Yücel TANAY
Rus imparatorluk kimliğinin en temel tarihsel kurgusu, Moskova Knezliği’nin (Moskovya) kendisini Orta Çağ’ın Doğu Slav devleti olan Kiev Knezliği’nin (Kievan Rus’) tek ve meşru varisi ilan etmesiyle başlar. Batı haritalarında ve diplomasisinde yüzyıllar boyunca sadece “Moskovya” (Moscovia) olarak bilinen bu prenslik, 15. ve 17. yüzyıllar arasında jeopolitik bir adlandırma hamlesine girerek “Rus” (Rossiya) ismini sahiplenmiştir.
Bu isim ve miras transferi, son derece heterojen ve Slav olmayan etnik toplulukların “Rus” potasında homojenleştirilmesi sürecini perdeleyen ideolojik bir kılıf olmuştur. Moskova’nın kapsadığı coğrafya, gerçekte saf bir Slav yerleşimi değil; Ural-Fin halkları, Türk-Tatar boyları ve Slav kabilelerinin karıştığı devasa bir etnik erime kazanıydı:
Fin-Ugor Halklarının Erimesi (Merya, Muroma, Meşçera, Mordvin): Moskova ve etrafındaki Kuzeydoğu coğrafyasının kadim yerlileri Slavlar değil, Fin-Ugor halklarıydı (Merya, Muroma, Meşçera, Vepps). Moskova Knezliği genişledikçe bu Fin toplulukları Hristiyanlaştırılarak dilleri ve kültürleri unutturuldu; birkaç yüzyıl içinde tamamen “Slavlaşmış Rus halkına” dönüştürüldü. Doğu Slav Kabilelerinin Merkezileştirilmesi: Vyatıçlar, Krivıçlar, İlmen Slavları gibi özerk kabile kimlikleri, Moskova’nın otokratik merkeziyetçiliği altında eritilerek tek tip “Büyük Rus” (Velikoross) kimliği içine hapsedildi. Türk-Tatar Unsurunun “Ruslaşması”: Altın Orda – Tatar Devleti’nin dağılmasıyla birlikte Moskova’ya sığınan veya fethedilen bölgelerde kalan yüz binlerce Tatar, Başkurt, Çuvaş ve Nogay; Ortodoksluğu kabul etme, Slav isimleri alma ve devlete askerlik hizmeti verme şartıyla homojen Rus kimliği içinde emildi.
Moskova, Kiev Knezliği’nin adını ve “Tüm Rusların Reisi” unvanını sahiplenerek bir yandan Ortodoks Doğu Slav dünyasının koruyuculuğu iddiasıyla Polonya-Litvanya ve Ukrayna toprakları üzerinde hak iddia etmiş, diğer yandan da bünyesindeki Fin, Tatar ve Asyalı etnik mozaiği “ezeli Slav-Ortodoks Rus milleti” olarak yeniden kurgulamıştır.
Altın Orda – Tatar Devleti Mirası: Slavlaştırılan Melez İmparatorluk
Rusya’nın devlet geleneği ve imparatorluk yapısı incelendiğinde, Avrupalı kimliği iddiasının ardında derinde yatan Doğu kökenleri göze çarpar. Rusya, tarihsel ve kurumsal olarak Altın Orda – Tatar Devleti’nin meşru varisi ve bu bozkır mirasını Slavlaştırarak bünyesine katmış melez bir imparatorluktur.
ve 15. yüzyıllar arasında Rus knezliklerinin Altın Orda – Tatar Devleti’ne vergi veren bağımlı yapılar olması, Moskova Knezliği’nin yönetim anlayışını, otokrasi modelini, posta (yam) ve vergi teşkilatını Altın Orda – Tatar devlet mekanizmasından devralmasına yol açmıştır. Kazan ve Sibirya hanlıklarının ilhakıyla birlikte Tatar, Başkurt ve Kafkas soyluları Rus aristokrasisine (dvorianstvo) entegre edilmiş; Radziwill, Yusupov, Karamzin gibi pek çok Rus soylu ailesinin kökeni Türk-Tatar mirasından beslenmiştir.
Ancak Büyük Petro ile başlayan ve 19. yüzyılda doruğa ulaşan Batılılaşma süreciyle birlikte Çarlık yönetimi, bu Doğu/bozkır kökenlerini örtbas etme ve devleti tamamen Slav-Ortodoks bir Avrupa gücü olarak yeniden kurgulama çabasına girmiştir. Bu Slavlaştırma stratejisi, Altın Orda – Tatar Devleti’nden miras alınan merkezilik ve mutlakıyetçiliği Slav-Ortodoks kimlik örtüsüyle meşrulaştırmış; içteki melezliği gizleyerek dışarıya karşı “Avrupalı bir fetihçi” imajı çizilmek istenmiştir. Kafkasya’nın fethi de bu Slavlaştırılmış melez yapının, kendi bünyesindeki “Şark”ı bastırma ve kontrol altına alma arzusuyla doğrudan ilintilidir.
Ruslaştırılan Tatar Sülaleleri ve Dönüştürülen “Rus Kahramanları”
Altın Orda – Tatar Devleti mirasının Slavlaştırılması sürecinde en kritik işlevi, Moskova Çarlığı’nın hizmetine giren (slujılıye tatary / hizmetkar Tatarlar) ve Ortodoksluğu kabul ederek Hristiyanlaştırılan Tatar soyluları üstlenmiştir. Rusya, bu melezleşmeyi gizlemek amacıyla, Çarlık tahtını ve imparatorluk kimliğini savunacak en büyük “Rus ulusal kahramanlarını”, devlet adamlarını ve entelektüellerini bu Ruslaştırılmış Tatar sülalelerinden çıkarmıştır.
Bu dönüşümün en çarpıcı örnekleri Rus tarihinin her kritik aşamasında karşımıza çıkar:
Çarlık Hanedanına Uzanan Damar (Godunovlar ve Glinskiler): Rusya tarihinin ilk Slav olmayan çarı Boris Godunov, Nogay/Tatar soylusu Murza Çet’in soyundan gelir. Korkunç İvan’ın annesi Yelena Glinskaya ise Altın Orda – Tatar Devleti’nin ünlü tümen komutanı Mamay Han’ın soyuna dayanır. Rus imparatorluk tahtının meşruiyeti bizzat bozkır kanıyla şekillenmiştir. En Zengin Aristokratlar (Yusupov Sülalesi): Nogay Hanı Yusuf’un torunlarının 16. yüzyılda İvan’ın hizmetine girip Hristiyanlaşmasıyla oluşan Yusupov ailesi, Çarlık Rusyası’nın Romanovlar’dan sonra en zengin ve en nüfuzlu aristokrat sülalesine dönüşmüştür. İmparatorluk sarayında sadakat timsali olan bu sülale, Rus ordularının kumandanlığından kültür hamiliğine kadar devletin taşıyıcı sütunlarından biri olmuştur. Rus Ulusal Tarihçiliği ve Edebiyatı (Karamzin ve Turgenev): Rus tarih yazımının kurucusu ve Çarlık resmi ideolojisinin mimarı Nikolay Karamzin, Altın Orda – Tatar Devleti kökenli Kara-Murza soyundan gelir. Rus Devlet Tarihi eserini kaleme alarak Rusya’nın Avrupalı kimliğini inşa eden ana aktör, Ruslaştırılmış bir Tatar entelektüeldir. Benzer şekilde edebiyatın dev ismi İvan Turgenev ve dilbilimci Vladimir Dahl da kökeni bozkıra uzanan ailelerin torunlarıdır. Askeri Kahramanlar (Kutuzov ve Suvorov): Napolyon’a karşı Rus ulusal direnişinin simgesi haline gelen ve “büyük Rus general” olarak efsaneleştirilen Mihail Kutuzov’un soyu, Altın Orda – Tatar Devleti’nden ayrılıp Rus knezine sığınan Tatar mirzası Gani Kutuza’ya dayanır. Yine Rus ordusunun efsanevi mareşali Aleksandr Suvorov’un kökeninde İsveç ve Tatar izleri harmanlanmıştır.
Bu Tatar figürler, Ortodoksluğu benimseyip adlarını ve unvanlarını Slavlaştırdıkça, meşruiyetlerini “Ruslaşmakta” ve Rus emperyalizmine hizmet etmekte bulmuşlardır. Rusya, bu sayede bir yandan Altın Orda – Tatar Devleti’nin idari ve askeri insan kaynağını emerek güçlenmiş, diğer yandan da bu aktörleri “öz Rus kahramanları” olarak yeniden ambalajlayıp tarihe sunarak melez geçmişinin üzerini örtmüştür.
Çerkes ve Kafkas Soylularının Ruslaştırılma Mekanizması
Rusya’nın Altın Orda – Tatar Devleti soylularına uyguladığı entegrasyon modeli, Kafkasya’nın fethi sürecinde Çerkes (Pşı ve Uork) ile Kabardey prenslerine de aynen uygulanmıştır. Ancak Kafkasya’daki Ruslaştırma politikası, sırf askeri işgalle değil, doğrudan kültürel, dini ve biyolojik bir emilim (asimilasyon) mekanizması olarak yürütülmüştür.
Ruslaşma süreci üç temel sacayağı üzerinden gerçekleştirilmiştir:
”Amanat” Sisteminden Harp Okullarına: Soylu Çocuklarının Eğitimi
Kafkasya’daki direnişi kırmak ve yerel aristokrasiyi merkeze bağlamak amacıyla Çarlık, Çerkes ve Kafkas soylularının çocuklarını “Amanat” (Rehin) olarak Sankt-Peterburg ve Moskova’ya götürmüştür. Burada Paşajlar Kolordusu (Pajeskiy Korpus) ve Harbiye Okullarında yetiştirilen genç soylular, kendi ana dillerinden, örflerinden (Xabze) ve dini bağlarından koparılarak katı bir Çarlık zabiti olarak eğitilmiştir.
Sultan Kazi-Giray ve Şora Nogmov: Bu okul sisteminden geçen Çerkes ve Kabardey soyluları, kendi halklarının geleneklerini Rusça kaleme alan, Çarlık ordusuna hizmet eden Ruslaşmış aydınlara dönüşmüşlerdir.
Dini Değişim ve Rus Soyluluk Unvanları (Dvorianstvo)
Çarlık yönetimi, Ortodoksluk vaftizini kabul eden Çerkes prenslerine Rus aristokrasisinde doğrudan denk unvanlar (Knyaz / Prens) vermiş ve onları Rus Toprak Soyluları Cetveli’ne kaydetmiştir. Ortodoks olan Prens Çerkassky ailesi, Rus idaresinde en yüksek rütbelere ulaşarak bizzat Rus ordularının başına geçmiş ve kendi halklarına karşı yürütülen seferleri dahi yönetmişlerdir. Dini vaftizle birlikte isimleri Aleksandr, Mihail, Vasili gibi tipik Rus isimleriyle değiştirilmiştir.
Hanedan Evlilikleri ve Biyolojik Assimilasyon
Ruslaştırma mekanizmasının en üst halkası saray evlilikleridir. Korkunç İvan’ın 1561 yılında Kabardey Prensi Temruk’un kızı Guaşenay ile evlenmesi ve prensesin vaftiz edilerek Mariya Temryukovna adını alması bu sürecin tarihsel kırılma noktasıdır. Guaşenay’ın erkek kardeşleri ve soydaşları Ruslaşarak Knyaz Çerkassky (Prens Çerkassky) sülalesini kurmuşlardır.
Bu sülale, 17. ve 18. yüzyıllarda Rusya’nın en güçlü askeri komutanlarını, Moskova valilerini ve diplomasi reislerini çıkarmıştır. Kendi halkının hafızasında Çerkes prensi olarak kalan figürler, Rus tarih yazımında “imparatorluğu büyüten büyük Rus paşaları ve knezleri” olarak resmedilmiştir.
Bu politikayla Çarlık, Kafkasya’da direnişi örgütleyebilecek lider potansiyeline sahip aristokrat sınıfının başını kesip onları imparatorluğun sadık birer “Rus” memuruna dönüştürmüş; böylece Kafkasya’nın fethinde kendi soydaşlarına karşı kullanılan askeri ve idari birer enstrüman haline getirmiştir.
İmparatorluk Bilinci ve Zihinsel Harita
Rusların ulusal bilinci, uluslaşmamış yabancı topluluklarla temas kurmaya başladıkları 18. yüzyılda gelişti. Büyük Petro (Deli Petro) döneminden itibaren Batı Avrupa bir tür “Ruslaştırıcı” rol üstlenirken, imparatorluğun Asya sınırları Rus ulusunun ve imparatorluk bilincinin şekillenmesine katkıda bulundu. 18. yüzyıldan itibaren Kafkasya, Kırım ve Sibirya gibi bölgelere yapılan etnografik seferler, kısıtlı bir çevre tarafından okunan fakat geniş bir bilgi birikimi oluşturan bir külliyat ortaya çıkardı. Farklı halk ve kültürlerin imparatorluk bünyesine dahil edilmesiyle Rus elitleri çok uluslu yapının zihinsel haritasını çizmeye başladılar. Bu haritada Kafkasya, ‘Şark’ın özel bir versiyonu olarak belirdi.
Bu algının pekişmesi, General Yermolov yönetiminde 1818 civarında hız kazanan askeri fetih hareketinin, Batı Avrupa’nın Doğu hayranlığını taklit eden Rus Romantizmi ile çakışmasıyla gerçekleşti. Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma operası ve Byron’ın Şark Masalları gibi Batılı eserlerin etkisiyle şekillenen bu romantik dalga; sivil memurlar, seyyahlar, sürgünler ve askerlerin Kafkasya’ya akın etmesiyle birleşti. Avrupa’nın Oryantalizmine ve Asya’daki emperyal tutumuna hakim olan Ruslar, Kafkasya’yı kendi “Şark”ları olarak idrak ettiler ve burayı kendi ulusal kimliklerini netleştirmede bir nirengi noktası kıldılar.
Rus Oryantalizmi ve Edward Said’in Yaklaşımı
Edward Said, Oryantalizm adlı eserinde Batılı yazar ve akademisyenlerin ürettiği “Şark irrasyonel, bozulmuş, çocuksu ve ‘farklı’; Avrupa ise rasyonel, erdemli, olgun ve ‘normal’dir” kalıbını tanımlar ve bu söylemin sömürgeciliği meşrulaştırma aracı olarak kullanıldığını vurgular. Rus Oryantalizmi benzer ögeler taşısa da Said’in Batı modeli kurgusundan önemli ölçüde ayrılır. Ruslar Kafkasya’yı “Şark” olarak kurgularken Avrupalı kimliklerini kanıtlama gayesindeydiler; ancak Asya’yı Batılılar kadar kolay izole edemediler. Çünkü Asya, Altın Orda – Tatar Devleti mirasının ve Rus coğrafyasının organik bir parçasıydı. Dolayısıyla Asya, Rusya için aynı anda hem “kendi” hem de “öteki” konumundaydı.
İngiltere’nin bir imparatorluğa sahip olmasına karşın Rusya’nın “kendinin bir imparatorluk olması”, kıtasal ve melez yapısının doğal bir sonucudur. Rusya’nın yarı-Asyalı kimliği; Puşkin, Bestujev-Marlinski ve Lermontov gibi romantiklerin Kuzey Kafkasyalıları idealize etmesinde yankı buldu. Rusya’nın kültürel heterojenliği, yazarları Asya’yı yalnızca dışsal bir nesne olarak tanımlamak yerine onu dönüştürmeye ve geliştirmeye hazırladı.
Doğu ile Batı Arasında “İmparatorluğun Diyalektiği”
Rusya’nın kimlik arayışında Avrupa temel “öteki” konumundadır. 1840’larda kristalleşen Slavofil ve Batıcı gerilimi, bu sorunlu ilişkinin göstergesidir. Aynı zamanda Larry Wolff’un belirttiği gibi Batı da Doğu Avrupa’yı ve Rusya’yı “kısmen doğulaştırmış”, onu Avrupa ile Şark arasında bir aracı bölge olarak görmüştür.
Bu diyalektiğin merkezini Dostoyevski’nin hayatının son günlerinde dile getirdiği şu sözler özetler: “Avrupa’da izleyiciler ve kölelerdik ama Asya’da efendiler olmalıyız. Avrupa’da Tatardık, ama Asya’da fazlasıyla Avrupalıyız.” Asya’da bir imparatorluk kurmak, Rusların Avrupalı oldukları algısını pekiştiren Avrupa tarzı bir projeydi. Tarihçilerin “imparatorluğun diyalektiği” dediği bu dinamik, Rusların Doğu’yu kurgulama biçimleri ile Batı ile olan karmaşık ilişkileri arasındaki geçişliliği ifade eder.
Edebiyatta Kafkasya: Puşkin’den Tolstoy’a yüzyıl Rus edebiyatında Kafkasya temasını işleyen dört temel figür göze çarpar: Aleksandr Puşkin (Kafkas Tutsağı, 1822), Aleksandr Bestujev-Marlinski, Mihail Lermontov ve Lev Tolstoy (Hacı Murat, 1896-1904).
Bu yazarların çarlık rejimini ne derece haklı çıkardığı sorusu okuma biçimlerine göre değişir. Kuzey Kafkasyalı dağlılar bir yanda özgürlük savaşçısı ve cesaret timsali olarak sunulurken, özellikle Lermontov gibi yazarların eserlerinde fethin vahşetine dair ipuçları yer alır. Lermontov’un İsmail Bey şiirinde Rus ordusu adeta “yırtıcı bir hayvan” gibi tasvir edilir. Lermontov, savaşın ahlaki meşruluğunu en çok sorgulayan Romantik yazardır. Tolstoy ise Hacı Murat’ta Kafkasya savaşını açıkça soykırımsal bir saldırı olarak kınar. Romantik edebiyatın işlediği bu eleştirel motifler, Tolstoy’un yaşlılık dönemindeki anti-emperyalist tutumunun zeminini hazırlamıştır.
Müslüman Dağlı İmajı ve “Asil Barbar” Mitolojisi
Rus edebiyatında Kuzey Kafkasya halkları ile Gürcülerin temsil ediliş biçimleri arasında belirgin farklılıklar vardır. Kuzey Kafkasyalı dağlılar başlangıçta “asil barbar” olarak kurgulanmış; cesaret, özgürlük aşkı ve savaşçılık gibi Rusların kendi erkeklik profillerine de yakıştırdıkları erdemlerle donatılmıştır.
Puşkin’in Kafkas Tutsağı eserinde dağlıların dini kimliği ön planda değildir; İslam marjinal bir detay olarak kalırken, odak noktası görkemli dağlar ve Çerkes köy yaşamıdır. Puşkin’in Çerkesleri tarımla uğraşan bir topluluk (narod) olarak göstermesi, onların yalnızca “haydut” olmadıklarını vurgular. Ancak 1820’lerin sonunda İnam Gazi Muhammed ve ardından İnam Şamil önderliğinde başlayan cihat hareketiyle birlikte edebiyattaki temsil de değişmiştir. Askeri direnişle birlikte dağlılar “vahşi ve barbar Müslümanlar” olarak resmedilmeye başlanmış, doğa tasvirleri dahi bu doğrultuda dönüştürülmüştür. Bestujev-Marlinski, Lermontov ve Aleksandr Polejayev gibi “küçük doğulaştırıcılar” İslam kültürüne geniş yer ayırmış, ancak savaşın ahlaki karmaşasını da metinlerine yansıtmışlardır.
Gürcistan’ın Doğulaştırılması ve “Dişil” Söylem
Kuzey Kafkasya’nın aksine Gürcistan, Rus metinlerinde sistematik olarak doğulaştırılmış ve Batılı özellikleri göz ardı edilmiştir. Gürcistan’ın antik Hristiyan kökleri hafifletilmiş; İran ve Osmanlı etkileri öne çıkarılarak ülke “ayyaş, tembel ve şehvetli bir Doğu” olarak temsil edilmiştir.
Gürcistan sıklıkla Rusya ile birleşmek isteyen bir kadın olarak sembolize edilirken, Gürcü erkekleri zayıf, korkak, sarhoş ve başarısız tiplemeler olarak basmakalıp bir kalıba sokulmuştur. Lermontov’un eserlerindeki “korkak Gürcü” ifadesi bu mitolojinin bir parçasıdır. Çarlık ordusunda görev yapan çok sayıda Gürcü asker ve iki toplum arasındaki derin entelektüel bağlar göz önüne alındığında, bu temsilin gerçekle bağdaşmadığı açıktır. Ancak bu kurgu, Rus hakimiyetini ve emperyal işgali meşrulaştırma amacına hizmet etmiştir.
Metinlerdeki bir diğer dikkat çekici unsur ise “tehlikeli Gürcü kadını” imgesidir. 1803’te tahttan indirilen Gürcü Kraliçesi Mariam’ın kendisini tutuklamaya gelen Rus generalini bıçaklaması, dönemin Rus belgelerinde ve edebiyatında derin izler bırakmıştır. Lermontov’un İblis şiirindeki Kraliçe Tamara, Puşkin’in Bahçesaray Çeşmesi’ndeki Zarema ve Griboyedov’un Gürcistan Geceleri’ndeki kadın figürleri, kontrol edilmesi gereken acımasız ve tehlikeli kadınlar olarak kurgulanmıştır.
Buradaki temel çelişki, politik düzeyde Gürcistan’ın ilhakının “Hristiyan dindaşları koruma” söylemiyle haklı çıkarılmasına rağmen edebi düzeyde bu mirasın yok sayılmasıdır. Rus edebiyatı bu çelişkiyi dişil sembolizm üzerinden çözmüştür: Gürcistan hem korunmaya muhtaç dindaş bir toprak hem de denetim altında tutulması gereken potansiyel bir tehlike olarak sunulmuş, her iki durum da koruyucu ve baskın Rus erkeği (Rus damat) figürüyle meşrulaştırılmıştır.
Kaynakça
1.Barthold, V. V. (1968). Turkestan Down to the Mongol Invasion. London: Oxford University Press / Luzac & Co.
2.Golden, P. B. (1992). An Introduction to the History of the Turkic Peoples: Ethnogenesis and State-Formation in Medieval and Early Modern Eurasia and the Middle East. Wiesbaden: Otto Harrassowitz Verlag.
- Findley, C. V. (2005). The Turks in World History. Oxford: Oxford University Press.
4.Millward, J. A. (2007). Eurasian Crossroads: A History of Xinjiang. New York: Columbia University Press.
