbage-analytical-engine.html, erişim tarihi: 07.05.2026; akt. Babbage Analitik Makinesi, Cybersinan, https://cybersinan.com/babbage.html, erişim tarihi: 07.05.2026
[97] ABD Nüfus Sayımındaki Zorluklar Nedeniyle Ortaya Çıkan İcat: Hollerith Makinesi, Ekşi Şeyler, 18 Aralık 2020, https://www.eksiseyler.com/abd-nufus-sayimindaki-zorluklar-nedeniyle-ortaya-cikan-icat-hollerith-makinesi, erişim tarihi: 18.04.2026
[98] ABD Nüfus Sayımındaki Zorluklar Nedeniyle Ortaya Çıkan İcat: Hollerith Makinesi, Ekşi Şeyler, 18 Aralık 2020, https://www.eksiseyler.com/abd-nufus-sayimindaki-zorluklar-nedeniyle-ortaya-cikan-icat-hollerith-makinesi, erişim tarihi: 18.04.2026
[99] ABD Nüfus Sayımındaki Zorluklar Nedeniyle Ortaya Çıkan İcat: Hollerith Makinesi, Ekşi Şeyler, 18 Aralık 2020, https://www.eksiseyler.com/abd-nufus-sayimindaki-zorluklar-nedeniyle-ortaya-cikan-icat-hollerith-makinesi, erişim tarihi: 18.04.2026
[100] William Stallings, Bilgisayar Organizasyonu ve Mimarisi, çev. Nilüfer Yurtay, Şadi Evren Şeker, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara, 2013
[101] Ergün Türkcan, Teknoloji Tarihi, Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2011
[102] Haluk Geray, İletişim ve Teknoloji Uluslararası Birikim Düzeninde Yeni Medya Politikaları, Ütopya Yayınevi, Ankara, 2003
[103] Haluk Geray, İletişim ve Teknoloji: Uluslararası Birikim Düzeninde Yeni Medya Teknolojileri, Ütopya Yayınevi, Ankara, 2003, sf. 45
[104] Martin Campbell-Kelly ve William Aspray, Bilgisayar: Bilişim Makinesinin Tarihi, çev. Gülen Akbay, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2014, sf. 92-95
[105] James Gleick, Enformasyon: Bir Tarih, Bir Kuram, Bir Sel, çev. Ümit Şensoy, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2014, sf. 184-187
[106] Ahmet USTA, Paranın Serüveni – Kripto paraların öncesi ve sonrası, haz. BKM, 2018, sf. 5
[107] Before Babylon, Beyond Bitcoin: From Money That We Understand to Money That Understands Us David Birch, 2017, sf. 9
[108] Ahmet USTA, Paranın Serüveni – Kripto paraların öncesi ve sonrası, haz. BKM, 2018, sf. 7
[109] Before Babylon, Beyond Bitcoin: From Money That We Understand to Money That Understands Us David Birch, 2017, sf. 15
[110] Dursun Ali YAZ, “Antik Çağdan Geleceğe Para”, Timaş Yayınları, İstanbul, Ocak 2020, sf. 276, 277, 278
[111] İlden DİRİNİ, Bilişime Yön Veren Yazılımcı Kadınlar, 5 Mart 2016, https://bianet.org/yazi/bilisime-yon-veren-yazilimci-kadinlar-172716, Erişim Tarihi: 01.05.2026
[112] Dursun Ali YAZ, a.g.e., sf. 279, 280
[113] Emre Ceylan, Mikrodenetleyici Nedir?, Revan Technology, 8 Eylül 2023, https://revantechnology.com/blog/mikrodenetleyici-nedir/, erişim tarihi: 08.05.2026
[114] Mikrodenetleyici Nedir? Bilgisayarda Mikrodenetleyici Ne İşe Yarar, MCU’nun Açılımı Nedir?, Sabah Gazetesi, 28 Şubat 2024, https://www.sabah.com.tr/yasam/mikrodenetleyici-nedir-bilgisayarda-mikrodenetleyici-ne-ise-yarar-mcunun-acilimi-nedir-tk1-6844436/, erişim tarihi: 28.04.2026
[115] Mikrodenetleyici Nedir? Bilgisayarda Mikrodenetleyici Ne İşe Yarar, MCU’nun Açılımı Nedir?, Sabah Gazetesi, 28 Şubat 2024, https://www.sabah.com.tr/yasam/mikrodenetleyici-nedir-bilgisayarda-mikrodenetleyici-ne-ise-yarar-mcunun-acilimi-nedir-tk1-6844436/, erişim tarihi: 28.04.2026
[116] Mikrodenetleyici Nedir? Bilgisayarda Mikrodenetleyici Ne İşe Yarar, MCU’nun Açılımı Nedir?, Sabah Gazetesi, 28 Şubat 2024, https://www.sabah.com.tr/yasam/mikrodenetleyici-nedir-bilgisayarda-mikrodenetleyici-ne-ise-yarar-mcunun-acilimi-nedir-tk1-6844436/, erişim tarihi: 28.04.2026
[117] MİKRODENETLEYİCİ NEDİR?, Robotik Sistem, https://www.robotiksistem.com/mikrodenetleyici_nedir_pic_ozellikleri.html, erişim tarihi: 04.05.2026
[118] Veysi Filiz, PIC Mikrodenetleyici Nedir? Özellikleri ve Kullanım Alanları, Revan Technology, 3 Temmuz 2023, https://revantechnology.com/blog/pic-mikrodenetleyici/, erişim tarihi: 03.05.2026
[119] Uğur Utkan, PIC Mikrodenetleyicilerin Tarihçesi ve Gelişimi, Flash İstanbul, 8 Aralık 2025, https://www.flashistanbul.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/pic-mikrodenetleyicilerin-tarihcesi-ve-gelisimi/6907/, erişim tarihi: 08.05.2026
[120] Mikrodenetleyici ve Mikroişlemci Nedir? Mikrodenetleyici Programlama, Robotistan, 3 Nisan 2018, https://maker.robotistan.com/mikrodenetleyici-mikroislemci/, erişim tarihi: 03.05.2026
[121] Mikrodenetleyici ve Mikroişlemci Nedir? Mikrodenetleyici Programlama, Robotistan, 3 Nisan 2018, https://maker.robotistan.com/mikrodenetleyici-mikroislemci/, erişim tarihi: 03.05.2026
[122] Mikrodenetleyici ve Mikroişlemci Nedir? Mikrodenetleyici Programlama, Robotistan, 3 Nisan 2018, https://maker.robotistan.com/mikrodenetleyici-mikroislemci/, erişim tarihi: 03.05.2026
[123] Mikrodenetleyici ve Mikroişlemci Nedir? Mikrodenetleyici Programlama, Robotistan, 3 Nisan 2018, https://maker.robotistan.com/mikrodenetleyici-mikroislemci/, erişim tarihi: 03.05.2026
[124] Mikrodenetleyici, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Mikrodenetleyici, erişim tarihi: 04.05.2026
[125] Harun Çevik, MİKRODENETLEYİCİ NEDİR?, Evrim Ağacı, 18 Haziran 2023, https://evrimagaci.org/blog/mikrodenetleyici-nedir-14903, erişim tarihi: 18.04.2026
[126] Utku Köse, Aslıhan Tüfekçi, “Algoritma ve akış şeması kavramlarının öğretiminde akıllı bir yazılım sistemi kullanımı”, Pegem Eğitim ve Öğretim Dergisi, 2015, c. V, sayı: 5, sf. 569-586
[127] Yaşar Kaba, Buzul Çağından Yapay Zekâya Anadolu’dan Dünyaya Bellek ve Dil Türkçenin Sessiz Çığlığı, Seri-2, Buzul Çağından Yapay Zekâya, Ulu Medya Basın Yayın, İstanbul, 2025, sf. 18-20
[128] Yaşar Kaba, a.g.e., sf. 18-20
[129] Yaşar Kaba, Buzul Çağından Yapay Zekâya Anadolu’dan Dünyaya Bellek ve Dil Türkçenin Sessiz Çığlığı, Seri-2, Buzul Çağından Yapay Zekâya, Ulu Medya Basın Yayın, İstanbul, 2025, sf. 21-26
[130] Mustafa Aksoy, Kaya Resimlerinden Alfabeye Avrasya’da Türk Damgaları, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, Aralık 2011, sf. 70, 71
[131] Murat Ümit HİÇYILMAZ, Kalif Dergisi 1 – Sayfa 56; Akt. Murat Ümit HİÇYILMAZ, Türk Damgalarının Beşiği Hemşin, 10 Mayıs 2020, Hemşin Türk, https://hemsinturk.wordpress.com/2020/05/10/turk-damgalarinin-besigi-hemsin/, Erişim Tarihi: 22.02.2026; İlyas ÖZEN, Türk Damgalarının Beşiği Hemşin, 10 Mayıs 2020, https://hemsinturk.wordpress.com/2020/05/10/turk-damgalarinin-besigi-hemsin/, Erişim Tarihi: 22.04.2026
[132] Yaşar Kaba, Buzul Çağından Yapay Zekâya Anadolu’dan Dünyaya Bellek ve Dil Türkçenin Sessiz Çığlığı, Seri-2, Buzul Çağından Yapay Zekâya, Ulu Medya Basın Yayın, İstanbul, 2025, sf. 26, 27
[133] İlham ENVEROĞLU, Çağdaş Azerbaycan Resim Sanatında Eski Türk Damgalarının Etkisi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Konya, 2005, sf. 4
[134] Yaşar Kaba, Buzul Çağından Yapay Zekâya Anadolu’dan Dünyaya Bellek ve Dil Türkçenin Sessiz Çığlığı, Seri-2, Buzul Çağından Yapay Zekâya, Ulu Medya Basın Yayın, İstanbul, 2025, sf. 96, 97
[135] Amitav Acharya ve Barry Buzan, “Conclusion: On the Possibility of a Non-Western International Relations Theory.” In Non-Western International Relations Theory: Perspectives on and beyond Asia, edited by Amitav Acharya ve Barry Buzan, London: Routledge, 2009, sf. 221–239; akt. Buğra Sarı, Bozkır ve Taş: Orhun Yazıtları’nda Uluslararası İlişkiler Dünya Görüşü, Kırmızılar, 11 Ocak 2026, https://www.kirmizilar.com/bozkir-ve-tas-orhun-yazitlarinda-uluslararasi-iliskiler-dunya-gorusu/, erişim tarihi: 11.04.2026
[136] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 139-142
[137] Doğu Perinçek, a.g.e., sf. 139-142
[138] İbn Battuta Seyahatnâmesi, I, II, çev. Sait Aykut, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000
[139] Doğu Perinçek, a.g.e., sf. 143, 144
[140] Kerim SARIGÜL, Türkçenin Algoritmalarının Oluşturulması, 19 Aralık 2017, https://kerimsarigul.com/bilgisayarli-dilbilim/t%C3%BCrk%C3%A7enin-algoritmalar%C4%B1n%C4%B1n-olu%C5%9Fturulmas%C4%B1, erişim Tarihi: 23.04.2026
[141] Hilmi HACISALİHOĞLU, “Bilim Dili Türkçe Yazım Dili Türkçe”, Ajans04, https://www.ajans04.net/biyografigoster.php?id=3549, Erişim Tarihi: 23.04.2026
[142] Yaşar Kaba, Buzul Çağından Yapay Zekâya Anadolu’dan Dünyaya Bellek ve Dil Türkçenin Sessiz Çığlığı, Seri-2, Buzul Çağından Yapay Zekâya, Ulu Medya Basın Yayın, İstanbul, 2025, sf. 96
[143] Yapay Zekâ Destekli Kodlama: Verimlilik mi, Risk mi?, 13 Haziran 2025, Doğuş Teknoloji, https://www.d-teknoloji.com.tr/tr/blog/yapay-zeka-destekli-kodlama, Erişim Tarihi: 23.04.2026
[144] Yaşar KABA, Buzul Çağından Yapay Zekâya Anadolu’dan Dünyaya Bellek ve Dil Türkçenin Sessiz Çığlığı, Seri-2, Buzul Çağından Yapay Zekâya, Ulu Medya Basın Yayın, İstanbul, 2025, sf. 28
[145] Yaşar Kaba, Türkçe Bir Kodlama Dilidir!, İstanbul, 19 Mayıs 2025, https://www.insanbul.org.tr/yazarlar/yasar-kaba/turkce-bir-kodlama-dilidir/165/, erişim Tarihi: 23.04.2026
[146] Yaşar Kaba, Türkçe Bir Kodlama Dilidir!, İstanbul, 19 Mayıs 2025, https://www.insanbul.org.tr/yazarlar/yasar-kaba/turkce-bir-kodlama-dilidir/165/, erişim Tarihi: 23.04.2026
[147] Yaşar Kaba, Buzul Çağından Yapay Zekâya Anadolu’dan Dünyaya Bellek ve Dil Türkçenin Sessiz Çığlığı, Seri-2, Buzul Çağından Yapay Zekâya, Ulu Medya Basın
Yayın, İstanbul, 2025, sf. 96
[148] Süleyman ERATALAY, Sümerce ile Türkçe’nin Biçimbilimsel ve Sözdizimsel Açıdan İncelenmesi, Doktora Tezi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, 2014
[149] Şükrü Halûk AKALIN, Türkçenin Güncel Sorunları, https://turkoloji.cu.edu.tr/DIL%20SORUNLARI/02.php, Erişim Tarihi: 22.04.2026
[150] Mümin Köksoy, Bilim Dili Olarak Türkçe, Düşünce Dünyasında Türkiz Dergisi, 25 Mayıs 2022, sf. 52
[151] Halil Murat ÜNVER, Dünya Dili Olarak Türkçe, 11 Nisan 2022, https://halilmuratunver.com/dunya-dili-olarak-turkce/, Erişim Tarihi: 22.04.2026
[152] Max MÜLLER,”Leçons sur la science du langage “, çevirisi,”Dilin Bilimi Üstüne Dersler” başlıklı eserinden aktaran Prof Dr Tahsin Yücel, Türkçenin Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet Yayınları, 2000, sf. 7, 8
[153] Dilin Kemiği Yok Ama Matematiği Var, 1 Ekim 2021, Matematik Evreni, https://www.matematikevreni.com.tr/dilin-kemigi-yok-ama-matematigi-var/, Erişim Tarihi: 23.04.2026
[154] Yaşar Kaba, Buzul Çağından Yapay Zekâya Anadolu’dan Dünyaya Bellek ve Dil Türkçenin Sessiz Çığlığı, Seri-2, Buzul Çağından Yapay Zekâya, Ulu Medya Basın Yayın, İstanbul, 2025, sf. 27, 28
[155] Yaşar Kaba, a.g.e., sf. 27, 28
[156] Yaşar Kaba, Buzul Çağından Yapay Zekâya Anadolu’dan Dünyaya Bellek ve Dil Türkçenin Sessiz Çığlığı, Seri-2, Buzul Çağından Yapay Zekâya, Ulu Medya Basın Yayın, İstanbul, 2025, sf. 27, 28
[157] Oktay SİNANOĞLU, Ortadoğu Gazetesi, 8 Ocak 1995
[158] Kerim SARIGÜL, Türkçenin Algoritmalarının Oluşturulması, 19 Aralık 2017, https://kerimsarigul.com/bilgisayarli-dilbilim/t%C3%BCrk%C3%A7enin-algoritmalar%C4%B1n%C4%B1n-olu%C5%9Fturulmas%C4%B1, erişim tarihi: 23.04.2026
[159] Yaşar Kaba, Buzul Çağından Yapay Zekâya Anadolu’dan Dünyaya Bellek ve Dil Türkçenin Sessiz Çığlığı, Seri-2, Buzul Çağından Yapay Zekâya, Ulu Medya Basın Yayın, İstanbul, 2025, sf. 37
[160] TÜRKÇE, İKTİDAR VE HAFIZA, İnsanbul, 13 Şubat 2026, https://www.insanbul.org.tr/turkce-iktidar-ve-hafiza/769/, erişim tarihi: 13.04.2026
[161] Yaşar Kaba, Buzul Çağından Yapay Zekâya Anadolu’dan Dünyaya Bellek ve Dil Türkçenin Sessiz Çığlığı, Seri-2, Buzul Çağından Yapay Zekâya, Ulu Medya Basın Yayın, İstanbul, 2025, sf. 36
[162] TÜRKÇE, İKTİDAR VE HAFIZA, İnsanbul, 13 Şubat 2026, https://www.insanbul.org.tr/turkce-iktidar-ve-hafiza/769/, erişim tarihi: 13.04.2026
