Galip TÜRKMEN
Siyaset bilimi ve liderlik literatüründe liderlik, sıklıkla Max Weber’in karizmatik otorite kavramı çerçevesinde; kitleleri peşinden sürükleme, kişisel kararlılık ve olağanüstü liderlik niteliklerine duyulan inanç üzerinden ele alınır. Dönüştürücü liderlik yaklaşımı da vizyon ve toplumsal değişim yaratma kapasitesini öne çıkarır. Bu yaklaşımların etkisiyle siyasi analizler, tarihsel kırılmaları ve rejim dönüşümlerini zaman zaman liderlerin kişisel özellikleri ve tercihleri üzerinden açıklama eğilimindedir.
Oysa siyaset sosyolojisinin temel tartışmalarından biri olan yapı-özne ilişkisi, liderin hareket alanının toplumsal fay hatları, ekonomi-politik bağımlılıklar, bürokratik dengeler ve uluslararası konjonktür tarafından sınırlandığını gösterir. Kişisel karizma ve dönüştürücü irade, siyasi iktidarın kurulmasında önemli olsa da onun kalıcılığını tek başına açıklayamaz. Liderlik, aynı zamanda değişen koşullarda güç ilişkilerini okuyabilme, farklı aktörlerle ittifaklar kurabilme ve bozulan dengeleri yeniden oluşturabilme kapasitesidir. Ödül, kaynak dağıtımı ve karşılıklı çıkarlar üzerinden ortaklıklar kurmayı ifade eden etkileşimsel (transaksiyonel) liderlik bu süreçte önemli bir araçtır; ancak siyasi denge kurma becerisi tek bir liderlik modeline indirgenemeyecek kadar kapsamlıdır.
Bu açıdan Recep Tayyip Erdoğan, karizmatik otorite ile pragmatik denge kurma becerisini bir arada değerlendirmek için dikkat çekici bir örnektir. Ancak onun siyasi serüvenini yalnızca güçlü kişisel irade veya sınırsız otorite üzerinden açıklamak eksik kalır. Erdoğan’ın liderliğini anlamak, kitleleri harekete geçirme kapasitesi ile kendi başına aşamadığı yapısal, kurumsal ve sosyolojik sınırlar arasındaki gerilimi birlikte değerlendirmeyi gerektirir.
Bu makalenin temel sorusu, Erdoğan’ın ne kadar güçlü olduğu değil, değişen güç dengeleri içinde iktidarını nasıl yeniden kurabildiği ve bu becerinin sınırlarının nerede başladığıdır. Bu nedenle amaç, Erdoğan’ı övmek ya da yermek değil, siyasi gücün oluşumunu, sürdürülmesini ve sınırlarını anlamaya yönelik bir okuma yapmaktır.
Üç Erdoğan, Üç Farklı Denge
Erdoğan’ın siyasi hayatı, birbirinden bütünüyle kopuk olmayan üç dönem üzerinden okunabilir.
- Millî Görüşçü dönem: Erdoğan siyasi gücünü Millî Görüş hareketinin örgütsel birikimi ve ideolojik bağlılığı yüksek toplumsal tabanından aldı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, bu birikimi somut yönetim performansıyla birleştirdi. Ancak hareketin ideolojik kimliği, daha geniş toplum kesimlerine ulaşmasının önünde bir sınır oluşturuyordu.
- Küreselleşmeci dönem: Erdoğan, AK Partinin kuruluşuyla birlikte kendine daha geniş bir siyasi alan açtı. Avrupa Birliği süreci, ekonomik liberalleşme, uluslararası sermayeyle ilişkiler ve muhafazakâr demokrasi söylemi bu genişlemenin araçları oldu. Gülen hareketiyle aynı siyasi zeminde bulunabilmesi de dönemin koalisyon yapısının bir parçasıydı. Erdoğan, muhafazakâr toplumsal enerjiyi küresel ekonomik entegrasyonun sunduğu imkânlarla birleştirerek daha geniş bir iktidar projesi oluşturdu.
- Güvenlikçi dönem: Erdoğan’ın pozisyonu 2013 sonrasında belirginleşen siyasi çatışmalar, eski ittifakların çözülmesi, dünyada yükselen neorealist güvenlikçi yaklaşım ve özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından yeniden şekillendi. Milliyetçilik, egemenlik ve devlet kapasitesi öne çıkarken MHP ve ulusalcı kesimle kurulan ittifak yeni siyasi dengenin temel unsurlarından biri hâline geldi.
Bu dönemler arasında keskin kopuşlardan çok, araçların ve önceliklerin değişimi söz konusudur. Erdoğan’ın temel becerisi, farklı toplumsal kesimleri bir araya getirmek ve değişen uluslararası koşullara uyum sağlamaktı. Ancak bir dönemde iktidarı genişleten esneklik, başka bir dönemde bağımlılık ilişkilerine ve kurucu değerlerin aşınmasına yol açabiliyordu.
Eşiklerde Açılan Yol: Rakiplerin Tercihi ve Erdoğan’ın Stratejisi
Erdoğan’ın iktidar serüveninde kendi mobilizasyon gücü kadar, rakiplerinin ve sistemik aktörlerin kritik eşiklerde aldığı kararlar da belirleyici olmuştur. Üç örnek bu açıdan öne çıkar:
- 2002–2003: Baykal ve siyasi yasağın kaldırılması. AK Partinin iktidara geldiği Kasım 2002’de Erdoğan siyasi yasaklı olduğu için Abdullah Gül başbakanlığı üstlendi. Erdoğan’ın önünü açacak anayasa değişikliği için CHP’nin desteği gerekliydi. Deniz Baykal’ın desteğiyle yasal engel aşıldı; Siirt seçimlerinin yenilenmesinin ardından Erdoğan, Mart 2003’te milletvekili seçilerek başbakan oldu. Baykal’ın açıkladığı gerekçe demokratik ilkeydi. Ancak kararın sonucu, Gül’ün başbakanlığının yerini Erdoğan’ın parti liderliğini doğrudan hükümetin başına taşıyan bir düzenin almasıydı.
- 2007: Bahçeli ve 367 krizi. Cumhurbaşkanlığı seçimi, 367 toplantı yeter sayısı tartışması ve e-muhtıra nedeniyle tıkanmıştı. Seçimden yaklaşık yüzde 47 oyla çıkan AK Partinin sandalye sayısı 367’nin altındaydı. MHP’nin Genel Kurula katılması, oylamanın yapılmasını mümkün kıldı ve Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçildi. Hükümetin karşılaştığı en önemli kriz böylece aşıldı. Erdoğan başbakan olarak siyasi gücünü korurken Gül, temsil gücü yüksek ancak günlük siyasette daha sınırlı bir ağırlığa sahip Cumhurbaşkanlığı makamına geçti.
- 2015–2016: Devlet Bahçeli ve siyasi merkezin yeniden kurulması. Bahçeli’nin 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra koalisyon seçeneklerine mesafeli durması ve seçimin yenilenmesi yönündeki tavrı, erken seçim yolunu kolaylaştıran etkenlerden biriydi. AK Parti, 1 Kasım’da çoğunluğu yeniden kazandı. Bahçeli’nin 2016’da başkanlık sistemini yeniden gündeme taşıması ise Erdoğan’ın yürütme gücünü merkezileştirecek sürecin önünü açtı. Bu aşamada MHP yalnızca tıkanıklığı gidermedi; siyasi gündemin ve yeni sistemin yönünü de etkiledi.
Örüntünün anlamı: Bu üç eşik aynı nitelikte olmasa da ortak nokta, rakiplerin veya sistem içi aktörlerin kendi gerekçeleriyle aldıkları kararların Erdoğan’ın önünü açan sonuçlar üretmesidir.
Bu kararların bir başka boyutu da üstlenilen siyasi maliyettir. Baykal ve Bahçeli, kendi partilerinin en güçlü rakibi olan Erdoğan’ın siyaset sahnesinde kalmasını veya yeniden güç kazanmasını kolaylaştıran tercihler yaptılar.
Bu tablo, Erdoğan’ın yükselişini yalnızca kişisel iradesiyle açıklamanın eksik olduğunu gösterir. Erdoğan, rakiplerinin kurumsal reflekslerini ve siyasi hesaplarını kendi lehine değerlendirebilmiş olabilir. Ancak Baykal ve Bahçeli’nin kritik müdahaleleri neden Gül’ün değil de Erdoğan’ın siyasi konumunu güçlendirdi? Bu, bilinçli bir tercih miydi, yoksa Erdoğan’ın parti içindeki liderlik üstünlüğü ve siyasi koşulların ürettiği bir sonuç muydu?
İdeolojik Esnemeden Etik Aşınmaya: Asabiyetin Dönüşümü
Erdoğan’ın Erbakan’dan ayrıldığı temel noktalardan biri, siyasi hareketin ideolojik sınırlarını değişen koşullara göre esnetebilmesiydi. Erbakan, Millî Görüş’ün ideolojik bütünlüğünü koruyarak hareketi büyütmeye çalışırken Erdoğan, bu mirası daha geniş bir siyasi koalisyonun başlangıç noktası olarak kullandı. Merkeze yürüyen toplumsal çevrenin temsil, ekonomik yükseliş ve statü değişikliği beklentileri de bu yürüyüşün toplumsal yakıtını oluşturdu.
Ancak dönüşüm, siyasi kimlikle sınırlı kalmadı. İktidarın sunduğu ekonomik fırsatlar, hareketin başarı anlayışını da değiştirdi. “Mücahitler önce müteahhit, sonra müsait oldu” sözü bu dönüşümün toplumsal hafızadaki sembolüdür. Sorun muhafazakâr kesimlerin ekonomik yükselişi değil, ortak idealler etrafında şekillenen siyasi hareketin başarı ölçütünün değişmesiydi.
Ekonomik yükseliş, elbette tek başına yozlaşma değildir. Asıl sorun, siyasi yakınlığın ayrıcalıklı kaynak dağıtımına dönüşmesi, kamu imkânlarına erişimde eşitliğin bozulması ve bu ilişkilerin yeterince denetlenmemesidir. Böylece başlangıçta fedâkárlık ve ortak ideallerle beslenen dayanışma, zamanla makam, nüfuz ve ekonomik çıkarlarla iç içe geçti.
AK Partinin kurucu kadroları ve ilk kuşağı, büyük ölçüde siyasi mücadele içinden geliyordu. İktidar, onlar için uzun bir mücadelenin sonunda ulaşılan bir hedefti. Ancak zamanla, özellikle siyasi ve ekonomik çevrelerde öne çıkan isimlerin çocuklarından oluşan ikinci kuşak, farklı koşullarda yetişti. İlk kuşağın mücadele ederek elde ettiği imkânlara, ikinci kuşak çoğu zaman aynı bedelleri ödemeden ulaşabildi. Ekonomik güç, bürokratik konumlar ve ayrıcalıklı ilişki ağları, hak edilmesi gereken kazanımlardan çok, içinde doğulan çevrenin doğal uzantıları olarak algılanmaya başladı. Böylece önceki kuşağın fedakârlık ve ortak ideallerine dayanan başarı anlayışının yerini, sahip olunan imkânları kişisel bir hak olarak görme eğilimi aldı.
Devlet imkânlarına erişim ve sermaye piyasalarındaki işlemler hakkında son dönemde gündeme gelen iddialar, siyasi nüfuz ile ekonomik çıkar ilişkileri arasındaki sınırların ne ölçüde korunduğu sorusunu yeniden gündeme getirmiştir. Bu tartışmaların hukuki sonuçları, somut olayların ve yetkili makamların tespitlerinin ışığında değerlendirilmelidir. Bununla birlikte, iktidarın ikinci neslinin ortaya çıkışı ve özellikle 2016 sonrasında sadakatin kadro tercihlerinde belirleyici hale geldiği yönündeki değerlendirme, siyasi ve kurumsal denetimin işleyişi bakımından ayrıca ele alınmalıdır.
Siyasi yakınlığın ayrıcalığa dönüştüğü yönündeki algının, hareketin başlangıçtaki toplumsal adalet ve sessiz yığınların sesi olma iddiasını aşındırırken iktidarın geniş kesimlerden rıza üretme kapasitesini de zayıflatacağı açıktır.
İbn Haldun’un asabiyet kavramı bu dönüşümü açıklamak için elverişli bir çerçeve sunmaktadır. Asabiyet bütünüyle ortadan kalkmaz; fakat ortak değerlerin taşıdığı dayanışma, karşılıklı çıkarlarla ayakta tutulan pragmatik bir ağa dönüşebilir. İktidara yakınlık ile ekonomik ayrıcalık arasında sistematik bir ilişki bulunduğu algısı güçlenirse, hareketin başlangıçtaki etik iddiası zayıflar. Siyasi denge korunurken onu mümkün kılan toplumsal dayanışma aşınır. Asabiyetin aşınması, bu noktada yalnızca ortak ideallerin zayıflaması değil, ayrıcalıkların meşru görülmeye başlanması biçiminde de ortaya çıkar.
Kadro Politikasında Kırılma: Denge İttifakından Şahsi Sadakate
Erdoğan iktidarının ilk döneminde idari ve bürokratik kadrolar, iktidarı destekleyen farklı unsurlar (liberal çevreler, muhafazakâr gruplar ve dönemin koalisyon ortağı olan yapılar) arasında belirli bir denge gözetilerek dağıtılmıştı. Ancak ilerleyen yıllarda yaşanan siyasi çatışmalar, eski koalisyon ortaklarıyla kırılmalar (özellikle Gülen Hareketi ile yaşanan çatışma süreci) ve güvenlik kaygılarının tırmanması, iktidarın kadro politikalarında köklü bir zihniyet değişimine yol açtı.
Bürokratik atamalarda ve yetki devrinde kurumsal dengeler veya uzmanlık kriterlerinden ziyade şahsi sadakat temel parametre haline geldi. Güvenlik ihtiyacının bir gereği olarak görülen bu kişiselleşmiş sadakat arayışı, zaten zayıf olan liyakat esasının ve kurumsal kapasitenin daha da aşınması sonucunu doğurdu. Liyakat ile sadakat arasındaki dengenin kaybolması, devlet aygıtının karar alma ve uygulama süreçlerindeki nitelik kaybını derinleştirirken, liderin kendi kurduğu idari yapı üzerindeki denetim ve denetlenebilirlik imkânlarını da sınırlandırdı.
Burada tarihsel bir olguyu gözden kaçırmamak gerekir: Türkiye’de AK Parti öncesi dönemde kusursuz bir liyakat sisteminin işlediğini ve bu esasın sadece son dönemde kaybolduğunu ileri sürmek gerçeği yansıtmaz. AK Parti öncesindeki koalisyon hükümetlerinde bakanlıkların ve bürokratik kadroların partiler arasında paylaşıldığı, siyasi yakınlığın atamalarda belirleyici olduğu tarihsel bir gerçekliktir. Nitekim AK Partinin tek başına iktidar olduğu ilk yıllarda dahi idari yapı, parti içi ve dışı destekleyici unsurlar arasında adeta örtük bir koalisyon mantığıyla şekillenmişti. Ancak o dönemde yetki devrinde yine de grupların kendi içerisinde ehliyet ve liyakat kriterlerini önceleme eğilimi mevcuttu. 2014 sonrasında ise bu yapı, güvenlik kaygısıyla kurumsal veya grup düzeyindeki dengelerden ziyade doğrudan şahsi bağlılık esasına göre yeniden şekillendi. Şahsileşmiş sadakat arayışı, aynı zamanda mücadele süreçlerinden geçmeden iktidar imkânlarına doğan ikinci nesil kadroların idari alanda öne çıkmasına da zemin hazırladı.
Zıt Uçlarda Salınım: Küreselleşmeden Güvenlik Merkezli Devlet Anlayışına
Erdoğan’ın dönüşümü, iç siyasetteki çatışmalar kadar uluslararası düzenin değişimiyle de ilgilidir. AK Partinin ilk yıllarında küresel ekonomik entegrasyon, Batı finans kapitaliyle uyum, Avrupa Birliği süreci ve Anadolu sermayesinin (MÜSİAD) yükselişi, iktidarın toplumsal tabanını genişletmesini kolaylaştırdı. Küreselleşme, ekonomik büyümenin yanı sıra siyasi meşruiyet de sağlıyordu.
2008 küresel finans krizi, bu modelin sınırlarını görünür hale getirdi. Büyük güç rekabetinin artması, bölgesel çatışmalar ve enerji ile tedarik güvenliği sorunları, ekonomik ilişkilerin stratejik boyutunu güçlendirdi. Türkiye’de devletin kaynak dağıtımındaki rolü, kamu ihaleleri, enerji ve savunma sanayii çevresindeki sermaye ağları daha fazla önem kazandı. Dünyada güvenlikçi eğilim yükselirken Türkiye de buna uyum sağladı. Erdoğan, bu dışsal dönüşümü pasif bir biçimde takip etmekle kalmamış; küresel konjonktürün sunduğu güvenlikçi araçları kendi liderlik tarzı, siyasi ittifak ihtiyaçları ve devlet kapasitesini yeniden yapılandırma iradesiyle aktif olarak birleştirmiştir.
Bununla birlikte dış finansmana bağımlılığın sona erdiğini veya Türkiye’nin bütünüyle yeni bir ekonomik modele geçtiğini söylemek mümkün değildir. Değişen, küresel entegrasyonun sürmesine rağmen devletin stratejik tercihlerinin ve iç kaynak dağıtımının siyasi ağırlığının artmasıdır.
Güvenlik merkezli anlayış, devleti yalnızca piyasa koşullarını kolaylaştıran değil, ulusal üretim ve stratejik kapasiteyi geliştiren bir aktör olarak konumlandırır. Ancak siyasi söylemin değişmesi, ekonomik ve bürokratik yapının aynı hızla değiştiğini göstermez. Yeni siyasi yönelim ile eski yönetim alışkanlıkları arasındaki uyumsuzluk, Erdoğan’ın önündeki temel sorunlardan biridir.
Vesayet, Küreselleşme ve Tasfiye
12 Eylül rejimi, Türkiye’de neoliberal dönüşümün önünü açarken bu sürecin güvenlik ve siyasal denetim çerçevesini de oluşturdu. Bu nedenle askeri vesayet ile neoliberal küreselleşme arasında başlangıçta zorunlu bir çelişki yoktu. Ancak 28 Şubat sürecinden itibaren ordudaki milliyetçi-ulusalcı ve küreselleşmeye mesafeli kanadın etkisi, bu ilişkinin daha karmaşık hale gelmesine yol açtı.
Erdoğan 2002’de iktidara geldiğinde kendisini bu gerilimin ortasında buldu. Bir yanda AB sürecinin ve küresel ekonomiye entegrasyonun sunduğu imkânlar, diğer yanda siyasi iktidarı sınırlayan askeri vesayet vardı. Ergenekon ve Balyoz davaları, bu vesayet yapısının tasfiyesinde belirleyici bir dönüm noktası oldu. Ancak süreç, ordunun siyasal ağırlığını azaltmanın ötesine geçti; Gülen hareketinin devlet kurumlarındaki etkisinin artmasına da zemin hazırladı.
15 Temmuz 2016 darbe girişiminin atlatılması, askeri vesayetin gerilemesinin tek başına demokratik ve sivil bir yönetim düzeni kurmaya yetmediğini gösterdi. Darbe girişimi başarılı olsaydı, klasik askeri vesayetin yerini Gülen hareketinin belirleyici olduğu farklı bir vesayet biçiminin alması kaçınılmaz görünüyordu.
Bu süreç, Erdoğan’ın denge arayışının yalnızca siyasi aktörler ve ittifaklar arasında değil, devlet üzerindeki hakimiyet mücadelesinde de şekillendiğini gösterir. Askeri vesayetin geriletilmesi başlangıçta küreselleşmeci açılımın önünü açmış gibi görünse de, bürokratik ve yargısal alandaki güç dağılımının yeniden kurulması yeni ve daha kırılgan bir bağımlılık ilişkisi doğurdu. Nitekim askeri vesayetin tasfiyesi sürecinde devlet içinde muazzam bir kadrolaşma imkânı bulan Gülen hareketi, zamanla emniyet, yargı, istihbarat ve ordu bürokrasisinde örgütlenerek toplumsal ve siyasal alan üzerinde denetim kurmayı hedefleyen bir “paralel devlet yapılanmasına” dönüştü.
Hizmet hareketinden cemaate, oradan devletin stratejik kurumlarında örgütlenen paralel bir güç odağına evrilen Gülen yapılanması, iktidarla ortaklığını giderek yıkıcı bir rekabete dönüştürdü. Kamu Personeli Seçme Sınavı başta olmak üzere kamuya giriş mekanizmalarının istismar edilmesi, liyakat sistemini aşındırırken devlet kadrolarının örgütsel bağlılık üzerinden ele geçirilmesine hizmet etti. Emniyet, yargı, istihbarat ve ordu içindeki yapılanmasıyla devlet üzerinde bağımsız bir güç odağı kuran hareket, 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle bu mücadelenin en ağır aşamasına ulaştı. Darbe girişiminin ardından FETÖ olarak tanımlanan yapılanma kapsamlı bir tasfiye sürecine girdi. Ancak bu süreç yalnızca iktidarın devlet üzerindeki hakimiyetini yeniden tesis etmesiyle sonuçlanmadı; devlet kurumlarında, toplumsal ilişkilerde ve Türkiye’nin siyasi hayatında ağır ve uzun süreli maliyetler de doğurdu.
Erdoğan’ın 2013 sonrasında güvenlikçi siyasete yönelmesini, MHP ile kurduğu ittifakı ve kadro politikalarında şahsi sadakati birincil parametre yapmasını anlamak için bu paralel devlet tecrübesi ve yarattığı güvenlik travması belirleyici bir arka plan oluşturmaktadır.
Güçlü Liderlik ile Bağımsız Güç Aynı Şey Değildir
Erdoğan’ın toplumu harekete geçirme kapasitesi güçlüdür. Ancak toplumsal desteği mobilize etmek, devlet içindeki bütün güç merkezlerini ve bürokrasiyi tek başına yönlendirebilmek anlamına gelmez.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yürütme yetkilerini merkezileştirmiştir. Buna rağmen iktidarın işleyişi; parti örgütüne, Meclis aritmetiğine, güvenlik ve yargı kurumlarına, ekonomik kaynakların yönetimine ve siyasi ittifaklara bağlıdır. Anayasal yetkilerin merkezileşmesi, bu bağımlılıkları ortadan kaldırmaz.
Özellikle 2016 sonrasında MHP ile kurulan ittifak, seçim iş birliğini aşarak güvenlik politikalarının ve devlet yönetimine ilişkin tercihlerin şekillenmesinde etkili oldu. Erdoğan’ın farklı dönemlerde yeni ortaklıklara yönelmesi, hem siyasi esnekliğini hem de iktidarının devamı için bu ortaklıklara duyduğu ihtiyacı gösterir.
Bu nedenle Erdoğan’ı ne bütün güç merkezlerini kontrol eden mutlak bir stratejist ne de ortaklarının taleplerine uyan bir figür olarak görmek doğrudur. Onun liderliği, toplumsal mobilizasyon gücü ile ittifaklara ve kurumsal dengelere duyduğu ihtiyaç arasındaki gerilim içinde değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin Sosyolojisi ve Yüzde 50+1 Zorunluluğu
Muhafazakârlık, milliyetçilik, sekülerlik, sınıfsal çıkarlar ve bölgesel kimlikler Türk toplumunda iç içe geçmiştir. Herhangi bir siyasi hareketin bu çeşitliliği kalıcı biçimde bütünüyle kendi çevresinde toplaması kolay değildir.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki yüzde 50+1 kuralı, bu sosyolojik çeşitliliği siyasi bir zorunluluğa dönüştürür. Lider, kendi tabanını ne kadar güçlü harekete geçirirse geçirsin, çoğunluğu oluşturmak için başka kesimlerin desteğine ihtiyaç duyacaktır. Erdoğan’ın 2018’de ilk turda çoğunluğu sağlaması, geniş bir siyasi koalisyon kurabilme kapasitesini gösteriyordu. Ancak bir seçimde çoğunluğa ulaşmakla değişen koşullarda bu çoğunluğu sürekli yeniden oluşturmak aynı şey değildir.
Üstelik çoğunluk oluşturma zorunluluğu, demokratik sınırları, liyakati ve hesap verebilirliği kendiliğinden güvence altına almaz. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin açmazı da buradadır. Güçlü liderliği öne çıkarırken çoğunluk oluşturmayı zorunlu kılar; fakat denge kurma kapasitesi zayıfladığında istikrarı sağlayacak bağımsız kurumsal mekanizmalar yeterince güçlü değilse sistem kişisel beceriye bağımlı hale gelir.
Erdoğan ve Devlet Bahçeli: İki Denge Anlayışının Kesişmesi
Cumhur İttifakının uzun süre devam edebilmesi, iki liderin aynı öncelikleri paylaşmasından çok, farklı denge anlayışlarının kesişmesine dayanır. Erdoğan’ın siyasi pratiği, kendi liderliğinin ve hareketinin devamlılığını önceleyen bir yaklaşımla şekillenir. Bahçeli ise kendi ifadesiyle “önce ülke, sonra parti, sonra lider” hiyerarşisini savunur. Bu farklılıkların kritik eşiklerinden biri 7 Haziran 2015 seçimleridir.
Erdoğan’ın 2014’te Cumhurbaşkanı seçilerek AK Parti genel başkanlığından ayrılması, siyasi ağırlığını ortadan kaldırmasa da hareket alanını değiştirdi. 7 Haziran 2015 seçimlerinde AK Partinin tek başına iktidar çoğunluğunu kaybetmesiyle yeni bir siyasi belirsizlik ortaya çıktı. Bahçeli’nin koalisyon seçeneklerine yaklaşmaması ve erken seçim yolunu göstermesi, Erdoğan’ın yeniden seçim sürecinin merkezine dönmesinin önünü açan koşullardan biri oldu.
1 Kasım seçimlerinde AK Parti çoğunluğu geri kazandı. Bu sonuçta Erdoğan’ın etkisinin yanı sıra MHP’nin beklentisi doğrultusunda çözüm sürecinin sona ermesi ve PKK ile mücadele iradesinin öne çıkması da rol oynadı.
Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan ayrılması, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve güvenlik siyasetinin ağırlık kazanması bu yakınlaşmayı derinleştirdi. Bahçeli’nin 2016’da başkanlık sistemi tartışmasını yeniden gündeme taşımasıyla süreç hızlandı; Cumhur İttifakı anayasal değişikliğin siyasi zeminini oluşturdu. Sistem 2017’de kabul edildi ve 2018’de yürürlüğe girdi.
Erdoğan’ın siyasi liderliğini yeniden merkeze taşıma ihtiyacı ile Bahçeli’nin kendi öncelikleri—ülkede istikrarın sağlanması, 2015–2017 arası yoğun iç rekabet yaşayan MHP’nin seçim barajını aşması ve kendi liderliğini sürdürmesi—farklı amaçlara dayanıyordu. Ancak bu tercihler aynı siyasi sonuçta kesişti.
Dolayısıyla Erdoğan’ın merkezi konumunu yalnızca kendi iradesinin sonucu olarak görmek eksiktir. Erdoğan, başka bir aktörün başlattığı siyasi dönüşümün merkezine yerleşti. Yürütme yetkileri artarken seçim matematiği, Meclis aritmetiği ve milliyetçi meşruiyet bakımından MHP’ye duyulan ihtiyaç devam etti.
Bu süreç, kesintisiz bir güç birikiminden çok, değişen dengeler içinde yeniden konumlanma olarak okunabilir. Cumhur İttifakının devamlılığı da bu nedenle yalnızca ortak söylemlerle değil, farklı önceliklerin nasıl uzlaştırıldığıyla değerlendirilmelidir.
Erdoğan ve Yeni Denge İmkânları
Önümüzdeki dönemde Erdoğan’ın siyasi hareket alanı, iktidarının yükseliş dönemindekinden farklıdır. Küresel ekonomik entegrasyon ve Avrupa Birliği süreci, artık AK Partinin ilk yıllarındaki genişletici etkiyi üretme kapasitesine sahip değildir. Muhalefetin dağınıklığı iktidarın karşısında bütünleşik bir alternatifin oluşmasını zorlaştırsa da rakiplerin zayıflığı, iktidarın kendi toplumsal gücünün arttığı anlamına gelmez.
Bu koşullarda milliyetçi ve ulusalcı kesimlerle ittifakı sürdürmek, Erdoğan açısından en rasyonel seçeneklerden biri olarak öne çıkmaktadır. Bu ortaklık yalnızca seçim matematiğine değil, güvenlik, egemenlik ve devlet kapasitesine ilişkin ortak bir zemine de dayanır. Ancak bu çevreler tek parça bir blok değildir; farklı beklentileri aynı çizgide tutmak sürekli denge yönetimi gerektirir.
Ekonomik sorunlar, hayat pahalılığı ve kamu kaynaklarının dağıtımına ilişkin tartışmalar toplumsal güveni etkilemektedir. Fon vurgunu gibi gündeme gelen olaylar da denetim ve hesap verebilirliğin siyasi önemini gösterir. Sorun yalnızca ekonomik zarar değil, iktidarın adalet ve eşitlik iddiasına duyulan güvenin zayıflamasıdır.
Bu ortamda Erdoğan’ın temel meselesi, mevcut koalisyonu korumaktan çok, onu besleyen toplumsal rızayı yenilemektir. Geçmişte yükselen bir toplumsal dalgayı geniş bir siyasi koalisyona dönüştürebilmişti. Bugün yeni kesimleri kazanmakta zorlanırsa önceliği mevcut tabanın çözülmesini önlemek ve ortaklarını bir arada tutmak olacaktır. Denge kurmaktan dengeyi muhafaza etmeye geçiş, liderlik becerisinin ortadan kalkması değil, siyasi girişim alanının daralmasıdır.
Diğer yandan, küreselleşmeci dönemin önemli figürlerini tasfiye eden Erdoğan’ın o dönemi temsil eden bazı isimleri yanında tutması, farklı nedenlere dayanan bir strateji olarak okunabilir. Bağımsız bir seçmen tabanına veya vazgeçilmez bir siyasi ağırlığa sahip olmayan figürlerin muhafazası bugünkü ihtiyaçtan daha çok, küresel dengelerin değişmesi ve küreselleşmeci politikaların yeniden güç kazanması ihtimaline karşı bir ihtiyat hamlesi olarak okunabilir.
Yeni Siyasî Denge, Eski Kadrolar
Güvenlik merkezli yönelim; kritik sektörlerde uzun vadeli planlama, ulusal üretim gücünün geliştirilmesi ve ekonomik bağımlılıkların yönetilmesini gerektirir. Ancak AK Parti iktidarının uzun yıllar içinde oluşturduğu kadroların önemli bir bölümü, neoliberal küreselleşmenin yükseliş döneminde şekillenen yönetim anlayışı içinde yetişmiştir. 2014 ve sonrasında en kritik kadrolar da sadakat öncelikli atananlardan oluşmuştur.
Mesele piyasa ekonomisi ile güçlü ulus devletin birbirini dışlaması değildir. Asıl soru, piyasa mekanizmalarının hangi stratejik hedeflere hizmet edeceği ve devletin ekonomik kapasitesinin hangi önceliklerle kullanılacağıdır. Eski yönetim alışkanlıkları, yeni siyasi yönelimin gerektirdiği denetim, koordinasyon ve uzun vadeli planlama kapasitesiyle çatışmaktadır. Denetime direnç, bu uyumsuzluğun en önemli göstergelerinden biridir.
Erdoğan’ın siyasi ittifakın bileşimini bütünüyle değiştirmesi, yeni pazarlıklar ve belirsizlikler yaratacağı için maliyetli olacaktır. Mevcut siyasi zemini koruyarak yönetim kapasitesindeki uyumsuzluğu azaltmak daha düşük maliyetli bir seçenek olabilir. Ancak bu, yalnızca isimleri değiştirmekle başarılamaz. Kurumların hedefleri, karar alma süreçleri ve ekonomik kaynakların kullanım biçimi de yeni önceliklere göre düzenlenmelidir.
Üstelik ulus devletin güçlendirilmesi, yalnızca merkezi kararların artırılması anlamına gelmez. Kalıcı kapasite; liyakat, kurumsal koordinasyon, hesap verebilirlik ve etkili denetim gerektirir. Aksi halde kadro değişiklikleri gerçekleşse bile eski yönetim anlayışı varlığını sürdürecektir.
Erdoğan’ın stratejik tercihi bu nedenle iki düzeyde ortaya çıkmaktadır: Milliyetçi ve ulusalcı ortaklarla siyasi dengeyi korumak ve bu dengenin gerektirdiği devlet kapasitesini oluşturmak. Kadro ve kurumlar dönüşmediği sürece yeni siyasi yönelim ile idari uygulama arasındaki uyumsuzluk derinleşecektir.
Transfer Kıskacı
Muhalefet, uzun süredir toplumsal kaygıları görünür kılma ve bu kaygıları besleyen sorunları gündemde tutma stratejisi izlemektedir. Ancak iktidarı devralma kapasitesini belirleyecek asıl unsur, sorunları teşhir etmenin ötesine geçerek topluma umut vermek ve bu umut etrafında geniş bir toplumsal konsolidasyon yaratabilmektir. Yerel yönetimler, muhalefetin bu umudu somutlaştırabileceği en önemli araçlardır.
Erdoğan’ın muhalefetten milletvekili ve yerel yönetici transferleri ile yolsuzluk iddialarını öne çıkaran tutumu, tam da bu alternatif üretme kapasitesini hedef almaktadır. Burada dikkat çekici olan, İmamoğlu merkezli muhalefetin iktidara hazırlanma süreciyle Erdoğan’ın geçmişte izlediği yol arasındaki benzerliktir: Toplumsal kaygıları siyasallaştırmak, yerel yönetimlerde başarı hikayeleri oluşturmak, bu başarılar üzerinden umudu ve toplumsal desteği büyütmek ve nihayetinde iktidara yürümek. Erdoğan, küresel sermayeyle kurduğu iş birliğinin de eşlik ettiği kendi iktidara geliş sürecinden hareketle, bu stratejinin kritik aşamalarını ve müdahale edilmesi gereken noktaları tanımaktadır. Dolayısıyla bugünkü hamleleri yalnızca muhalefete yönelik tepkiler değil, iktidara giden yolun hangi aşamalarda kesilebileceğini bilen bir liderin ön alıcı müdahaleleri olarak da okunabilir.
Bu hamleler, muhalefetin siyasi hareket alanını daraltmayı ve seçmen nezdinde alternatif olma inandırıcılığını zayıflatmayı hedeflemektedir. Ancak transferlerin AK Parti açısından da maliyeti vardır. Yeni isimler, beraberlerinde getirdikleri siyasi ağlar ve yerel ilişkiler aracılığıyla partinin yerleşik kadro dengelerini değiştirmektedir. Üstelik düne kadar AK Partiye karşı sert muhalefet yürüten ve parti tabanında eleştirilen isimlerin aynı çatı altında buluşması, tabanda tutarlılık ve aidiyet gerilimi yaratmaktadır.
AK Partinin uzun yıllar içinde oluşmuş taşıyıcı kolonu ile son dönemde yerel yönetimlerden transfer edilen muhalif kökenli kadrolar arasında da sessiz ama yapısal bir gerilim bulunmaktadır. Gelen isimlerin çoğu, beraberlerinde anlamlı bir seçmen kitlesi taşıyacak toplumsal tabana ve mobilizasyon gücüne sahip değildir. Bu durum, bir yandan parti içi sadakat ve aidiyet dengelerini zorlarken, diğer yandan iktidarın kendi kurucu tabanıyla kurduğu duygusal ve ideolojik bağı daha da zayıflatmaktadır. Böylece kadro yenileme girişimi, toplumsal rızayı genişletmek yerine, mevcut taşıyıcı yapının iç gerilimini artırmaktadır.
Transferlerle yolsuzluk operasyonları arasında kurulan bağ da ayrıca önemlidir. Operasyonların önce CHP, ardından Yeni Partili belediyeler üzerinde yoğunlaşması, mutlak butlan kararı etkisiyle anamuhalefet partisinin bölünmesi, hukukî süreçlerin siyasi rekabetle iç içe geçtiği algısını güçlendirmektedir. Bu durum yalnızca muhalefetin hareket alanını daraltmakla kalmaz; hukuka duyulan güveni aşındırarak siyasi istikrar açısından da ülkeye maliyet yükleyecek potansiyel taşımaktadır.
Böylece Erdoğan, muhalefetin umut üretme kapasitesini sınırlarken kendi partisinin iç dengelerini dönüştürme ve seçmenini küstürme riski almaktadır. Siyasi alanı transferlerle genişletmek, yeni seçmen kazanmayı garanti etmediği gibi mevcut seçmeni korumayı ve genişleyen alanı uyum içinde yönetmeyi de garanti etmez.
Denge, Rıza ve Zor
Erdoğan’ın denge kurma kapasitesi yalnızca ittifaklar ve kaynak dağıtımı üzerinden okunursa eksik kalır. İktidarın sürekliliği, rıza üretimi ile baskı araçlarının kullanımı arasındaki ilişkinin nasıl yönetildiğine de bağlıdır. Yargı süreçlerinin siyasi rekabetle iç içe geçtiği algısı, medya alanındaki yapısal eşitsizlik ve idari araçların siyasi rekabetin parçası olarak kullanıldığı düşüncesi, bu ilişkinin dengesini rıza aleyhine kaydırma riski taşır.
Burada ayrım önemlidir: Her soruşturma siyasi saikle yürütülmez; kamu kaynaklarına ilişkin iddiaların araştırılması da meşru bir beklentidir. Ancak hukuki süreçlerin tarafsızlığına duyulan güven zayıfladığında, soruşturmaların içeriğinden bağımsız olarak siyasi sistemin güvenilirliği zarar görebilir. Siyaset bilimi literatüründeki rekabetçi otoriterlik ve kişiselleşmiş rejim kavramları, seçimlerin sürdüğü ancak rekabet koşullarının eşitsizleştiği ve gücün giderek lider etrafında toplandığı siyasal yapıları anlamaya yardımcı olur.
Bu makalenin amacı Türkiye’yi kesin bir kategoriye yerleştirmek değildir. Asıl mesele, denge sanatının sürdürülebilirliğinin rızanın yenilenmesine bağlı olmasıdır. Rızanın yerini zor aldıkça iktidar kısa vadede hareket alanını genişletebilir; ancak uzun vadede kendi toplumsal dayanağını daraltma riskiyle karşılaşır. Denge kurmaktan dengeyi muhafaza etmeye geçişin en kırılgan yönü de budur: Muhafaza araçları arttıkça, rızayı yenileme kapasitesi azalabilir.
2023 Sonrası: Ekonomik Uyum ile Siyasi Kontrolün Yeni Dengesi
Erdoğan’ın son dönem denge politikasında ekonomik uyum ile siyasi iktidar dengesi, birbirinden ayrışan ve zaman zaman çelişen süreçler olarak ilerledi. Joe Biden’ın 2020’de The New York Times’da yayınlanan söyleşisinde Türkiye muhalefetini desteklemekten ve Erdoğan’ın seçimle yenilebileceğinden söz etmesi, Washington ile Erdoğan arasındaki siyasi gerilimin önemli bir göstergesiydi.
ABD seçimlerinden kısa süre sonra, 8 Kasım 2020’de Berat Albayrak Hazine ve Maliye Bakanlığından istifa etti. Zamanlama dikkat çekiciydi. Albayrak döneminin ekonomi politikası, güvenlikçi anlayışla uyumlu biçimde yerli ve millî söylemini, üretimi artırma ve cari açığı azaltma hedeflerini öne çıkarıyordu. Sonraki dönemde ekonomi yönetimi birkaç kez değişti; düşük faiz politikası “nas” söylemiyle savunuldu. Ancak piyasaların olumsuz tepkisi, yükselen enflasyon ve artan dış finansman ihtiyacı bu yaklaşımın sürdürülebilirliğini zorlaştırdı. Ortaya çıkan ekonomik baskı, Biden yönetimiyle ve küresel sermayeyle ilişkilerin yeniden düzenlenmesini sağlayacak adımların önünü açarken, güvenlikçi ittifakın bu yön değişikliğini kabullenmesini de kolaylaştırdı. Bu süreç, ekonomik krizin Biden yönetiminden gelebilecek baskıyı bertaraf etmek ve yeni bir siyasi denge kurmak amacıyla kontrollü biçimde derinleştirilmiş olabileceği tezini gündeme getirdi. Kriz, yönetilmesi gereken bir sonuç muydu, yoksa yeni bir denge kurmanın aracı mıydı? Son hüküm okuyucuya aittir.
Haziran 2023’te Mehmet Şimşek’in göreve getirilmesi, iktidarın siyasi omurgası olan MHP ittifakı ve güvenlik-egemenlik vurgusu korunurken ekonomi yönetiminin küresel finansın beklentilerine yeniden yaklaştığı yeni bir evre başlattı. Şimşek’in üstlendiği rol, bu bakımdan Kemal Derviş’in 2001 sonrasındaki işlevini hatırlatıyordu.
Önceki dönemlerden farkı, farklı araçların birbirinin yerini alması değil, aynı anda kullanılmasıydı. Bu dönemleme geçicidir; sürecin sonuçları netleştikçe yeniden değerlendirilmelidir.
Ekonomik istikrarsızlığın artan maliyeti, iktidarın milliyetçi-güvenlikçi kanadının ekonomi politikasındaki bu değişimi kabul etmesini kolaylaştırmış olabilir. Bahçeli, ekonomi politikasındaki değişikliği kabul ederken siyasi sistem içindeki ağırlığını muhafaza etti.
Erdoğan, küresel sermayenin beklentilerine yaklaşmak zorundaydı; ancak bu ekonomik uyumu, AK Partinin ilk yıllarındaki gibi geniş bir küreselleşmeci siyasi projeye dönüştürecek toplumsal ve kurumsal zemine sahip değildi. Gülen hareketinin tasfiyesi ve uluslararası sivil toplum ağlarının etkisinin sınırlandırılması, eski güç ilişkilerinin yeniden kurulmasını zorlaştırıyordu.
İşte bu noktada sadakat arayışı yeni ve çift katmanlı bir işlev kazandı:
- İlk işlev, 17-25 Aralık 2013 sonrasında belirginleşen kurumsal güvenlik ihtiyacıyla ilgiliydi. Erdoğan, kritik görevlere kendisine doğrudan bağlı isimleri getirerek iktidarını muhtemel iç tehditlere karşı güvenceye aldı.
- İkinci işlev ise 2023 sonrasında ekonomi yönetiminde ortaya çıktı. Şimşek’e küresel finans çevrelerinin güvenini tesis etme görevi verilirken, ekonomi yönetiminin bütünüyle onun denetimine geçmesini önlemek ve siyasi kontrolü elde tutmak amacıyla kritik kadrolarda sadakat öncelikli isimler tutuldu veya göreve getirildi.
Bu hibrit (küresel sermayeye uyum + güvenlikçi) yapının oluşturduğu yeni denge durumunda Ekrem İmamoğlu, yerel yönetimdeki başarısını ulusal bir iktidar alternatifine dönüştürme potansiyeli nedeniyle kilit bir önem kazandı. İmamoğlu, yalnızca Erdoğan’ın kişisel rakibi değil, MHP’nin ve güvenlikçi-ulusalcı çevrelerin mevcut siyasi dengedeki ağırlığını da değiştirebilecek bir ihtimali temsil ediyordu. Donald Trump’ın yeniden seçilmesinden sonra Şimşek’in görevde kalması ile İmamoğlu’nun Mart 2025’te tutuklanması arasındaki karşıtlık bu açıdan dikkat çekicidir.
Türkiye’nin coğrafi konumu, NATO üyeliği, savunma sanayii ile diplomasi, istihbarat ve güvenlik kurumlarının birikimi, ülkeyi dış aktörler açısından stratejik bir muhatap kılmaktadır. Erdoğan bu devlet kapasitesini siyasi pazarlık gücüne dönüştürebilmiştir. Ancak dış politika ve savunma alanındaki kurumsal birikime karşılık, şahsi sadakatin liyakatin önüne geçtiği idari alanlarda kurumsal zayıflama riski derinleşmektedir. Böylece yeni denge, bir yandan Türkiye’nin stratejik kapasitesinden ve Erdoğan’ın manevra becerisinden güç alırken diğer yandan liyakat ve kurumsal işleyişteki aşınma riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.
Dış Politikada Denge: Miras ve Manevra
Erdoğan’ın denge ve uyum becerisi, Türkiye’nin tarihsel dış politika yönelimiyle önemli ölçüde örtüşür. Türkiye, ulusal tezlerini gerektiğinde askeri güçle savunurken diplomatik kanalları ve müzakere imkânlarını korumaya çalışan bir devlettir. Erdoğan’ın özellikle güvenlikçi dönemdeki politikası da bu ikili niteliği taşır: Güç kullanmaktan kaçınmamak, ancak gücü sürekli ve sınırsız bir çatışmanın aracı haline getirmemek.
Libya ve Suriye’deki askeri ve diplomatik hamleler, Kafkasya’da Azerbaycan’ın yanında yer alırken Ermenistan ile ilişkilerin kapısını tümüyle kapatmamak, NATO üyeliğini sürdürürken Rusya ile iletişimi korumak, Batı finansmanına ihtiyaç duyarken Çin ve Körfez ülkeleriyle ilişkileri çeşitlendirmek bu yaklaşımın örnekleridir. Burada söz konusu olan ilkesel tarafsızlık değil, ulusal çıkarları gözeterek seçenekleri açık tutma siyasetidir. Aynı politika eleştirel gözle “tutarsızlık” ya da “güvenilmezlik” olarak da okunabilir; ancak çıkar odaklı bir denge arayışı olarak okumak, sürekliliği ve sonuçları daha iyi açıklar.
Bu yönelim yalnızca kişisel liderlik özellikleriyle açıklanamaz. Türkiye’nin coğrafyası, güvenlik ihtiyaçları ve tarihsel stratejik birikimi, bu yaklaşımın zeminini oluşturur. Erdoğan bu mirasın pasif bir uygulayıcısı olmadığı gibi, denge siyasetini tek başına yaratan bir lider de değildir. Asıl etkisi, devletin stratejik yönelimlerini kendi karar alma tarzı, risk alma eğilimi ve diplomatik manevra kabiliyetiyle birleştirerek bunların uygulanma biçimini dönüştürmesinde aranmalıdır. İlişki çift yönlüdür: Devletin birikimi liderin hareket alanını belirlerken, liderin tercihleri de devletin dış politika pratiğini yeniden şekillendirir.
Bununla birlikte denge kurabilmek, kalıcı istikrar ya da stratejik bağımsızlık anlamına gelmez. Bu denge Doğu Akdeniz’deki yalnızlaşmada, Batı ile ilişkilerdeki dalgalanmalarda ve enerji, finans ve teknoloji bağımlılıklarında zaman zaman sınırlarına dayanmıştır. İç siyasette olduğu gibi dış politikada da kişisel karar gücü kısa vadede hareket serbestisi sağlar; fakat kurumsal birikim, ekonomik dayanıklılık ve öngörülebilir diplomatik ilişkilerle desteklenmediğinde bu serbestlik kırılgan kalır. Bu nedenle Erdoğan’ın denge sanatının kalıcı başarısı, kendi döneminde elde ettiği manevra alanından çok, Türkiye’nin bu alanı gelecekte de koruyabilecek kurumsal ve stratejik kapasiteyi geliştirip geliştiremediğinde aranmalıdır.
Dış politikadaki denge ve uyum mekanizmaları ayrı bir makalenin konusu olacak kadar geniştir; burada kısaca değinilmiştir.
Denge Sanatının Paradoksu
Dış politikada gördüğümüz gerilim, Erdoğan’ın liderliğinin bütününde karşımıza çıkar: Değişen koşullara uyum sağlarken birbirleriyle çelişen aktörleri aynı siyasi yapı içinde tutabilmek uzun iktidarın temel dayanağıdır, ama bu beceri iktidarın her koşulda güçlendiği anlamına gelmez. Erdoğan’ın hareket alanı artık yalnızca kendi tercihlerine bağlı değildir; mevcut ortaklıkları korumak, başka alanlarda taviz vermeyi de gerektirebilir. Kurulan dengeyi koruma ihtiyacı arttıkça yeni dengeler kurma kapasitesi daralır. Denge kurmaktan dengeyi muhafaza etmeye geçiş, Erdoğan’ın liderliğindeki dönüşümün temelini oluşturur.
Bu daralma, iktidarın kullandığı araçlarda da görülür. Sadakat kısa vadede liderin kontrolünü güçlendirir, ancak liyakatin önüne geçtiğinde kurumların karar alma kapasitesini zayıflatır. Siyasi ortaklıkları korumak iktidarın devamlılığını sağlarken yeni toplumsal kesimlere ulaşmayı zorlaştırır. Küresel finansla uyum dış kaynak ihtiyacını yönetmeye yardımcı olur, fakat yapısal bağımlılıkları tek başına ortadan kaldırmaz. Kısa vadeli siyasi istikrar, uzun vadeli kurumsal ve ekonomik sorunları gizleyebilir.
Denge sanatının paradoksu şudur: İktidarı korumak için kurulan düzen, zamanla iktidarın dayandığı kapasiteyi zayıflatabilir. Erdoğan’ın siyasi mirasını belirleyecek olan yalnızca ne kadar süre iktidarda kaldığı değil, kurduğu dengenin kişisel liderliğinin ötesinde yaşayabilecek kurumsal bir yapıya dönüşüp dönüşemeyeceğidir.
Geleceğin Sınamaları: Kurumsallaşma, Liyakat ve Lider Sonrası Denge
Bütün bu iç ve dış dinamikler ışığında, Erdoğan’ın ve Türkiye’nin önündeki temel siyasi ve idari sorunlar dört ana eksende düğümlenmektedir:
- Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin Kurumsallaşması: Yürütmenin merkezileşmesine rağmen karar alma mekanizmalarındaki yetki kargaşasını gidermek ve sistemi şahsi esneklikten bağımsız, kurumsal bir rasyonelliğe kavuşturmak.
- Bürokrasinin “Türkiye Yüzyılı” Hedeflerine Uyumlaştırılması: Devlet aygıtını ve yönetim kadrolarını, küreselleşme sonrası dönemin güvenlikçi, stratejik ve kalkınmacı gereksinimlerine uygun bir vizyon ve kapasiteye ulaştırmak.
- Liyakat Esasının Yeniden Tesisi: Güvenlik kaygılarıyla öne çıkan şahsi sadakat anlayışının yol açtığı idari nitelik kaybını aşmak ve devlet kapasitesini güçlendirmek için ehliyet, liyakat ve denetlenebilirlik ilkelerini yeniden tesis etmek. Bu çerçevede KPSS sistemini güçlendirmek; atama ve terfilerde siyasi ve sendikal etkileri sınırlandırarak objektif ölçütlere dayalı, şeffaf bir görevde yükselme ve kariyer sistemi oluşturmak.
- Liderlik Sonrası Sürdürülebilirlik: Kurulan hassas siyasi dengelerin ve ittifak mimarisinin, güçlü liderlik boşluğunda da devleti ve rejimi krizsiz taşıyabilecek kurumsal sigortalara kavuşturulması.
Bütün bu dinamikler ışığında, Erdoğan’ın liderlik kapasitesine ilişkin nihai tarihsel hüküm; yalnızca bugünün krizlerini atlatma, kırılgan ittifakları yönetme ve değişen şartlara uyum sağlama becerisiyle biçimlenmeyecektir. Asıl sınav, Max Weber’in ifadesiyle “karizmanın rutinleşmesi”nin başarılıp başarılamayacağıdır: Şahsi esnekliğe dayanan geçici dengelerin ötesine geçilerek, liderin yokluğunda da işleyebilen, liyakat esaslı ve sürdürülebilir bir devlet yapısının inşa edilip edilemeyeceği.
