Oğuzcu Paradigmanın Dışına Çıkmak

Tam boy görmek için tıklayın.

Türk İslâm terkipli düşünce ekolleri ile Türkiye’nin Türk halkları ile ilişkisini tesis edemeyeceği tespitini yaparak “Hanif Türk” kavramını öne sürdüm. Bu kavramla düşünce dünyamdan Ziya Gökalp’in, Nurettin Topçu’nun, Erol Güngör’ün, Yahya Kemal’in, Nevzat Kösoğlu’nun, Durmuş Hocaoğlu’nun, Ahmet Arvasi’nin, Yalçın Koç’un, Sait Başer’in, Ş. Teoman Duralı’nın, İsmet Özel’in geliştirdiği “milliyetçilik” fikirlerinin izlerini silmeye yönelmiş oldum. Zikri geçen aydınlar son tahlilde Türk-İslâm terkipli “Müslüman Sünnî-Oğuz” kimlikli bir Türklük inşa etmenin programını yazmıştı. Bense “Tarihte ‘Türk’ nasıl tanımlanmıştır?” sorusunun peşindeydim. Bu soruyla Selçuklu-Osmanlı süreçlerini yaşamış bir Oğuz kökenin “evrensel Türklük” (bütünTürklük) kimliğini temsil edemeyeceği kabulünden hareket etmekteydim. Türklüğü tanımlayacak ve onu eski Türklerle kültürel olarak buluşturacak bazı sembollerin bulunması gerektiğine işaret etmeye başladım. 2022 yılında sosyal medyada “Türklerin mezarlarında At/Koç başlı heykellerden oluşan mezar taşları olmalı” diye yazdım. Bu paylaşımımı gören (kendileriyle de görüştüğüm) kimi yazarlar “o kadar da değil” diyerek tepki vermişlerdi. Oysa günümüzde Türklük araştırmaları yapılırken geçmişteki Türklüğün izleri, mezarlarda ve kurganlarda aranmaktaydı. Eski Türkler balbal ve taşbaba dikmekteydi. Biz de geleceğe böyle bir kalıntı (mühür) bırakmalıydık. Bu bağlamda Bizans tarafından Anadolu’ya gemilerle geçirilip düşmanla savaşmaya bırakılan 15.000 Peçenek’in hikayesini de Türk kimliğinin sembolü olarak yaşatabileceğimizi düşünmekteydim. Peçenekler düşmanın üstüne yürüdüğünde karşılarına çıkanların Selçuklu Türkleri olduğunu görünce savaşmayı reddedip, geriye dönmek isteyince, Bizans gemileri geri çeker. Bunun üzerine Peçenekler atlarıyla Boğaz’a atlayıp, kişneme sesleriyle suları geçerler. Bu hadiseyi canlandırmak için, Türkiye’de “Boğaz’dan Atla Geçiş” adıyla organize edilebilecek bir Türk Dünyası festivali düzenlenmesini teklif etmiştim. Türklük programını Ziya Gökalp’in savunduğu üzere “üç aşamalı birlik” olarak düşünemeyeceğimizi ifade etmeye başladım. Dikkat edilirse Türkiye’de milliyetçiler ekseriyetle Ziya Gökalp’in Türkiyecilik → Oğuzculuk → Turancılık düşüncesine bağlı kalırken ben Yusuf Akçura’nın (eleştirdiğim yönlerine rağmen) Türkçülük düşüncesine vurgu yapmaktaydım. Akçura, Türklüğün Oğuz halklarından ibaret olmadığını, Avrupa’ya yönelen bir Kıpçak Türklüğü olgusunun da bulunduğunu, hatta bu halkların bir kolu olarak Macarların Osmanlı ile Slavlara karşı birlikte mücadele etmeyi teklif ettiğini, ancak bu teklifin değerlendirilmeyerek Osmanlı ile Macar Türklüğünün birbiriyle savaştığını ifade etmekteydi. Atsız’ın düşünce dünyası ise Ziya Gökalp’in “Oğuzcu Turancılık” programını miras aldığından Akçura’nın Türkçülük fikriyatı ile çatışmalıydı. Akçura’nın düşüncelerini geliştirmeye yönelik yazılarım Ziya Gökalp’in “Kızılelma” mefkûresinden de tamamen kopmama neden olmuştu. “Ötüken’e dönüş” yaklaşımını vurgulamaya başladım. Bu kavramlaştırma “bütünTürklüğün ortak hafızası”nı ortaya çıkarmak ve kadim Töre’nin ilkelerini yeniden ve tüm-Türkler için belirlemek amacı için araçsaldı. Eğer “Ötüken Ruhu”nu vurgulayarak erken Türklüğün milli karakterine dair nitelikleri belirleyebilirsek, beş boylu (Karluk, Kıpçak, Oğuz, İdil-Bulgar, Saha-Yakut-Sibir) Türklük ekonomik/siyasi/kültürel/sosyal olarak en azından günümüzdeki Birleşmiş Milletler (BM) veya Avrupa Birliği (AB) gibi bir oluşuma yönelebilirdi. Böylece geçmişte Mete’nin “Bütün yay geren, ok atan halkları aile gibi birleştirdim, onları Hun yaptım” ifadesine benzer şekilde bir “Türk” kimliği inşa edilebilirdi. Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Erol Güngör çizgisi Türkiye’nin modernleşmesini ve “ilerlemesini” esas almaktaydı. Modernleşme ve ilerleme idealinin Türk kültürünü değiştirmesi mukadderdi. Ancak Erol Güngör, bu değişimi ya Cumhuriyet’in Batılılaştırma politikalarına yahut Marksist ideolojiye bağlıyordu. Ona göre Türkiye’nin Batı tekniğini ve bilgi birikimini almakta sorun yoktu. Yapılması gereken alınan teknik ve bilginin “faydalı” şekilde kullanılmasıydı. Diğer ifadeyle Erol Güngör, Ziya Gökalp’ten farklı olarak kültür ile medeniyeti birbirinden kesin olarak ayırmamakta, ikisi arasında geçişler olabileceğini ifade etmekteydi. Ona göre “toplumun bir kesitinin sahip olduğu kültür öğeleri, büyük çoğunluğun benimsemiş olduğu kültür unsurları olarak görülüyorsa”, işte o unsurlar “milli kültürü” oluşturmaktaydı. Onun bu tasavvuru beni ikna etmiyordu. Zira örneğin Batı’dan apartman kültürünü almıştık. Otomobil kültürü gelmişti. Gerek ABD’de gerekse Avrupa’da çiftçi-çoban nüfusu belli düzeyde muhafaza edilirken Türkiye’de halkın yüzde 93,6’sı (TÜİK-2024) kentlerde yaşıyordu. Diğer ifadeyle Türk kimliğini inşa eden Bozkır Kültürü’nün ekonomik ve sosyolojik bütün dinamikleri yok olmuştu. Öte yandan Erol Güngör, son tahlilde “Türk Kültürü” dediği olguyu ANADOLUCU yaklaşımla ele almaktaydı. Zira ona göre Türk Kültürü, 1) Anadolu’ya yerleşen Türklerin kavmî hususiyetleri, 2) Bu halkın Anadolu’da ve Rumeli’de geçen uzun süreçte edinilen bilgi ve tecrübesi, 3) İslâm medeniyetinin bu coğrafyadaki Türkler üzerindeki tesirleri ile açıklanabilirdi. Güngör’ün bu Türklük tezi ile Nurettin Topçu’nun Anadoluculuk düşüncesi arasında büyük bir fark bulunmamaktaydı. Türk kimliğini 1000 yıllık Müslüman Anadolu deneyimine indirgeyen söz konusu yaklaşımlar bizi İskitler gerçeğine ulaştırmıyordu. Erol Güngör, “Sakalar Türk mü değil mi bilmiyoruz” derken, Nihal Atsız da şöyle diyordu: “Bir zamanlar, Anadolu’daki varlığımızı Milat’tan 2.000 yıl önceye götürmek düşüncesiyle Hititlerin Türk olduğu iddia edilmişti. Hâlbuki bir memleketin tapusuna malik olmak için mutlaka ilk ahalisi olmak lâzımdır diye düşünmek de boştur (…) Hititler Türk bile olsa, onlar ortadan kalktıktan iki bin yıl sonra aynı topraklarda kurulan yeni Türk devleti eskisinin devamı sayılamaz. Türkiye tarihinin Selçuklularla başladığı, bugün, bütün ciddî tarihçiler tarafından kabul edilmiştir. Bunu ilk defa ortaya atan merhum Dr. Rıza Nur’dur.” (Atsız Hüseyin Nihal, Türk Tarihinde Meseleler, İrfan Yayıncılık, 2016b: 23). Atsız’ın “Anadolu’da 2000 yıl önce Türk olsa bile Türk tarihi Selçuk-Osmanlı ile başlar” yaklaşımı onu “1000 YILCI Milliyetçilik” içinde değerlendirmemi kaçınılmaz kılıyordu. Diğer ifadeyle Atsız’ın düşüncesi teorik bağlamda belki Türk-İslâm terkipli olmasa da Selçuklu-Osmanlı aksında Tarihsel Türklük yaklaşımı getirerek dolaylı şekilde Türk-İslâmcı tefekkürle uzlaşmaktaydı. Atsız’ın Saka-İskitlerin Türk olabileceği ihtimali ile 1974’te yüzleşmesine rağmen (Adile Ayda’ya mektubunda dile getirmiştir), ölmeden önce eski görüşlerini tashih edememesi, onu Oğuzcu Türkçülük düşüncesinin çeperini kıramamasına neden oldu.

Türk Milliyetçiliğinin yakalandığı “Oğuzcu Sünnî Türklük” paradigmasına itiraz eden metinler hazırladım. Böylece Türkiye’deki tüm Türk-İslam Terkipli Milliyetçilik (TİTM) ve Türkçü-Turancı (Oğuzcu) Milliyetçilik (TTOM) ekollerinin fikri mecralarından kopmuş oldum. Bu bir anlamda akademik ve düşünsel itaatsizlik demekti. Kaleme aldığım metinleri 2025 yılında üç kitapta derleyip yayımladım: 1) Kuzey Müslümanlığı ve Türk-İslam Milliyetçiliğinin Eleştirisi; 2) BütünTürklüğün Ötüken Ruhu: Heterarşik Yazılar; 3) Laiklik Bağlamında Üç Türkçü Devrimci: Sultan Galiyev, Yusuf Akçura, Attila İlhan.

Yazar
Lütfi BERGEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen