Zülkarneyn’in Türklüğü Yapılandırması: At, Kurgan, Demircilik, Töre

Tam boy görmek için tıklayın.

 

  1. Düşünce hayatımda 2015’te yaşadığım kırılmanın ilk metinsel işaretini “Türk’ün Kanadı At” (2018) ile yayımlamaya muvaffak olmuştum. Bu kitapla pek çok mitolojik anlatıya yer vermiş ve Türklerin “kadim bir millet” olduğu yolunda imalarda bulunmuştum. Örneğin kitapta “Sentor-Kentauros (Centaur)” başlığı açıp şu ifadelere yer vermiştim: “Sentorların kaleme aldığımız at kitabında yer almasının nedeni bu varlıkların Orta Asya’dan gelen Türk topluluklarıyla ilişkilendirilmesidir. Sentorlar, sürekli savaşan ve atıyla yatıp kalkan bir toplum olarak tasvir edilir. Türkler atlarıyla akın yaptığında uzaktan bakıldığında atın sadece bacaklarıyla at üzerindeki savaşçı bedeni görünmektedir. İnsan gövdesiyle başı olmayan at gövdesinin birleşmesinden doğan yaratığa sentor denilmiştir. Türkler atlarıyla o kadar bütünleştiler ki Batı mitolojisinde bu iki ayrı beden tek beden olarak telakki edilmiş ve dört bacaklı insan bedenli ‘at adam’ [sentor- kentauros (centaur)] ortaya çıkmıştır.” “Türk’ün Kanadı At” (2018) kitabımı okuyanlar bu başlığı Türklerin geçmişini antik dönemdeki İskit topluluklarına ve hatta daha önceki halklara çekmek amacı güttüğümü fark edememişti. Türklük ile AT konusunu o kadar birbiriyle ilişkili görüyordum ki, At’ın ehlileştirilme tarihine vurgu yaparak gerçekte Türklüğün de tarihine gidilebileceğini vurguluyordum. Bu fikrimi dolaylı yollardan anlatmaktaydım. At’ın ehlileştirilmesini İbrahim Kafesoğlu M.Ö. 5.000’lerden, Ali Abbas Çınar ise M.Ö. 8.000’lerden başlatıyordu. Demek ki Türkler İskitlerden hatta Sümerlerden önce tarihe çıkmışlardı.
  2. Yukarıda ifade ettiğim gibi fikirlerimdeki değişmeyi “okuyucularım” henüz idrak edebilmiş değildi. “Türk’ün Kanadı At” kitabının Önsöz’ünde okuyucuların dikkatinden kaçan bir ifade vardı: “Anadoluculuk fikrinin Türklüğü İslâm’la ve Anadolu’da başlatan nazariyesi eksik kalıyor; “at/hayl” peşinde dolaştıkça Türklük beni Asya’ya çekiyordu.” Önsöz’de Türklüğü Hz. Nuh’un koyduğu Töre ile teşkilatlanmış bir toplum olarak tanımlıyordum. Düşünceme göre “Proto Türkler M.Ö. 15.000’lerde Anadolu’da idi (Bunu M.Ö. 18.000’lere kadar bile çekebiliriz). Nuh Tufanı denen hadise gerçekte Holosen Buzul Erimesi idi. Sular taştı ve çekildi. Ardından Türkler Avrasya’da yayıldı.” Fakat bu perspektifimi açıkça ortaya koymayı “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi” (2022) kitabıma bıraktım. “Türk’ün Kanadı At” kitabının asıl amacı Türklüğü “Töre” ile açıklamak idi. Bunu şöyle ifade ediyordum: “Kök Türkler, Hz. Nuh ve Yafes’ten gelen aile düzeni/misak modelini uyguladı. Bu model gereği Asya bozkırında bugün ‘Türk töresi’ adı verilen ama aslında ‘Nuh Yasaları’ndan beslenen bir toplum-şehir sistemi kuruldu.” Kitabımdaki iddia şuydu: Hz. Nuh, bütün insanlığa Töre’yi emretti ve oğullarından bu konuda Misak aldı. Ancak bunlar içinde sadece Yafesoğulları Töre’yi toplumsallaştırarak “Türk” adını aldı. Zira, Türk, “Töreli” demektir. Töre, Tek Tanrıcılığı kaçınılmaz gördüğünden Çok Tanrıcı kavimler Töre’den düşmekte idi. İşte bu perspektif beni Türk’ü “Tanrı’nın Ordu-Millet’i” olarak tanımlamaya götürüyordu. Fikrimi modelleyebilmek için Orhun Yazıtları’nı esas aldım. Kül Tegin Yazıtı’ndaki “Az bununug öküş kıltım” (Az milleti çok kıldım) sözü, Türklüğü genişleyen bir toplumsallık olarak düşünmem için anahtardı. Türklük, farklı toplumları da Töre’ye mensup olmalarını sağlayarak Türkleştiren bir tasavvur olarak zihnimde parlıyordu. Peki bunu nasıl başarmış olabilirdi? Bu noktada düşüncemde yeni bir fikir filizlendi. Eski Türkler yerleşik iken ansızın göçer-evli hayata geçmişlerdi. Ayrıca bakırcılık ve demircilik, Türklerin temel zanaatı idi. Bu husus, demirciliği Türklere öğretenin Zülkarneyn olduğu fikrine varmama yol açtı. Türklerin göçer-evli hayata geçmesini sadece Yecüc-Mecüc baskılarıyla açıklamak doyurucu değildi. Başka bir neden daha olmalıydı. İşte o zaman Kur’an’da “Demiri indirdik” (57 Hadid 25) ayetinin izinde meseleyi ele almak gerektiği kanaatine vardım. Meteor yağmurları nedeniyle yeryüzüne demir iniyordu. Türkler Zülkarneyn’den yardım isteyince, o da onları demiri kolaylıkla bulabilecekleri coğrafyalarda göçer-evli bir yaşam sürmeye ikna etti. “Demir Halkı” dağların ardında hem Töreli teşkilatlanmayı sağlayacak hem de az bir çabayla elde ettikleri demiri işlemesini bilen ama aynı zamanda çobanlıkla geçim tutan askerî bir uygarlık inşa edecekti. Atın ehlileştirilmesi de aynı dönemde gerçekleşmiş olmalıdır. Örgütlenme sağlanıp, toplum yeryüzü halklarını Türkleştirmeye (Törelileştirmeye) yetecek bir kesafete ulaşınca Ergenekon’dan çıktılar.
  3. “Türk’ün Kanadı At” kitabında yukarıda ifade ettiğim çıkarımlarıma tek cümlelik işaretlerde bulunmuştum. Örneğin bir yerde şunu yazdım: “568’de Bizans imparatorunun elçi olarak Batı Kök Türklerine gönderdiği Zemarkhos, kendisine demir satmak isteyen bir Türk ile karşılaşmıştır. Bu olayı nakleden tarihçi Menandros’a göre Türkler, demir ocaklarına sahip bulunuyorlardı.” İbrahim Kafesoğlu’ndan şu alıntıyı yapmıştım: “Türklerin geniş sahalara hükmedebilmeleri, sürat bakımından atın sağladığı üstünlük yanında, vurucu silâh olarak demir âlet ve vasıtalarının onlar tarafından geniş ölçüde kullanılmış olması ile açıklanabilir. Türk siyasi ve sosyal hayatında ata kutluluk derecesinde değer verdiren ve destanlarında, yeminlerinde bağlılığını dile getirdiği demir ve demirciliği de aynı kutsal mertebeye yükselten bu kültür, Türklerin atalarını diğer topluluklardan çok farklı bir dünya görüşü ve yaşayış tarzına götürmüştür.” Kafesoğlu mealen şunu da ifade etmekteydi: “Türkler at sayesinde iptidai, uyuşuk kütleleri zihin durgunluğundan kurtararak, insan iradesine sonsuz faaliyet ufku açan sürat kavramına ulaştılar ve demir vasıtasıyla, kendilerine bağladıkları insanları idare etmek üzere yeryüzünde ilk siyasî kadroları vücuda getirip, ilk kanun koyucu millet olmayı başardılar.” Peki bu bilgiye nasıl erişmişlerdi? İşte o sorunun cevabını Zülkarneyn ile verdim ve “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi” (2022) kitabımı yazdım.
  4. “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi” kitabımda ele aldığım temel sorunlardan biri, Zülkarneyn’in tarihteki hiçbir şahsiyetle ilişkilendirilemeyeceği düşüncesini ortaya koymak idi. Şöyle diyordum: “Kitabımdaki teze göre Oğuz Kağan’ın Zülkarneyn olma ihtimali bulunmamaktadır. Oğuz Kağan, Kara Han’ın oğlu olarak dünyaya gelmiş, üç günlük bebek iken annesi ile konuşmuştur. Yani Türk kavmi içinde doğmuştur. Oğuz Kağan, paganlaşan Kara Han’a karşı Hanif dinin temsilcisi olarak öne çıkmıştır. Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn ise Yecüc-Mecüc kavminin zulmünden kurtulmak isteyen bir kavme dışarıdan gönderilmiştir. Yani Türk kavminin içinden çıkmamıştır.” Zülkarneyn’in İskender, Mete, Afrasyab, Kiros gibi tarihsel kişilerden biri olabileceği yaklaşımlarını da reddediyordum. Çünkü Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn, bir kavmi dağlar arkasına yerleştiriyordu. Oysa İskender, Mete, Afrasyab, Kiros, Oğuz anlatıları doğuya ve batıya sefer yapıp karşılaştığı halkları tabiiyeti altına alan hükümdarlığı temsil ediyordu. Zülkarneyn’i Kur’an kıssaları ekseninde okumak beni düşünce dünyasında bilinenlerden tamamen farklı çıkarımlar yapmaya zorluyordu. Bu çıkarımlarımı yeni bir kitapta ortaya koydum: “Göçer-Evli Uygarlık Tezi ve Yerleşik Uygarlıklar Üzerine” (2023). Zülkarneyn kıssasını “yerleşik uygarlıktan kopan halk” tasavvuruyla okuyordum ve bu kıssayı İsrailoğulları’nın çöle düşme kıssasıyla benzeştiriyordum. Bir farkla: Musa, İsrailoğullarını Töre’yi yerleştirmek için savaşmaya çağırmış, bu kavim ise “Sen ve Rabbin gidin savaşın” diyerek emri dinlememişti. Bunun üzerine Allah onları çöle sürgüne göndermişti. Çölde bir taşa asa ile vuran Musa, taştan çıkan on iki (12) pınar ile halkını örgütlemişti. Halkını kabilelere bölen Musa, on iki kabile teşkil etmiş ve onlara Töre’nin ilkeleri ile toplumsallaşmayı öğretmişti. Türkler ise Zülkarneyn’in benzer bir misyonla gönderildiğini görünce yerleşik uygarlıktan koparak göçer-evli uygarlığa geçmeye kendileri talip oldular. Zülkarneyn karşılaştığı yerleşik tarım kabilelerinden bazılarının bu yola talip olduğunu görünce, onları dağların arkasına çekti, örgütledi ve Bozkır Uygarlığı’nın bilgilerini öğretti.
  5. “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi” kitabımda (16 Nahl 36) ayetindeki “Her kavme peygamber gönderdik” ifadesinden hareketle Allah’ın Türklere de bir peygamber göndermiş olması gerektiğini ileri sürmekteydim. Ayrıca Kur’an, “Peygamberlerden sana kıssalarını anlattığımız kimseler var. Sana kıssalarını bildirmediğimiz kimseler de var.” (40 Mü’min 78) diyerek Sami halklar dışındaki halklara ait peygamberlerin bulunduğunu ifade etmekteydi. Böylece Hunların ve Göktürklerin “Tek Tanrı” inancına bağlı siyasal/toplumsal yaşam kurmaları açıklığa kavuşuyordu. Hikmet Tanyu’da rastladığım “Moğolların hakanı Möngke (Mengü), Fransa kralı IX. Luis’ye yazdığı mektupta ‘Ebedi Tanrı’nın buyruğudur bu: Gökte ancak bir ebedi Tanrı vardır. Yeryüzünde de ancak bir sahibin olması gerekir’ deniyordu” ifadesini de dikkate alarak Bozkır imparatorluklarında Tek Tanrı inancının toplumsal sistemin kaçınılmaz gereği olduğu düşüncesine vardım. Bu düşünceme Roux’tan da destek bulabiliyordum. Zira Roux mealen şöyle diyordu: “Cengiz Han, Gök’ün yardımının kendi etrafında bulunan tüm kimseler üzerine ışınlarını saçtığına içtenlikle inanmaktaydı. Hakan, sonsuz Gök’ün kudreti sayesinde han olmuştu. Tengri’nin ve onun Kağanı’nın kutsal savaşı dogmatik değildir. Bu savaş sadece bozkırların anarşisine karşı, küçük beyliklere karşı, totemizme karşı ve daha da önemlisi, çok tanrılı görüşün zorunlu kıldığı yetki çokluğuna yöneliktir. Aslında birliğe ve evrensel sulha karşı duyulan derin arzunun gereğini yerine getirmeye dönüktür.” Düşüncemin eriştiği zirve artık şuydu: Tevhid, sadece inanç meselesi değil, siyasal örgütlenmenin de temelidir. Bozkır’daki anlayıştan hareketle şu söylenebilecekti: Hz. Peygamber de çok Tanrılı Arap cahiliyesi karşısında Medine’de aynı ideali gerçekleştirmiş ve dağınık kabileleri tek Tanrıcı toplum idealinde birleştirmişti. Ne var ki ortaya koyduğum bu tarih/toplum perspektifi Türk-İslâm Terkipli Milliyetçilik (TİTM) ve Türkçü-Turancı Milliyetçilik (TTM) ekolleri bakımından da İslâmcılık düşüncesine bağlı aydınlar tarafından da “zorlama bir tevil (yorum)” olarak değerlendirilmekteydi. Bu çevreler Hunların ve Göktürkleri “Hanif İslâm” içinde görmeme itiraz etmekteydi. (TTM) grubundaki aydınlar İslâm öncesi Türk tarihini semavî geleneğe eklemlenmeye ihtiyaç duymayacak kadar özgün ve kendine has gördüğünden, Hanif Türk Tezi’ni “Türklüğün özgün karakterini İslâm potasında eriterek yok etme” girişimi olarak niteliyordu. (TİTM) ekolleri ise Türklerin İslâmîyet’ten önce de temiz bir ahlâka ve Tek Tanrıcı Tengrici inanca sahip olduğunu, ancak bu inancın İslâm Dini sayılamayacağını ifade ediyordu. Erol Güngör, Seyyid Ahmet Arvasi çizgisi, Türklerin İslâm’ı kabul ederek hem İslâm dünyasını “medeniyet durumuna” taşıdığı hem de İslâm ile yüksek karakterli bir Millet haline geldiği iddiasındaydı. Oysa Hanif Türk Tezi, Türkleri Hanif İslâm’ın başlangıçtaki asıl öznesi ilan ederek “terkip” ihtiyacını ortadan kaldırmakta, her ne kadar ırkçılığa düşmese dahi bir “soyculuk” gütmekte ve Hz. Nuh’un koyduğu Töre’den türeyen halkları bu Töre’ye uydukça “Müslüman Türk” ilan ederek akademideki “İslâm öncesi-İslâm sonrası” ayrımını Türkler için işlevsiz kılmakta, Türk tarihini tek düze hale getirmekteydi. İslâmcı aydınlar ise Hz. Nuh’un misakını sadece Yafesoğullarının (Türklerin) koruduğu iddiasını milliyetçiliğin yeni bir versiyonu gibi algılamaktaydı. İslâmcılara göre bu, “tarihi teolojiye, teolojiyi de ideolojiye aşırı derecede uydurma” çabasıydı. İslâmcılar şunu da ifade ediyordu: “Zülkarneyn’in Türklerle ilişkili olması mümkündür. Ancak bunu gösteren tarihî veriler bulunmamaktadır. Öte yandan Hunlar ve Göktürklerde güçlü bir gök tanrı inancı bulunduğu doğrudur. Fakat bunun peygamber geleneğinden geldiğini gösteren tarihî kanıt mevcut değildir.” Bu ekollerin Tez’ime karşı ileri sürdüğü itirazlar arkeolojik, antropolojik kanıtlar ortaya koyamadığım için “haklı” görünüyordu. Ancak bu ekoller ellerinde kaynak ve belge bulunmadığı halde Zülkarneyn’in İskender, Mete, Afrasyab, Oğuz, Kiros olduğunu iddia etmekte; Nuh Tufanı’nın ya hiç gerçekleşmediği yahut lokal bir bölgede görüldüğü görüşünü ileri sürmekte değil miydi? Ayrıca eski Türkleri “pagan ve şaman” olarak niteleyen aydınlar söz konusu kanaatlerini kanıtlamış değillerdi. Hele Türklerin Anadolu’ya 1071’de girdiği hususunda görüşleri aynı olan İslâmcı ve (TİTM) aydınlar, Türklüğü “Müslüman Oğuz” olarak kategorize etmekle tarihi çarpıtıyor değiller miydi? Benim açımdan bu üç ekolün Tez’ime dair eleştirileri “belgecilik/bulguculuk iddiasının arkasına saklanan ideolojik kabuller paradigması”nın yansımasıydı. Hanif Türk Tezi’ni “tarihi teolojiye uydurmakla”suçlayan aydınlar, kendilerinin de “tarihi ideolojik dogmalarına uydurduklarını” ve ellerinde hiçbir bilimsel kanıt olmadığını gizlemekteydiler. Türklerin Talas Savaşı (751) sonrasında Müslümanlığı kabul ettiğini, daha önce pagan ve Şaman dininde bulunduklarını iddia eden bu aydınlar 19. yüzyıl Batılı oryantalistlerin “ilkel göçebe barbarlığı” şablonunu devralmış halde karşıma çıkıyorlardı.
  6. Türk tarihini bir tarihçi olarak ele almadığım açıktı. Fakat bu durum benim mitolojilerden hareketle Türk tarihini nübüvvet tarihine eklemleyerek okumama engel teşkil etmiyordu. Son tahlilde Türkiye’de düşünce dünyasında etkili olan aydınlar Türk tarihi üzerine bilimsel olmayan yorumlar yapmış ve onların “tarih tezleri” akademide yer bulup, tartışılmadan benimsenmişti. Örneğin Yahya Kemal’in, Nurettin Topçu’nun, Necip Fazıl’ın, Türklüğü “Müslüman Oğuz” boylarıyla eşleştirmesi pek çok akademisyenin hiç sorgulamadan kabul ettiği ana akım tarih tezi haline gelmişti. Erol Güngör, “Tarihte Türkler” kitabında eski Türklerin tarihe çıkışını dört bin yıl önceye kadar götürmesine rağmen, İskitlerin Türklüğü meselesini şüpheyle karşılıyor ve şöyle diyordu: “Sakaların Türk olup olmadıklarını iyi bilmiyoruz. Saka Devleti, belki Türklerin hâkim oldukları ama içinde birçok yabancı kavimlerin de bulunduğu bir devlettir.” Güngör’ün bu kriteri ile tarihe bakıldığında Selçukluların da Osmanlıların da aynı şekilde nitelenebileceği görülecektir. Ziya Gökalp’in dahi Osmanlı’nın bir “Türk Devleti” değil, “Türk-Arap Devleti” olduğunu ifade etmesine rağmen, Erol Güngör’ün Osmanlı’yı “saf Türk” devleti-toplumu olarak nitelemesi ancak ideolojik bakışla izah edilebilecektir.
  7. Türklerin Müslüman Oğuz öncesi tarihleri hakkında yazılı belge ve bulguların sınırlılığı ve Türk tarihini nübüvvet tarihi ekseninde okumaya yönelik tarih anlayışım beni “yorumcu”, “inşacı”, “anlatıcı” bir bakış geliştirmeye zorladı. Türkiye’de milliyetçi ekoller [ki bunları (TİTM) ve (TTM) şeklinde kategorize etmiştim), Kemalist Türk Tarih Tezi (KTTT) ile muarız olduklarından İskitlerin, Hurrilerin, Etrüsklerin Türklüğünü reddediyordu. Nihal Atsız (1905-1975), Etrüsklerin Türk olabileceğini ölmeden bir yıl önce Adile Ayda’ya gönderdiği mektupta kabul ediyordu. Buna rağmen Türkçü-Turancı düşünürler Atsız’ın Türk tarihini Oğuz tarihi (Hun→Göktürk→Selçuklu→Osmanlı) olarak kategorize etmesinin hatalı bir paradigmadan kaynaklandığını ifade edemediler. Peki “Hanif Türk Tezi” ile Türk tarihini yeniden yorumlamaya yöneldiğime göre (TİTM), (TTM), (KTTT) ekolleri karşısında tarih perspektifimi nasıl inşa edecektim? “Kur’an İsrailoğulları’nın tarihini peygamberler tarihi ekseninde verdiğine göre Türklerin tarihini de peygamberler tarihi ekseninde okuyabilirim” dedim. Kur’an’daki Zülkarneyn kıssasını “Türk olmayan bir hükümdarın Türklüğü dağlar arkasında oluşturması” şeklinde okudum. Madem ki Kur’an, Samî halklardan bahsediyordu, o halde Sam’ın babası olan Nuh’un başka oğulları da olmalıydı. Kur’an’a göre Sam’dan büyük peygamberler geliyordu. Hatta İsrailoğulları Allah’a sürekli “Bize kral gönder” diye dua ediyordu. O halde Nuh’un diğer bir oğlundan (ki bu bana göre Yafes idi), hükümdarlar ve hakanlar gelmekteydi. Ham’ın oğulları hakkında bir tasnif yapamıyordum. Fakat Sam oğullarının Hamîleri köle ve hizmetçi kıldığı tarihi verilerle söylenebilecekti. Nitekim ABD’de Afro-Amerikalılar Hamî idi. İsrailoğulları ve Adnanoğulları da yüzyıllarca Hamîleri kendilerine köle kılmıştı. Yeryüzü halklarının atalarını böyle tasnif etmek, beni şu anlatıya götürdü: [“Türk” varlığı Töreli toplum özelliğiyle Nuh’un gemisinin karaya oturduğu Anadolu’da M.Ö. 15.000’lerde ortaya çıktı; ikinci yapılanmasını Zülkarneyn ile M.Ö. 8.000-5.000’lerde gerçekleştirdi. Türklüğün Töreli Toplum özelliği, AT’ın ehlileştirilmesi ve demire odaklı göçer-evli uygarlık sistemine geçilmesi ile bir uygarlık durumunu da ifade etmektedir. Türkler Ergenekon’dan çıktıklarında tarihe kurgan kültürüyle, at kültürüyle, demircilikle, Töre ile mühürlerini vurdu]. Milliyetçi ekoller [(TİTM), (TTM)] bu tarih anlayışını eleştirmekte ve kabul edilmez olarak nitelemektedir. Hanif Türk Tezi, (KTTT)’nin “Türk” diye andığı Hun öncesi halkları da kuşatan bir tez olarak eski Türklerdeki kurgan, taş baba, At, demir kültürlerinin farklı çağlardaki sürekliliğini gösterebilmektedir.  Yaptığım çalışma Türk tarihi için “kurucu mit” üretmekti. Bunu diğer milliyetçilik ekolleri de yapmış, ikna olmamıştım.

Yazar
Lütfi BERGEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen