İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasının toplumsal düzenini ayakta tutan temel sütun, refah devleti sözüydü. Bu vaat; nitelikli kamu eğitimi alan, çalışkan bir bireyin barınma ihtiyacını karşılayabileceği, sosyal mobilite ile bir önceki nesilden daha iyi bir yaşam standardına ulaşabileceği fikrine dayanıyordu. Ancak günümüzde Batı metropollerinden yükselen protesto sesleri, sloganlar ve grevler, bu toplumsal sözleşmenin ciddi bir kriz içinde olduğunu gösteriyor.
Fransa’da liselilerin ve eğitim çalışanlarının meydanlara dökülmesinden İspanya ve Portekiz’de binlerce kişinin katıldığı konut eylemlerine, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki öğrenci borçları ve barınma krizinden Birleşik Krallık’taki kamu hizmeti aksaklıklarına kadar uzanan tablo, münferit birer hoşnutsuzluk değil sistemik bir kırılmanın habercisidir. Sosyal devlet modelinin yıpranması, Batı sokaklarında yeni bir sosyal huzursuzluk dalgası biçiminde somutlaşmaktadır.
Gelişmiş ekonomilerde yaşanan barınma krizi, genç nesiller ile kentsel yaşam arasındaki bağı kökten sarsmaktadır. Gayrimenkulün temel bir insani hak ve barınma ihtiyacı olmaktan çıkıp küresel sermaye için yüksek getirili bir finansal yatırım aracına dönüşmesi, kira fiyatlarını rekor seviyelere taşımıştır. Özellikle Madrid, Barselona, Paris, Londra ve New York gibi merkezlerde kira ve konut maliyetleri, ortalama hane halkı gelir artışının çok üzerinde seyretmektedir. Genç profesyoneller ve çalışanlar, gelirlerinin yarıdan fazlasını barınmaya ayırmak zorunda kalmaktadır. Barınma maliyetlerindeki bu aşırı artış, gençlerin aile evinden ayrılarak kendi bağımsız yaşamlarını kurma yaşını geciktirmektedir. Bu durum sosyo-psikolojik bir durgunluğa ve gelecek kaygısının derinleşmesine yol açmaktadır. Mülksüzleşen geniş kesimler şehir merkezlerinin dışına itilmekte, kent hakkı ve mekânsal adalet kavramları ciddi biçimde zedelenmektedir.
Sosyal mobilitenin en temel aracı olarak kabul edilen eğitim sistemi, günümüzde geleceğin garantisi olmaktan uzaklaşmaktadır. Eğitim sektöründe yaşanan altyapı yetersizlikleri, müfredat tartışmaları ve finansal yükler, hem öğrencileri hem de eğitimcileri harekete geçirmektedir. Yükseköğrenim mezunlarının oranındaki artışa karşın, güvenceli ve nitelikli istihdam imkânlarının aynı hızda büyümemesi diplomalı işsizlik veya niteliğin altında çalışma olgusunu yaygınlaştırmıştır.
ABD başta olmak üzere yükseköğrenim harçları ve öğrenci kredileri, gençlerin çalışma hayatına devasa bir finansal borçla başlamasına neden olmaktadır. Avrupa’da ise kamu bütçelerindeki kısıntılar; okulların altyapısını, öğretmen sayılarını ve çalışma koşullarını doğrudan olumsuz etkilemektedir.
Fransa ve İtalya gibi ülkelerde liselilerin ve öğretmen sendikalarının düzenlediği grevler, eğitimin niteliksizleşmesine ve kamusal fonların yetersizliğine karşı yükselen ortak bir tepkinin ifadesidir.
Eğitim ve konut krizlerinin kesişim noktasında, Batı toplumlarının omurgasını oluşturan orta sınıfın erimesi gerçeği yatmaktadır. Hayat pahalılığı, yüksek enflasyon ve enflasyon karşısında eriyen reel ücretler, geniş kesimlerin geleceğe güvenle bakma yetisini elinden almıştır.
Karar alıcı siyasi kurumlar ile toplumun geniş katmanları arasındaki kopukluk, siyasal güven krizini de derinleştirmektedir. Geleneksel siyaset mekanizmalarının ve kurumların bu sorunlara kalıcı çözümler üretememesi, tepkilerin parlamentolardan ve sandıklardan ziyade doğrudan sokaklara yansımasına zemin hazırlamaktadır.
Batı metropollerinde yükselen sosyal dalgalanmalar, geçici birer protesto hareketinden öte mevcut sosyo-ekonomik modelin sınırlarına ulaşıldığını göstermektedir. Barınma ve eğitim gibi iki temel kamusal alanın piyasa koşullarına ve denetimsiz süreçlere bırakılması, toplumsal dokuda tamiri güç çatlaklar oluşturmaktadır.
Söz konusu huzursuzlukların yatıştırılması ve toplumsal barışın yeniden tesisi, yüzeysel tedbirlerle değil konutu yeniden bir yaşam hakkı olarak tanımlayan, eğitimi kamusal bir değer olarak güçlendiren ve genç nesillere somut bir gelecek vaat eden kapsamlı reformlarla mümkündür. Aksi takdirde, Batı sokaklarını hareketlendiren bu dip dalgası, önümüzdeki dönemde siyasal ve sosyal mimariyi daha derin sarsıntılarla yüz yüze bırakmaya devam edecektir. Başka ülkelerin de bu dalgadan etkilenmesi an meselesidir. Bu durum, yeniden sokak çatışmaları ve iç savaşların etkisine zemin hazırlayabilir.
Demet BALTA
