Türkler, “Medeniyet Kurucu” Milletlerin En Soylusudur

Tam boy görmek için tıklayın.

 

Uğur UTKAN

 

Öz

Bu çalışma, Türklerin tarih sahnesindeki rolüne ilişkin “barbarlık” ve “medeniyet kuruculuk” ikilemi etrafında şekillenen tartışmaları ele almaktadır. Özellikle Hülagü Han örneğinden hareketle, tarihî aktörlerin tek boyutlu değerlendirilmesinin yetersizliği ortaya konulmaktadır. Moğol-Türk siyasi yapılarının yalnızca yıkım faaliyetleriyle değil, aynı zamanda kurumsallaşma, hukuk üretimi ve kültürel dönüşüm süreçleriyle de değerlendirilmesi gerektiği savunulmaktadır. Çalışmada Cengiz Han, Attila, Mete Han ve Suluk Çor gibi liderler üzerinden Türk devlet geleneğinin askerî, siyasî ve kültürel boyutları incelenmekte; farklı medeniyetlerin tarih yazımında ortaya çıkan önyargılı yaklaşımlar sorgulanmaktadır. Ayrıca Türklerin savaş anlayışı, dinî hoşgörü politikaları ve yönetim pratikleri bağlamında medeniyet kurucu yönleri vurgulanmaktadır. Sonuç olarak, Türk tarihinin yalnızca “yıkıcı” bir perspektifle değil, çok boyutlu ve karşılaştırmalı bir bakış açısıyla ele alınması gerektiği ileri sürülmektedir.

Anahtar Kelimeler: Türk tarihi, Hülagü Han, Cengiz Han, barbarlık tartışması, medeniyet kuruculuğu, Moğol İmparatorluğu, Türk devlet geleneği, tarih yazımı, askerî kültür, siyasal yapı

 

Abstract

This study examines the debates surrounding the role of Turks in history within the dichotomy of “barbarism” and “civilization-building.” Focusing particularly on the case of Hulagu Khan, it argues that evaluating historical actors through a single-dimensional perspective is insufficient. The study emphasizes that Turco-Mongol political structures should be analyzed not only in terms of destruction but also through their contributions to institutionalization, legal systems, and cultural transformation. By examining figures such as Genghis Khan, Attila, Mete Khan, and Suluk Chor, the military, political, and cultural dimensions of the Turkish state tradition are explored. Furthermore, biased perspectives in historiography shaped by different civilizations are critically assessed. The study highlights the civilizational contributions of Turks in terms of warfare ethics, religious tolerance, and governance practices. In conclusion, it argues that Turkish history should be approached through a multidimensional and comparative framework rather than a purely destructive narrative.

Keywords: Turkish history, Hulagu Khan, Genghis Khan, barbarism debate, civilization-building, Mongol Empire, Turkish state tradition, historiography, military culture, political structure

Giriş

Tarih, bazı isimleri yalnızca yaptıklarıyla değil, geride bıraktıkları derin izlerle de hatırlar. Hülagü Han bu isimlerin başında gelir. Kimileri için acımasız bir istilacı, kimileri için ise Orta Çağ’ın siyasal dengelerini kökten değiştiren güçlü bir devlet kurucusudur. Hülagü’yü tek bir sıfatla anmak, hem dönemin ruhunu hem de tarihin çok katmanlı yapısını göz ardı etmek olur.

Hülagü Han, Cengiz Han’ın torunu olarak XIII. yüzyılda Moğol fetihlerinin en kritik safhalarından birine liderlik etmiştir.[1]

Hülagü’nün tarihte nam yapmasına vesile olan icraatı Bağdat’taki Abbâsî Halifeleri’ne 1258’de son vermiş olmasıdır. Onun için bu tarihten sonra Abbâsî Halifeleri, 1516’da hilafet Yavuz Sultan Selim’den itibaren Osmanoğulları’na geçinceye kadar Kahire’de, dünyevi iktidardan mahrum olarak, Türk-Memlûk sultanlarının himayesinde yaşamışlardır.[2]

Abbâsî Hilâfeti’nin fiilen sona ermesi, yalnızca bir şehrin yıkımı değil; ilmî, kültürel ve sembolik bir dünyanın çöküşü anlamına gelmiştir. Bu sebeple Hülagü, İslâm dünyasının kolektif hafızasında çoğu zaman ”yıkıcı” bir figür olarak yer edinmiştir.

Ancak Hülagü’yü yalnızca Bağdat üzerinden okumak, tarihe dar bir pencereden bakmak olur. O, İlhanlı Devleti’nin kurucusu olarak Orta Doğu’da yeni bir siyasî düzen inşa etmiştir. Kurduğu devlet, başlangıçta Moğol geleneklerine yaslansa da zamanla bölgenin kültürel ve dinî dokusundan etkilenmiş; özellikle Gazan Han döneminde İslâm’ın resmî din olarak kabul edilmesiyle bambaşka bir kimliğe bürünmüştür. Bu dönüşüm, Hülagü’nün başlattığı siyasî yapının statik değil, değişime açık olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.[3]

Ki Hülagü Han’ın kapı araladığu bu süreç vesilesiyle Türk-İslam tarihine yeni önemli aktörler eklenmişitr ki bu devletler İlhanlı, Çağatay ve Altın Ordu devletleridir ki buralarda Türk-İslam kültürü zamanla yerleşmiş, kök salmıştır. Öyle ki, Çağatay ve Altın Ordu devletlerinde XIV. asırda tek resmi dil Türkçe olmuş, hatta Moğolca birçok mahfillerde unutulmuştur.[4]

Hülagü Han’ı incelersek kendisi Bağdat istilasından ötürü eleştirilip ”İslâm düşmanı” olarak nitelendirilse de O’nun tarihe damga vurduğu bir başka hadise ise, dünyanın en kanlı terör örgütü olan ve büyük bir ecir işleyip, Müslümanların başına bela olan, uzun yıllar başta Selçuklular ve Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi olmak üzere Türk ve İslam tarihinin önemli aktörlerini çok uğraştıran Hasan Sabbah’ın kurduğu Batınî İsmaili Devleti’ni, başkentleri Alamut Kalesi’ni yerle bir ederek ortadan kaldırmasıdır.[5]

Hem de öyle bir ortadan kaldırmadır ki bu, Hülagü’nun baskın gücü, Haşhaşilerin kalelerini harabeye çevirdi.[6]

Olay aynen şu şekilde gelişmiştir:

Karakurum’dan karargâha giderek kuvvetlerini düzene sokan Hülagû, binlerce Çinli yanıcı madde yapımcısı aileyle ordusunu takviye etti. Çinliler, Haçlı seferlerinden beri Avrupa’nın Yunan ateşi adı altında bildiği alevli nafta toplarını ve sıkıştırma düzeneklerini yaptılar ama çok daha önce Araplar ve Çinliler tarafından bunlar barutla kullanılıyordu. Hülagû, Ramazan ayında karargahını yerinden kaldırdı ve ilerlerken sürekli takviye alarak önce Semerkant’ta ve ardından Kaş’ta bir ay boyunca durdu.

Horasan’dan Şemseddin Kurt ve Emir Argun, saygılarını sunmak için yanına geldiler ve oradan çevre ülkelerin prenslerine şu mesajla elçiler gönderdiler. “Han’ın emriyle Haşhaşileri yok etmek için onlara karşı ilerliyorum. Eğer bu girişimde beni desteklerseniz zahmetiniz mükafatlandırılacak, ülkeniz korunacaktır. Ama destekten kaçınırsanız bu işi bitirdikten sonra size karşı ilerleyeceğim. Bunu bilesiniz diye sizi önceden bilgilendiriyorum.” Onun muzaffer sancağının yaklaştığı haberi diğer ülkelere yayılır yayılmaz Rumlardan, Selçuklu Prensi Sultan Rükneddin’den, Irak, Azerbaycan ve Şirvan’ın hükümdarı Atabey’den; efendilerinin saygılarını sunmak için elçiler geldi.

Zilhicce ayının başında, hicretin 553. yılında Hülagü, Amuderya’yı geçici bir köprüden geçmiş ve bu tarafta aslan avı yaparak kendini eğlendirmişti. Burada kışa teslim oldu. Soğuk o kadar şiddetliydi ki atlarının çoğu telef oldu. Argun Han bahar görününceye kadar karargahında beklemek zorunda kaldı. Argun Han’ın siyasi işleri; oğlu Giray, Ahmed Bitegi ve ünlü Cihan Güşa (Dünyanın Fatihi) adlı tarihi eserin yazarı Başvezir Hoca Alaaddin Atamülk tarafından yürütüldü. Hülagü, Şirgan’dan Havafa doğru harekete geçti. İlerlerken açıkça saldırıya uğradı. Komutanı Kayı Kanyan’ı Kuhistan’ı fethetmesi için gönderdi. Kendisi, İran’ın en büyük şairi, gök bilimcisi ve veziri Firdevsi, Nasreddin ve Nizamülmülk doğduğu ve de İmam Ali Bin Musa Rıza’nın ünlü mezar yerinin bulunduğu Tus şehrine gitti. Karargâhını Argun Aka’nın yeni düzenlenmiş bahçesine kurdu. Oradan Mansuriye’ye gitti. Burada Argun’un eşleri ve yardımcısı Esaddin Tahir ona görkemli bir ziyafet verdi. Daha sonra Prens Şemseddin Kurt’u, Rükneddin’in Sertahť taki Valisi Nasreddin Muhteşem’e elçi olarak gönderdi. Yaşlı olmasına rağmen kendi adını taşıyan bir gök bilimcinin ilk destekçisi Nasreddin, kendisi adını verdiği etik çalışmayla adını ölümsüzleştirdi.[7]

Hülagü, Cünüşan’a vardığında, daha önce Moğollar tarafından tahrip edilen yerin, devlet bütçesiyle yeniden inşa edilmesini emretti. Daha sonra Hirkan’a döndü ve Alamut’un efendisi Rükneddin Hür Şah’a başka bir elçi gönderdi ve onu itaat ve teslim olmaya çağırdı. Rükneddin tahta henüz çıkmıştı ve hâlâ babasının karını tüttürüyordu. Siyaseten nasıl davranması gerektiği konusunda veziri, büyük gök bilimci Tus’lu Nasreddin’in hain tavsiyesine uydu. Nasreddin, Halife Müstasim’e bir eser sunmuştu. Lakin kazancı onur ve ödül yerine hor görülme ve hakaret oldu. Halife’nin veziri Alkami, Nasreddin’i kıskanıyordu. Eserin takdim yazısında, “Allah’ın Yeryüzündeki Vekili” ünvanının eksik olduğu söyleyerek çalışmaya itiraz etti. Bundan etkilenip eserin kötü yazıldığını düşünen Halife, kitabı Dicle Irmağı’na attırdı.[8]

Hakarete uğrayan bilgin o andan itibaren Vezir’den ye Halife’den intikam almaya yemin etti ve Alamuťa kaçtı. Burada Büyük Üstat hâlâ elinin altında birden fazla vezirin ve bir halifenin can verdiği hançeri tutuyordu. Ancak Büyük Üstat, Nasreddin’in intikamıyla yeterince ilgilenmediği veya hızlı harekete geçmediği için Hülagü’nun yaklaşması, mezhebin dikkatini halifeden uzaklaştırarak kendi savunmasını düşünmeye yöneltti. Her ne olursa olsun İsmaililerin kalesinin sonunda Moğolların ordusuna yenik düşeceğini bilen Nasreddin hemen planını ve tasarılarını değiştirdi. İlk etapta efendisi Büyük Üstať’ı ve Haşhaşilerin kalelerini ilerleyen galiplere teslim etmeye karar verdi. İhanet yoluyla nihai intikamının araçlarını güvence altına aldı. Mezhebin ve Halife’nin tahtının yıkılmasının yolunu açtı. Böylece intikam beklentisini büyüttü ve düşmanlarının düşüşündeki sevincini daha geniş bir daireye yerleştirdi. Vezir ve Halife ancak Haşhaşilerin hançerlerinin altında kan kaybederdi. Bununla birlikte Moğolların korkutan ünü, başkenti yakıp yıkmakla ve halifeliği tamamen yok etmekle tehdit ediyordu. İntikam için suikastçıları kurban edebilecek o akılda yok etme şehveti de büyük olmalıydı. Çünkü onlar amaçları için hançerlerini çok yavaş kınından çıkardılar.

Rükneddin Hür Şah, Nasreddin’in önerisi üzerine Hülagü’nun komutanı olan ve Hamedan’a ulaşan Baysur Nubin’e bir boyun eğme elçisi gönderdi ve herkesle barış içinde yaşama arzusunu dile getirdi. Baysur Nubin, Hülagû çok uzakta olmadığı için Rükneddin’in onunla şahsen görüşmesi için elinden gelen her şeyi yapacağını söyledi. Birkaç mesajdan sonra Rükneddin’in, kardeşi Şahin Şah’ı Baysur’un karargahındaki Hülagü’ya göndermesine karat verildi. Şahin Şah, Baysurla buluştu. Baysur, Hülagü’ya giderken kendisine refakat etmesi için oğlunu yanına ver di. Ancak kendisi, hicretin 654. yılında, Cemaziyelevvel ayının onunda hanının emriyle ordusuyla Alamut şehrine girdi. Haşhaşiler ve mezhebin askerleri, Moğollara karşı Alamut yakınlarındaki bir tepeyi ölümüne savundular. Tepe kayalıktı ve insan kaynıyordu. Tepeyi almaktan vazgeçmek zorunda kalan Moğollar, İsmaililerin evlerini yaktı ve tarlaları yakıp kül etti. Bu olay Alamut yakınlarında olurken ve Şahin Şah, Hülagû’nun karargahına vardıktan sonra Hülagû, Rükneddin’e şu emri veren bir elçi gönderdi. “Rükneddin, kardeşini bize gönderdiğin için babanın ve yandaşlarının suçunu bağışlıyoruz. Kısa saltanatın sırasında henüz hiçbir suç işlemediğin kanıtlandığından kalelerini yıkacak ve barınmamız için hazır hale getireceksin.”

Aynı zamanda Baysur, Rudbar eyaletinin yıkımını askıya alma emri aldı. Bu emrin gelmesinden sonra Rükneddin, Alamut’un bazı siperlerini yıktırdı ve Baysur birliklerini Rudbardan geri çekti. Rükneddin’in emriyle, mezhebin en saygınlarından biri olan Sadreddin Sungi, Hülagu’nun bir adamıyla birlikte onun karargahına giderek saygın bir üslupla Haşhaşilerin prensinin kalelerini yıkmaya başladığını, yıkımın devam ettiğini, bununla bir-likte işgalden korktuğu için bir yıllık süre talep ettiğini ve bu sürenin bitiminden sonra kendisinin saraya çıkacağını söyledi. Hülagü, İsmailiye elçisi Sadreddin’i subaylarından biriyle birlikte geri gönderdi ve Büyük Üstaťa şunları yazdı. “Rükneddin, teslimiyetin samimiyse imparatorluk karargahına gel ve ülkenin yönetimini bu mektubu getiren komutana devret.”

Kıt zekâsı ve Nasreddin’in hain tavsiyesiyle yanıltı-lan Rükneddin, bu emre itaati geciktirdi. Vezir Şemseddin Keylaki ile kuzeni Seyfeddin Sultan Melik Bin Kia Mansur’u yine elçilerle birlikte Hülagü’ya gönderdi. Aynı zamanda Kuhistan ve Girdkuh valilerine ve komutanlarına, Moğol karargahına hızla gitmelerini ve saygılarını sunmalarını emretti.

Hülagú, Haşhaşilerin eteklerine yerleştiği Demavend Dağı’na varır varmaz Vezir Şemseddin Keylaki’yi, Girdkuh Kalesi’nin komutanını Rükneddin’in emri uyarınca karargaha getirmesi için Girdkuh’a gönderdi. Vezire ve Rükneddin’in kuzenine karargaha kadar eşlik eden elçilerden biri, aynı görevle Kuhistan’a yollandı. İkincisi, Hülagü’nün elçisiyle birlikte, Rükneddin’in ikametgahını kurduğu Meymundis Kalesi’ne gitti ve ona; dünyanın hükümdarının Demavend’e kadar ilerlediğini, artık gecikmeye tahammülü kalmadığını ama birkaç gün süre isterse oğlunu gönderebileceğini söyledi. Elçiler ramazan ayının başında Meymundis’e geldiler. Hülagü’nun zaferini ilan etmek üzere olduğunun istihbaratını verdi ve emirlerini ilettiler. Bu haber üzerine Rükneddin ve halkı aptalca bir şaşkınlığa ve çaresiz bir korkuya kapıldı. Elçiye oğlunu göndermeye hazır olduğunu söyledi ancak daha sonra eşlerinin ve dar görüşlü danışmanlarının ikna edilmesiyle elçiye oğlunun yerine geçirdiği aynı yaşta olan bir kölenin çocuğunu teslim etti ve Hülagü’dan hålá karargahında tutulan kardeşi Şahin Şah’ın geri dönmesine izin vermesini istedi. Zaten Rudbar sırurlarında bulunan Hülagü, sahtekårlığın maskesini kolayca düşürdü ve anlamamış gibi davranarak iki gün sonra imparatorun, çocuk çok küçük olduğu için alı koyamayacağı bilgisiyle çocuğu geri gönderdi. Şayet varsa çocuğun ağabeyinin karargaha gönderilmesi halinde Şahin Şah’ın dönmesine izin verileceğini iletti.

Bu arada, Girdkuh Valisi kampa gelince Hülagú, Rükneddin’in kardeşi Şahin Şah’ın karargâhtan ayrılmasına izin verdi ve onu şu sözlerle gönderdi. “Kardeşine söyle, Meymundis Kalesi’ni yıksın ve yanıma gelsin. Gelmezse neler olacağını sadece yüce Tanrı bilir.” Bu görüşmeler sırasında Tavagi ya da Moğollara asker toplayanlar, o kadar çok sayıda asker topladılar ki tepe ve vadi insanla dolup taştı. Şevval ayının yedinci günü Hülagü, Meymundis Kalesi’nin kuşatmasını bizzat üstlendi ve ayın yirmi beşinde çatışma başladı.

Nasreddin tarafından yanlış yönlendirilen, daha doğrusu, ihanete uğrayan Rükneddin, en sonunda diğer kardeşi İran Şah’ı, oğlu Kia Şah ve Vezir Nasreddin ile birlikte geri çekilmelerine izin verilmesi için karargâha gönderdi.

Onlara pahalı armağanlar taşıyan mezhebin en seçkin üyeleri eşlik etti. Nasreddin, Büyük Üstat adına konuşmak ve kalenin dayanma gücünü müzakere masasına koymak yerine Hülagü’ya İsmailiye kalelerinin kendisine sorun çıkarmayacağını, onların çöküşünü yıldızların açıkça bildirdiğini ve güneşin bu çöküşü hızlandıracağını söyledi. Daha sonra, dokunulmadan geri çekilmek şartıyla ve zilhicce ayının birinde Rükneddin, vezirleri ve yetkilileri ile yerin teslimi konusunda anlaşmaya varıldı. Rükneddin, Meymundis Kalesi’ni boşalttı ve Hülagü’nun karargâhına girdi. Yanında getirdiği altın ve armağanlar askerler arasında paylaştırıldı. Hülagü, Rükneddin’in gençliğine ve toyluğuna acıdı, Atalarının tahtında ancak bir yıldan fazla oturmuştu. Ona güzel ve övücü sözler etti. Onu misafir olarak ağırladı. Lakin hain Nasreddin’i veziri olarak atadı. Kaleyi ve Büyük Üstať’ı Han’ın eline bırakan ve Haşhaşi iktidarının köküne baltayı vuran bu küstah, bu olay üzerine bir kronograf yazacak kadar ileri gitti. İhanetini ve intikamını ölümsüzleştirdi. Bu olayın tarihini iki dörtlükle kaydetti. (Besal areb sheshsad u panchah u chehar shud Yek shumbah awal meh Silkide bamdad. “Altı yüz elli dördüncü yılıydı, Pazar gününün erken saatleriydi, zilhicceyenin ilk günüydü.” Mirhand) Hülagû’nun karargâhında Rükneddin bir Tatar muha-fızın gözetimine verildi. Han’ın memurları, Haşhaşilerin yerleştiği kaleleri yıkmak için Büyük Üstať’ın vekillerine Rudbar bölgesine kadar eşlik etti. Diğerleri ise Suriye ve Kuhistan’ın iki büyük öncüsüne, mezhebe ait kalelerin komutanlarını, kaleleri Büyük Üstat adına Hülagû’ya teslim etmeye davet etmesi için gönderildi. Bu kalelerin sayısı yüzden fazlaydı. Kuhistan, Irak ve Suriye’nin dağlık kısımlarını taçlandıran bu kaleler, Hazar kıyılarından Ak-deniz kıyılarına kadar uzanan Haşhaşilerin gücünün kuşağını oluşturuyordu. Bu kalelerde hançer, egemenliğin simgesiydi. Rudbar’da hepsi iyi tahkim edilmiş ve hazine-lerle dolu kırktan fazla kale yerle bir oldu. En güçlü üç komutan, Hülagû’nun çağrısına ve Rükneddin’in emirlerine itaat etmeyi reddetti: Lamsir, Girdkuh ve Büyük Üstať’ın başkenti Alamut kalelerinin komutanları… Bu komutanlar kaleleri teslim etmek için Han’ın gelmesini beklediklerini söylediler. Hülagü, Alamut topraklarına girdi ve birkaç gün sonra Alamut Kalesi’nin karşısına çıktı. Esir Büyük Üstať’ı surların eteğine, kale sakinlerini vaat ve tehditlerle teslim olmaları için ikna etmeye gönderdi. Rükneddin öneriyi kabul etti ancak kalenin yöneticileri boyun eğmeyi reddetti. Hülagû, Alamut’un önünde bir abluka kuvveti bıraktı ve Lamsir’e yürüdü. Kale sakinleri onu karşılamak ve bağlılıklarını sunmak için dışarıya çıktı. Kararlılıkları bu boyun eğmeyle sarsılan Alamutlular, Rükneddin’e bir elçi gönderdiler ve lehlerine aracılık etmesi için öfkeli Han’a yalvarmasını istediler.

Rükneddin’in araya girmesiyle Hülagü, kale komutanının karargâha güven içinde gelmesine izin verdi. Sakinler paralarını ve mallarını çıkarmak için üç gün talep ettiler ve bu talep uygun görüldü. Üçüncü gün kale yağmalanmaya terk edildi. Alamut ya da ulaşılmaz yüksekliğinden ötürü Kartal Yuvası denilen kale, boynu yere uzanmış ve diz çökmüş bir aslanı andıran bir kayanın üzerinde yatıyordu. Bir kaya kadar sağlam duvarlar aslana benzeyen kayanın üzerinde dimdik yükseliyordu. Duvarlar kale içindeki askerî gücün kendini savunması için engel işlevi görüyordu. Oyulan kaya; bal, şarap ve tahıl saklamak için mahzen ve kiler olarak kullanılıyordu. Bunlar Hasan Sabbah zamanında çoğunlukla dolu olurdu. Yer seçimi ve özen o kadar mükemmeldi ki ne buğday küflendi ne de şarap ekşidi. Bu durum, İsmailîler tarafından kurucularının bir mucizesi olarak kabul edildi. Yöre kültürü hakkında bilgileri olmayan Moğollar yer altındaki odalarda ve mahzenlerde hazine ararken bal ve şarabın içine düştüler.

Haşhaşilerin orduları dağıldı. Kaleleri yıkıldı. Hançerleri kırıldı. Hülagü aynı yılın Zilhicce ayında çocuklarını bıraktığı Hamedan’a döndü. Ona eşlik eden Rükneddin’e ya acındığı ya da küçümsendiği için nazik davrandı. Rükneddin atalarının kanının özelliklerinden uzaklaşan ve sıradan bir suikastçının erdemlerine bile sahip olmayan yozlaşmış biriydi. Cesaretli olma, ölümü hiçe sayma, hükmetme ve devleti idare etme sanatı üstatlarınkinin yanından bile geçemezdi. Zaten o, Hülagû’nun eline düşmeden önce de ahlaken bir köleydi. Uğraşlarının adiliği o zaman da aynı karakterde kendini gösteriyordu. En düşük sosyal sınıftan bir Moğol kızına âşık oldu. Kızı köle olarak yanına almak istedi. Onu halkın gözünden düşürmek isteyen Hülagû, bu fırsatı kaçırmadı ve resmî olarak evlenmelerini emretti. Evlilik töreninin tamamlanmasından sonra Rükneddin, Büyük Han Mengü’ye gönderilmek üzere ihsanda bulundu. Hülagû, Rükneddin’in kendi yıkımını istediği bu anlamsız istek karşısında şaşırdı. Bununla birlikte, bunu engellemeye gerek duymadığından ona gerekli izni verdi ve bir Moğol askerî birliğini koruma olarak yanına verdi. Rükneddin, Haşhaşilerin Moğollara karşı hâlâ direnen son kalesi Girdkuh garnizonunu teslim olmaya ikna edeceğine söz verdiği için hicretin 655. yılında Rebiyülevvel ayının birinci günü Hülagû’nun Hamedan’daki kampından ayrıldı. Girdkuh’u geçerken halka açık bir mesaj göndererek teslim olmalarını istedi. Ancak gizlice onlara dayanmalarını ve kaleyi kimseye teslim etmemelerini söyledi.

Örgütün yıkılmasına yol açtığı bu aptalca ve çelişkili politikayla kendi sonunu hazırladı. Han’ın başkenti Karakurum’a vardığında Han onu kabul etmeden ona şu mesajı gönderdi. “Eğer boyun eğiyorsan neden Girdkuh Kalesi’ni teslim etmedin? Geri dön ve henüz boyun eğmeyen kaleleri yık. O zaman imparatorluğumuz içinde yer alma onurunu paylaşabilirsin.” Rükneddin ve koruması dönüşte Amuderya’ya ulaştıklarında koruma, içecek alma bahanesiyle onu atından indirdi ve kılıcıyla delik deşik etti. Mengü, bir süre önce, Hülagû’ya tüm İsmailileri yok etmesi ve annelerinin göğsündeki bebekleri bile bağışlamaması emrini vermişti. Rükneddin’in ayrılmasından hemen sonra başlatılacak kanlı görev, Girdkuh ve Haşhaşilerin Kuhistan ve Suriye’deki kalelerinin geri kalanı dü-şünceye kadar ertelendi. Hülagú, Rükneddin’in karılarını, çocuklarını, erkek ve kız kardeşlerini ve kölelerini ayrım gözetmeksizin öldürmesi için vezirlerinden birini Kazvin’e gönderdi. Rükneddin’in sadece iki akrabası (belli ki kadın) bu iş için görevlendirilmiş insanların elinden sağ kurtuldu ama bu, merhamet için değil Prenses Bulgan Hatun’un özel intikamının kurbanı olmaları içindi. Prenses’in babası Çağatay, Haşhaşilerin hançerleriyle hayatını kaybetmişti. Horasan Valisi’ne de Kazvin Valisi’ne verilene benzer bir emir verildi. Vali esir İsmailîleri bir araya topladı ve bu on iki bin sefil yaratık yaş farkı gözetilmeden katledildi. Savaşçılar eyaletleri dolaştılar ve ölümcül cezayı yalvarışlara aldırmaksızın acımasızca infaz ettiler. Nerede İsmailiye öğretisinin bir müridini bulurlarsa onu diz çökmeye zorladılar ve kafasını kestiler. Torunlarından büyük üstatlığın soydan soya geçtiği Kiya Büzürgümmîd’in tüm soyu yok edildi. Cinayete adananlar artık örgütün intikamının değil öfkeli insanlığın kurbanlarıydı. Kılıç hançere karşıydı ve cellat katili yok etti. İki yüzyıl boyunca ekilen tohum artık hasat için olgunlaşmıştı. Haşhaşilerin hançerleriyle sürülen tarla Moğol kılıçlarıyla biçildi. Suç korkunçtu ama ceza da ondan geri kalmadı.

Suikastçıların Rudbar ve Kuhistan’daki kaleleri, Kain, Tun, Lamsir ve hatta başkent Alamut bile artık galiplerin elindeydi.[9]

Yani Hülagü Han Alamut Kalesi’ni darmaduman ederek Haşhaşileri tarihten silen adamdır.

Öte yandan inancı Şamanizm olan Hülagü Han ölürken Hıristiyan evdeşi Dokuz Hatun’un ruhunun dinlenmesi için dua edilmesine izin istemesi üzerine, dua yerine yoksullara sadaka verilmesini, vergilerin indirilmesini istemiştir.[10]

Dünya tarihinde bu muhteşem tavrı ortaya koyabilen hükümdar veya lider çok nadir görülmüştür.

Yine aynı şekilde sırf devletin bekası için kendi babasından bile vazgeçebilecek dirayeti ortaya koyan, düşman Çin’e karşı Oğuz boylarında siyasi birliği sağlayan, boy itaatsizliklerine göz açtırmayan ve bütün bunların üzerine Türk tarihinin ilk düzenli askeri birliğini kurarak Çin’e kabuslar yaşatan ve yıllık vergiye bağlayan efsane Türk hakanı Tanrıkut Mete Çinlilerin iyi anacağı, saygı göstereceği bir tarihi figür olmayıp elbette ki Çinlilerin gözünde zalim ve gaddar olarak nitelendirilen bir nefret figürü olacaktır.

Yine Batı dünyası Avrupa’da Türklük kasırgası yaratmasından ve Papa Leon’un ayağına kadar gidip yalvardığı kudretli bir serdar olmasından ötürü “Tanrı’nın Kırbacı” olarak nitelendirdiği Attila için elbette ki iyi bahsetmeyecektir. Attila’nın ismini her duyduklarında elbette ki tüyleri ürperecektir.[11]

İlk diplomatik taarruzunu Roma’ya yönelten Attilâ, bu hamleyi gerçekleştirmek adına bahane ararken, tam da bu sıralarda Prenses Honoria, saray adamlarından birisiyle birlikte olduğu iddiası ile annesi İmparatoriçe Placidia tarafından önce İstanbul’a, sonra da Ravenna’ya (İtalya’da) gönderilmişti, göz hapsindeydi. Bunu öğrenen Attila, Batı Roma İmparatoru’na elçi gönderdi; nişanlısının hemen serbest bırakılmasını, müstakbel zevcesi olan Prenses Honoria’nın miras ve çeyizi olarak da Batı Roma imparatorluğunun yarısının kendisine verilmesini istedi. Siyasi gerginlik, zirve noktasına erişmiş buluşuyordu. Bu sıralarda Attila’nın bütün endişesi, iki Roma imparatorluğunun kendi aleyhinde birleşmesi ve ikisiyle beraber aynı zamanda iki ayrı cephede harb etmek mecburiyetinde kalması idi. Bunu önlemek maksadiyle, hızla Batı Roma üzerine yürüyüp, ona baş eğdirip bertaraf etmek icap ediyordu. Atilla, Batı Roma’yı Galsa’da ezmek istedi, Ren’i geçerek… Galya’ya (Fransa) girdi. Metz ve Reims şehirlerini aldı. 24 Haziran 451’de Orleans şehri yakınlarında, Batı Roma ile müttefiki Batı Gotları’nın büyük ordusunu karşıladı. Çok kanlı geçen ve iki taraftan 165.000 zayiatla neticelenen meydan muharebesinden, iki taraf da kesin netice alamadı. Ertesi sene Attila, doğrudan doğruya İtalya üzerine yürüdü. Milano ve Pavia şehirlerini aldı, Her an Attila’nın Roma’ya girmesi bekleniyordu. Papa III. Leo, Attila’nın karargahına giderek, Roma’yı çiğnememesi için yalvardı Türk Hakanı, tekrar Doğu Roma üzerine yürümek niyetinde olduğu için, Batı Roma’nın yıllık sergi vermek suretiyle sulh isteğini kabul etti, geri döndü. Attila, tarihin en büyük cihangirlerinden biridir. Maksadı, bütün cihangirler ve kendinden önce gelen Büyük İskender ve Mete gibi, mümkünse bütün dünyaya häkim olmaktı. Akılların zor kabul edeceği genişlikte bir imparatorluk bıraktı. Avrupalıların “Tanrı’nın Kırbacı” dedikleri Attila, yıldırım hızıyla geldi ve geçti. Avrupa kavimleri arasında küçük bir ekalliyet teşkil eden Türkler, ondan sonra bu geniş ülkeleri elden çıkardılar. Avrupa Hun imparatorluğunu gösteren harita, Attila’nın Orta İsveç’ten Kuzey Kafkasya’ya, Ren kıyılarından Hazar Denizi’ne kadar uzanan devletini göstermektedir. Bu sınırlar dışında kalan İtalya, Fransa, Balkanlar gibi geniş ülkeler de Türk cihangirinin mütat akın yerlerinden olmuştur.[12]

Hakeza Kore’den Kırım’a kadar iki asır süren ve adı sanı Çinlilerin, İranlıların, Arapların ve Batı Romanın hatırasında büyük bir iz bırakan teşkilatlı ve demircilik üstadı Gök Türklerle maddi medeniyet alanında Uygurlardan ve içinde kalabalık Müslüman Türklerin bulunmasına rağmen İslami karakterde bir devlet olmayan, tarihin en büyük imparatorluğu, Çengiz Han Devletinden uzun boylu konuşmaya lüzum yok.[13]

Bu Cengiz İmparatorluğu ki, bünyesindeki farklı inançtan halkların inançlarına karışmayarak din özgürlüğünü sağlayan, liyakat, ticaret güvenliği gibi uygulamalarıyla tüm cihana örnek oluşturan tarihin en büyük imparatorluğu olan yazıya geçirdiği töre ile kanun koyucu olarak da nam salan[14] bir medeniyet inşacısı imparatorluktur.

Buna daha detaylı bakacak olursak XIII. yüzyılın seherinde, Cengiz Han’ın dev girişiminin eşiğinde, Si-Hia’lar Kuzey-Batı topraklarını ellerinde tutarken, Cürşat’lar da bütün Mançurya’yı ve Kuzey Çin’i ele geçirmişlerdir böylece. Uygurlar, yerleşik yaşama geçmiş, Kuca’dan Turfan’a değin, Tarım vahalarına oturmuşlardır. Çinlileşmiş ve Hıristiyanlaşmış Karahitay’lar, Hami’den Aral’a ve Hocend’e kadar, Türkistan’ın geri kalanında göçebelik yapmaktadırlar ve korumalarını Yukarı-Yenisey’den Amu-Derya’ya kadar yaymışlardır. Bu ırmağın ötesinde ise, İslâmlaşmış Türkler olan Harezm Prensliği Selçukluların yerini almıştır; geniş toprakları asıl anlamıyla Harezm’ den başka, Horasan’ı, Kâbil ve Gazne bölgesini, Gürcistan’a kadar da tüm İran’ı içine almaktadır. Son olarak, Hind’in tüm Kuzeyini, Gaznelileri yenen Afganlar olan Guriler ele geçirmiştir. Türk dünyası bütün Müslüman Yakın-Doğu’yu kapsamaktadır; Türk-Mogollar, Rusya ve Balkanlar üzerinden, Tuna ovalarına değin yayılmışlardır.

İşte, göçebe halkların insana şaşkınlık veren mozayiği.

Cengiz Han’ın ortaya çıktığı sıralarda, bunların bir bölümü bir parça yerlileşmişlerdi. Yüzyıllardan beri durmadan hareket halinde olan bu halkların, kendi içinde gerçek bir tutarlılığı yoktur; hükümdarlıklar, hareketli, ama şu ya da bu ölçüde geçici imparatorluklar oluşturmaktadırlar. Dil birliği, inançlardaki ve siyasal biçimlerdeki çeşitliliği giderememektedir; kimi zaman Çinlileşmiş, kimi zaman İranlılaşmış ya da Türk-Moğol geleneklerine bağlı kalmış olan bu halklar, uzun boylu gezip dolaşmalarının karşılarına çıkardığı rastlantılara göre. kimi yerde Budist ya da Konfüçyüscü olmuşlardır, kimi yerde de Nesturi Hıristiyan, Manici, Müslüman ya da Yahudi. Bağlaşıklıkları geçicidir; ve uygarlığın ilerlemelerine karşı direngen oldukları için, çoğu Barbar alışkanlıklarımı korumaktadırlar.

Bu karmakarışık ve dağınık göçebe dünyasının Cengiz Han’ın buyruğuna uyması, zaman plânında, derinden derine hazırlanır aslında.

Nasıl?

Şöyle ki, X. yüzyıldan başlayarak, Kırgız Türklerinin Kitaylarca ezilmesi, Juan-Juan’ların düşüşünden beri Türklerin vesayetine girmiş olan Moğolları serbest bırakmıştı. Öte yandan. XII. yüzyılın ilk çeyreğinde Kara-Hitaylar İmparatorluğunun kurulması, başlarındaki hükümdarların ortadan aşağı kişiler olmasına karşın, yeni göçebe istilalarının zaferinin bir yüzyıl öncesinden belirtisidir: Gerçekten, ilk oturdukları yerlerden uzakta, o zamana değin yerleşik halkın elindeki önemli bir bölgede kurulan ilk Moğol İmparatorluğudur bu.

Ne var ki, XII. yüzyılın ortalarına doğru, Moğol ülkeleri, pek çeşitli kabilelerin arasında tartıştıkları topraklardır: Tatarlar, gerçek anlamıyla Moğollar, Konji-ratlar, Oyratlar, Markitler. Daha Batıda, iyice belirleyemeyeceğimiz bir bölgede, geçmiş yüzyılın başlarından beri Nesturiliği kabul etmiş olan Karayit göçebeleri dolaşmaktadır; ayrıca, belki Türk kökenli, bir bölümü Şamanlığa bağlı kalmış Naymanlar vardır. Karayitlerle Naymanlara az-buçuk uygarlık cilâsı çekilmiş olsa da, Moğol ülkelerinin bütünü. Kırgız egemenliğinden beri, açıkça Barbar bir haldedir. Uygur ya da Tuk-yu “kent”lerinde gördüğümüz cinsten, kazıklarla çevrili, durağan ya da hareketli hiçbir büyük toplaşma yoktur; yoksul köycükler ve içinde birkaç ailenin, çoğu kez de bir tek ailenin bulunduğu konaklamalardan başka hiç bir şey görülmez. Klan ve onun bölümleri üstüne kurulu toplum, aileye kadar parçalanır. Kendini kuşatan anarşinin etkisiyle aile de ufalanır.

İç Moğolistan’da, bu göçebelerin en geri olanlarında, Cengiz Han’ın kendi ataları da birleştirme girişimlerinde bulunmuşlardı. Kaydu adlı biri, daha sonra Cengiz’in de yararlanacağı bir usule göre, kendi kabilesi olan Borcigin’ler çevresinde, korunmalarını isteyen aileleri bütünleştirdi. Böylece kurulan ilk Moğol hükümdarlığında, yönetimi torunu Kabui’a bıraktı; ona da yeğeni Ambaki, arkasından onun oğlu Kutul’a mirasçı oldu. Gitgide güçlenen Moğollar, Çinlileşmiş ve yerleşik yaşama geçmiş soydaşları Kitatlarla ilişki kurdular. Pekin’deki imparatorluk sarayına davet edildiğinde, Kabul, fazla incelmemişler de olsa, ev sahiplerini, kaba ve hoyrat davranışları, doymak bilmez iştahıyla şaşırtır. Armağanlara boğarlar onu, ancak bir pusudan korkarak, sonradan imparatorun elçilerini öldürtür ve Kitat’lara karşı çıkar; Kitat’lar da, Song’ larla mücadeleye tutuştuklarından ona direnmekte gevşeklik gösterirler ve, sonunda, öküz, koyun ve tahıldan oluşan bir vergi vaadi ile, kimi kaleleri kendisine terk ederler (1147). Moğollar, arkadan kardeşleri Tatarlarla kavgaya tutuşurlar; Tatarlar ve Kitat’lardan oluşan bir birleşme kolayca başarıya ulaşır ve Moğol hükümdarlığı savaşta yenilir, kabileler ve klanlar eski anarşik parçalanmışlığa dönerler.

Cengiz Han, işte bu sıralarda doğar (1167).

Kutula Han’ın yeğeni olan babası Yasugay, Borciginler karşısında, Kiyat grubunu yönetiyordu; eşini, Markit’lerden kaçırmıştı. Amcasının yanında, Tatarlarla savaşmış ve -1155’e doğru onların şeflerinden birini, Temuçin-Üga’yı öldürmüştü; arkasından, Karayitlerin iç savaşlarına katılarak, hanları Tuğrul’un dostluğunu kazanmıştı; Tuğrul Han da, halkı üzerinde iktidarı elde etmesi için yardım etti ona.

Tatar şefine karşı kazandığı zaferin anısına, tuttu dört oğlundan en büyüğüne Temuçin adını verdi. Ne var ki, Tatarlarca zehirlenerek öldü; öldüğünde de, oğlu Temuçin 9 yaşındaydı. Eşinin ve grubu yönetemeyecek kadar genç olan çocukların ellerinden sürüleri alındı, hepsi de sefalete düştüler. Ona olağanüstü bir dayanıklılık kazandıran o çetin çocukluk yıllarından sonra, Temuçin, babasının bağlaşığı Karayitler hanının yanına sığındı; han da vassalil yaptı onu. Erken gelişen, kurnazlık, tutku ve hünerin karıştığı pratik zekâsına dayanarak, aile işlerini yoluna koydu, sonra da Mogol hükümdarlığını kendi yararına yeniden kurmaya girişti; babasının bile taşımadığı han ünvanını aldı Topladığı kabilelerin huzurunda «Cengiz Han> adıyla alkışlandı (1196). Tuğrul’la bağlaşıklığından yararlanarak, Kitat’ların isteği üzerine, Tatarlarla savaşa tutuştu; bu, Çin’in soyluluk unvanlarını kazandırdı ona. Arkasından, kişisel düşmanlarını cezalandırarak, Karayitler hesabına yığınla komşu kabileye boyun eğdirdi. Tuğrul’un iktidarı tepkileri çağırmadı da değil; özellikle kimi klanlar birleşerek başkaldırdılar ve şefleri de Moğolistan imparatoru (gür-han) ilân etti kendisini. Ne var ki, Tuğrul’un desteklediği Cengiz Han kazandı sonunda. Sırayla, kendisininkine hısım kabileler olan Tayiçi’utları, Tatarları, Markitleri ve daha az önem taşıyan öteki grupları yendi. Karayitlere karşı çıkacak kadar güçlü olduğunu o sıralarda duydu: Çetin bir savaşta yenildiyse de, Tuğrul öldürüldükten sonra, Karayitler, ona boyun eğmeyi kabul ettiler. Arkasından, Naymanlara geldi sıra (1204); birçoklarının yanı sıra Oyratları, ayaklanan Markitleri ve Kırgızları boyunduruğuna aldı (1207).

Bütün Moğolistan’ı egemenliği altında birleştirdikten sonra, kendini kağan, yani en yüce Han ilän eden Cengiz Han, devleti ve orduyu örgütlemeye girişti ve arkasından yerleşik ülkelerin fethine kalktı. Kuzey Çin’den başladı; önce Si-Hia’lara saldırdı (1209), sonra Kitatlarla yirmibeş yıl sürecek bir savaşa tutuştu. Tüm Kuzey Çin’in ele geçirilmesini beklemeden Batı’ya doğruldu: Karahitayları (1218) ve Harezm’l (1220) aldı ve bu sonuncusunun denetlediği bütün ülkeleri kattı İmparatorluğuna, yani Maveraünnehir’i, Afganistan’ı, İran’ın büyük bir bölümü-nü. En yetkin kumandanlarını Hazar bölgesine yolladı; onlar da Gürcistan’ı ve Azerbaycan’ı kırıp geçirdiler, Hemedan’ı yaktılar, Kafkasya’nın kuzeyinde Alanlarla çarpıştılar ve son olarak da Kıpçakları (1221) ve Kiev prensini bozguna uğrattılar (1222).

Yirmi yıldan az bir zamanda -1227’de öldü- Cengiz Han, Pekin’den Volga’ya uzanan bir imparatorluk kurmuştu. Yerine seçtiği üçüncü oğlu Ögöday, daha da genişletti onu: Güney Doğu Çin’in kantonlarında hâlâ tutunan Kitat’ların egemenliğine kesinlikle son verdi; Kore’yi fethetti ve Song’larla uzun bir savaşa tutuştu; son olarak da İran’ın batısını yeniden fethetti. Kimi kumandanları Gürcistan’a ve Ermenistan’a kadar uzandılar; ötekileri Avrupa’ya doğru atıldılar : 1236 ile 1242 yılları arasında, arka arkaya Bulgaristan, güney Rusya, Ukrayna, Polonya, Moravya, Macaristan, Hırvatistan, tâ Adriyatik kıyılarına değin, yakılıp yıkıldı ve anlatılmaz bir şiddetle karşılaştı. Gerçi, Ögoday’ın ölümü ve mirasının tartışılması yüzünden Volga’ya kadar çekildiler; ne var ki, İmparatorluk Orta Avrupa kapılarına gelip dayanmıştı.

Güyük Han’ın pek kısa süren hükümdarlığı (1241-1248), düşünür göründüğü Hıristiyanlığın fethini engelledi. Kendisinden sonra Moğol fethi, asıl çabasını Uzak-Doğu’ya yöneltti: Önce kardeşi Münge (1251-1259) girişti buna; ölümüyle yeniden parçalanacak da olsa, İmparatorluğun idare mekanizmasını da düzeltti. Kardeşi Kubilay, Song’lara karşı savaşı sürdürdü ve bitirdi; bu kez, Moğollara pahalıya mal olan yıkıcı yöntemler, yerlerini, fethedilen ülkelerin sistemli olarak örgütlendirilmesi, tarımın korunması, idarî ve sosyal sorunların incelenmesine bırakıyordu. Song’lar kesin olarak düştükten sonra (1279), Kubilay, binbeşyüz yıllık bir İmparatorluğun ilk yabancı sahibi olarak, Yuan Hanedanı kurdu ve Çin imparatorlarının geleneksel politikasından kendi hesabına- yararlanmaya başladı. Ülkenin eski vassallerinin kendisine de baş eğmesini istiyordu; Kore üzerindeki Moğol egemenliği güçlendirildi ve bir çok kez Japonya’yı ele geçir-meye girişti ise de, büyük bir sefer ordusunun bir tayfunda yok olup gitmesinden sonra (1281) vazgeçti bundan. Annam ve Sampâ ile de işleri yolunda gitmedi: Şampa’yı ve Birmanya’yı pek etkisi olmayan bir koruma altına aldı; Cava’ya karşı girişilen bir seferde (1293), oranın hükümdarı Kadiri, saldırganları denize dökmeyi başardı ve, bu kurtarıcı eylem iktidarını da güçlendirdiğinden, tutup arkasından Majapahit İmparatorluğunu kurdu.

Görünüş oydu ki, Moğol İmparatorluğu sınırlarına varmıştı; zaten, daha şimdiden, Moğolistan’ın kendisi iç savaşlarla sarsılıyordu, öyle olduğu için de, Kubilay, yola getirmek için kendi soydaşlarının üstüne yürümek zorunda kaldı. Onunla Pekin, tâ Tuna’ya ve Fırat’a kadar yayılan uçsuz bucaksız bir egemenliğin başkenti olmuştu. İmparatorluk, Çin’de oturan büyük hanın yüksek otoritesi altındaydı; ne var ki, her «eyalet»i doğrudan doğruya bir han yönetiyordu : Örneğin İran’ın başında Kubilay’ın kardeşi Hulagu (1256-1265) vardı. Hulâgu’dan sonra da çocukları yönetecektir orayı.

MOĞOL UYGARLIĞININ NİTELİKLERİ

Belki hiçbir uygarlık, Moğollarınki kadar, coğrafyanın ve iklim in emrinde olmamıştır. Bozkırda yerleşme biçimi, birbirine zıt sıcaklık derecelerine uymak zorundadır: Kısa süren bir ilkbahar, kavurup kurutan bir yaz, sert ve buzlu bir kış; deli rüzgârlar, hiçbir engele rastlamadan bu düzlükleri süpürüp dururlar. Bu katı iklim, sağlıklı bir kişiyi döve döve demirleştirir, ama cılızlara da yaşama hakkı tanımaz. Böylece Moğol ırkı, nerede olursa olsun, alabildiğine gürbüzdür. Tayganın ucunda avcıların ya da bozkırın tam ortasında çobanların çetin yaşamı, bedensel olarak ortama uymayı gerektirir: Fazla ata binmekten yay gibi olmuş bacaklarının üstünde kalın bir beden ve gelişmiş bir göğüs; keskin bir görüş ve büyük bir çeviklik. Hepsi de et düşkünüdür ve sütlü yiyeceklerin tüketicisidirler, kolayca da sarhoş olurlar. Güleç ve cesurdurlar, ama işitilmemiş derecede de zulme yatkın; çoğu kez zeki, kurnaz ve uygarlaşmaya yetenekli.[15]

Yani her ne kadar Cengiz İmparatorluğu’nun askeri doktrini sıklıkla başka milletlerce “gaddarane olmakla” eleştirilse de Türk tarihinde önemli bir yeri bulunmaktadır.[16]

Bunda hiç şüphe yok ki Cengiz Han’ın Gök Tanrı’ya tapmasının payı çok büyüktü. İlkel kabile toplumunu yaşayan Moğolların geleneksel inancı Şamanizmdi. Ancak Cengiz onları devlet işlerine karıştırmadı.[17]

Bu durum yalnızca devlet işlerinde değil, orduda da buna benzer bir durum hakimdi.

Kaldı ki Cengiz Han’ın kurduğu Moğol ordusu, aslında tek bir milletten de oluşmuyordu. Öyle ki çoğunlukla Türk asıllı ordu mensuplarından oluşan bu büyük ordu, zamanla Türk boylarının da yoğun katılımıyla şekillendi ve düşmanına korku salan bir aktöre dönüştü. Karluklar, Kıpçaklar, Uygurlar, Kanglılar, Oğuzlar gibi pek çok Türk topluluğu, Cengiz’in kurduğu Moğol ordusunun belkemiğini oluşturdu. Daha da önemlisi askerî yapıda zamanla bir Türkleşme söz konusu olmuştur. Bunu askeri tabir ve unvanların yerlerini Türkçe karşılıklarına bırakmalarından anlamaktayız.[18]

Özellikle Batı seferlerinden sonra ordunun büyük bir kısmı Türk kökenli askerlerden oluşmaya başladı. Altın Orda, Çağatay ve İlhanlı ordularında komuta dili dahi çoğu zaman Türkçe idi.[19]

Daha da önemli olan husus şudur ki, Cengiz Han’ın kurduğu bu imparatorluğun ordusunun başkomutanı, günümüzün Genelkurmay Başkanı diyebileceğimiz kişisi, bir Türk generali olan Sabutay idi. Ayrıca, kendisine bağlı 11 tane ordu bulunuyordu ve bunlardan yine sekizinin komutanı Türk kökenliydi. Ordunun %80’ini Türklerden meydana geliyordu. Burada üzerinde durmak istediğim nokta, Cengiz’in etnik kökeninin Türk veya Moğol olmasının pek öneminin olmadığını belirtmektir. Neticede babası Moğol, annesi Türk olan tarihin en büyük liderlerinden birisini konuşuyoruz. Günümüz ulus-devlet anlayışının olmadığı 13. Asırda, Cengiz Han kendi kavmine dayanan, İbn-i Haldun’un ifadesiyle asabiyete dayalı bir devlet geleneği ile imparatorluğunu kurmuştu. Bu imparatorluğu, Orta Asya’da yaşayan tüm kavimleri başarıyla dahil etmiş, imparatorluğunun ‘herkesin imparatorluğu’ olarak kabul görmesini sağlamıştır.[20]

Yani Cengiz Han İmparatorluğu gerçekten de ileriki asırlarda Osmanlı İmparatorluğu’nun imza attığı ‘herkesin imparatorluğu’ olma başarısını çok önceleri imza atmıştı ve ‘herkesin imparatorluğu’ olma noktasında samimiydi ve esasen tarihe “Moğol fırtınası” adıyla mal olan aktör, büyük ölçüde Türk-Moğol sentezinin ete kemiğe bürünmüş haliydi.[21]

Öte yandan biraz evvel belirttiğimiz gibi Cengiz şamanları devlet işlerine karıştırmadı çünkü Şamanizmle devlet kurulamaz ve dünyaya hükmedilemezdi. Moğol aristokrasisi, Şaman inançlarına bağlı kabile halkından farklı olarak, Gök Tanrı ile Cengiz Han arasında özel ve kişisel bir bağlantı olduğuna inanıyordu. Annesi gökten inen ışıktan gebe kalmıştı. Ve bu tanrısallık, Cengiz’i yeryüzünde barışı sağlamak için dünyayı fethetme görevini yüklüyordu.[22]

Suluk Çor’a, yani Sulu Kağan’a gelince kendisi Türgiş Devleti’ne en güçlü dönemini yaşatmış, Türkistan’da o süreçte güçlü bir siyasi birliğin olmayışını fırsat bilip fethettiği yerleri her geçen gün biraz daha genişletmekte olan Emevîlere karşı askeri zaferler elde ederek Türkistan’daki Arap ilerleyişini durdurmuştur. Bu gözüpek Türk hakanı karşısında tutunamayan Araplar, Sulu Kağan’ı “Ebu Mezahim” olarak, yani “zahmet verenlerin, zıt gelenlerin babası” olarak nitelendirmişlerdir. Hakeza Çin kaynakları da Sulu Kağan için pek iyi şeyler yazmaz çünkü Sulu Kağan, Türkistan’ın Araplaşmasını engellediği kadar Çinlileşmesini de engellemiştir. Zaten bir müddet sonra Çinlilerle işbirliği yapan Baga Tarkan tarafından öldürülür.[23]

Bu gelişme üzerine Araplar deyim yerindeyse bayram etti ve toparlanarak hücuma geçti. 744 yılında Horasan valisi Nasr bin Seyyar’ın komutasındaki Müslüman Arap orduları, pusuya düşürdükleri Baga Tarkan’ı esir aldılar. Nasr, Baga Tarkan’ın serbest bırakılması için Türklerin vermeye razı oldukları külliyetli miktardaki kurtuluş parasını kabul etmedi. Sulu Kağan’ın maiyetinde 72 kere Araplara karşı savaşmış olan Baga Tarkan idam edildi. Türkler yine başsız kalmıştı. Bundan istifade eden Araplar Batı Türkistan’ı tamamen işgal ettiler.[24]

Arapların ve Çinlilerin belalısı bir direnişçi olmasının yanında Türk tarihi açısından Suluk Çor’un önem arz ettiği başka hususları inceleyecek olursak Kök Türkler çöküş aşamasında olduğundan beri güçlü bir siyasi birliğe hasret olan Türkistan’da yeniden istikrarlı bir yönetimi de Sulu Kağan’ın hükümdarlığındaki Türgişler tesis etmiştir.

Yani kısacası Mete, Attila, Cengiz, Hülagü ve Suluk Çor yasa yapıcı ve düzen kurucu birer kahramanlardır. Bunların tarih camiası tarafından “tahribat” olarak nitelendirilegelmiş politikaları nasıl olur da yağmacı Emevîlerin, istilacı Haçlıların, işgalci Perslerin, gözü doymayan Makedonyalı İskender’in yaptıkları telefatlarla kıyaslanabilir?[25]

Bir defa Türkler savaştıkları hiçbir düşmana karşı kalleşliğe başvurmamışlar, mertçe savaşmışlardır ki asırlar sonra Çanakkale hücumunda “Almanlar kullandıkları zehirli gazdan Türklere de verebilirler.” endişesiyle mühimmatı içinde gaz maskesi bulunduran İngilizleri yanıltan bir gelişme olmuş, Almanların ısrarlarına karşı direnerek düşmana karşı bile olsa zehirli gaz kullanmayacak kadar dürüst savaşçılık nasıl olurmuş tüm cihana öğretmiştir Türkler…[26]

Dahası Türkler savaşçı olmasına rağmen katliam yapmayıp düşmanının bile yarasını sarmıştır. Nitekim Çanakkale’deki Kanlısırt mevkiinde çatışmaların arşa çıktığı bir esnada yaralanan bir Anzak ordu mensubunu gören Türk siperindeki bir Mehmetçik beyaz bir mendil sallayarak ateşin kesilmesini sağlamış, yaralı Anzak mensubunu hemen kucaklayıp düşman mevzisine bırakarak kendi mevzisine geri dönmüştür ki o an “Mehmetçiğe Saygı Anıtı” ile ölümsüzleşmiştir. Bu da Türklerin mertçe savaştığının somut bir göstergesidir.

Öte yandan eğer Mete, Attila, Cengiz, Hülagü ve Suluk Çor’un icraatları için “gaddarlık, tahribat yapma” gibi değerlendirmede bulunulduğu takdirde yağmacı Emevîlerin, istilacı Haçlıların, işgalci Perslerin, gözü doymayan Makedonyalı İskender’in tarihe mal olan ve hiç de insancıl sayılmayacak olan politikalarının yanında Mete, Attila, Cengiz, Hülagü ve Suluk Çor’un yaptıkları kesinlikle hiç kalır. Çünkü Emevîlerden Haçlılara, Perslerden İskender’e kadar bu saydığımız aktörler karşı koyan, ihanet eden ve savaşla alınan şehirleri yıkıyorlardı. Hele ki Emevîlerin Talkan ve Cürcan’da Türgişlere, Derbend’de de Hazarlara destek veren şehir sakinlerinin canına nasıl okuduğu ve böylelikle mevali politikasını dibine kadar uygulayarak büyük insan hakları ihlalleri yaptıkları malumdur ki bu yapılanların ne farkı vardır Srebrenitsa’da Milosevic’in, Halepçe’de, Enfal’de, Duceyli’de, Erbil’de, Altınköprü’de Saddam’ın, Dera’da, İdlib’de, Hama’da Esed’in yaptıklarından?[27]

Bu arada Milosevic, Saddam, Esed falan deyip geçmemek lazımdır çünkü bunlar talancı ve yağmacı atalarının yaptıklarını aratmayacak insan hakları ihlallerine imza atmış olup Milosevic’in yaptıkları sırf Doğu’nun zenginliklerini ele geçirmek ve Papa tarafından da günahlarının bağışlanarak cenneti garantilemek için Haçlı Seferlerine katılan Hristiyan mutaassıpların İslam memleketlerinde yaptıkları zulümleri çağrıştırmaktadır ve Milosevic, gerçekleştirdiği Srebrenitsa Soykırımı ile Haçlı atalarının yaptıklarını tekrarlayarak aslına, ceddine çektiğini ispatlamıştır.

Hakeza Esed olsun, Saddam olsun bunların Arap olmayan ve kendi mezhebinden olmayan vatandaşlarına ne zulümler yaptıkları ve böylece hayata geçirdikleri neo-mevali politikalarını Halepçe’de, Enfal’de, Duceyli’de, Erbil’de, Altınköprü’de, İdlib’de, Hama’da, Dera’da nasıl ete kemiğe büründürdükleri malumdur. Bu mazoşistlerin yaptıklarının yedinci yüzyıldan itibaren gerçekleştirdikleri fetihlerle çölden fırlayan ve kaybedeceği bir şey de olmadığı gibi, ölürlerse şehit olmak, kalırlarsa yağma ve çapul yapmak gibi çekici özellikler[28] ile iştahları kabaran talancı Arap bedevilerin gözü dönmüşlüklerinden farksız olduğu gibi bu gözü dönmüşlüklerin günümüz dünyasına bir yansımasıdır.

Bu arada iktidar mührünü elinde tuttuğu süreçte yaptıklarıyla ve bilhassa da mezhepçi politikalarıyla Saddam devrini aratmayan el-Maliki’yi de atlamamak gerekir ki 2006-2014 yılları arasında Irak’ın kaderini çizen politikacı olması vesilesiyle yaptıkları, bugün ülkenin yaşadığı derin istikrarsızlığın ana nedeni olarak karşımıza[29] çıkan ve yaptıklarıyla Sünni halkı büyük baskı altına alan ve devamında Kürtler’in üzerine yürüyen Nuri el-Maliki, arkasında Washington ve Tahran’ın olduğunu gördü, pervasız davrandı, Sünniler ve Kürtler’in “Irak ile gönül bağlarının kopmasına” neden oldu.

2014’te DEAŞ, onun Irak’ta oluşturduğu bu kaos ve baskıcı ortamda kendine yol buldu, Sünni toplum, Şii baskısına karşı korunmanın yolunu bu kanlı terör örgütünün şemsiyesi altında bile buldu.

Irak ordusunun Şii askerleri açısından Musul “kendi toprakları değildi…” Bu nedenle DEAŞ’ın saldırısını göğüslemektense kaçmayı tercih ettiler, Ortadoğu denklemine bu kanlı örgütü sokan gelişmeler sonucunda ise ABD ve İran’dan gelen baskılara dayanamayıp yerini Haydar el-İbadi’ye bırakmak zorunda kaldı.[30]

Yani ezcümle pan-Arabist Esed rejiminin ve kendinden önce Irak’ın kaderine hükmeden pan-Arabist Saddam rejiminin neo-mevali ve mezhepçi politikalarının daha beterini yapan el-Maliki’nin yaptıkları Haçlı Seferleri esnasında sırf Sünni olduğu için Selçukluların, Danişmendlilerin, Eyyubilerin, Zengilerin ve bu idarelerin bağlı olduğu Abbasilerin aleyhine faaliyetler yürüten ve bu noktada Haçlılarla dahi dirsek teması yapmayı içine sindirebilen mezhepçi Fatımi idaresinin İslam dünyasının sırtına vurduğu hançeri anımsatmıştır.

Tarihsel hafızayı yoklayacak olursak Fatımilerle ilgili hakikat şudur ki, Malazgirt Meydan Muharebesi’nde Selçukluların başarılı olması için hutbe okutan Abbâsî Hâlifesi de dâhil tüm İslâm dünyası buna sevinirken sırf Abbâsî Hâlifesi’ni kendi desteklediği Büveyhoğulları’na karşı koruduğu için Selçuklulara diş bileyen Fâtımî Hâlifesi ise matem tutmuş, Malazgirt’te Selçukluların galip gelmesine sevinmeyen tek idare olmuştur.

Fâtımîlerin bu tavrı Haçlı Seferleri başladığında da aynen geçerliliğini korumuş, Atsız bin Uvak Mısır’a girip Kahire’yi zaptedince Frenklere (Haçlılara) elçiler göndererek onları Suriye’ye saldırıp orasını zaptetmeye ve kendileri ile Müslümanların arasına girmeye çağırdılar. Yani ortada aleni biçimde Haçlılarla işbirliği mevcuttur.[31]

Yani şu an güney komşularımız olan Irak’la Suriye’nin içinde bulundukları iç karartıcı durumda emperyalistlerin yapmış oldukları haksız işgallerin payı büyük olsa da Irak’la Suriye’nin kaderine hükmeden mazoşistlerin günahlarını yok sayılamaz.

Evet, şu an Irak’la Suriye’nin boğuştukları iç karartıcı tabloda bahsettiğimiz etmenleri göz önünde bulundurmak gerekiyor ve Nuri el-Maliki ve Beşar Esed gibi isimlerin yaptıkları karşımıza bu gelişmeleri getiriyor.

Bu, bir gerçektir ve Türkiye olarak stratejimizi gerçekler üzerinden yürütmek durumundayız.

Sünni ve Kürt coğrafyayı kaybetmek gibi bir lüksümüz yok, aksine, onlarla konuşma kanallarını açık tutarak bu kaostan birlikte kurtulmanın yollarını aramak zorundayız. Bu süreçte ne Beşar Esed’den ne de Nuri el-Maliki’den bize hayır gelir.

Büyük devletiz… İşi zamana yayarak emperyalizmin karşımıza çıkardığı bu tuzağı vakur duruşla ama sakin, aşabiliriz.

Dünya ve bölge ülkeleri net olarak bilmeli: Bizi çiğnemeden bu bölgede harita değiştiremezsiniz.[32]

Yani uzun lafın kısası Orta Çağ’da mevali politikalarıyla Arap olmayan Müslümanlara ‘‘köle’’ muamelesi yapan, gerçekleştirdikleri kanlı seferleriyle Türkistan’da yağma ve talan gerçekleştiren istilacı Emeviler, pan-Arabist ve ırkçı Saddam ve Esed rejimlerinin ideolojik atasıdır. Aynı şekilde Haçlı işbirlikçisi Fatımilerin de mezhepçi politikalarıyla ülkelerine gün yüzü göstermeyen el-Maliki ve Esed idarelerinin zihniyet ataları olduğu su götürmez bir hakikattir.

Öte yandan başta Emeviler olmak üzere Arapların yaptığı telefatların arasında daha da mühim olanı şudur ki Mısır’ın yerli halkı, bildiğimiz gibi Müslüman Arapların hakimiyetinden önce Arap değil, Kıpti’ydi. Ülke, Müslüman Araplar tarafından işgal edilince Koptça da Kıptilik de tasfiye edildi, Mısır’a Arap dili ve kültürü egemen oldu.[33]

Kaldı ki Endülüs vesilesiyle İber Yarımadası’nda başlayan Arap-İslam hâkimiyeti, bölge dilleri üzerinde çok derin izler bırakmıştır. Bu etkinin en somut örneklerinden biri, Endülüs Müslümanlarının (ve sonrasındaki Moriskoların) İspanyolca ve Aragonca gibi Latin dillerini Arap alfabesiyle kaleme aldıkları Aljamia (Aljamiado) yazım sistemidir. Kelime kökeni Arapça ‘Arap olmayan / yabancı’ anlamına gelen ‘el-Acemiyye’ ifadesine dayanan bu edebî gelenekte üretilen metinler, yoğun miktarda Arapça kelime barındırmaktadır.[34]

Müstensihlerin (kopyalayıcıların) etkisiyle Aljamia metinlerindeki hece yapıları ve fonetik (ses bilgisi), Arap dilinin fonetiğiyle büyük benzerlikler göstermektedir. Bu durum, yarımadadaki siyasi hâkimiyet sona erdikten sonra dahi Arapça fonetik ve kelime mirasının İber dillerinde nasıl canlı kaldığının açık bir göstergesidir.[35]

Yani Endülüs vesilesiyle İber Yarımadası’nda Arap-İslam hakimiyetinin başlamasından sonra orada bile Arapça’dan izler kalmıştır.

Ancak Türkistan çetin ceviz çıkmış, Emevîlerce yürütülen pan-Arabist dil ve kültür emperyalizmine büyük bedeller ödeme pahasına başta Kök Türkler, Hazarlar, Türk Şahileri ve hiç şüphesiz ki Türgişler olmak üzere Türklerin gösterdiği direnişle Türk töresinin Emevîlerce başlatılan tasfiye girişimleri çöpe atılmıştır. Yani Mısır’daki Kıpti dili ve kültürünün yaşadığı akıbeti asla Türk dili ve kültürü yaşamamış, günümüze kadar gelebilmiştir.[36]

Her şey bir kenara eğer Türk hakanları ve imparatorlukları gerçekten acımasız, haşin, gaddar olsalardı, hakikaten dünyaya kan kustursalardı şu an bütün dünyada küresel dil olarak herkes İngilizce değil, Türkçe öğrenmek zorunda kalmaz mıydı?

Unutulmasın ki, eğer bugün uluslararası kamuoyu İngilizce’yi küresel dil görüp öğrenmeye çalışıyorsa bu, öyle İngilizce’nin zengin bir dil olmasından ziyade İngiltere’nin “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olarak anılmasına vesile olacak olan sömürgeci mazisinden kaynaklanmaktadır. Bu durum yalnız İngilizce için değil, tıpkı İngilizce gibi Birleşmiş Milletler’in resmî dilleri arasında yer alan Fransızca, Arapça ve Rusça için de geçerlidir. Fransızların sömürgeci geçmişi, Arapların Emevî devrinde, Rusların da Çarlık ve Sovyet dönemlerinde hakimiyetlerine aldıkları farklı etnik kökenlere dönük asimilasyon politikaları gün gibi ortadadır.

Gelgelelim Cengiz’den Osmanlı’ya, Timur’dan Selçuklu’ya hatta İlhanlı’ya kadar Türkler tarafından kurulan bütün imparatorlukların asırlarca bulunduğu toprakları adaletle yönettiğini, dünya medeniyetlerine örnek olan işlere imza attıklarını tarih ortaya koymuştur.[37]

Eğer tam tersi olsaydı çoğu sömürgesini ve nüfuzu altındaki yeri kaybetse de İngiltere, Fransa ve Rusya gibi veto ettiği kararların yürürlüğe girmediği bir Türkiye’den bahsediyor olurduk. Eğer Türkler zalim, gaddar olsaydı Türkçe bugün İngilizce, Fransızca ve Rusça gibi Birleşmiş Milletler’in resmi dillerinden birisi olurdu.

Nitekim 2018 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, gerçekleştirmiş olduğu Cezayir seyahati esnasında bir gazetecinin kendisine yönelttiği, “Türkler burayı işgal etmedi mi?” sorusuna, “Eğer öyle olsaydı siz bu soruyu bana Fransızca değil, Türkçe soruyor olurdunuz.” diye cevap vermesi Türklerin işgalci ve sömürgeci olduğu iddialarını çöpe atmak için yeterlidir.[38]

Sonuç

Bu çalışma, Türklerin tarih sahnesindeki rolüne dair “barbarlık” ve “medeniyet kuruculuğu” ikiliği etrafında şekillenen yaklaşımların indirgemeci doğasını ortaya koymayı amaçlamıştır. İncelenen tarihsel örnekler, özellikle Hülagü Han başta olmak üzere Mete Han, Attilâ, Cengiz Han ve Suluk Çor gibi liderler üzerinden değerlendirildiğinde, Türk ve Türk-Moğol siyasi geleneklerinin yalnızca yıkım ve fetih olguları üzerinden okunamayacağı açıkça görülmektedir. Bu aktörler, askerî başarılarının yanı sıra devlet teşkilatlanması, hukuk üretimi, toplumsal düzenin tesisi ve farklı kültürlerle etkileşim gibi çok boyutlu süreçlerin de merkezinde yer almışlardır.

Tarih yazımında sıklıkla karşılaşılan “barbar” nitelendirmesinin, çoğu zaman karşıt medeniyetlerin bakış açısını yansıttığı ve bu nedenle öznel bir karakter taşıdığı anlaşılmaktadır. Nitekim bir toplum için yıkıcı olarak görülen bir güç, başka bir tarihsel bağlamda düzen kurucu ve dönüştürücü bir rol üstlenebilmektedir. Bu durum, tarihsel aktörlerin değerlendirilmesinde tek taraflı anlatıların yetersizliğini ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte, çalışmanın ortaya koyduğu temel zayıf noktalardan biri, karşılaştırmalı analizin yer yer normatif bir savunma tonuna yaklaşmasıdır. Türk tarihinin medeniyet kurucu yönleri güçlü biçimde vurgulanırken, aynı dönemlerde yaşanan yıkım ve şiddet pratiklerinin daha dengeli ve eleştirel bir çerçevede ele alınması, çalışmanın akademik gücünü artıracaktır. Zira tarihsel gerçeklik, ne tamamen idealize edilebilecek ne de bütünüyle olumsuzlanabilecek kadar çok katmanlıdır.

Sonuç olarak, Türk tarihine dair sağlıklı bir değerlendirme, onu ne yalnızca “barbarlık” ne de sadece “medeniyet kuruculuk” eksenine indirgemekle mümkündür. Daha isabetli bir yaklaşım, Türk siyasi ve askerî geleneğini; dönemin şartları, güç dengeleri ve kültürel etkileşimleri bağlamında çok yönlü ve karşılaştırmalı bir perspektifle ele almaktır. Bu bağlamda, gelecekte yapılacak çalışmaların, farklı medeniyet anlatılarını birlikte değerlendirerek daha dengeli ve eleştirel bir tarih yazımına katkı sunması gerekmektedir.

Kaynakça:

Ali Efendi’nin Tarihi Yazıları, Viyana’daki İmparatorluk Kütüphanesi, No. 125; akt. Joseph Freiherr von Hammer-Purgstall, Doğu Kaynaklarından Edinilen Bilgiler Işığında Suikastçıların Tarihi, çev. Veysel Tekelioğlu, Panama Yayıncılık, İstanbul, 2022

Álvaro Galmés de Fuentes, Los Moriscos (Desde su Sameada al Arte Aljamiado), Real Academia de la Historia, Madrid, 1993

Ardan Zentürk, Irak’ı parçalayan Barzani değil, Nuri el-Maliki’dir…, Star Gazetesi, 28 Eylül 2017, https://www.star.com.tr/yazar/iraki-parcalayan-barzani-degil-nuri-elmalikidir-yazi-1259112/, erişim tarihi: 16.04.2026

Bertold Spuler, İran Moğolları, çev. Cemal Köprülü, TTK Yayınları, Ankara, 1987

Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019

Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012

George Vernadsky, Moğollar ve Ruslar, çev. Eşref Bengi Özbilen, Selenge Yayınları, İstanbul, 2007

Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ, Kronik Kitap, İstanbul, 2019

Hüseyin Nihal ATSIZ, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi

İsmail Aka, Timur ve Devleti, TTK Yayınları, Ankara, 1991

John Boyle, David Morgan, Moğollar: Tarih, Kültür, Folklor, çev. Çağrı Cihan Atmaca, Pinhan Yayınları, İstanbul, 2024

Joseph Freiherr von Hammer-Purgstall, Doğu Kaynaklarından Edinilen Bilgiler Işığında Suikastçıların Tarihi, çev. Veysel Tekelioğlu, Panama Yayıncılık, İstanbul, 2022

Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, TTK Yayınları, Ankara, 1989

Mert Köroğlu, Cengiz Oğulları’nda Askeri Teşkilat, Aksaray Üniversitesi Genç Kalemler Tarih, Düşünce ve Kültür Dergisi, Aksaray, 2017, yıl 3, sayı 4

Mete Tunçoku, Anzakların Kaleminden Mehmetçik, TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları, Ankara, 2005

Mustafa Orhan Acu, Türk-Moğol İmparatoru: Cengiz Han (Son), Strasam, 17 Haziran 2022, https://strasam.org/tarih/turk-tarihi/turk-mogol-imparatoru-cengiz-han-son-896, erişim tarihi: erişim tarihi: 03.04.2026

Namiq Musalı, Feth Ali Şah Kaçar’ın Çağatay Türkçesiyle Yazılmış Bir Yarlığı Üzerine, Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, Yaz 2019, 14/1

Nigel ve Peter Hart Steel, Gelibolu: Yenilginin Destanı, çev. Mehmet Harmancı, Sabah Kitapları, İstanbul, 1996

Nuria de Castilla, “Uses and Written Practices in Aljamiado Manuscripts”, SICLE – ERC Project, 2019

Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II. Orta Çağ, Say Yayınları, İstanbul, Ocak 1986

Şenol Yıldız, “Arap Alfabesi ile Yazılan ve 17. Yüzyıla Kadar Endülüs Müslümanları Tarafından Kullanılan Aljamia”, Uluslararası Endülüs Akademik Araştırmalar Dergisi, 2021

Tahsin Ünal, Türkler Nasıl Müslüman Oldular?, İslam Medeniyeti Dergisi, 15 Eylül 1968

Uğur UTKAN, Haçlı Seferleri ve Cihat Gerçekten Din İçin mi Yapıldı Yoksa Bir Sınıf/Zümre Mücadeleleri miydi?, Haber Poligon, 28 Ekim 2025, https://www.haberpoligon.com/yazar/ugur-utkan/hacli-seferleri-ve-cihat-gercekten-din-icin-mi-yapildi-yoksa-bir-sinifzumre-mucadeleleri-miydi-155-kose-yazisi, erişim tarihi: 16.04.2026

Uğur UTKAN, Tarihimizin Tartışmalı bir Figürü: Hülagü Han, Global Bakış, 16 Aralık 2025, https://globalbakis.com/kose-yazilari/tarihimizin_tartismali_bir_figuru_hulagu_han-180354.html, erişim tarihi: 16.04.2026

Uğur UTKAN, Türklerin Kabileden Uygarlığa Geçiş Süreci Olan Devletleşmede Og ve Or/Ur’dan Ogur’a Türkçe’nin Perde Gerisindeki Rolü, Kırmızılar, 13 Nisan 2026, https://www.kirmizilar.com/turklerin-kabileden-uygarliga-gecis-sureci-olan-devletlesmede-og-ve-or-urdan-ogura-turkcenin-perde-gerisindeki-rolu/, erişim tarihi: 18.04.2026

Uğur UTKAN, ‘‘Türkler Sömürgeci Miydi? Türk Hükümdarları Zalim Miydi?’’ Tartışmaları Üzerine Tarihî Bir Değerlendirme, Global Bakış, 27 Kasım 2025, https://globalbakis.com/kose-yazilari/turkler_somurgeci_miydi_turk_hukumdarlari_zalim_miydi_tartismalari_uzerine_tarih_bir_degerlendirme-180031, erişim tarihi: 16.04.2026

Vefa Baha Karatay, Mehmetçik ve Anzaklar. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1987

Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi Selçuklular ve Anadolu Beylikleri, c. II, Hayat Yayınları, İstanbul, 1967

[1] Uğur UTKAN, Tarihimizin Tartışmalı bir Figürü: Hülagü Han, Global Bakış, 16 Aralık 2025, https://globalbakis.com/kose-yazilari/tarihimizin_tartismali_bir_figuru_hulagu_han-180354.html, erişim tarihi: 16.04.2026

[2] Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi Selçuklular ve Anadolu Beylikleri, c. II, Hayat Yayınları, İstanbul, 1967, sf. 150

[3] Uğur UTKAN, Tarihimizin Tartışmalı bir Figürü: Hülagü Han, Global Bakış, 16 Aralık 2025, https://globalbakis.com/kose-yazilari/tarihimizin_tartismali_bir_figuru_hulagu_han-180354.html, erişim tarihi: 16.04.2026

[4] Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi Selçuklular ve Anadolu Beylikleri, c. II, Hayat Yayınları, İstanbul, 1967, sf. 150

[5] Yılmaz Öztuna, a.g.e., sf. 150

[6] Joseph Freiherr von Hammer-Purgstall, Doğu Kaynaklarından Edinilen Bilgiler Işığında Suikastçıların Tarihi, çev. Veysel Tekelioğlu, Panama Yayıncılık, İstanbul, 2022, sf. 190

[7] Joseph Freiherr von Hammer-Purgstall, a.g.e., sf. 191, 192

[8] Ali Efendi’nin Tarihi Yazıları, Viyana’daki İmparatorluk Kütüphanesi, No. 125; akt. Joseph Freiherr von Hammer-Purgstall, a.g.e., sf. 192, 193

[9] Joseph Freiherr von Hammer-Purgstall, Doğu Kaynaklarından Edinilen Bilgiler Işığında Suikastçıların Tarihi, çev. Veysel Tekelioğlu, Panama Yayıncılık, İstanbul, 2022, sf. 193-200

[10] Hüseyin Nihal ATSIZ, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi

[11] Uğur Utkan, “Türkler Sömürgeci Miydi? Türk Hükümdarları Zalim Miydi?” Tartışmaları Üzerine Tarihî Bir Değerlendirme, Global Bakış, 27 Kasım 2025, https://globalbakis.com/kose-yazilari/turkler_somurgeci_miydi_turk_hukumdarlari_zalim_miydi_tartismalari_uzerine_tarih_bir_degerlendirme-180031, erişim tarihi: 16.04.2026

[12] Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi Selçuklular ve Anadolu Beylikleri, c. I, Hayat Yayınları, İstanbul, 1967, sf. 257

[13] Hüseyin Nihal ATSIZ, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi

[14] Uğur Utkan, ‘‘Türkler Sömürgeci Miydi? Türk Hükümdarları Zalim Miydi?’’ Tartışmaları Üzerine Tarihî Bir Değerlendirme, Global Bakış, 27 Kasım 2025, https://globalbakis.com/kose-yazilari/turkler_somurgeci_miydi_turk_hukumdarlari_zalim_miydi_tartismalari_uzerine_tarih_bir_degerlendirme-180031, erişim tarihi: 16.04.2026

[15] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II. Orta Çağ, Say Yayınları, İstanbul, Ocak 1986, sf. 377-383

[16] Uğur Utkan, ‘‘Türkler Sömürgeci Miydi? Türk Hükümdarları Zalim Miydi?’’ Tartışmaları Üzerine Tarihî Bir Değerlendirme, Global Bakış, 27 Kasım 2025, https://globalbakis.com/kose-yazilari/turkler_somurgeci_miydi_turk_hukumdarlari_zalim_miydi_tartismalari_uzerine_tarih_bir_degerlendirme-180031, erişim tarihi: 16.04.2026

[17] George Vernadsky, Moğollar ve Ruslar, çev. Eşref Bengi Özbilen, Selenge Yayınları, İstanbul, 2007, sf. 17 vd.

[18] Mert Köroğlu, Cengiz Oğulları’nda Askeri Teşkilat, Aksaray Üniversitesi Genç Kalemler Tarih, Düşünce ve Kültür Dergisi, Aksaray, 2017, yıl 3, sayı 4, sf. 60

[19] bkz. Namiq Musalı, Feth Ali Şah Kaçar’ın Çağatay Türkçesiyle Yazılmış Bir Yarlığı Üzerine, Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, Yaz 2019, 14/1: sf. 83-109

[20] Mustafa Orhan Acu, Türk-Moğol İmparatoru: Cengiz Han (Son), Strasam, 17 Haziran 2022, https://strasam.org/tarih/turk-tarihi/turk-mogol-imparatoru-cengiz-han-son-896, erişim tarihi: erişim tarihi: 03.04.2026

[21] Uğur Utkan, Türklerin Kabileden Uygarlığa Geçiş Süreci Olan Devletleşmede Og ve Or/Ur’dan Ogur’a Türkçe’nin Perde Gerisindeki Rolü, Kırmızılar, 13 Nisan 2026, https://www.kirmizilar.com/turklerin-kabileden-uygarliga-gecis-sureci-olan-devletlesmede-og-ve-or-urdan-ogura-turkcenin-perde-gerisindeki-rolu/, erişim tarihi: 18.04.2026

[22] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 132

[23] Uğur Utkan, ‘‘Türkler Sömürgeci Miydi? Türk Hükümdarları Zalim Miydi?’’ Tartışmaları Üzerine Tarihî Bir Değerlendirme, Global Bakış, 27 Kasım 2025, https://globalbakis.com/kose-yazilari/turkler_somurgeci_miydi_turk_hukumdarlari_zalim_miydi_tartismalari_uzerine_tarih_bir_degerlendirme-180031, erişim tarihi: 16.04.2026

[24] Tahsin Ünal, Türkler Nasıl Müslüman Oldular?, İslam Medeniyeti Dergisi, 15 Eylül 1968, sf. 29

[25] Uğur Utkan, ‘‘Türkler Sömürgeci Miydi? Türk Hükümdarları Zalim Miydi?’’ Tartışmaları Üzerine Tarihî Bir Değerlendirme, Global Bakış, 27 Kasım 2025, https://globalbakis.com/kose-yazilari/turkler_somurgeci_miydi_turk_hukumdarlari_zalim_miydi_tartismalari_uzerine_tarih_bir_degerlendirme-180031, erişim tarihi: 16.04.2026

[26] Konu ile ilgili bkz. Vefa Baha Karatay, Mehmetçik ve Anzaklar. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1987; Nigel ve Peter Hart Steel, Gelibolu: Yenilginin Destanı, çev. Mehmet Harmancı, Sabah Kitapları, İstanbul, 1996; Mete Tunçoku, Anzakların Kaleminden Mehmetçik, TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları, Ankara, 2005

[27] Uğur Utkan, ‘‘Türkler Sömürgeci Miydi? Türk Hükümdarları Zalim Miydi?’’ Tartışmaları Üzerine Tarihî Bir Değerlendirme, Global Bakış, 27 Kasım 2025, https://globalbakis.com/kose-yazilari/turkler_somurgeci_miydi_turk_hukumdarlari_zalim_miydi_tartismalari_uzerine_tarih_bir_degerlendirme-180031, erişim tarihi: 16.04.2026

[28] Hüseyin Nihal ATSIZ, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi

[29] Ardan Zentürk, Irak’ı parçalayan Barzani değil, Nuri el-Maliki’dir…, Star Gazetesi, 28 Eylül 2017, https://www.star.com.tr/yazar/iraki-parcalayan-barzani-degil-nuri-elmalikidir-yazi-1259112/, erişim tarihi: 16.04.2026

[30] Ardan Zentürk, Irak’ı parçalayan Barzani değil, Nuri el-Maliki’dir…, Star Gazetesi, 28 Eylül 2017, https://www.star.com.tr/yazar/iraki-parcalayan-barzani-degil-nuri-elmalikidir-yazi-1259112/, erişim tarihi: 16.04.2026

[31] Uğur Utkan, Haçlı Seferleri ve Cihat Gerçekten Din İçin mi Yapıldı Yoksa Bir Sınıf/Zümre Mücadeleleri miydi?, Haber Poligon, 28 Ekim 2025, https://www.haberpoligon.com/yazar/ugur-utkan/hacli-seferleri-ve-cihat-gercekten-din-icin-mi-yapildi-yoksa-bir-sinifzumre-mucadeleleri-miydi-155-kose-yazisi, erişim tarihi: 16.04.2026

[32] Ardan Zentürk, Irak’ı parçalayan Barzani değil, Nuri el-Maliki’dir…, Star Gazetesi, 28 Eylül 2017, https://www.star.com.tr/yazar/iraki-parcalayan-barzani-degil-nuri-elmalikidir-yazi-1259112/, erişim tarihi: 16.04.2026

[33] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 27

[34] Álvaro Galmés de Fuentes, Los Moriscos (Desde su Sameada al Arte Aljamiado), Real Academia de la Historia, Madrid, 1993, sf. 115; Şenol Yıldız, “Arap Alfabesi ile Yazılan ve 17. Yüzyıla Kadar Endülüs Müslümanları Tarafından Kullanılan Aljamia”, Uluslararası Endülüs Akademik Araştırmalar Dergisi, 2021

[35] Nuria de Castilla, “Uses and Written Practices in Aljamiado Manuscripts”, SICLE – ERC Project, 2019, sf. 117-125; Şenol Yıldız, “Arap Alfabesi ile Yazılan ve 17. Yüzyıla Kadar Endülüs Müslümanları Tarafından Kullanılan Aljamia”, Uluslararası Endülüs Akademik Araştırmalar Dergisi, 2021

[36] Uğur Utkan, ‘‘Türkler Sömürgeci Miydi? Türk Hükümdarları Zalim Miydi?’’ Tartışmaları Üzerine Tarihî Bir Değerlendirme, Global Bakış, 27 Kasım 2025, https://globalbakis.com/kose-yazilari/turkler_somurgeci_miydi_turk_hukumdarlari_zalim_miydi_tartismalari_uzerine_tarih_bir_degerlendirme-180031, erişim tarihi: 16.04.2026

[37] Türk-Moğol ve Türk-İslam devletlerinin idari yapıları, uyguladıkları hukuk (Yasa/Şeriat/Örf) ve fethettikleri bölgelerdeki adaletli yönetimleri hakkında detaylı bilgi için sırasıyla bkz: John Boyle, David Morgan, Moğollar: Tarih, Kültür, Folklor, çev. Çağrı Cihan Atmaca, Pinhan Yayınları, İstanbul, 2024; İsmail Aka, Timur ve Devleti, TTK Yayınları, Ankara, 1991; Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, TTK Yayınları, Ankara, 1989; Bertold Spuler, İran Moğolları, çev. Cemal Köprülü, TTK Yayınları, Ankara, 1987 ve Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ, Kronik Kitap, İstanbul, 2019

[38] Uğur Utkan, ‘‘Türkler Sömürgeci Miydi? Türk Hükümdarları Zalim Miydi?’’ Tartışmaları Üzerine Tarihî Bir Değerlendirme, Global Bakış, 27 Kasım 2025, https://globalbakis.com/kose-yazilari/turkler_somurgeci_miydi_turk_hukumdarlari_zalim_miydi_tartismalari_uzerine_tarih_bir_degerlendirme-180031, erişim tarihi: 16.04.2026

Yazar
Uğur UTKAN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen