Uzun zamandır pazar yazısı yazmamıştım.
Her yıl sonbaharı uğurlayıp kışı karşılamak için başka bir coğrafyanın yollarına düşerim. Bu yıl yolumu Erzurum, Artvin ve Ardahan’ın ücra köylerine, yaylalarına çevirdim.
Mevsimlerin değişimini doğanın içinde karşılamanın benim için ayrı bir anlamı vardır. Sonbahar, yalnızca ağaçların yapraklarını döktüğü bir mevsim değildir. Biraz hesaplaşmadır, biraz hatırlamaktır. İnsanın geride bıraktıklarına dönüp bakması, yaşadıklarını ve yaşayamadıklarını sessizce tartmasıdır.
Bu yolculuk da öyle oldu.

Yıllardır görmediğim dostlarla karşılaştım. Kimi yüzlerde zamanın bıraktığı izleri, kimi bakışlarda hiç değişmeyen eski dostlukları buldum. Bazı karşılaşmalar sevindirdi, bazı manzaralar içimi burktu.
İnsan, yaş aldıkça yolların yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek için olmadığını daha iyi anlıyor. Bazen bir yol, yıllar önce söylenmiş bir söze; bazen artık aramızda olmayan bir dosta, bazen de unutulduğunu sandığımız bir hatıraya çıkıyor.
Benim bu yolculuğumun en hüzünlü duraklarından biri Maçahel oldu.
Değerli ağabeyim Ali Nihat Gökyiğit’in burada yaptırdığı konuk evinin bugünkü hâlini görmek içimi sızlattı.
Hayattayken ilerlemiş yaşına rağmen her yıl yollara düşerdi. Bazen benim inime uğrar, bir akşam misafirim olurdu. Sonra birlikte Maçahel’e giderdik. Bu kez ben onun konuğu olurdum.
O yolculukların, uzun sohbetlerin, birlikte geçirilen akşamların benim için ne kadar kıymetli olduğunu bugün çok daha iyi anlıyorum.
İnsan, bazı insanların hayatındaki yerini onlar aramızdan ayrıldıktan sonra daha derinden kavrıyor. Çünkü bazı dostluklar yalnızca birlikte geçirilen zamanlardan ibaret değildir. Bir düşünme biçimi, bir hayat terbiyesi, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin bir parçası hâline gelir.

Bugün Şavşat’ta eski dostum Orhan Çelen’le karşılaştım. Bir grup doğaseverle iki gündür bölgemizi geziyormuş. Onunla karşılaşmak sevindirdi beni.
Bir yandan bu coğrafyaya duyulan ilginin hâlâ canlı olduğunu görmek, diğer yandan ANG Vakfının uhdesindeki Maçahel konuk evinin kaderine terk edilmiş görüntüsüyle karşılaşmak, içimde birbirine zıt duygular uyandırdı.
Bir insanın ömrünü vererek ortaya koyduğu değerlerin, o insanın ardından aynı özenle korunmaması ne hazin!
Oysa bazı yapılar yalnızca taş, ahşap ve betondan ibaret değildir. İçlerinde bir insanın hayalleri, emeği, dünya görüşü ve gelecek kuşaklara bırakmak istediği bir düşünce yaşar.
Böyle bir yapının yıpranması, yalnızca fiziksel bir kayıp değildir. Bazen bir hatıranın, bazen bir vefanın, bazen de bir sorumluluk duygusunun aşınmasıdır.
Maçahel’deki o manzara, Ali Nihat ağabeyimin sohbetlerimizde sık sık tekrarladığı nasihatlerini yeniden hatırlattı.

Bana derdi ki:
“Cemal’im, ömrünü gördüğün yanlışları tenkit ederek, onun bunun yaptıklarını tartışarak, sonuç alamayacağın ya da irade kullanamayacağın işlerle zamanını heba ederek geçirme.
Dünyanın eğrisi hep olacak.
Sen neyi güzel ve eksiksiz yapıyorsun, ona odaklan. Onu yap.
Hayat kimse için sonsuza kadar sürmeyecek. Sonsuz olan, insanlığa mal ettiklerimiz olacak. Kendimize mal ettiklerimiz, bizimle olmasa da bizden sonra ölecek.”
Bir de kendine özgü ifadesiyle şöyle derdi:
“Malın başında sahibi, oğlu da değil babası.”
Bu sözlerin anlamını yıllar geçtikçe daha iyi kavrıyorum.
İnsan, hayatı boyunca bir şeylere sahip olmak için çabalıyor. Mal biriktiriyor, makam ediniyor, itibar arıyor. Bir ev, bir servet, bir unvan, belki de kendisinden sonra adını yaşatacak bir eser bırakmak istiyor.
Ama bütün bunların ötesinde, insanın kendisine sorması gereken daha önemli bir soru var:
Biz bu dünyadan geçerken neyi gerçekten güzelleştirdik?
Bir insanın hayatına mı dokunduk? Bir ağacı mı koruduk? Bir çocuğun önünü mü açtık? Bir düşüncenin gelişmesine, bir güzelliğin yaşamasına, bir toplumsal değerin gelecek kuşaklara aktarılmasına mı katkıda bulunduk?
Yoksa yalnızca sahip olduklarımızın çevresinde dönüp duran, sonunda bütün birikimini geride bırakıp giden insanlardan biri mi olduk?
Belki de insanın hayatındaki en büyük yanılgı, sahip olmakla var olmak arasındaki farkı yeterince düşünmemesidir.

İnsanın hayatta kalma mücadelesi, hiçbir zaman yalnızca karnını doyurmakla sınırlı olmadı.
İnsan, varlığını anlamlandırmak ve bir yere ait olmak ister.
Başını koyacağı bir yastık kadar zihnini dinlendirecek bir dinginliğe, sığınacak bir limana ihtiyaç duyar. Hatırlar, düşünür, geçmişi sorgular, geleceği düşler. Zamanın içinde yalnızca yaşamaya değil, yaşadıklarına bir anlam vermeye çalışır.
Bu yüzden kurtuluş umudunu bazen bir inanca, bazen bir öğretiye, bazen bir ideolojiye, bazen de kendisine mutluluk vaat eden başka arayışlara bağlar.
Aramak, insan olmanın özündedir.
Ancak insanlık tarihinin belki de en büyük çelişkilerinden biri, insanın özgürleşmek ve huzur bulmak için çıktığı yolculuklarda yeni bağımlılıkların tutsağı hâline gelebilmesidir.
Çağımızın en derin bunalımlarından biri de burada başlıyor.
İnsan, tarihinin hiçbir döneminde bugünkü kadar bilgiye ulaşamadı. Hiç bu kadar çok seçeneğe, iletişim aracına ve kolaylığa sahip olmadı.
Ama bütün bu imkânlara rağmen, belki de hiç bu kadar yalnız, güvensiz ve kendisine yabancı hissetmedi.
Çalışıyor ama emeğinin karşılığında yalnızca para değil, anlam da arıyor.
İletişim kuruyor ama anlaşıldığını hissedemiyor.
Kalabalıkların içinde yaşıyor ama giderek yalnızlaşıyor.
Seçenekleri çoğalırken karar verme gücü zayıflıyor. Hayatı kolaylaştıkça kendi başına yaşayabilme becerilerinin bir bölümünü kaybediyor.
Bir yanda sürekli sergilenen kusursuz hayatlar, mutluluk görüntüleri, başarı hikâyeleri; diğer yanda kendi eksiklikleriyle yüzleşen, korkularını bastırmaya çalışan milyonlarca insan…
Böyle bir dünyada insanın zihninde aynı sorular dolaşıyor:
“Neden ben?”
“Nerede yanlış yaptım?”
“Bütün bunların bir anlamı var mı?”
Bu soruların ne eğitim düzeyiyle ne ekonomik durumla ne de toplumsal statüyle doğrudan bir ilgisi var.
Çünkü insanın anlam arayışı, bütün sınıfların ve bütün çağların ortak meselesidir.
Ne var ki insanın bu en doğal ihtiyacı, çağımızın en büyük sömürü alanlarından birine dönüştü.
Belirsizliğin karşısına kesinlik, yalnızlığın karşısına seçilmiş bir topluluk, çaresizliğin karşısına ise kendisinden başka kimsenin bilmediği bir kurtuluş yolu koyduğunu iddia edenler, insanın bu arayışından devasa kazanç düzenleri kurdular.
İnsanın ihtiyacı gerçekti.
Ama ona sunulan cevap her zaman hakikat değildi.
Kimi yerde kutsal kavramlarla, kimi yerde enerji, farkındalık, kişisel gelişim, başarı ve dönüşüm sözcükleriyle aynı vaatler pazarlandı.
Sözcükler değişti, yöntemler çeşitlendi, ambalajlar yenilendi.
Ama insanın zaaflarından yararlanma düzeni büyük ölçüde aynı kaldı.
Üstelik eğitimli olmak da bu sömürüye karşı her zaman koruyucu bir kalkan oluşturmadı.
Çünkü insan bazen bilmediği için değil, çok ihtiyaç duyduğu için inanır.
Zekâsı yetersiz olduğundan değil, acısına, kaybına veya çaresizliğine bir anlam bulmak istediğinden tutunur.
İşte bu noktada, insanın en masum arayışı bile onun en büyük kırılganlığına dönüşebilir.
Önce insana, kendi başına fark edemeyeceği bir eksikliği olduğu söylenir.
Sonra bu eksikliği giderecek bir anahtar sunulur.
Anahtar işe yaramadığında ise yöntemin doğruluğu değil, insanın yeterliliği sorgulanır.
Yeterince inanmamıştır.
Kendisini yeterince açmamıştır.
Direncini kıramamıştır.
Böylece başarı yönteme, başarısızlık insana yazılır.
Her hayal kırıklığı yeni bir arayışa, her arayış yeni bir satın alma gerekçesine dönüştürülür.
Bu ticaretin en karanlık yanı ise insanın yalnızca parasını değil, kendi aklına ve yargısına duyduğu güveni de elinden almasıdır.
Oysa gerçek bir öğreti, gerçek bir dostluk, gerçek bir dayanışma insanı kendisine bağımlı kılmamalıdır.
Onu kendi ayakları üzerinde durabilecek, kendi kararlarını verebilecek, gerektiğinde itiraz edebilecek bir olgunluğa taşımalıdır.
İster bir inanç topluluğunda, ister bir kişisel gelişim grubunda, ister doğayla kurduğumuz ilişkide, ister başka bir arayışın içinde olalım; kendimize sormamız gereken sorular değişmez:
Soru sorabiliyor muyuz?
İtiraz edebiliyor muyuz?
Yanlış bulduğumuzda ayrılabiliyor muyuz?
Yardım aldıkça özgürleşiyor muyuz, yoksa daha mı bağımlı hâle geliyoruz?
Çünkü bir düşüncenin, bir öğretinin ya da bir topluluğun gerçek değeri, kendisine ne kadar insan bağladığıyla değil, insanı ne kadar özgürleştirdiğiyle ölçülmelidir.
İtirazımız insanın arayışına değil, o arayışın hiç bitmemesi üzerine kurulmuş kazanç düzeninedir.
⸻
Bütün bunları düşünürken insanlığın önündeki yeni dönemi de görmezden gelemiyorum.
Teknoloji, baş döndürücü bir hızla ilerliyor.
Yapay zekâ ve otomasyon, yalnızca bedensel emeğin değil, giderek zihinsel emeğin de yerini almaya hazırlanıyor.
Bugün büyük bir ilerleme olarak gördüğümüz bu dönüşümün, insanlığın önüne henüz yeterince tartışmadığımız sorular çıkaracağına inanıyorum.
Çünkü insanın çalışmaya ihtiyacı yalnızca geçimini sağlamak için değildir.
İnsan üretmek, başarmak, bir işe yaradığını hissetmek, yaşadığı dünyada kendisine bir yer açmak ister.
Eğer teknoloji bu hızla ilerler ve insanlık bu dönüşümün toplumsal sonuçlarına karşı hazırlıksız kalırsa, geleceğin en büyük sorunu yalnızca işsizlik olmayacaktır.
Asıl mesele, insanın kendi varlığına yüklediği anlamı kaybetmesi olabilir.
Üretimden, bedensel çabadan ve giderek düşünme süreçlerinden uzaklaşan insan, belki de tarihinin en derin varoluşsal boşluğuyla karşı karşıya kalacaktır.
Ve korkarım ki o boşluğu doldurmak için yine yeni kurtarıcılar ortaya çıkacaktır.
Bu kez daha gelişmiş teknolojilerle, daha incelikli yöntemlerle, daha etkileyici vaatlerle…
İnsanın ruhunu dinlendirmeyi değil, onu yeniden inşa etmeyi vaat eden dijital, psikolojik ve tinsel pazarlar kurulacaktır.
Kendi hayatındaki yerini kaybeden insan, kendisine hazır anlamlar sunan sistemlerin müşterisine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.
Belki de geleceğin en büyük sömürüsü, insanın emeğinden önce anlam arayışı üzerinden gerçekleştirilecektir.
İnsanın özgürleşme arzusu ile sömürülme ihtimali arasındaki o ince çizgi, teknolojik geleceğimizin de en önemli sınavlarından biri olacaktır.
Ama bütün bu karamsar ihtimallerin karşısında hâlâ umut veren bir şey var:
İnsanın kendi aklıyla düşünebilmesi, kendi emeğiyle üretebilmesi ve kendisinden başka insanların hayatına karşı sorumluluk duyabilmesi.
İşte burada yeniden Ali Nihat ağabeyimin sözlerine dönüyorum.
“Sen neyi güzel ve eksiksiz yapıyorsun, ona odaklan. Onu yap.”
Belki de bu söz, yalnızca kişisel bir hayat öğüdü değil, çağımızın bütün bu karmaşası karşısında benimsenebilecek bir yaşama biçimidir.
Başkalarının yanlışlarını konuşarak tüketilen bir ömür yerine, kendi doğrularını hayata geçirmeye adanmış bir ömür…
Sahip olduklarımızı çoğaltmak yerine, dünyaya kattığımız değerleri çoğaltmak…
İnsanları kendimize bağımlı kılmak yerine, kendi ayakları üzerinde durmalarına yardımcı olmak…
Ve en önemlisi, bizden sonra da yaşayabilecek güzellikler bırakmak…
Çünkü insanın gerçek mirası, ardında bıraktığı servetin büyüklüğü değil, yokluğunda da yaşamaya devam eden iyilikleridir.
⸻
Bu akşam yolculuk boyunca çektiğim fotoğrafları bilgisayarıma aktarırken Maçahel’deki konuk evinin görüntülerine yeniden baktım.
Bir zamanlar o kapılardan birlikte girdiğimiz günler geldi aklıma.
Sohbetlerimiz, yolculuklarımız, yaşanmışlıklarımız…
Sonra bugünkü sessizliği düşündüm.
Gözyaşlarıma da cümlelerime de hâkim olamadım.
Yazdıkça hatırladım, hatırladıkça yazdım.
Bir ara saatime baktığımda gecenin ikisi olmuştu.
Oysa anlatmak istediğim yalnızca bir konuk evinin bugünkü durumu değildi.
Bir insanın ardından bıraktıklarının nasıl korunması gerektiğini, vefanın yalnızca güzel sözlerden ibaret olmadığını, insanın yaşarken de öldükten sonra da eserleriyle sınandığını düşünüyordum.
Bir de kendi kendime soruyordum:
Bunca telaşın, bunca kavganın, bunca sahip olma arzusunun sonunda insandan geriye ne kalacak?
Bir isim mi?
Bir servet mi?
Bir bina mı?
Yoksa başka insanların hayatında açtığı güzel bir iz mi?
Sonbahar gidiyor.
Kış kapıda.
Dağların üzerine yakında kar yağacak. Yaylaların yolları kapanacak. Ağaçlar bahara kadar sessizliğe bürünecek.
Doğa, her yıl olduğu gibi kendi döngüsünü tamamlayacak.
Ama insanın ömründe her mevsimin bir daha yaşanmayabileceğini biliyorum.
Belki de bu yüzden, geride bıraktığımız mevsimlerden çok, geride bırakacağımız değerleri düşünmeliyiz.
Çünkü doğa, kaybettiklerini yeniden yeşertebiliyor.
İnsan ise kaybettiği zamanı geri getiremiyor.
Ve galiba insanın bu dünyadaki en büyük sorumluluğu, kendisine verilmiş o sınırlı zamanı, kendisinden sonra da yaşayabilecek bir güzelliğe dönüştürebilmesidir.
Ali Nihat ağabeyimin hatırası önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.
Onun bana bıraktığı en değerli mirasın, söylediği sözlerden çok, o sözlerle yaşamaya çalışmış olması olduğunu düşünüyorum.
İşte dostlar, sabahın ikisini bana bulduran duygularımın ve uzun uzun yazdıklarımın kısaltabildiğim bir bölümü…
Sonbaharı uğurlarken hepimize, geride güzel izler bırakabileceğimiz bir ömür diliyorum.
