Bir süredir kaleme aldığım “Union Türklük” kavramı eksenindeki yazılarım Erdem Yılmaz’ın (Ahmet Baytursun’un) yayımladığı “Kavramsal Mücerretten Tarihsel Somutluğa: ‘Union’ Türklük Söylemi ve Türk Milletleşme Gerçekliği” başlıklı makalesinde (2.10.2026; https://www.mhkm.com.tr/yazilar/kavramsal-mucerretten-tarihsel-somutluga-union-turkluk-soylemi-ve-turk-milletlesme-gercekligi/) eleştirilmiş, makalenin girizgâhında, “Union Türk” kavramının “tutarsız” olduğundan bahisle şu ifadelere yer verilmiştir:
“Sosyal bilimlerde bir kavramı yahut tarihsel fenomen teorileştirme çabası, hiç şüphesiz takdire şayan bir entelektüel cehttir. Ancak metodolojik tutarlılıktan mahrum, Batı merkezli kavramsal kalıpları Doğu siyasal pragmatizmine uyarlama amacındaki kuramsal denemeler, olgusal tarihin kırk katlı ampirik zırhına çarptığında akamete uğramaya mahkûmdur. Nitekim son dönemde Lütfi Bergen tarafından kaleme alınan ‘Türkçülükte Kavram Yanılgısı: Göktürk ‘Millet’ Tasavvuru ve Oğuz ‘Milliyetçiliği’’ ve ‘Union Türklük: Millet, Milliyet ve Türkçülüğün Yeniden Anlamlandırılması’ başlıklı yazılar, Türk düşünce tarihinin ve bozkır teşkilatlanma mantığının ne derece farklı bakış açıları sunulabileceğinin açık bir vesikasıdır (…) Lütfi Bergen’in önerdiği ‘Union Türklük’ ve ‘Nation Türklük’ ayrımı ile “Hanif Türk Tezi” adını verdiği tezle yüzleştiğimizde; kavramların asıllarından koparıldığı, Batı siyaset bilimi terminolojisinin bozkır etnogenezine zerk edilmeye çalışıldığı bir kavram karmaşasıyla karşılaşmaktayız. Bu inceleme yazısını, yalnızca Lütfi Bergen’in tezlerini eleştirmek amacıyla değil; Türk milletleşme sürecinin ampirik, filolojik, anayasal ve sosyolojik zeminlerde doğru değerlendirilmesine yapıcı bir katkı sunabilmek amacıyla kaleme aldım.”
Okuduğunuz metin, makalelerimin (müellife göre) “çarpıttığı” terminolojinin “doğru kullanılmasını” göstermeye çalışan Yılmaz’ın eleştirilerine cevap vermek amacı taşımaktadır.
- Batı Merkezli Kavramsal Kalıplar:
Müellif, “Union Türk” kavramını ileri sürmemin “Batı merkezli kavramsal kalıpları, Doğu siyasal pragmatizmine uyarlamak” anlamına geldiğini ve bu türden çabaların olgusal tarihin ampirik zırhına çarparak akamete uğrayacağını (sonuçsuz, başarısız kalacağını) ifade etmektedir. Hakikatte müellifin metinlerim hakkında öne sürdüğü bu argüman, öncelikle Türk milliyetçi yazarlarına karşı ve onların argümanlarını bertaraf edici şekilde ifade edilmelidir. Ziya Gökalp, kitaplarında “nation” kavramını Batı’dan devşirerek “Doğu siyasal pragmatizmine uyarlama” çabası bakımından ilk düşünsel çabayı ortaya koymuş bir Türkçü müellif konumundadır. Ziya Gökalp’in hemen bütün metinlerinde eski Türklere mahsus siyasal/toplumsal tatbikatı ve söylemleri Batılı kavram setleriyle izah ettiği ifade edilebilecektir. Nitekim “Türkçülüğün Esasları”nda Türk devlet sisteminin “demokrasi” olduğu, Türklerin “feminist” toplum kurduğu hususu ısrarla savunulmaktadır:
“Dünyanın en demokrat kavmi eski Türkler olduğu gibi, en feminist nesli de yine eski Türklerdir. Zaten feminizm, demokrasinin yani müsavatın kadınlara ait bir tecellisinden ibarettir.”[1] “Türkçülerin hem halkçı hem de kadıncı olmaları, yalnız, bu asrın bu iki mefkûreye kıymet vermesinden dolayı değildir; eski Türk hayatında demokrasi ile feminizmin iki başlıca esas olması da bu hususlarda büyük bir amildir.”[2] “İstikbalde bi-taraf bir tarih, demokrasi ile feminizmin Türklerden doğduğunu itirafa mecbur olacaktır. O hâlde, istikbaldeki Türk ahlakının esasları da millet, vatan, meslek ve aile mefkûreleriyle beraber demokrasi ve feminizm olmalıdır.”[3]
Ziya Gökalp’in Türklüğü “demokrat ve feminist” olarak tanımlaması “olgusal tarihle” çatışmakta olup, “Batı merkezli kavramsal kalıpları Doğu siyasal pragmatizmine uyarlama amacındaki kuramsal denemeler” kapsamındadır. Ziya Gökalp, “Türk demokrasisi”nin temel karakterini “müsavat” kavramıyla açıklamakta ve “eşitlikçilik=halkçılık” örneği olarak Salur Kazan’ı göstermektedir. Dede Korkut’ta yer alan Salur Kazan destanında Hakan, Toy’da malını yağma ettirmektedir. Bu Töre’ye işaret eden Ziya Gökalp, “Salur Kazan’ın senede bir kere yaptığı yağma ziyafetinin”, Türklerin müsavatperver (eşitlikçi) ve tesanütçü (solidarist) olduklarının delili saymaktadır.[4] Oysa Gökalp’in kullandığı demokrasi kavramı, eski Türk siyasal düzeninin bütününü açıklamak bakımından açıklayıcı değildi. Zira Ziya Gökalp’in de ifade ettiği üzere eski Türklerde “Akbudun-Karabudun” ayrışması bulunmaktadır; bu sınıfsal ayrışma nedeniyle tebaa durumunda bulunan bodunların yönetimde hakkı bulunmamaktadır:
“Garbi Oğuzlarda, ‘il’, ‘göçebe bir budun’ manasınadır. Fakat, ancak, ak bir buduna yani müstakil veyahut hâkim bir buduna ‘il’ adı verilebilir. ‘İl’ mutlaka bir ‘ak budun’dur. Bunun mahkûmu olan halklara ‘kara budun’ adı verilir. Kara budun, ‘ulus, oymak, gün’ tabirleri ile ifade olunur: ‘İlini, ulusunu aldı gitti’, ‘İlini, oymayını aldı gitti’, ‘İle, güne karşı’, ‘İlden günden hariç’ [gibi] tabirlerdeki ‘il’, ‘ak kemikler’i; ‘ulus, oymak, gün’ tabirleri de ‘kara kemikler’i ifade eder.”[5] “(…) ‘Ak’ ve ‘kara’ sıfatları, Garb Türklerine mahsustur. Şark Türkleri, ‘ak’ yerine ‘gök’ kelimesini kullanırlar. Bunun sebebi zahirdir. Dörtlü tasnifte garbın rengi ‘ak’, şarkınki ise ‘gök’tür. O halde her ikisi de kendi cihetine timsal olan rengi, rahmani kutsiyetin timsali addetmiştir. Şark Türkleri ilden olanlara ‘Göktürk’, reayaya ise ‘kara budun’ yahut ‘kara kamık’ derlerdi. Cengiz Moğolları da ilden olanlara ‘Gök Moğol’, reayaya ‘kara ulus’ derlerdi.”[6]
Görüldüğü üzere Ziya Gökalp’in “demokrasi” olarak nitelediği siyasal sistemin yönetme erkine sahip bir sınıf ile (ak budun), yönetilen sınıf (kara budun) ayrışması getirdiği, dolayısıyla bu durumun modern siyaset kuramları bakımından “eşitlikçilik” (müsavat) ile bağdaşmadığı açıktır. Nitekim Yılmaz’ın da esasen Türk siyasal sistemi tasavvurunda “eşitlikçi” olmadığı, tam aksine “Aşina” soyunun yönetme hakkını esas alarak Türklüğü açıkladığı hususu makalesindeki şu ifadeden ortaya çıkmaktadır:
“Bozkır sosyolojisinde etnik çekirdeğin teşekkülünde ve sürdürülmesinde asıl belirleyici olan, Bergen’in iddia ettiği gibi sınırları belirsiz teolojik bir ‘Union’ mekanizması değil; Kağanlık sülalesi (Aşina/Aşide) ve bu kurucu merkez etrafında kenetlenerek büyüyen asli ‘Türk Bodun’un kendisidir.”
Yılmaz, yukarıdaki ifadesiyle “Türk Bodun”u Aşina Soyu (Kağanlık Sülalesi) ile açıklamaktadır. Bu durumda akla şu sorular gelmektedir: 1) “Kenetlenme ne demektir, kim kimi hangi hukuki ve siyasal ilişkiyle kenetleyecektir?”; 2) “Çekirdek olmayanların Türk oluşumuna katılım mekanizması nedir?”; 3) “Aşina dışındaki topluluklar Türk kimliğine hangi normatif ve siyasal mekanizma ile dahil edilecektir?” Anlaşılacağı üzere Türklüğü sınıfçı bir imtiyazla (Aşina çekirdeği ile) ele alan ve “yöneten bodun/yönetilen bodun” şeklinde ayrıma uğratan bu siyasal kavramlaştırmanın bütünTürkçülük fikriyatını nasıl temellendireceği hususu Yılmaz’ın makalesinden anlaşılmamaktadır. Müellif, Ziya Gökalp’in “Ak Bodun-Kara Bodun” kavramına verdiği anlamı da bozarak Kara Bodun’un bir aşağılama nitelemesi sayılamayacağını, tam aksine bu kavramın “kalabalık, ana gövde, halk” anlamına geldiğini iddia etmektedir. Ancak müellif bu iddiasıyla çelişkili olarak Kara Bodun’un “Beğler Zümresi” karşısında yer aldığını ifade etmekten de kendini alamamaktadır:
“Bodun kavramı homojen bir kitleden ziyade belirli sosyal statüleri de barındırır; nitekim yazıtlardaki ‘Kara Bodun’ ifadesi Mehmet Vefa Nalbant ve Ahmet Karaman’ın incelediği üzere bir aşağılama değil, ‘büyük, kalabalık, ana gövde ve avam/halk’ anlamındadır. Yönetici sınıfı temsil eden ‘Begler’ (Beyler) zümresinin karşısında yer alan geniş kitle ‘Kara Bodun’dur ve ‘Türk begler bodun’ hitabı, yönetimde bir görev paylaşımı olduğunu ama kader birliğinin esas alındığını gösterir.”
Esasen Ziya Gökalp için söz konusu Ak Bodun-Kara Bodun meselesi, fikirlerini Osmanlı Devleti’nin varlığı üzerine bina ettiği için kolayca aşılabilmektedir. Ziya Gökalp, “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” kitabında Türk kara bodunlarını Osmanlı’nın tebaası kılmak yolunda bir tefekkür geliştirmekte ve Türk halklarının üst siyasal çatısını “İmparatorluk” ile inşa etmekteydi. Ziya Gökalp’e göre İstanbul, yegâne Türk Hakanlığı’nın ordu-kenti olması nedeniyle bütünTürklerin kıblegâhı olmalıydı:
“Türklük cereyanı, Osmanlılığın muarızı olmak şöyle dursun, hakikatte en kuvvetli müeyyididir. Yalnız her yeni cereyanın olduğu gibi, bu mesleğin de bir kısım gençlerden mürekkep müfritleri vardır ki yanlış tefsirlere sebep oluyorlar. Türklük ‘kozmopolitlik’e karşı İslâmiyet ve Osmanlılığın hakiki istinatgahıdır.”[7] “İstanbul’un bir payitaht icazına malik olması, yalnız Osmanlı Türklerine nispetle değildir. İstanbul yegâne Türk Hakanlığının ordu kentidir (ordu kent: payitaht). Bu sebeple bütün Türklerin kıble-gahıdır. Bundan başka İstanbul İslâm Hilafeti’nin de makarrıdır. O halde İstanbul, millî icazdan başka, dinî bir kutsiyete de maliktir.”[8]
Ziya Gökalp’in payitahtı esas alan Türkçülük düşüncesi geliştirmiş olması, onun Türklüğün “demokrat olduğu” yolundaki argümanlarında da tutarsızlığa yakalandığını göstermektedir. Zira Osmanlı dışındaki bodunların Osmanlı Hakanı’nı demokratik seçimle belirlemesi imkânı bulunmamaktadır. Ziya Gökalp’in eski Türklerin “feminist toplum kurduğu” yolundaki argümanları da Dede Korkut’un “Dirse Han Oğlu Boğaç Han Destanı”ndaki anlatı nedeniyle hatalıdır. Bu destanda oğul sahibi beğler “ak çadır”a, kız sahibi beğler “kızıl çadır”a oturtulmakta ve oğlu-kızı olmayan beğler ise “kara çadır”a oturtulup kendilerine “kara aş” verilmektedir. Bu destanda “oğul” askerî egemen gücü, “kız” ise Aşina Soyu’na gelin verecek askerî boyları temsil etmektedir. Destanda Dirse Han, hem Hakan soyundan olmayan hem de onunla (gelin vererek) akrabalaşmayı sağlayamayan boyları, yani karabodunları simgelemektedir. Dolayısıyla eski Türk geleneğinde askerî/savaşçı passionerlerin rolünün önemi nedeniyle feminizmden değil, askerî toplumsallaşmayı sürdürecek eril yapılanmanın destekçisi elit kadınlardan bahsedilmelidir. Ziya Gökalp, Doğu’nun siyasal yapılanmasını “Muasırlaşmak Ülküsü” ve “Medeniyet Değiştirme” mefkûresi nedeniyle “Batı merkezli kavramsal kalıplarla” ifade etmektedir. Ziya Gökalp’in bu entelektüel tutumu, akademik disiplinle metin üreten siyaset bilimciler tarafından dikkate alınmamaktadır.
- “Türk Milleti” Nasıl Tanımlanacak Meselesi:
Yılmaz, “Union Türk” kavramını “Türk Milleti”, “Nation Türk” kavramını ise “Türk Ulusu” şeklinde ayrıştırarak Millet-Milliyet farklılığı vurgusunda bulunmamın literatürde yeri olmadığını ifade etmektedir. Müellife göre benim “Union Türk” bağlamındaki ifadelerim “Union” ve “Nation” kavramlarını sosyo-politik bir dikotomiye (dichotomy) dönüştürerek, takdire şayan bir kavramsallaştırma gayreti barındırsa da siyaset bilimi ve jeopolitik literatürünün temel kategorileriyle ciddi biçimde çelişmektedir. Müellif bu çelişkiyi ise şöyle izah etmektedir:
“(Lütfi Bergen) ‘Nation Türklük’ kavramını dar, dışlayıcı ve ‘boduncu/kavmiyetçi’ bir yapı olarak konumlandırırken; ‘Union Türklük’ kavramını farklı bodunları (ulusları) bünyesinde toplayan, onları kendi tikel milliyetlerinden çıkarıp daha üst bir ‘Millet’ formuna taşıyan kapsayıcı bir şemsiye olarak düşünmektedir.”
Yılmaz’ın makalelerimden çıkardığı “vargı” büyük oranda doğru ise de bu vargının muhtevasında bazı revizyonlar yapılması gerekliliği de bulunmaktadır. Öncelikle Union Türklük, bir “bodun” değil, “bodunlar birliği” toplumsallaşmasıdır. Union Türklük, tarafımca asimilasyon modeli değil, hiyerarşik olmayan bir üst birlik modeli olarak sunulmaktadır. “Union Türk=Türk Milleti” kavramını böyle tanımlamak, “Nation Türk=Ulus=Milliyet” kimliklerini asimilasyona uğratma yaklaşımını dışlamaktadır. Nitekim “BütünTürklüğün Ötüken Ruhu” kitabımda Türk Milleti’ni oluşturan bodunların “heterarşik toplumsallık” üzerinden “Millet” oluşturduğu belirtilmiştir.
Müellifin makalelerimden asimilatif Millet anlamı çıkarmasının nedeni, “Amerika Milleti”nin alt unsurları olan bodunları (örneğin Meksikalıları) ABD’nin vatandaşlık ve entegrasyon yoluyla “Amerikalı” yapması örneğini vermemden kaynaklanıyor olabilir. Oysa “Amerika Milleti-Meksika Milliyeti” örneklemesi yapmamın nedeni, “Union” kavramını izaha kavuşturmak amacını taşımaktadır. Yoksa bu örnek, Türk Milleti’ni Amerika Milleti gibi örgütlemeyi hedeflemekte değildir. Union Türklük bağlamındaki makalelerim “Nation” kavramının Türklüğün Hun ve Göktürk modellerinde görülen oluşumunu izah etmekte yetersizliğini ve Ziya Gökalp, Yusuf Akçura gibi müelliflerin metinlerinin bu kavram ekseninde yanlış bilinç taşıdığını göstermeyi hedeflemektedir. Nitekim gerek Hunlarda gerekse Göktürklerde üst kimlik bütün bodunların dahil olduğu bir isimle belirlenmektedir. Örneğin Mete’nin, “Bütün yay geren, ok atan halkları bir aile gibi birleştirdim; şimdi onlar Hun oldular” ifadesinde “Hun” üst kimliği bir bodun mudur yoksa bodunlar birliği midir? Benzeri şekilde Orhun Yazıtları’nda “Milleti besleyeyim diye kuzeyde Oğuz kavmine doğru; doğuda Kıtay, Tatabı kavmine doğru; güneyde Çine doğru on iki defa ordu sevk ettim” şeklindeki ifade, Oğuz/Kıtay/Tatab/Çin bodunlarının üstünde bir “Türk Millet Oluşumu” bulunduğunu kanıtlamaktadır.
Halen “Türk Devletleri Teşkilatı” adlı oluşuma bağlı devletlerin halkları bağlamında düşünülecek olursa, kendisine Kazak, Özbek, Kırgız, Macar diyen alt bodunlar tek tek “Türk Milleti” sayılamayacaktır; öte yandan mezkûr bodunların bütününe “Türk Milleti” demek mecburiyeti bulunmaktadır. Bu durumda Türkiye’yi kuran halkın kendisine “Türk Milleti” demesi, ancak “Nation Türk” anlamını yüklendiği takdirde tutarlı olabilecek, bu ulusal varlık “Union Türk” anlamı kazanamayacaktır. Çünkü Türkiye Türklüğünün kendisini zamanlar üstü, coğrafyalar üstü, Yafetik halklar üstü “Türk Milleti” şeklinde tanımlaması nüfus/coğrafya/tarih bağlamında mümkün değildir. Anadolu Türklüğünün kimi aydınları Anadolu’yu 1071’de İslâm’la Türkleştirdiklerini iddia ettiğinden “bodun=nation=ulus” sınırını aşamamakta; “Büyük Türk Milleti” (Hun-Göktürk Türklüğü) bağlamındaki Türklüğün coğrafya/nüfus/tarih varlığına ulaşamamaktadır. Esasen farklı bodunları “bodunlar birliği” anlamında “Millet” oluşumlarına bağlı alt uluslar olarak organize etmek bağlamındaki makalelerimde iki örnek verdiğim hususu, Erdem Yılmaz’ın dikkatinden kaçmış görünmektedir. “Rus Milleti”, alt bodun olan pek çok boyun “üst kimlik” imal etmesiyle oluştuğu gibi, “Amerikan Milleti” de benzer şekilde alt boyların “üst Amerikalı kimliği” altına girmesiyle ortaya çıkmıştır. Ne var ki, makalelerimde iki oluşum arasında fark bulunduğuna da dikkat çekilmek istenmiştir. Rus modelinde ortak dil, ortak Hun-Göktürk tarihsel geçmiş silinip, her boy “ulus” sayılırken; Amerikan modelinde ise farklı halkların kurduğu devletlerin hukuki birliği esas alınmaktadır. “Sovyet Milleti” tasavvuru, içlerinde Kazak/Özbek/Azeri/Türkmen/Kırgız/Tatar halkları da bulunan farklı boyları “Sovyet” üst kimliğinde birleştirmekte; ancak bu birleştirmeyi boyların “ortak Dil” ve “ortak Ata” kökenini silerek ve onları “farklı milliyetler/uluslar” olarak teşkilatlandırarak başarmaktadır. Nitekim Aybars Arda Kılıçer, Francine Hirsch’in kitabının çevirisi hakkında yazdığı giriş notunda, şu izahı yapmaktadır:
“Sovyetler Birliği, her ne kadar federatif bir yapı olarak özetleyebilsek de oldukça kendine has bir idari-bölgesel sisteme sahipti. Gücünün doruğunda 22.402.200 km2’ye ulaşan bu devasa yapı, Rusya SFSC’nin önderliğinde toplam 15 birlik cumhuriyetinden; 16’sı Rusya sınırları içinde bulunan 20 kadar özerk cumhuriyetten; 120-125 civarı (dönemsel olarak değişen) oblasttan oluşuyordu. Kitabın üzerinde yoğunlaştığı üç ana kavram durumundaki natsiia, narodnost, natsional’nostkavramlarını, bağlamlarına uygun şekilde Türkçeleştirmeye çalıştım. Her ne kadar bu kavramlar, anlamlarını en doğru ve dolu şekilde kendi ana dilleri durumundaki Rusçada ifade ediyor olsalar da kitabın, okuyucunun kafasını karıştırmayacak şekilde, bu kavramları en doğru şekilde kullanmak için azami çabayı gösterdim.”[9]
Francine Hirsch, benim “Union Türk” kavramıyla işaret ettiğim olguya başka yönden işaret etmekte ve “Sovyet Milleti”nin “İmparatorluk” ile “Uluslar” arasındaki ilişkisel yapılanmayla inşa edildiğini ileri sürmektedir. Hirsch’e göre Batılı literatürde kimi yazarlar Sovyetler Birliği rejiminin ulusal bölgeleri “kasten” oluşturduğunu iddia ederek dönemine göre oldukça tartışmalı ve orijinal bir fikir ortaya atmıştır. Kimi yazarlara göre ise Bolşevikler, “telafi edici” ulus yaratma projesi uygulamıştır. Diğer bazı yazarlar ise, Sovyetler Birliği’nin imparatorluk mu, “ulusların bir araya gelmesinden” teşkil edilmiş yeni tür bir devlet mi, yoksa bu iki bakış açısının karışımından meydana gelmiş farklı bir tür mü olduğu üzerine tartışmalar yapmıştır. Hirsch, kendi yaklaşımının bütün bunlardan farklı olduğunu, Sovyetler Birliği’nin kendisini oluşturan parçaları [ulus cumhuriyetleri ve ulusal oblastları (bölgeleri)] bir nevi ulus devletler şeklinde değerlendirdiğini, bu halklara “ulus” olmayı bahşederken ayrıca merkezî otoritesini de sağlamlaştırmaktan imtina etmediğini ileri sürmektedir[10] Hirsch’e göre bu politika, Sovyetler Birliği’ni “halklar hapishanesi” olarak ele alan görüşten kaçınmakta, Sovyet sınırları içinde kalan (ister Rus olsun ister Rus olmasın) tüm toplulukların “Sovyetleştirilmesini” interaktif ve katılımcı bakış açısından ele almaktadır.[11] Görüldüğü üzere “Sovyetler Milleti” tasavvuru, “alt boyları”, devlet olarak teşekkül etsin veya etmesin “nation=ulus” olarak kodlamakta ve onların Sovyet Birliği’ne “ulus varlıkları” ile gönüllü entegrasyona girmelerini amaçlamaktadır. Sovyet örneğini burada Union Türklük için tarihsel model olarak değil, üst kimlik ile alt milliyetlerin aynı siyasal yapı içinde birlikte kavramsallaştırılabileceğini gösteren karşılaştırmalı örnek olarak kullandığım anlaşılmalıdır. Amerikan örneğinde kastettiğim husus ise, Amerikan üst kimliğinin kabul edilmesiyle Meksika kökeninin zorunlu olarak ortadan kalkması değil; Meksikalılığın, kabul edilen Amerikan üst kimliği karşısında alt kimlik statüsüne dönüşmesidir. Amerikan Milleti’nin ayırıcı vasfı, bodunların tarihin bir döneminde “devlet” olarak varlık kazanmalarında ve bunların birlik teşkil etmesinde iken; Sovyet Milleti’nin ayırıcı vasfı, Sovyetlerin Rusya’ya (veya Sovyetler Birliği’ne) bağlı tüm halkları “ulus” olarak tanımlamalarından ve bunları Sovyet üst kimliğinde ve Rusça yoluyla birleştirmesindedir. Union Türklük bağlamında izah etmeye çalıştığım konu, Tarihsel Türklüğün Rusya-Sovyet ve Amerika örneklerine atıfla “Nation” kavramıyla karşılanamayacağı hususudur.
Diğer yandan Türk Milleti’nin nasıl tanımlanacağı konusu, öncelikle Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlanan ahali için temel sorundur.[12] Zira Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla ortaya çıkan “Türk Milleti”, Ziya Gökalp-Yusuf Akçura gibi müellifler bakımından “Nation Türk” kapsamını aşamamaktadır. Bununla beraber bütünTürkçü yaklaşımla ele alınabilecek daha büyük ölçekli bir “Türk Milleti” daha vardır. Beş ana kökten gelen (Kıpçak-Kuman, Karluk, Oğuz, İtil-Bulgar, Hakas-Tuva-Sibir) “Büyük Türk Milleti”nin “Nation=Bodun” kavramıyla nitelenmesi tutarsızdır. Bu tutarsızlığın nedeni, Türkiye’deki “Türk” tanımının bütünTürklüğü hem zamansal hem toplumsal hem de coğrafik anlamda kuşatamamasıdır. Örneğin Ziya Gökalp, Türklüğü “Dili dileme, dini dinime benzeyen halk” şeklinde tanımlayarak Türkçe konuşan Müslümana “Türk” demiştir. Yusuf Akçura ise “Türklerin asırlarca İslâm’a hizmet ettiğini, artık İslâm’ın Türklüğe hizmet etmesi gerektiğini” savunmuştur. Yusuf Akçura, Timur’un doğuda Osmanlı’nın ise batıda Haçlılarla savaştığını, Anadolu’da Türk devletinin kurulması için mücadele etmenin ise “cihad” sayılacağını da belirtmiştir. Akçura’nın Lozan görüşmelerinde bulunmasına rağmen Karamanlı Türklerin Yunanistan ile mübadele edilmesine itiraz etmemesi, onun Türklüğü Müslümanlıkla eşleştirdiğinin başka bir belirtisi sayılabilecektir. Dolayısıyla Türkçülüğün bu iki büyük müellifi bakımından Türklük, Hun/Göktürk tipi bir Türklük olmayıp, İslâm’la tanımlanmış bir Türklüktür. Hüseyin Nihal Atsız’ın da “Türk Ülküsü” kitabında Türklüğü İslâm ile tanımladığı görülmektedir:
“Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç şüphe yok ki, Türklerin dini Müslümanlıktır. Eski dinimiz olan Şamanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk Müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmuştur (…) Hristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de yerleşenleri, çoğunlukla Müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir şartı saydıkları için yapmışlardır. Öyle görülüyor ki, bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde, bütün bu Şaman ve Hristiyan Türkler Müslüman olacaklardır. Onun için onları şimdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur.”[13]
Anlaşılacağı üzere Türkçülük ideolojisi bakımından asıl asimilasyonculuk benim savunduğum “Union Türklük” fikrinde değil, Türkçü düşüncenin bazı kurucu metinlerinde görülen Türklük tanımında görülmektedir. Çünkü Union Türkçülük, “Türk Birliği”ne katılan ve resmi dilini Türkçe kılan bodunları “Türk Milleti” içinde saymakta, alt bodun (nation) kimlikleri yok etmeyi teklif etmemektedir. Erdem Yılmaz, Union Türklüğün bodunların birleşmesi hakkında yaklaşımına dair yanlış bir değerlendirme yapmaktadır:
“Bergen iddiasını temellendirmek amacıyla Amerika Birleşik Devletleri (ABD) örneğine başvurmakta; ABD vatandaşlığına geçen bir Meksikalının ‘Meksikalılık’ alt kimliğini bir ‘Millet aidiyeti’ olmaktan çıkararak ‘Amerikan Milleti’ (Union) üst kimliğinde birleştiğini ileri sürmektedir.”
Yılmaz’ın Union Türklük üzerine bu değerlendirmesinin hatası, alt bodunların veya kimliklerin “Millet” olarak tanımlanmasının imkânsızlığını dikkate almamasından kaynaklanmaktadır. Union Türklük, bodunları “nation” toplumsallıklar şeklinde kavramlaştırmakta ve bu siyasal-toplumsal yapılara “Millet” değil, “Milliyet=Ulus” demektedir. Öte yandan “Union Türklük”, ne Ziya Gökalp’in ve Ömer Seyfettin’in savunduğu türden “İmparatorluk=Turan Devleti” ne de Yusuf Akçura’nın savunduğu “Ulus Devleti=Demokratik Nation Devleti”dir. Dolayısıyla Erdem Yılmaz’ın makalelerim dolayımında ileri sürdüğü şu ifadeler, Union Türklük kavramlaştırması ile ilişkisizdir:
“Siyaset biliminde ‘Union State’ (Birlik Devleti) kavramı, Bergen’in iddia ettiği gibi toplulukları soyut bir ‘Millet’ potasında eriten yahut bodunları ‘Türkleştiren/Siyasallaştıran’ sosyo-biyolojik bir etnogenez modeli değildir. Aksine ‘Union State’, Üniter Devlet (Unitary State) ile Federal Devlet (Federal State) arasında konumlanan hukuki, idari ve jeopolitik bir devlet biçimidir (state form/typology).”
Yılmaz bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere “Union → Union State → devlet biçimi” zinciri kurmaktadır. Oysa “Union Türkçülük” yaklaşımı “Union → bodunlar birliği → Üst Kimlik Olarak Türk → Millet” zinciri ile meseleyi ele almaktadır. Diğer değişle, tarafımdan savunulan “Union Türklük”, bir “Union State” (Birlik Devleti) tasavvuru olmayıp, aynı geçmişten geldiği “varsayımı” ile hareket eden farklı boyları Töre ve Türkçe ile birleştiren “Millet” tasavvurudur. Erdem Yılmaz “olgusal tarih” diyerek reddetse de mitolojilerinde, destanlarında Yafetik halk olduklarını ikrar eden bodunlar bu anlatılarında müştereklik gördükçe zaman içinde kendilerini üst kimlik anlamında “Türk” olarak tanımlamaktadır. Bu halklar zaman aktıkça kendilerini “Büyük Türk Milleti”nin unsuru saymaktadır. Nitekim Oğuz bodununun Göktürk konfederasyonuna (bodunlar birliğine) itiraz ve isyan etmesine rağmen bugün kendisine “Türk” adını vermesi, Türklüğün bir bodun=milliyet=ulus (Nation) kimliği değil, Millet (Union) kimliği sayılabileceğini kanıtlamaktadır. Temellendirdiğim yaklaşımda “Union” kavramını yalnızca Batı siyaset bilimi terminolojisinden türetiyor da değilim. Tam tersine, ortaya koyduğum çaba, “Tarihsel fenomen → Kavramsal problem → Yeni kavram imalatı” olarak değerlendirilebilecektir. Diğer değişle, “Union” kavramını Türk tarihine dışarıdan empoze etmekte değilim; Türk tarihindeki üst-kimlik problemini görünür kılmak ve erken dönem Türkçü düşünürlerin Batı’dan devşirdiği “Nation” kavramının ortaya çıkardığı sorunları aşmak için “Union” kelimesini kullanıyorum.
- Union Bir Devlet Tipolojisi Değil, Millet Kuruluş Biçimidir:
Erdem Yılmaz, “Union Türklük” kavramı ile öne sürdüğüm perspektifle ilgili şu eleştiriyi yapmaktadır:
“Bergen’in Batı literatüründen esinlenerek Türk tarihine tatbik etmeye çalıştığı ‘Union’ kavramı, siyaset biliminde devletin bölgesel/idari örgütlenme biçimini tanımlayan somut bir devlet tipolojisidir. Bergen ise bu kurumsal/anayasal kategoriyi alarak, ona sosyolojik, hatta mistik bir ‘millet inşa etme’ işlevi yüklemekte; ‘Nation’ kavramını haksız bir biçimde ‘bodunculuk/kavmiyetçilik’ ile daraltırken, ‘Union’ kavramını da tarihsel/jeopolitik bağlamından koparmaktadır. Türk devletleşme geleneğini ve etnogenezini açıklarken son derece teknik bir devlet biçimi olan ‘Union State’ kavramını bir üst-kimlik modeli gibi sunmak, kavramsallaştırma düzeyinde ciddi bir yöntemsel karmaşaya (misinterpretation) yol açmaktadır.”
Yılmaz’ın ileri sürdüğü eleştiri, “Union” kavramının “devlet tipolojisi” olduğu, kavramın sosyolojik ve mistik olarak “Millet inşa etme” işleviyle araçlaştırılamayacağı itirazına dayanmaktadır. Bu itiraza geliştirdiğim kavramsal yaklaşım bakımından şu cevap verilebilir:
“Union’ı ‘Union State’ anlamında kullanmıyorum. Tartıştığım konu devlet tipi değil, Millet’in kuruluş biçimidir. Dolayısıyla Union State literatürünü getirerek benim Millet–Union kavramımı yanlışlamak kategori hatasıdır. Asıl tartışılması gereken, Bodun= Millet özdeşliğinin Türk Devletleri Teşkilatı’na bağlı bodunların üst kimliği anlamındaki “Türk Milleti” oluşumunu tanımlamak bakımından yetersiz kalmasıdır.”
Nitekim Yılmaz da makalesinin sonuç bölümünde kendi argümanları bakımından “Oğuştan boduna ve modern milletleşme sürecine uzanan tarihsel-sosyolojik hiyerarşi çerçevesinde, Türk düşünce hayatının ve gelecekteki araştırmaların önünde duran beş temel soru tartışmaya açılmalıdır” demektedir. Yılmaz’ın tartışmaya açtığı sorular aslında “Union Türklük” kavramıyla tartıştığım meseleleri karşılamaktadır. Diğer ifadeyle Yılmaz’ın yönelttiği sorular, Union Türklük kavramını ortaya koyarken işaret ettiğim problem alanının kendisini yeniden üretmektedir. Bu durumda Yılmaz’ın Union Türklük meselesine sadece kavram yönüyle karşı çıktığı ifade edilebilecektir. Müellifin tartışmaya açtığı beş temel soru kısaca şöyle aktarılabilir:
“1) Eski Türk toplumsal yapısındaki bodun (boylar birliği) kavramı, modern siyaset bilimindeki ‘millet’ (nation) kavramının tarihsel ve sosyolojik bir muadili midir, yoksa kendine özgü bir ‘siyasi etnisite’ midir? 2) Türkiye sahasında anayasal ve toplumsal zeminde bir ‘Türk Milleti’ teşekkül etmiş olmakla birlikte, tüm Türk dünyasının tek bir millet adı altında toplanması henüz gerçekleşmemiş bir ideal (Kızıl Elma) mıdır? ‘Milliyet’, henüz kurumlarını ve şuurunu tamamlayamamış millet öncesi sosyolojik bir merhale midir; yoksa ‘Millet’, tarihsel-kültürel aidiyeti temsil eden ‘milliyetler’ (alt kollar) üstünde yükselen siyasal ve devletleşmiş üst form mudur? 3) ‘Milliyet’ kavramı, Batı literatüründe görülen pasaport ve hukuki vatandaşlık bağıyla sınırlı bir nationality midir; yoksa Türkiye Türklerinin Kırgız, Kazak, Özbek ve diğer soydaş topluluklarla kurduğu köklü tarihsel, kültürel ve hissî birlikteliğin adı mıdır? 4) Sovyet dil politikalarının ve Rusça terim ayrımının (Tureckij / Tjurkskij) bir sonucu olarak, bazı Türk cumhuriyetlerinin kendilerini yalnızca yerel kavmi adlarıyla (Kazak, Kırgız, Özbek) tanımlaması ve ‘Türk’ adını Türkiye’ye indirgeyerek çatı kavram olarak ‘Türkiy’ veya ‘Turkic’ ifadelerine yönelmesi karşısında; kapsayıcı üst kimlik olarak köklü ‘Türk’ adı mı muhafaza edilmelidir, yoksa idealize edilmiş bir ‘Turan’ kavramına mı başvurulmalıdır? 5) Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan ve KKTC’de teşkilat adında doğrudan ‘Türk’ kelimesinin kullanılmasına karşın; Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan’da İngilizcedeki Turkickarşılığına denk gelen ‘Türki’ kökenli kelimelerin tercih edilmesi vakıası nasıl aşılmalıdır?”
Görüldüğü üzere Erdem Yılmaz, tarafımca ileri sürülen “Union Türklük” kavramının görünür hale getirdiği sorunların varlığını dolaylı yoldan teslim etmektedir. Yılmaz, ikinci sorusunda “milliyet → millet” şeklinde evre sırası kurduğu halde, Union Türklük perspektifi bu katmanların toplumsal ölçeğini dönüştürmektedir. Yılmaz’ın yaklaşımında Millet=Nation, “boy birliği=Bodun” kavramıyla ele alınırken; Union Türklük bakımından toplumsal ölçek şöyle belirmektedir: Millet=Union, “Boy Birliği=Nation=Milliyet” → “Bodunlar Birliği=Millet.” Bu yönüyle Yılmaz’ın makalesinin “ciddi bir karşı-tez” olarak değerlendirilebileceği; ancak müellifin “milletlerin/milliyetlerin üzerinde yükselen üst form” ihtimalini beş soru sorarak ortaya koymasının, “Union Türklük” kavramının gündeme getirdiği problemleri kavramsal düzeyde yok sayamadığı söylenebilecektir. “Union Türklük”, Kazaklığı, Kırgızlığı, Özbekliği vb. ortadan kaldırarak “Türk” yaratmayı değil; bu alt nation=ulus kimliklerin üzerinde “Türk Milleti” adıyla bir üst birlik kimliği tanımlamayı amaçlamaktadır. Tezime göre, Kazak/Kırgız/Özbek/Azeri/Türkmen/Türkiye Türklüğü ayrı ayrı bodun/milliyet kimliğidir; bunların tamamını kapsayan üst kimliğe ise Union Türk Milleti denir. Bu tez, Türkiye Cumhuriyeti ile varlık kazanan “Türk Milleti” toplumsallığını “Nation-Ulus Türklük” ve Türk Devletleri Teşkilatı’nın mensubu olan/olacak halkların oluşturduğu “Türk Milleti” toplumsallığını ise “Union Türklük” kavramıyla ele almayı teklif etmektedir. Söz konusu kavramlaştırma siyaset bilimi literatürü bakımından sorunlu görülüyorsa, bütünTürklüğükuşatabilecek alternatif bir kavramsallaştırmanın ortaya konulması gerekir. “Türk” Türkiye’ye özgü ulusal isim midir, yoksa daha geniş üst kimlik midir? Türk Milleti kavramı, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal vatandaşlık topluluğu anlamsallığı ile Hun-Göktürklerden başlayarak bütünTürklüğü aynı kavramsal düzlemde açıklayabilmekte midir? İşte Union Türklük burada bütünTürklüğü kapsayan kavramsal bir çözüm önermektedir.
[1] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Çeviri: Ebru Özgün- Buğra O. Uluyüz , T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını, 2019: 151.
[2] Ziya Gökalp, 2019: 165.
[3] Ziya Gökalp, 2019: 166.
[4] Ziya Gökalp, 2019: 175.
[5] Ziya Gökalp, Kitaplar-Bütün Eserleri 1, (Türk Medeniyeti Tarihi), Yayına Hazırlayan: M. Sabri Koz, Yapı Kredi Yayınları, 2019: 417.
[6] Ziya Gökalp, 2019: 137.
[7] Ziya Gökalp, Türkleşmek İslâmlaşmak Muasırlaşmak, Hazırlayan: İbrahim Kutluk, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1976: 7.
[8] Ziya Gökalp, 1976: 77.
[9] Kılıçer Aybars Arda, Çevirmenin Kaleminden, Hirsch Francine: “Ulusların Birliği (Etnografya Bilimi ve Sovyetler Birliği’nin Ortaya Çıkışı)” kitabının içinde, Selenge Yayınları, 2022: 9-10.
[10] Hirsch Francine, Ulusların Birliği (Etnografya Bilimi ve Sovyetler Birliği’nin Ortaya Çıkışı), Selenge Yayınları, 2022: 23-25.
[11] Hirsch Francine, 2022: 25.
[12] Yılmaz makalesinde Union Türklük bağlamındaki makalelerimin “anayasal” zeminde eleştirdiğini ifade etmektedir. Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 66. maddesindeki vatandaşlık temelli Türk tanımı, benim şemamda “Nation” katmanına karşılık gelmektedir. Eğer Anayasa’nın “Türk Milleti” tanımı esas alınırsa, Hun-Göktürk merkezli “Türk Milleti” tasavvuru “Nation” katmanını aşan bir kavramla ele alınmalıdır. Bu katmana dair kavramı Yılmaz’ın veya siyaset bilimcilerin literatüre kazandırması bir gerekliliktir.
[13] Atsız Hüseyin Nihal, Türk Ülküsü, “Türkçülüğün Önemli Meseleleri” (Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 1952), İrfan Yayınları, 2016: 89.
