Medeniyet Ekseninde Şehir Teorisi (2009-2015)

Tam boy görmek için tıklayın.

2009-2015 aralığında “medeniyet” eksenli düşünce üretmeye yöneldiğimden bahsetmiştim. Bu dönemde yayımladığım on iki kitabımda hem İslâmcılık düşüncesini eleştirdim hem de “şehir” teorisi kurmaya çalıştım. Kent-Şehir; Uygarlık-Medeniyet kavramlarını birbirinden tefrik ederken referansım Fârâbî idi. Fârâbî, şehri peygamberin kurduğunu ifade ediyor, şehir sakinlerinin “fazıl toplum” olarak yaşamasını “medeniyet” olarak tanımlıyor; fazıl toplumdan sapmış toplum çeşitlerini ise “batıl toplum” olarak kategorize ediyordu. Batıl toplumları dört ana kategoride tasnif ediyordu: a) Cahil Toplum (el-Medinetü’l-Câhiliyye), b) Fasık Toplum (el-Medinetü’l-Fâsika), c) Değişmiş (Mübeddele/Tebdile Uğramış) Toplum, d) Medînetü’l-Dâlle (Sapkın Şehir). Fârâbî’nin bu “fazıl medine-batıl toplum” ayrıştırmasını modern toplumlar için uygulayabileceğimi düşündüm ve böylece “kent, şehir olmadığı gibi; uygarlık da medeniyet değildir” mottosunu metinlerimde kullanmaya başladım. İlk başlarda bu ayrıştırmaya itiraz eden pek çok aydınla muhatap olmuştum. Onlar Medine şehir devletinin bile Yunan şehirlerinden farklı olmadığını, Fârâbî’nin zaten Platon-Aristoteles’in düşüncelerini sentezlediğini ve fikirlerinin kaynağının antik toplum olduğunu ileri sürüyordu. Fakat benim için Fârâbî’yi farklı kılan husus, onun ilk şehirlerin peygamberle kurulmuş olduğunu kabul etmesiydi. Ayrıca Fârâbî, İbn Haldun’dan farklı olarak şehirlerin çadırlardan da oluşabileceğini ifade ederek İslâmcıların, Milliyetçilerin, Sosyalistlerin ve Modernleşmecilerin “ilerleme”, “terakki” kavramlarına bağlanmış kabullerine itiraz edebileceğim bir teorik alan açıyordu. Fârâbî, toplumu “aile”den başlattığından, onun bu fikri de kendi düşünsel duruşum açısından bana büyük imkân sağlıyordu. İslâm fıkhına göre “Cuma kılınan, Pazar kurulan” yere “şehir” deniyordu. Bir beldenin şehir olabilmesi için ise orada “kadı” bulunması şarttı. “Medine” kavramının “mahkeme yeri” anlamına geldiğine dair bilgiye de vakıf olduğumdan “şehir-medeniyet” teorim, “Azgelişmişlik Üstünlüktür” (1996) ve “Ahlâk Ayaklanması” (1999) kitaplarımla büyük bir uyum içerisindeydi. Ayrıca “fütüvvet” merkezli çalışmalarım nedeniyle Alevî literatürü de okuduğumdan ailelerden oluşan toplumsallaşma (musâhiplik) hakkında edindiğim bilgileri de Fârâbî’nin modeli ekseninde yorumlayabiliyordum. Alevî literatürdeki “Rıza Şehri” anlayışı, Fârâbî’nin “Fazıl Şehir” tasavvurundaki sınıfsız, sömürüsüz, sulh toplumsallığına birebir uyuyordu.  Kavram setimi oluşturup yeni kitaplar yayımladıkça “kent-şehir; uygarlık-medeniyet” dikotomisine dayanan görüşlerim başka yazarlar tarafından da kullanılmaya başlandı. “Kenti Durduran Şehir” (2013) kitabımı okuyan bir yazar, sonradan hazırladığı Yüksek Lisans Tezi’nde (YLT) adıma da kitabıma da atıfta bulunmayarak büyük bir “kadirşinaslık” (?) göstermişti. Yazarlık hayatımda bu tür “intihal” olaylarına defalarca maruz kalmış olsam da onlara bir cevap vermedim. Çünkü bu yazarlar “kent-şehir” ayrımı yaparken bütüncül bir düşünceden hareket etmiyorlardı. Örneğin (YLT)’ni sunan yazar, akademik metninde şehri “geleneksel toplumsallık” olarak görüyor, kenti ise “modern” olanla tanımlıyordu. Bu ise onun Yahya Kemal-Ahmet Hamdi Tanpınar çizgisinde bir şehir düşüncesi imal etmesinin yansımasıydı. Oysa benim Fârâbî’ye intisabım, “süreklilik içinde değişim, değişim içinde süreklilik” (muhafazakârlık) tasavvuruna izin vermemekteydi.

2009-2015 aralığındaki metinlerimde Batı kentinin niçin şehir=medeniyet olmadığı hakkında da epey düşünce ürettim. Zira Weber’in kentinde de Mahkeme, Pazar, Egemen İktidar (Muktedir), Belediye Hizmetleri bulunmaktaydı. Fakat Weber’in kenti (daha önce de Platon ve Aristoteles’in kentleri) sınıflı ve köleci toplum modelliyordu. Mekân, Rousseau’nun da gösterdiği üzere “çitlenmiş” ve mülkiyetle eşitsizlik ortaya çıkmıştı. Bu dönemde henüz İbn Haldun eleştirisini sistematik olarak gerçekleştirmeye yönelmemiştim. Fakat İbn Haldun’un düşüncesindeki bedevî kavimlerin birbirlerinin toprağını ele geçirmeye yönelik “kaderci” yaklaşımı benimsemediğim ortada idi. İbn Haldun, güçlü asabiyetlerin zayıf asabiyetlerle savaşıp onların topraklarını elde ederek mülk (devlet) kurduklarını ve bu devletin meşru olduğunu (Sünnetullah kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini) iddia ediyordu. Ayrıca İbn Haldun, kentleri taş binalardan oluşmuş mekânsallık şeklinde tanımlayarak “fazıl toplum” idealine kökten karşı çıkıyordu. İbn Haldun’daki bu düşünsel damarın Haussmann’ın veya Le Corbusier’in kentin planlanması konusunda ortaya koyduklarında hortladığını düşünmeye başladım. Haussmann, Paris’i planlamak ve yenilemek için yıkımlara başlamış, 350 bin yoksulu yerinden edip, banliyölere sürmüştü. Kentin yenilenmesi kiraları artırmış, insanları mülksüzleştirmişti. İbn Haldun’un “hadârî umran” teorisi “kentsel bedeviliği” hesap etmediği için bana tutarsız geliyordu. Zira İbn Haldun’a göre “kent” denilen toplumsal yapıda insanlar yüksek katlı taş binalarda ikamet etmekteydi. Oysa Haussmann’ın kent planlaması yoksulları teneke evlerde yaşamaya itmişti. Bu ise bir bedevilik türüydü. İbn Haldun, bedevîliği ziraat ve hayvancılıkla ilişkisi kopmamış, zarurî ihtiyaçlarını karşılayacak kadar üretim yapabilen, etnik asabiyetçilikle çevresindeki başka asabiyetlere karşı sürekli savaş halinde bir toplumsallık olarak görüyordu. Bana göre banliyölerdeki “teneke evler” bu yaşamı kente çağırıyordu. Banliyölerde etnik benzeşme bulmak imkânsızdı. Zira Paris, sürekli farklı bölgelerden göç alıyor ve onlar da birbiriyle güç savaşı vermeye mecbur kalıyordu.

Kentleşme sürecine dair eleştirilerim giderek yükseliyordu. Arka arkaya kitaplar yayımlamaya başlamıştım. 2015’te kent-şehir temalı kitap ve makale yazımına son verdim. Söylenebilecek her şeyi söylemiştim. Ayrıca Türkçü literatürü okumaya başladığımdan, eski Türklerin çadırlı oba sisteminin İslâm fıkhının temellendirdiği “şehir” tasavvuruyla örtüştüğü kanaatine varmıştım. Metinlerim İslâm fıkhına atıf yaptığından “İslâm sosyolojisi” disiplini içinde değerlendiriliyor, muhataplarım yazdıklarıma itiraz edemiyordu. Örneğin “Bir beldede en yüksek bina, o beldedeki Ulu Cami’nin yüksekliğini aşamaz” dediğimde, eski şehir yapılanmalarını gözleyen akademisyenler ve aydınlar bu tespitin doğruluğunu teslim ediyordu. “Hz. Âdem, Kâbe’yi inşa ettiği için insanlığın ilk mimarıdır” diyordum. Bu cümleme de itiraz gelmiyor ve hatta bu tür mottolarım bazı mimar “yazarlar” tarafından kullanılıyordu.

Alevî literatür içinde yer alan pek çok fütüvvetnâmeye ulaşmıştım. Fütüvvetnâmelerde insanlık tarihi Hz. Âdem’den başlatılıyor, Hz. Ali’ye (599-661) ve Cafer es-Sadık’a (702-765) getiriliyordu. Fütüvveti Kur’an’daki Hz. İbrahim, Ashab-ı Kehf, Hz. Yusuf kıssaları ile ilişkilendirerek okumakta idim. Türkiye’de ise “fütüvvet” hakkındaki yaklaşımlar, onu “tasavvuftaki fütüvvet” muhtevasıyla okumaya meyyaldi. Fütüvvetnâme okumalarımın (bugünden bakılırsa) beni “nübüvvet tarihi ekseninde Türklük” anlayışına hazırladığını söyleyebilirim. Fakat daha önce yapmam gereken bazı çalışmalar vardı: “Milli Görüş ile Altı Ders” (2016); “Umrandan Medeniyete” (2016); “Kul Hakları” (2017); “Havva’nın Evsiz Kızları” (2017); “Türk’ün Kanadı At” (2018) kitaplarımı yayımladım. Artık “Hanif Türk” (2019) kitabıma hazırdım.

Yazar
Lütfi BERGEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen