Tarihsel Ulus Teorisi: Doğu Türkistan’da Uygurlar

Tam boy görmek için tıklayın.

Yücel TANAY

​Tarihsel ulus (veya tarihî millet), ortak bir geçmişe, ortak bir dile, kültüre, toprağa ve en önemlisi kendi devlet geleneğine, egemenlik tarihine ve siyasi kurumsal sürekliliğe sahip olan milletleri tanımlamak için kullanılan sosyolojik ve siyaset bilimi kavramıdır.

​Bu kavramın kökenleri Aydınlanma Dönemi filozoflarına (özellikle Jean-Jacques Rousseau ve Johann Gottfried von Herder’in millet/halk düşüncelerine) dayansa da, kavramı tam anlamıyla sistemleştiren ve modern sosyolojinin temellerine oturtan isim Max Weber olmuştur. Daha sonra Ernest Gellner, Anthony D. Smith ve Eric Hobsbawm gibi modernist ve etno-sembolist tarihçiler/sosyologlar bu kavramı geliştirmiştir:

​Anthony D. Smith’in Etno-Sembolizmi: Modern ulusların çoğunun arkasında “etnie” adı verilen eski, ortak köken mitlerine ve kültürel bağlara sahip topluluklar yatar. Ancak bu toplulukların bir “tarihsel ulus” sayılabilmesi için geçmişte bağımsız bir siyasi otoriteye, devlete veya o coğrafi alanda egemenlik kurmuş olmaya işaret eden tarihî belgelere ve kurumlara sahip olması gerekir. ​”Tarihsel Olan” ve “Tarihsel Olmayan” Halklar Ayrımı (Marx ve Engels)

​Klasik Marksizmin kurucuları Karl Marx ve Friedrich Engels’in 19. yüzyıl ortalarındaki bazı yazılarında (özellikle 1848 Devrimleri dönemindeki Neue Rheinische Zeitung makalelerinde) halkları “tarihsel olan” ve “tarihsel olmayan” (historische ve unhistorische Völker) şeklinde ikiye ayıran bir yaklaşım bulunur:

​Tarihsel olan halklar: Kendi devlet geleneklerine, geniş ölçekli medeniyet birikimine, yazılı kültürüne ve kapitalist gelişme dinamiklerine sahip olan büyük uluslardır (Almanlar, Fransızlar, Polonyalılar, Macarlar vb.). ​Tarihsel olmayan halklar: Büyük imparatorlukların gölgesinde kalmış, kendi egemen devletlerini kuramamış, coğrafi olarak parçalanmış ve tarihin akışına yön verme potansiyeli zayıf görülen küçük etnik gruplardır.

​Marx ve Engels, devrimci sürecin ilerleyebilmesi için büyük ve ilerletici gördükleri ulusal hareketleri desteklemiş; küçük ve dağınık halkların hareketlerini ise dönemsel olarak gerici güçlerin (Çarlık Rusya’sı veya Avusturya İmparatorluğu) etkisine açık “kontr-devrimci” unsurlar olarak görebilmişlerdir.

​Sınıf Mücadelesi ve Ulusal Sorun Hiyerarşisi ​Marksist-Leninist gelenekte sınıf mücadelesi ulusal mücadelenin daima önündedir. Ulusal sorun, nihai olarak proleter devrimin bir alt başlığı veya emperyalizme karşı bir taktik araç olarak ele alınır. ​Klasik Marksizmde “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ilkesi ilkesel olarak desteklense de, küçük halkların kendi başlarına kalıcı bir ulus-devlet kurma potansiyeli şüpheli görülmüştür. ​

Marksist ve Sovyet Tarih Yazımında Uygurlar

​Marksist-Leninist literatürde ve genel sosyolojik/tarihsel sınıflandırmalarda Uygurlar, klasik anlamda “tarihsel ulus” (veya gelişmiş tarihsel millet) kategorisinde değerlendirilir. Uygurların bu kategoride yer almasının arkasında yatan temel tarihî, ekonomik ve politik etkenler şunlardır:

​Yerleşik Medeniyet, Şehirleşme ve “Ekonomik Bütünlük”

​Stalin’in ve Marksist teorinin ulus tanımındaki en kritik eşik olan “ortak ekonomik hayat ve pazar birliği”, Doğu Türkistan coğrafyasında yüzyıllar öncesine dayanır:

​Göçebe veya dağınık aşiret yaşamının aksine Uygurlar, İpek Yolu üzerinde bin yıl uzanan yerleşik tarım, zanaat ve ticaret kültürüne sahiptir; bu bağlamda mühendislik harikası Karez (Tufan) kanalları, tarımsal üretimi ve yerleşik hayatı güvence altına alan Uygur medeniyetinin eşsiz birer şaheseridir. İpek Yolu üzerinde tarım ve ticarette uzmanlaşarak çok aktif bir ticaret ağı kurmuş, Doğu ve Batı kültürleri arasında hayati bir köprü olmuşlardır. ​Coğrafi olarak ipek böcekçiliği ilk kez Çin ana karasında icat edilmiş olsa da, Uygur vatanı (özellikle Hotan ve Turfan gibi merkezler) bu sanatın İpek Yolu üzerinde zirveye taşındığı, yüksek kaliteli ipek üretiminin ve küresel ticaretin kurumsallaştığı en kritik merkezlerden biri olmuştur. ​Kaşgar, Turfan, Hotan ve Urumçi gibi büyük şehirler, kendi içlerinde ticari ağları, esnaf loncalarını (kelbe) ve yerleşik bir iç piyasayı çok erken dönemlerden itibaren oluşturmuştur. Bu durum, kapitalist pazar öncesi coğrafi ve ekonomik entegrasyon altyapısını sağlamıştır. Bu ekonomik hayatın bir ürünü olarak “Kuanpou” adı verilen mühürlü pamuklu kumaşları ve “Çav” adı verilen kâğıt paraları değişim aracı olarak kullanmışlar; ticari sözleşmeler ve faiz kurumlarıyla ilk ilkel bankacılık sistemini işletmişlerdir.

​Kendi Devlet Gelenekleri ve İmparatorluk Tarihi

​Tarihsel ulus tanımının aradığı “egemenlik ve devlet geleneği” kriteri açısından Uygurların zengin bir geçmişi vardır:

​Tarihte Uygur Kağanlığı (8. ve 9. yüzyıllar) gibi Türkistan’da geniş bozkırlardan şehir merkezlerine kadar uzanan merkezi ve güçlü devletler kurmuşlardır. ​Sonrasındaki Karahanlılar döneminde İslamiyet’i benimseyerek kültürel anlamda (Kaşgarlı Mahmud, Yusuf Has Hacib, Edip Ahmet Yükneki ve Atabetü’l-Hakayık gibi figürlerle) Türk-İslam medeniyetinin merkezlerinden biri haline gelmişlerdir. ​yüzyılda Çin (Qing Hanedanlığı) tarafından ilhak edilene kadar bölgede kendi hanlıkları ve idari yapılarıyla varlıklarını sürdürmüşlerdir.

​Yazılı Dil, Yüksek Kültür ve Kurumsal Bilinç

​Marksist tarih yazımında bir topluluğun “ulus”laşma sürecini hızlandıran en önemli unsurlardan biri de yazılı edebiyat, standartlaşmış dil ve kurumsal hafızadır:

​Uygurlar, çok erken dönemlerden itibaren zengin yazılı edebiyata ve köklü bir kütüphane kültürüne sahip ender uluslardandır. Özellikle Maniheizm, Budizm ve Hristiyanlık gibi farklı inanç ve felsefi akımların etkisi altında kaldıkları dönemlerde kendi alfabeleriyle (Uygur alfabesi) çok sayıda dinî, felsefi ve edebî eser üretmişler; Altun Yaruk, Sekiz Yükmek gibi Budist metinler ile Kuanşi İm Pusar gibi eserlerle Türk dili ve kültürünün yazılı hafızasını inşa etmişlerdir. ​Bu köklü yazılı kültür ve bürokrasi geleneğinin bir uzantısı olarak Türk tarihindeki ilk yazılı hukuk belgelerini Uygurlar hazırlamıştır. Ticaret sözleşmeleri, velayetnameler, kira, borç ve iş sözleşmeleri gibi belgelerle medeni hukukun temellerini atmışlardır. ​Sanat alanında da çığır açan eserler bırakmışlardır; tapınakların duvarlarına yaptıkları canlı freskolarla Türk resim sanatının öncüsü olmuş, kitapları süslemek için kullandıkları minyatür sanatı ise daha sonra Selçuklu ve Osmanlı saray sanatının temelini oluşturmuştur. Ayrıca dini törenlerde ve festivallerde sergiledikleri dramatik temsillerle Türk tiyatrosunun ilk ilkel örneklerini (orta oyunu benzeri) ortaya koymuşlardır. ​Bilim, tıp, eczacılık ve teknik alanlarda da Türk ve dünya tarihine yön veren önemli icatlara imza atmışlardır: ​İlk Türkçe Reçete ve Eczacılık Kitapları: Turfan ve Tun-huang kazılarında bulunan Uygurca tıp yazmaları (örneğin Heimî Tıp Metinleri), Türk tarihinin bilinen en eski yazılı reçete örneklerini içerir. Bu metinlerde hangi bitkinin, hangi oranda, hangi hastalık için kullanılacağı sistematik olarak formüle edilmiş; bu durum ilkel şifacılıktan bilimsel farmakolojiye geçişin somut kanıtı olmuştur. ​İlaç Hazırlama Teknolojileri: Emülsiyonlar, macunlar, şuruplar, tozlar (safuf), haplar (tabletlerin atası) ve topikal kreşler/merhemler geliştirmişlerdir. ​Zengin Ham Madde Çeşitliliği (Farmakognazi): Bitkisel kaynaklar (safran, zencefil, meyan kökü, tarçın vb.), hayvansal kaynaklar (misk, amber, bal, geyik boynuzu) ve madensel kaynakları (cıva, kükürt, amonyak tuzları) işleyerek ilaç ve panzehir üretmişlerdir. ​Uygur Tababeti ve Terminoloji: Kendine ait köklü bir tıp sistemi olan Uygur Tababeti ile insan anatomisi ve nabız ilminde çığır açmışlar; hekim ve eczacılar için “Otaçı” (otlarla ilaç yapan kişi) terimini kullanmışlardır. Ayrıca akupunktur yöntemi Uygurlar tarafından bulunmuş, daha sonra Çinliler tarafından geliştirilmiştir. ​Diğer Teknik ve Bilimsel İcatlar: Tarihte Çinliler ilk kâğıt üretimini genellikle ağaç kabukları, kenevir ve eski balık ağlarını kullanarak yapmışlardı. Ancak Uygurlar, Hotan (Khotan) ve Turfan gibi tarım merkezlerinde pamuk üretimini çok ileri düzeye taşımış ve dünyada ilk kez pamuk elyafını (ve dut ağacı kabuğunu) harmanlayarak yüksek kaliteli pamuk kâğıdı üretmişlerdir. Günlük yaşamda kullanılan kurşun kalem bir Uygur icadidir (bu kelime tarihte Rusçaya da bu adla geçmiştir); astronomi alanında ise dünya çapında ilk hassas gök mekaniği cetvellerini ve yıldız kataloglarını hazırlayarak dönemin Çin ve İslam saraylarındaki gözlemevlerine öncülük etmişlerdir. ​Uluslararası İlaç Ticareti: Otaçıların ürettikleri şifalı karışımlar Çin, Moğolistan ve İslam coğrafyasına ihraç edilmiş, Çin sarayları Uygur hekimlerini başmabeyinci ve saray tabibi olarak davet etmiştir. ​Matbaa teknolojisinde de çığır açan bir yenilik getirerek tek tek oyulmuş, yeniden kullanılabilir ahşap hareketli harf sistemini (müteharrik harfler) geliştirmişlerdir. Tunhuang mağaralarında yapılan kazılarda ele geçen bu hareketli ahşap harf sistemi, kelimelerin ve metinlerin esnek bir şekilde dizilmesine imkân tanımış ve matbaacılık tarihinin en önemli dönüm noktalarından birini oluşturmuştur. ​yüzyılın başlarından itibaren (özellikle 1933 ve 1944 yıllarında kurulan Doğu Türkistan Cumhuriyetleri döneminde) modern anlamda bir milliyetçilik bilinci, basın-yayın hayatı, modern okullar ve aydın sınıfı ortaya çıkmıştır. ​Sovyet ve Çin Tarih Yazımındaki Yeri ve Bugünün Gerçekliği

​Sovyetler Birliği’nin ve komünist bloğun oryantalist/tarih yazımında (özellikle 20. yüzyılda Stalin döneminde ve sonrasındaki Sovyet şarkiyatçılığında) Asya halkları incelenirken Uygurlar her zaman “yüksek kültürlü, kadim bir medeniyete ve devlet geçmişine sahip bir millet” olarak ele alınmıştır.

​Sovyetler’in kendi içindeki Özbekler, Kazaklar veya Kırgızlar gibi Türkistan halklarına ulus statüsü verip Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği içinde cumhuriyetler kurdurması sürecinde, Uygurların da tarihsel ve kültürel köken olarak bu “gelişmiş ulus” havzasının içinde olduğu kabul edilmiştir.

​Ancak bu noktada Çin komünist liderliğinin yaklaşımı çelişkili ve dönüşümlü bir seyir izlemiştir: Mao Zedong ve Çin Komünist Partisi (ÇKP), iktidara gelmeden önceki dönemde Marksist teoride yer alan “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ilkesini, dolayısıyla Doğu Türkistan Türklerinin kendi kaderini tayin hakkını açıkça tanımış ve dillendirmiştir. Fakat 1949’da iktidarı ele geçirdikten sonra bu ilkeyi reddetmiş ve ayrılıkçı ya da bağımsızlık yanlısı talepleri ortadan kaldırmıştır. Sınırlar Çin Halk Cumhuriyeti içinde kaldıktan sonra Pekin yönetimi, teorik düzeyde Uygurları 56 resmi azınlıktan biri olarak konumlandırmanın ötesinde, tarihsel kökeni ve bölge adı Doğu Türkistan (Uygur Özerk Bölgesi) tescillenmiş kurucu ana unsurlardan biri (minzu) olarak tanımlamış görünse de pratik politikada Han-Çin merkezli (Hanzu) milliyetçiliğe göre hareket etmiş; bölgenin idari, kültürel ve demografik yapısını merkeziyetçi bir entegrasyon politikasıyla dönüştürmüştür.

​Çin’de uygulanan yerel özerklik, anayasada kâğıt üzerinde yer almasına rağmen uygulamada tamamen işlevsizdir. Uygur Özerk Bölgesi, yerel halkın iradesiyle değil, merkezi yönetim tarafından atanan Çinli yöneticiler tarafından sıkı bir şekilde kontrol edilmektedir. Üstelik Çin’deki sistem, Sovyet Rusya modelinden çok daha geri ve merkeziyetçi bir yapıya sahiptir; burada Sovyetler’deki gibi gerçek anlamda haklara sahip özerk cumhuriyetler değil, yalnızca adı var kendi yok sözde özerk bölgeler bulunmaktadır. Çin’in resmi adı “Çin Halk Cumhuriyeti” olsa da, yönetim tamamen Han-Çin milliyetçiliğine göre şekillenmiştir. Çok uluslu bir demografik yapıya sahip olan bu devletin adı kesinlikle “Asya Birleşik Halk Cumhuriyeti” değildir; aksine tekçi, asimilasyoncu ve şovenist bir devlet karakteri taşımaktadır.

​Bugün Doğu Türkistan, Çin’in açık bir sömürgesi durumundadır. Bölgenin değerli madenleri, doğal gazı, petrolü ve diğer zenginlikleri çıkartılarak zengin Çin kıyı bölgelerine aktarılmakta; yerli halk olan Uygurlar ise sistematik olarak yoksullaştırılmaktadır. Köklü bir tarihsel ulus olan Uygurlar, Çin Han-Çin (Hanzu) şovenizmine ve sömürgeci asimilasyon politikalarına karşı ağır bir varlık mücadelesi vermektedir. Bölgede yürütülen sistemli politikalar neticesinde;

​Aydınlar ve kanaat önderleri toplama kamplarına kapatılmakta, ​İşçiler Çinli patronların işletmelerinde zorla köle işçi olarak çalıştırılmakta, ​Çocuklar devlet destekli okullarda, kamplarda ve kreşlerde zorla Çinlileştirilmekte, ​Uygur kızları zorla Çinli erkeklerle evlenmeye zorlanmakta, ​Kültürel miras; camiler, mezarlıklar ve özgün Uygur mimarisine ait tarihi evler yıkılarak yok edilmekte, ​Tutsaklar üzerinden ÇKP destekli organ mafyası aracılığıyla zorla organ ticareti yapılmakta, ​Ata toprakları zorla alınarak Çinli göçmenlere devredilmekte ve halk sistematik olarak mülksüzleştirilmektedir. ​

Sonuç

​Kadim bir yerleşik medeniyete, zengin bir devlet geleneğine ve yazılı kültüre sahip olan Uygurlar, tarihsel ve sosyolojik tanım açısından eksiksiz bir tarihsel ulustur. Sovyet yaklaşımı bu gerçeği kabul ederken, Çin komünist yönetimi teorik söylemlerin aksine pratikte Han-Çin şovenizmi ve sömürgeci politikalar izlemiştir. Bugün Doğu Türkistan; yer altı kaynakları sömürülen, kamplarla asimilasyona uğratılan, kültürel mirası yıkılan ve sistematik olarak mülksüzleştirilen bir Çin sömürgesi konumunda olup, Uygurlar bu ağır baskı ve asimilasyona karşı varoluş mücadelesi vermektedir.

​Kaynakça

​1.Smith, Anthony D. (1991). National Identity. Reno: University of Nevada Press.

  1. ​Çandarlıoğlu, Gülçin (2004). Uygur Devletleri Tarihi ve Kültürü. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları.

3.​İzbaşar, Nureddin (2020). Doğu Türkistan Raporu: Geçmişten Bugüne Dinî ve Etnik Baskılar. İNSAMER Yayınları. ​

4.Gellner, Ernest (1983). Nations and Nationalism. Oxford: Blackwell.

Yazar
Yücel TANAY

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen