Hikaye

Suzan ÇATALOLUK 

Çok yorgundu, hatta ölesiye yorgundu…

Ayaklar vücudunu zorla sürüklüyordu. “Eve hayırlısıyla bir ulaşabilsem, bir uyusam, ah bir uyusam.  Ama nerede, ah, nerede!” diye düşündü.  Gözünün önünde canlanan yumuşacık yorgan hayalini hemen kovdu.

Artık hayal etmemeye, yaşanması gereken ne ise o zamanı bitirip gitmeye başlayalı kaç yıl olduğunu hatırlamıyordu. Yorgunluğu da unutmaya gayret etmişti yıllardır. Ama artık vücudu ara ara isyan ediyor, kendini dinlemiyordu.

“Aman,” dedi kendi kendine, dinlemezse dinlemesin. Sonuç belli değil mi?”

Adımlarını hızlandırmaya çalıştı.  Işıl ışıl caddenin başındaki otobüs durağına ulaşmak için daha çok yolu vardı. Karşıya geçmek için yer altı geçidine yürüyüp merdivenlerin başına gelmişti ki o sokak çalgıcılarını gördü. Farkında olmadan ona baktı.

Uzun saçlı, kirli sakallı iki delikanlı yere serdikleri kilimin üstüne oturmuşlar, hazırlık yapıyorlardı. Daha zayıf olan kemanını çenesinin altına sıkıştırdı.  Diğeri kucağındaki sazını ayarladı, başıyla işaret etti ve tezene tellerin üzerinde gezinmeye başladı.

Bütün yorgunluğuna rağmen her şeyi unutup kalakaldı yerinde. Öylece, dimdik ayakta ve kaskatı… Ama bu hali ancak bir dakika sürdü. Büyük bir hüzünle eskilere gitti. Ağır bir acı dalgası beynini yaktı adeta. Ellerini yüzüne götürdü farkında olmadan. Farkında olmadan birkaç adım attı ve iki çalgıcının yanına gitti. Ayakta kalmaya gücü yetmedi artık. Yavaşça dizleri büküldü. Yere çöktü, sırtını duvara verip basamağa oturdu. Başının ellerinin arasına alıp eskilere daldı gitti.

Keman acılarını coşturdu, tezene sazın tellerine değil de yüreğine vurdu sanki ve bir el uzanıp en gizli sırrını sakladığı, üstüne bin bir kilit vurduğu gönül odasının kapısını birden açıverdi de yıllarca unutmak için uğraştığı o gerçekle aniden karşılaştı.

Keman inleyerek sanki “ne olur bana git deme,” diyordu, “sensizlikten korkuyorum, sonrasında yaşayamamaktan, sensiz ölmekten korkuyorum.”

Keman unutmak istediği yılları, o yılların ağır yükünü şimdi yüreğini kanatarak kendisine hatırlatıyordu.

Kalkamadı yerinden.  Gözlerini yumdu ve o dertli sazla zamanı unuttu. Keman inlemeyi kesene, saz susana kadar o eski yıllara savruldu.  O anları yaşamaya başladı:

“-Kızım, şu vitrin camını da sil. Ayakkabılara yaş bezi değdirme.”

“-Tamam amca. Yazıhane tozunu yarın alsam olur mu? Ödevlerimi yetiştireceğim.”

Elinde yaş toz bezi ile vitrinin camının silen gencecik bir kız vardı şimdi gözlerinin önünde, karşıda da o kara gözlü delikanlı. Galiba caddenin öte tarafındaki o kocaman mağazada çalışanlardan biriydi.  

Gencecik kız da kara gözlüydü. Ama bu gözler çok güzeldi. Sadece gözleri mi güzeldi? Ufak tefek sayılırdı ama peri kızı gibiydi, durgun akan derelerin, derin suların üstündeki nilüferler gibiydi.

Birkaç ay evvel ayakkabı dükkânına temizliğe giden annesi hastalanınca onu göndermişti. Kızmıştı içten içe. Ama karşıdaki devasa mobilya mağazasındaki delikanlı dükkâna para bozdurmak için gelip de gözleri buluşunca bütün dünyası o olmuştu.

Her baktığı yerde delikanlının kara gözleri vardı sanki. Kitaplarını açınca satır aralarında bile onu görüyordu.  Okuduğu her cümle onu anlatıyordu. Ders çalışmaya uğraşıyordu ama dalıp gidiyor, onunla yan yana yürümeyi, yeşil çayırlarda çocuklar gibi onun etrafında dönmeyi, yağmur altında ıslanıp bir saçak altına sığınıp ona gülümsemeyi hayal ediyordu. Ne yaparsa yapsın gözlerinin önünden onu kovamıyordu.

İşte yine karşısındaydı. Ona bakıp gülümsüyordu. Göz göze gelince utanıp başını yere eğdi. Kalbi deli gibi atmaya başladı. Yüzünü ateş bastı yine.

Delikanlının caddeyi geçip yanına doğru yürüdüğünü görünce daha da heyecanlandı. Öyle ki fırça elinden kaydı. Az daha içi sabunlu su dolu kovayı da devirecekti.

Hızlı adımlarla caddeyi geçen genç vitrinin önünde yavaşladı. Ona dikkatle baktı, gülümsedi. Ardından cam kapıyı yavaşça itti. İçeri girdi.

Dükkân sahibi bu gelişi gergin bir yüz ifadesi ile seyretti.  Yanına gelen delikanlıya daha o ağzını açmadan söylendi:

“-Bu defa bozuk para yok. Babanın da bozuk paraya ihtiyacı yok.  Sana lazım galiba. Az ileride bilet satan büfeye git.”

Delikanlı oralı olmadı, geri döndü. Kapıdan çıkarken yine gülümsedi. Bakımlı hali pek hoştu.

Öylece kalakaldı. Caddeyi geçip o büyük mağazaya girişini dalgın dalgın seyrederken dükkân sahibinin sesi ile kendine geldi:

“-Kızım, sen lisede okuyordun değil mi? Şimdi beni iyi dinle. Böyle haylazlardan insana hayır gelmez. Hele senin gibilere hiçbir yararı olmaz. Annene söyle bundan sonra seni göndermesin. Kendi gelsin. Unutma, annene söyle. Haydi, işini bir an evvel bitir. Git, dersine çalış.”

Ardından onun utancından kıpkırmızı kesildiğini görünce iyice sinirlendi:

“-Hey Allah’ım sen bilirsin! Anlaşıldı! Haydi, kızarmayı bırak, işini bitir. İlla başını belâya sokacak. Dert arıyor bu zavallıcık!”

Söylene söylene uzaklaştı yanından yaşlı adam.

Alelacele bitirdi işini. Utanç, hırs ve acıma, aşağılanma duyguları durmadan yer değiştiriyordu beyninin bir yerlerinde. Kendine çok acıyordu. Niye insanlar bu kadar acımasızdı. Şu delikanlı kendine baktı diye hemen neden suçlanıyordu ki?

Hemen üstündeki siyah iş gömleğini çıkardı. Sırt çantasını kaptı. Adamın uzattığı parayı aceleyle okul formasının içine sokup yola koyuldu.

Deli hızıyla otobüs durağına gidiyordu ki yanına yanaşan o güzel arabayı ve içindekini gördü. Kalbi yine deli gibi çarpmaya başladı.

Güzel araba biraz hızlanıp ileride durdu. İçinden kara gözlü delikanlı indi. Ona doğru birkaç adım attı. Gülümseyerek konuştu:

“-Merhaba. Çok yorgun olmalısın. Okul çıkışı buraya koştun galiba. Şimdi otobüs bekleme istersen. Bırakayım seni.”

Hemen kıpkırmızı kesildi. Heyecandan adım atacak hali kalmadı, aklı karıştı. Kekeleyerek cevap verdi:

“-Ama ben seni tanımıyorum ki. Annem…”

Delikanlının sesi şarkı söyler gibiydi. Onun sözünü kesti:

“-Annen dedi ki yabancıların arabasına binme. Ama sen beni tanıyorsun. Karşı mağazada…”

Bu defa delikanlının sözünü kesen oydu:

“-Biliyorum. Karşı mağazada çalışıyorsun.”

Delikanlının yüzünden çok kısa süren büyük bir şaşkınlık geçti. Ama toparladı kendini:

“-Ha! Evet, karşı mağazadayım. Bizim patronla senin patron çocukluk arkadaşıymış. Benimki beni çok sever. Ama senin patron beni çok haylaz bulur.”

Sonra kızın yüzüne dikkatle baktı:

“-Bak, artık dost olduk. Haydi, sokaklarda üşüme. Hava da kararacak az sonra. Söz, seni iki sokak ötede bırakırım.”

Hayatında ilk defa hususi arabaya bindi o gün. Binmek de denebilir miydi acaba. Sürücünün yanındaki koltuğa ürkek ceylanlar gibi sıkıştı.

Delikanlı havadan sudan bahsediyor, onu rahatlatmaya çalışıyordu. Ama o güzel arabada olmaktan dolayı çok şaşkındı. Biraz sonra dayanamayıp sordu:

“-Ağabey, bu araba mağazanın sahibinin mi? Nasıl verdi ki sana?”

Yine şaşıran delikanlı kendini toplamak için küçük bir kahkaha attı:

“-Hah ha, evet, patronun. Dedim ya, beni çok sever…”

Gerçekten de onu iki sokak ötede bıraktı. Karanlıkta kaybolan arabanın arkasından bakarken yaşadıklarına inanamıyor, yürürken ayakları birbirine dolanıyordu.

İki odalı, briketten yığma gecekondunun bahçesinden içeri girerken heyecanını belli etmemek için yollar düşünüyordu. Annesi çok sert, acımasız bir kadındı. En ufacık bir farklılık sezse onu ayağının altına alıverirdi. Babası sebze halinde iş bulduğu zaman üç kuruş kazanıyor, onu da kahvede harcayıp geliyordu. Bütün yük annesinin üstündeydi. Bazen aynı gün iki eve gittiği oluyordu. Yorulma nedir bilmeyen, deli gibi koşturan boylu poslu bir kadındı. Erkek kardeşi de gözbebeği…

Kapıyı açıp içeri girince hiçbir şey söylemeden cebinden çıkardığı parayı uzattı ona. Dükkân sahibinin sözlerini söyledi sonra.

Kadın dikkatle baktı onun yüzüne. Tek kaşı havaya kalktı. Sinirle konuştu:

“-Niye? Ne yaptın da adam öyle söyledi? Bir halt ettin ki seni istemiyor.”

Olanları hemen yeminlerle inkâr etti. Ama annesi o halini hiç sevmedi. Dişlerinin arasından yılan gibi tıslayarak konuştu:

“-Eğer bir şey duyayım, eğer ters bir şey yap, seni gebertirim seni. Babana bırakmam. Anladın mı beni. Çabuk üstünü değiştir. Sofrayı hazırla. O kahrolası baban yok. Kardeşin aç. Pilavın dibi tutmasın.  Git haydi.”

Ucuz kurtulduğunu düşünüp hemen işe koyuldu.

O gece yatakta çok farklı düşünceler içindeydi. Bu zindandan kurtuluyor, o delikanlı ile çayırlarda koşuşturuyor, küçük dünyasının olmayacak hayalleri birbirini kovalıyordu.

Ama… Birden düşünceleri durdu sanki. Dünya sustu, duygular sustu… Her şey dondu, bir ses hariç:

“-Teyze! Haydi kalk! Ekmeğimize mâni oluyorsun. Çalgıcı biziz, parayı sen topluyorsun. Kalk git evine, haydi!”

Sanki istemediği ve bir türlü bitemeyen kötü rüyadan zorla uyanıyordu. Silkindi, şaşkın şaşkın bakındı etrafa.

Saz susmuştu, kemanın telleri inlemiyordu artık. O hüzünlü ezgi bitmişti.

“-Haydi, dedi kemancı kızgın sesle. Sayemizde bugün de nafakanı topladın. Ama… Ama bizim ekmeğimize artık engel olma.”

Hayretle gördü ki gelip geçenler çantasının yanına bozuk paralar atıp gidiyorlardı. O paraları hemen topladı. Saz çalan delikanlının önündeki para kabına koydu yavaşça. Dönüp merdivenlerden inmeye başladı.

Dışarıda yağmur vardı. Onun gönlünde başlayan hüzün yağmurları kendini dinlemiyordu ve artık gözlerinden süzülüp çenesinden aşağı akıyordu.

Sarsak adımlarla yürümeye gayret ederken o masum kahkahayı duydu. İleride gencecik bir kız bir delikanlının etrafında neşeyle yürüyor, küçük kahkahalar atıp diyordu ki:

“-Olmaz! Hiç olmaz. Ben su üstündeki nilüferleri severim, ondan isterim!”

Yine her şey ve elbette zaman dalgalandı, kaydı, başka yerlere ve vakte kaçıverdi.  Gözlerinin önünde bu defa canlanan o delikanlının etrafında neşeyle yürüyen kendi görüntüsü idi. Dalgın dalgın seyretmeye başladı:

Güzel bir bahar günüydü. Bugün de evden “okula gidiyorum” diye çıkmıştı. Öğleden sonra okulun arka sokağında buluşmuşlardı. Şimdi şehrin dışındaki ormandaki piknik yerindeydiler.  Hemen yan tarafta akan derenin kenarları yeşilin değişik renklerinde yabani bitkilerle doluydu. Suyun üzerinde de iri iri nilüferler vardı.

Tahta banka oturmuşlar, sohbet ediyorlardı. Artık delikanlıya alışmıştı. Hayatında hiç yapamadığı ama yapmayı çok istediği sevimli şımarıklıkları da ara sıra yapıyordu:

“- Olmaz ama hiç olmaz! Ben şu nilüferlerden isterim.”

“- Ama ben sana kırmızı güller aldım. Benim hediyemi kabul etmeyecek misin?”

O gün de okula gitmemişti. Zaten bu delikanlı ile tanıştığından beri ondan başka hiçbir şeyin önemi yoktu. 

Okulun artık hiçbir manası kalmamıştı. Liseyi bitirse ne olacaktı ki? Zaten okumaya hiç mi hiç düşkünlüğü yoktu. Annesinin zorlaması ile bu zamana gelmiş, lise biri iki senede zor geçmişti. Nasıl olsa üniversiteyi kazanamayacaktı. Kazansa bile uzak şehirlere gidip ondan ayrı kalamazdı.  “Önüme altın dağlarını dizseler onun tırnağının ucuna değişmem. Dünyanın en iyi üniversitesinde ballı börekle okutmaya kalksalar ondan ayrılamam” diye düşünüp duruyordu.

Onunla bir bülbül yuvası ev hayal ediyordu. Gencecik bir anne olacak, onun kazandığı ile yetinecekti. Annesi gibi olmamaya kararlıydı. Daha evlilikten söz etmemişti âşık olduğu delikanlı ama hep mutfakta birlikte yemek yapmaktan, beraber aynı odada uyanmaktan söz ediyordu. Belli ki onu ürkütmek istemiyordu.

Patron ne iyi bir adamdı. O güzel arabayı hep veriyordu.

“-Yanıma gelsene, dedi delikanlı. “

“-Olmaz, dedi gülerek. Karşında oturmak daha iyi. Hem…”

Güldü karşısındaki:

“-Annen dedi ki “kimselerle gezme, sakın yalnız kalma.” Kocaman bir kadın oldun artık. Daha ne kadar anne sözü dinleyeceksin.”

“-Kadın değil, kocaman genç bir kız, diye düzeltti onun sözlerini. Annem çok akıllıdır. Ne yaptığımı hemen anlıyor. Buraya geldiğimi bir bilse kemiklerimi kırar.”

“-Canım, biz de söylemeyiz. Akıllı bir küçük hanımefendisin. Sezdirmezsin.”

Sonra derin bir nefes alıp yanaklarını şişirdi. Önemsiz bir soru sorar gibi kurdu o cümleyi:

“-Sahi, kaç yaşındasın sen?”

Yüreğini tatlı bir heyecan sarmıştı. Evlenme yaşına gelip gelmediğini soruyordu işte. Hemen okul çantasından kimliğini çıkardı, gösterdi. Heyecanla konuştu:

“-Tam iki ay sonra on sekiz yaşını bitiriyorum.”

Delikanlı mühimsemeyerek aldı, inceledi birkaç dakika. Sonra verdi. Yine güldü:

“-A! Hakikaten! Artık reşit bir genç kız oluyorsun.”

Sonra uzandı o kara gözlü, yanaklarına düşen bukleleri kulağının arkasına yerleştirmek istedi. Ama şiddetli bir irkilme geri çekti başını.  İradesi dışında kaşları çatıldı. Sıkıntılı bir heyecanla başını yere eğip lülelerini kulaklarının arkasına sıkıştırdı.

Delikanlı gülmeye başladı:

“-Ne oldu şimdi? Yemem korkma! Ha ha! Hemen kızarmaya başlayacaksın, bak, demedim mi?”

Tam o sırada işte o keman sesini duydu, hayatı boyu unutamayacağı o ezgi başladı... Yan masada genç bir adam keman çalmaya başladı.

Az sonra gözlerini kapattı, daldı gitti o genç adam. Yay tellerde gezinirken ses su gibi akıyordu sanki. Karşısında çok güzel sarışın bir kadın vardı. Gülümsüyordu ama farkında değildi. Gözleri o genç adamda takılmış kalmıştı.  Bir eli havadaydı. O el sanki bir incecik tüydü de bir o tarafa bir bu tarafa uçup duruyordu.

Hiç farkında değildi ama ilk defa duyduğu canlı keman sesi, o kibar giyimli keman çalan adam ve o beyaz elbiseli zarif ve güzel genç kadın kendisini oradan aldı, pek değişik hayallere götürdü: Kendisine özel olarak dikilen gelinlik giymişti. Yanında kara gözlüsü vardı. O kemanın çaldığı ezgi düğünün müziği idi.  Güzel, süslü merdivenlerden iniyorlardı. Aşağıdaki büyük salonu çok kalabalıktı. Herkes onlara hayranlıkla bakıyor, alkışlıyordu.

“-Hey! Amma da daldın! Haydi bana dön, bana bak! Ben buradayım.”

Kara gözlüsünün sesiyle kendine geldiğinde çok utandı. Delikanlı onu daha da utandırdı:

“-Hayallere daldın galiba! Hayallerinde ben varsam gerçek olur, umarım.”

Başı önünde fısıldadı:

“-İnşAllah…”

O gün nasıl da mutluydu. Gencecik kalbi ilk aşkın heyecanıyla uçuşan kelebekler gibiydi. Bitmesini hiç istemediği zamanı çabucak bitiverdi.

Delikanlı yine iki sokak ötede bırakıverdi. İnerken elini tuttu aniden ve çok sıradan bir hareketmiş gibi avucuna küçük bir öpücük kondurdu. Ama kendisinin eli ayağı kesildi, sesi soluğu da. Heyecandan konuşamadı.

Araba uzaklaşırken öylece arkasından bakakaldı. Kendine geldiğinde geç kalmakta olduğunu anladı. Korkuyla bir koşu tutturdu.

Evden içeri girince kardeşi ile burun buruna geldi. Çocuk ona dik dik baktı. Sonra döndü, büyük bir gürültü ile kapıyı çarpıp yattıkları odaya girdi.

Küçük araya açılan diğer odaya girince annesini sandalyede oturur buldu. Kadın başını ellerinin arasına almış öylece duruyordu. Babası da yoktu.

Kadın onun yüzüne bakmadan yorgun bir sesle sordu:

“-Neredeydin bugün?”

Korkusunu bastırmaya çalışarak neredeyse fısıldadı:

“-Okuldaydım anne. Öğleden sonra Beden öğretmeni bizi voleybol çalıştırdı. O yüzden…”

Sözünü bitiremedi. Kadın hızla ayağa kalktı, karşısına dikildi. Gözlerinden ateş fışkırıyordu.  Tane tane konuştu buz gibi bir sesle:

“-Demek voleybol oynadınız, öyle mi?”

Büyük bir endişe baktı kadına. Yavaş bir sesle konuştu:

“-Evet, istersen Beden öğretmenime sor.”

“-Öyle mi, diye bağırdı kadın. Sorayım öyle mi? Gerek yok. Öğretmenin zaten söyledi!”

Ardından olanca gücüyle ve elinin tersiyle bir Osmanlı tokadı aşk etti annesi. Hiç beklemediği bu tokat öyle kuvvetliydi ki kafasını duvara çarptı, kendisini sersemletti, kulakları çınlamaya başladı.

Ama kadının hırsı dinmedi.  İki örgü halinde sırtından aşağı sarkan güzel saçlarından yakalayıp kafasını duvara çarptı, bir daha, bir daha. Bir yandan da deli gibi bağırıyordu:

“-Öğretmenin öyle mi? Öğretmenin bana telefon etti. Zengin bir piçin arabasına binip gitmişsin. Okulun arka sokağında görmüş seni. Kız, Allah belanı versin senin.  Kız, rezil! Aşüfte mi olacaksın sen ha? Sokakta senin gibi bir sürü güzel dolu. Hepsi aynı yolun yolcusu. Yemin olsun, seni gebertirim. Kız, fahişe olacağına mezarda ol. Allah’ın belası! Ellerin pisliğini temizleyerek seni okutmaya çalışıyorum.  Kendini ziyan etmek mi istiyorsun, de bana! O piçlerine meze mi olacaksın? Sürtük mü olacaksın ha????”

Canı çok yanıyordu. Ama annesinden ilk defa duyduğu o sözler canını daha da acıtmıştı.  Avazı çıktığı kadar bağırıp ağlamaya başlayınca bu bağırtılı ağlayış kadını daha da delirtti. Peş peşe attığı tokatların yanında sözleri daha da acıtıcı hale geldi:

“- Kes sesini! Kes! Rezil!  Madem sokaklarda gezip okuldan kaçıyorsun. Eh, sen istedin! Yarından itibaren evden dışarı adım atmayacaksın. Senin gibi aptalların neyine lise bitirmek, üniversiteye gitmek, yüksek mevkilere gelmek. Yok, yok! Anlaşıldı, yok!  Daha lise ikide sokaklarda gezmeye başlayan okul bitmeden başıma belalar getirir. Yok bitti, okul mokul yok!

Annesi anlayamadığı bir şekilde hıçkırdı, sustu birkaç dakika. Ulur gibi sesler çıkarıp kendisini deli bakışlarla süzdü. Sonra avazı çıktığı kadar bağırdı:

“-Oysa neler düşünmüştüm… Yok, bitti! Senin için kuracağım tek bir hayalim kalmadı artık! Gebermemen için kuru ekmek yiyeceksin. Yemek de yok! Sokaklarda onun bunun arabasıyla sürten kim bilir o arabanın içinde ne yaptı? Allah’ım! Aklıma mukayyet ol. Yemin billah doğrarım seni. Defol git, gözüm görmesin seni. Git yüzünü yıka. Yatağı yorganı kirletme. Defol!”

O zaman diline tuzlu tuzlu gelen şeyin kendi kanı olduğunu anladı. Perişan bir şekilde derme çatma banyoya gidip aynaya bakınca kendini tanıyamadı. O küçücük burnu şişmiş, morarmış, kocaman olmuştu. Şakağı kanıyordu.  Dudağı da yarılmış, sol göz kapağı morarmaya başlamıştı.  Alnında iri, mor bir fındık tanesi duruyordu. Üstü başı da kan içindeydi.

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ama annesinin neredeyse ulur gibi ağladığını duyunca iyice şaşırdı.  Duyguları birbirine karıştı, bir müddet ne yapacağını bilemeden göz yaşı döktü.

Sonra yüzünü yıkadı, akan kanını durdurmak için burnuna mendilini sokuşturup yatağına gitti.

O gece hayatının en zor gecelerinden biriydi. Başı şiddetle ağrıyor, annesinin çığlıkları kulağından gitmiyordu.

Tam o sırada başka bir çığlık daha duydu ve zamanı tekrar durdurdu: O gece durdu, annesinin yıllar evvel tokat attığı eli havada öylece kaldı, burnundan akan kan damlaları da öylece o zamanda, havada donuverdi. Bir el tuttu çekti kendini o çok acılı geceden… Şimdi duyduğu çığlık beyninde tekrarlanarak yankılanıyordu:

“-Hanım! Dikkat etsene! Allah’ım! Bu aptallar hep beni bulur! “

Şaşırarak bakındı etrafına. Yürüyen merdivenin sonuna gelmişti.  Bir saniye sonra ayağı takılıp düşecek, arkasındaki insanları da tehlikeye atacak halde duruyordu. Arkasındaki yaşlı kadın ona bağırıyordu.

Toparladı kendini.  Yavaş yavaş aptal ıslatan yağmura aldırmadan yürümeye başladı.

 İçi titriyordu. Evet, hava soğuktu. Ama bu iç titremesi başka bir soğuğun, yıllar evvel hayatına vuran, ruhunu buz kestiren soğuğun ta kendisiydi.

Farkında olmadan elinin tersiyle gözlerini sildi. İç çekti. “Nereden duydum şu lanet olası keman sesini,“ dedi kendi kendine. “Niye dinledim ki o sazı. Tam acım bitti derken… Akılsız başım.  Ne aptalmışım ne safmışım. Pencereden kaçıp buluşmuştum kaç sefer.  Anamdan yediğim dayaklar da cabasıydı. Üç ay daha dayansam lise son sınıfa geçecektim. Gerisi nasıl olsa gelirdi. Ama benim gözüm dünyayı görmüyordu.”

Sonra birden aklına gelen çok başka düşüncelerle kendini toparlamaya çalıştı. Söz vermişti kendine.  O deli gençlik günlerini, o büyük hataları hatırlamayacak, kendini sevdiklerine adayacak, o Tek Dosta sımsıkı sarılacaktı.

 Para istemeden ara ara evine gittiği o nineyle sohbetleri kendine yepyeni pencereler açmıştı. O yoldan güzel adımlarla yürüyordu uzun zamandır. Şimdi bu keman sesi de neyin nesiydi?

Ama beyninde durmaksızın tekrarlanan o keman sesiyle yıllardır unutmak istediği sahneler elinde olmadan, olamadan gözünün önünde canlanıverdi yine:

İşte… İşte sabahın körüydü ve annesi beş karış suratla kahvaltı hazırlıyordu. Evin tek kıymetlisi kardeşi yumurtasının rafadan yerine neden katı olduğunu sorup mızıldanıyordu.

Her gün temizliğe giden annesi kapı kilidini tam üç sefer değiştirmiş, her seferinde evden kaçtığı için onun ağzını burnunu kanatmış, gözünü şişirmişti. Ama anasının bilmediği bir şey vardı. O artık saç tokalarıyla kapı kilidi açmasını çoktan öğrenmişti.

Korkak adımlarla odadan çıkıp yavaşça mercimek kılıklı mutfağa gitti, kırık dökük, eski masanın kenarındaki perişan sandalyeye ilişti.

Yüzünde büyük bir bezginlik ifadesi olan annesi onun yüzüne bakmadan hırçın bir sesle konuştu:

“- Zıkkımlan şunları. Sonra da o elli gömleğin düğmelerini dik. Akşam gelip alacaklar. Muntazam olsun. Yoksa yersin dayağı.”

Tam o sırada kapı çalındı. Hırs içinde bardaklara çay koyan annesine ürkek ürkek bakınca yorgun kadın bağırdı:

“-Kalk, git kapıyı aç kör olasıca. Sağır mısın?”

Hemen yerinden fırladı. Gıcırdayan eski kapıyı açtı. Açtı ama ağzı bir karış açık, şaşkınlıkla bakakaldı karşısındakine.

Bir karış topuklu kahverengi süet çizmeleri, devetüyü renkli yumuşacık kabanı ve beresi, çok güzel atkısı ile karşısında pek süslü, orta yaslı bir kadın duruyordu.

Aşağıdan yukarıya süzdü onu kadın. Yüzünde çok mağrur bir ifade vardı. Aşağılayıcı bir sesle konuştu:

“-Sen şu ayakkabıcıya temizliğe gelen kız mısın?”

O sırada annesi de geldi yanlarına. Elbette o da çok şaşırdı. Kaşlarını çatarak konuştu:

“-Kimi aradın Hanımım? Yanlış geldin herhal?”

“-Hayır, dedi kadın küçümseyen yüz ifadesiyle. Doğru geldim.  Beyim senin adresini o yaşlı ayakkabıcıdan almış. Mağazalarımızdan biri ayakkabı dükkânının tam karşısında. Bugün acele temizlikçiye ihtiyacım var. Arabayla geldim. Hemen gelirsen iyi olacak.”

Şaşkınlıkla “bu da kim” diye düşündü. “Ayakkabıcı amcaya niye bizi sordu ki? Niye buraya geldi? Niye annem? “

Anasının yüzü de nedense allak bullak oldu, sapsarı kesildi üç beş saniye. Sonra kendini toparlayıp diklendi:

“-Hanımım, bu hafta doluyum. Kusura bakma. Başkasını bul.”

Kapatmak üzere eli kapıya gitti. Ama kadın oralı olmadı. Süslü deri eldivenli elini uzatıp tokmağı tuttu. Mağrur bir eda ile tane tane konuştu:

“-O zaman kızın gelsin. Sadece toz alacak. Dört misli gündelik veririm. Arabayla da geri gönderirim. Buradan binecek, burada inecek. Tam kapının önünde. Korkma başka bir yere gidemez.”

Annesi derin bir nefes aldı. Hüzünle başını yere eğip uzun süren bir zaman düşündü. Kadın gözlerini ona dikmiş keyifle seyrediyordu.

Sonra… Sonra, derin bir kederle kadına döndü annesi.  Beş on saniye baktı karşısındakinin gözlerine. O bakışta garip bir teslimiyet vardı:

“-Git, arabanda bekle. Kızı göndereyim, diye neredeyse fısıldadı. Ama parayı peşin isterim.”

Geniş, bir kindar gülümseme yayıldı kadının dudaklarına. Zevkle çantasından cüzdanını çıkardı. Saymadan aldığı kâğıt paraları uzattı anasına ve alaycı bir sesle konuştu:

“-Üstü kalsın. Fazla bekletme. Arabadayım. Öne, şoförümün yanına otursun.”

Cevap beklemeden döndü. Topuklarını tıkırdata tıkırdata uzaklaştı.

Anası sertçe kapıyı kapattı. Koluna yapışıp onu odaya sürükledi. Tir tir titriyordu. Birkaç sefer derin nefes aldı.

Şimdi şaşkınlıkla annesini seyrediyordu:

Kadın kendini boş bir çuval gibi yatağın üstüne attı. Başını ellerinin arasına alıp hıçkırıklarla ağladı birkaç dakika. Sonra uzandı, onu kolundan çok sert bir şekilde çekip yanına oturttu. Göz yaşları yanaklarından süzülürken gözlerine uzun uzun baktı.

O gözlerde kızgınlık yoktu. Büyük bir pişmanlık ve deryalar kadar engin keder vardı. Derin derin nefes alıp tane tane konuştu:

“-Ah benim akılsız, aptal kızım. Gelenin kim olduğunu anlamadın değil mi? Uğruna pencerelerden atlayıp buluştuğun o serserinin anası. Şimdi seni göndereceğim. O piç de oradadır. Belli ki seni oğluna rezil edecek. O da yetmeyecek, seni sana da rezil edecek. Şimdiye kadar bana inanmadın. Rezil ol, kafan da kırılsın, gönlün de. Git şimdi. O ahlâksız veletle seni geri gönderecek. O ahlâksız senin o kuş beynine girmeye çalışıp sana güzel sözler söyleyecek, aklını çalacak. Adım gibi biliyorum. Ama o palavraları dinlemeden önce o serseriye sor bakalım seninle evlenecek mi?”

Annesinin sözleri onu şaşkınlıktan serseme çevirdi. Kadının yüzüne bakakaldı.  Kelimeler ok gibi saplandı kalbine. Beyninde kötü yankılar gibi dolaştı.

İmkânı yoktu, olamazdı. O delikanlı o mağazada çalışan sıradan bir elemandı. Bu zengin kadının oğlu olması imkânsızdı. Sersemlemiş bir halde “bu anam da iyice delirdi,” düşündü. “Bana iyice düşman oldu. Neden mutlu olmamı istemiyor ki?”

Bir müddet sustu anacığı. Ardından başını yere eğdi. Fısıltıyla konuştu:

“- O züppe seni kokoş anasının evinin tozunu alırken görünce bakalım ne yapacak? Seninle evlenecek mi, gör bakalım. Ama Allah aşkına önce sen sor. O tatlı sözlere başlamadan evvel sen sor.  Sor, sor da boyunun ölçüsünü al! Kalk, defol git şimdi. Haydi, saçlarını yolmadan git!”

Annesinin bu sözlerinden sonra içini bir titreme, tuhaf bir korku sardı. Ya gerçekten doğru söylüyorsa?

Hemen giyindi. En güzel kazağını, çok beğenerek aldığı pantolonunu, giymeye kıyamadığı bağcıklı botlarını ve sevdiğinin hediye ettiği şalını, annesinin bayramlarda giydiği mantoyu…

Koşarak gitti. Arabayı görünce şaşırdı. En son model, ünlü markalardan biriydi. Sürücü inmedi. Küçümser tavırlarla onun binmesini bekledi.

Yarım saate yakın süren yolculukta süslü kadın onunla hiç konuşmadı.

Çok güzel olan bahçe kapısının açılmasıyla bu garip yolculuk bitti. Üç katlı konağın önünde durdular. Sürücü hemen fırladı, arka kapıyı açtı. Kadın indi. Onun yüzüne bile bakmadı. Adama hiddetle konuştu:

“-Gönder şunu bizim yaşlı cadıya.”

Arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Sürücü kendisine döndü:

“- Gel bakalım çokbilmiş, dedi yılışık bir sesle. Arka bahçenin kapısından, haydi.”

Biraz sonra kendi evleri kadar geniş olan alt kattaki zengin mutfağındaydı. Gerçekten de yaşlı bir kadın onu bekliyordu. Selamsız sabahsız konuştu:

“-Ay haspam! Bir de cicilerini giymiş aklı sıra. Küçük hanımefendi bayram ziyaretine mi geldi acaba? Ne emredersiniz, çay, kahve???”

Sandalyenin üstünde duran lacivert iş gömleğine fırlattı yüzüne.

“-Tak şunu o cicilerinin üstüne. Haydi, kap şu bezleri. Doğru salona. Önce camlardan başla. Hızlı çalış. Akşama kadar ancak bitirirsin. Dünya kadar iş var...”

Şaşkınlık içinde baktı yaşlı kadına. Kadın onu bir güzel azarlayıp hemen tembellikle suçladı. Sonunda dedi ki:

“-Öteki evlere benzetme burayı. Hanım çok titiz. Sen de aylak birine benziyorsun. Haydi üst kata. Gelip bakacağım. Eğer yalancıktan silersen tekrarlatırım, şimdiden söylemesi. Yürü! Yürü,  haydi.”

Büyük bir şaşkınlıkla yüzüne baktı kadının. Kendisini nasıl da aşağılıyordu.

Saniyeler süren şaşkınlıktan sonra deli bir hiddet beynini yaktı adeta. Bütün vücudunu ateşler bastı, kıpkırmızı kesildi. İçinden “buna hakkı yok,” diye geçirdi. “Kendini ne zannediyor bu cadı? Ben şimdi ona gününü gösteririm.”

Tam ağzını açacaktı ki kadın gözlerini dikti ona. Tepeden tırnağa süzdü:

“-Sakın, dedi sert bir sesle. Sakın konuşma. Hiddetini yut! Senin gibileri tanırım. Zengin çocukları seninle ancak gönül eğler. Tek lâf et, hanımımın annene verdiği paraları istemesini çok iyi bilirim ben. Haydi, haydi dedim!”

İşte o zaman şaşkınlığı ve hiddeti büyük bir acıya dönüştü. Biri kolundan tutup yüksek dağların tepesinden uçurumlara attı sanki ve kalbi de bedeni de sonsuz parçalara bölündü. Şüpheler sert ve büyük dalgalar gibi gelip yüreğini yaktı. Annesinin dedikleri doğru olabilir miydi?

Yüreğini yakan sonsuz ağlama isteği ile başını yere eğdi.

Ama kadın susmadı:

“-Yürü dedim! Ağlamayı gece yastığına sakla. Aklını başına al. Kap dedim şu kovayı. Fırla.”

Gerçeği kabullenemedi aklı. “Ama o başka,” diye düşündü. “Bunlar gibi değil. O beni seviyor. On sekiz yaşını soruyor hep. Evlenecek benimle.”

Lâkin içinde bir kurt dolanmaya, güzel duygularını hemen kemirmeye ve fitne tohumlarını serpmeye başladı.

Akşam kararırken yorgunluktan canı çıkmıştı. Ama o yaşlı kadın salonun pencerelerinden birini beğenmedi. Tekrar silmesini söyledi. Ter içinde tekrar silmeye başlamıştı ki süslü kadın geldi. Sırtında o güne kadar görmediği parlak, dantelli, çok güzel bir sabahlık vardı. Işıl ışıl taşlı terlikleri göz alıyordu. Ona hiç bakmadan altın varaklı kadife kanepeye oturdu.  Bacak bacak üstüne attı. Telefonuyla konuşmaya başladı:

“- Oğlum! Bir tanem, salona gel. “

Biraz sonra salona gireni görünce önce dondu kaldı. Başı döndü sonra, sendeledi. Annesi doğru söylemişti. Karşısında deli gibi âşık olduğu o kara gözlü delikanlı duruyordu.

Delikanlı onu görmezlikten gelip annesinin yanına gitti. Şapırtılı bir öpücük kondurdu yanağına. Yalancı iltifatları peş peşe dizdi:

“-Anneşko! Bu ne güzellik böyle. Beni ağabeyin sanacaklar!”

 Ağzı açık bir halde olanları seyrederken silme bezi elinden kovaya düşüp etrafa su sıçrattı. Tertemiz ettiği parkeleri ıslattı. Bir an ne yapacağını bilemedi.

Birkaç saniye tuhaf, anlayamadığı, kavrayamadığı duygularla boğuştu. Sonra beceriksizliğine ve şaşkınlığına çok kızdı. Bu kızgınlık onu daha da çok utandırdı. Şaşkın bir halde bezi almak için eğildiği sırada süslü kadının acımasız sesini duydu:

 “-Yeter, tamam! Ne olduysa oldu. Yarım yamalak bir şeyler yaptın, beceremedin. Bırak işi. Buraya gel!”

O an nefesi kesildi.  Boğulduğunu hissetti. Utanç ve eziklik hissiyle neredeyse kulaklarına kadar morardı. Yavaşça doğruldu. Bez ellerinden tekrar kayıp kovanın içine düştü. Ama farkında olmadı. Kendine yüz yıl kadar uzun gelen zamanda sarsak adımlarla anne oğula yanaştı. Başı yerde durdu.

Delikanlı onu görünce gülümsedi ve neşeyle konuştu:

 “- A! Sen miydin? Annem seni mi bulmuş?”

Beyni kaynamaya başladı. Dili tutulmuştu sanki. Sesi çıkmadı.

Kadın devam etti:

“-Götür şu beceriksizi evine. Çabuk gel. Geç kalma. Davete gideceğiz.  Ben odamda hazırlanacağım.  Yol maceranı anlatırsın artık anneşkona.”

Ardından onun yüzüne bile bakmadan döndü, merdivenlere doğru yürüdü.

O güzel konaktan çıkarken tir tir titriyordu. Delikanlı önden yürüyüp gitmiş, arabayı kapının önüne getirmişti.

Biraz sonra yola koyuldular. Delikanlı hiçbir şey olmamış gibi neşeyle sordu:

“-E, n’aber? Nasılsın? Ne zaman buluşuyoruz?”

Yine nefesinin kesildiğini hissetti. Nedense annesinin sözleri geldi aklına: “Git şimdi. O ahlâksız veletle seni geri gönderecek. O ahlâksız senin o kuş beynine girmeye çalışacak.  Yalancı bülbüller gibi ötecek, güzel sözler söyleyecek, aklını çalacak. Adım gibi biliyorum. Ama o palavraları dinlemeden önce o serseriye sor bakalım seninle evlenecek mi?”

Yutkundu.  “Bu soruyu sorduğumda ya ters bir cevap verirse… Ya onu kaybedersem?” diye düşündü. Bocaladı. Tekrar garip, tarif edemediği duygularla savruldu. Üç beş saniye öylece, heykel gibi kaldı.

Ama bu defa da yaşlı kadının sözleri kulaklarında çınladı: “Senin gibileri tanırım. Zengin çocukları seninle ancak gönül eğler. Tek lâf et, hanımımın annene verdiği paraları istemesini iyi bilirim ben.”

Bu kadar küçülmeyi, aşağılanmayı aklı kabul etmedi. Hemen gerçeği anlamalıydı. Derin bir nefes aldı, beklemeden sordu:

“- Sen… Sen benimle evlenecek misin?”

Büyük bir dikkatle yüzüne baktığı delikanlı büyük bir şaşkınlık yaşadı önce.   Sanki hayretle “hadsize bak!” diye düşünüyordu.   O deli gibi âşık olduğu, uğruna ne dayaklar yediği kara gözlüsü kısa bir müddet inanmaz bakışlarla kendisini seyretti. Elini başına götürüp saçlarını geriye itti ve dudaklarından o garip soru döküldü:

“-Ne? Ne? Ne dedin sen?”

Ardından kahkahalarla gülmeye başladı. O kadar çok gülüyordu ki arabayı kaydırıp yol kenarında durmak zorunda kaldı.

Kara gözlü delikanlının kahkahaları yüzüne şiddetli tokatlar gibi çarpmaya başladı. Canı yanıyor, ses çıkaramadan, hayretler içinde onun giderek çirkinleşen yüzüne bakıyordu.

Sonra birden deli bir öfke ile avaz avaz bağırmaya başladı:

“-Kes şu gülmeyi! Gülünç olan ne? Bir soru sordum!”

Birden kesildi kahkahalar. Delikanlının yüzü karardı. Kaşları çatıldı. Sesi yılan gibi tısladı:

“-Dur! Dur bir dakika! Sen hangi aptal hayalleri kurdun ki? Önce bana onu söyle!”

“-0 zaman benimle niye buluşuyordun, diye konuştu hırsla. Neden o güzel sözleri söyledin? Durmadan on sekiz yaşı niye sordun?”

Delikanlı inanmaz gözlerle onun yüzüne baktı. Ardından sırıttı:

“- Vay vay vay! O küçük dünyanda neler de kurmuşsun! Sen… Ben… Evlilik!  Vay vay vay! Ama… Ama sen de her şeyi çok ciddiye almışsın. Bu yaşta evlilik mi olur? O yaş meselesi tedbirdi. Anlarsın ya!”

İşte o an bir yanardağın içine attılar kendisini. Ne diyeceğini bilemedi. Göz yaşları da dinlemedi onu hıçkırıkları da. Derin bir iç çekişe yenik düşüp ağlamaya başladı.

Ama bu zavallı halini mantığı kabul etmedi. Saflığını yok eden bu hayduda ders vermeli, gururun kurtarmalıydı. Toparladı kendini. Ellerinin tersiyle gözyaşlarını sildi. Sırtını dikleştirdi, omuzlarını düzeltti.

Delikanlı da yılışık bir tavırla uzanıp elini tutmak istedi. Ama derhal elini çekti. Beş on saniye dışarıyı seyretti.  Sonra kara gözlüsüne döndü. Yavaş yavaş konuştu:

“-Bir daha yoluma çıkma. Arama, sorma! O baştan sona yalan çıkan lâflarını da ellerini de kendine sakla. Arabandan da inerdim ama anlaşmamız böyle.  Ananın sözünü dinle. Kapımın önüne kadar götür beni.”

Kapıda durduklarında yavaşça indi arabadan. Geriye bakmadı, bakamadı. Yavaş adımlarla geldi, yavaşça kapının tokmağına uzandı, yavaşça tıklattı. Kapıyı açan annesine tek bir söz söylemeden yavaşça yattığı o küçücük odaya gitti. Yavaşça kapıyı kapattı. Yavaşça yatağa uzandı sırtüstü. Öylece kaldı.

Tam bir hafta ateşler içinde, kendini bilemeden yattı. Bir ay tek kelime etmeden öylece zaman geçti.

Üç ay uyur gezer gibiydi. Deli gibi ev işi yaptı. Her gün evi sildi süpürdü. Çamaşır yıkadı, ütü yaptı. Annesinin eve getirdiği bir sürü gömleğe bir sürü düğme dikti.

“-Hanım! Çekil kenara! Ezileceksin!”

Sesle kendine geldi. O Ütü de çamaşır leğeni de bembeyaz çamaşırlar da gömlekler de düğmeler de o acı sahneler de bir anda uçtu gitti, kara gözlüsü de o deli kahkahalarıyla birlikte…

 Düşüncelere dalıp yolun ortasında yürümeye başladığını fark etti. Hemen kaldırıma çıktı.

Durağa da gelmişti.  Çok beklemedi. Otobüs geldi. Sürücü koltuğunun arkasında boş bir yer vardı. Hemen oturdu.

Yorgundu, çok yorgundu. Bu boş yer çok iyi gelmişti. Ama o üç ay hiç iyi gelmemişti. Anası da hiç anlamamıştı onu. Durmadan konuşuyor, suçlayıp duruyordu:

“-Allah’ın cezası! Kesin bir halt karıştırdın! Kız gebeysen başta söyle. Zaman geçmeden, konu komşu duymadan bir hal çaresine bakayım. Aptal sürtük!”

Birkaç ay sonra bir adam geldi eve. Genç bir adam. İnşaatlarda usta başı olduğunu anlatan anası onunla evlendireceğini, böylece namusunu temizleyeceğini söyledi hakaretler ederek.

Rüyada gibiydi. Otobüsün o koltuğunda yine o sahneleri seyretmeye başladı:

“-Sana anlatacaklarımın hepsi doğru. Hiç yalanım yok. Anamın dediğine bakma sen. Ama o haini çok sevdim ben. Ama o zamanlardı o sersem sevda. Şimdi içimde deli nefret var. Bunu bil. Benimle böyle evlen. Hep kalabalık yerlerde buluştum onunla. Yalnız kalmaktan çok korktum. Ama… Ellerimi tuttu. Birkaç sefer de sımsıkı sarıldı. Beş altı defa da yanaklarımdan öptü beni. Kirlendiysem bu kadar. Ama bunları bilmeni istiyorum.”

Bir eski çay bahçesinde oturuyordu. Karşısındaki annesinin bulduğu koca adayı vardı. Pek utangaç bir genç adamdı.

Adam büyük hayranlıkla gülümseyerek baktı ona. Kekeleyerek cevap verdi:

“- Sağ ol, geçmişini anlattığın için. Ben… Ben de bundan sonra seni hep memnun etmeye çalışacağım.”

Birkaç gün içinde belediye nikâhı kıyıldı.

Sonra anası eski bir gelinlik buldu. Giydirdi bir gün onu. Yan komşuları çağırdı. Evde yapılan börek çörekle ve kendi aralarında tertipledikleri bir hüzünlü düğünle başından sepetledi biricik kızını. Giderken de fısıldadı kulağına:

“-Sakın bir sersemlik edip yüzümü kara çıkarma. Artık bu evde sana yer yok.”

Yeni hayatında iki güzel şey vardı. Kocası çok iyi bir adamdı. Sessiz sedasız ve ona çok güvenen. Ne kazanırsa getirip ona veriyor, kendisi de hep biriktirmeye çalışıyordu.

Ve… İki evladı vardı artık. Büyüğü kız, küçüğü oğlan…

Bir arsa aldılar. Üstüne önce bir oda yaptılar. Hela dışardaydı. Sonra iki oda oldu. Ardından kaçak inşaatlarına mutfak ve tuvalet eklediler. Kocasıyla beraber yere seramik döşedi.

O seneler peş peşe devrilirken hep düşündü. Durmadan kendini suçladı, yedi bitirdi. Yüzünde hiç gülümseme olmadı.  Hep “neden, neden bu hatayı yaptın? En azından liseyi bitirebilirdin. O serseriden sonra okuluna niye devam etmedin. Niye ayağa kalkamadın? Neden annene tek söz edemedin” diye soruları dizdi peş peşe günlerce, aylarca ve yıllarca. Hiç cevap bulamadı!

Sonra… Sonra yıllar geçip giderken kayınbabası ölünce kaynanası ve görümcesi de yanlarına geldi. Kocasının parası yetmemeye başladı.

Çok sıkıştıkları bir gün kocasına dedi ki:

“-Ben de çalışayım. Çocuklar büyüdü. Kız ilk mektebi bitirdi.  Okumaya niyeti yok. El işine düşkün. Oğlan iyi okuyor. Evde merak edecek bir şey yok. Herkes kendine bakacak vaziyette.”

Adam sızlandı:

“-Nerede çalışabilirsin ki? Hiç tecrüben yok.”

Aklına gelen tek şey annesinin işiydi. Kocası itiraz etti. Ama o ısrar etti. Bir avukatın evinde temizlik ve yemek işine başladı. Huysuz hanımına tahammül edince müşteri çoğaldı.

Yine yıllar geçip gitti. Bu yıllarda görümcesi evlendi. Aynı sokağa yerleşti. Kaynanası iyice ihtiyarladı. Anasının gözleri görmez oldu, yanına sığındı. Kardeşi evlenip başka şehre yerleşti…

Gözü gibi baktığı kızı çok iyi ev hanımı olmaya karar verip yaşı on sekizi buldu. Oğlu lise son sınıfa geldi…

Derken… Bir gün kendi sokağına iki sokak ötede eve giderken yolda sendeleyip düşen o nineyi gördü. Koşup yetişti. Kolundan tutup kaldırdı. Yaşlı kadının elleri çizilmişti, kanıyordu. Kederli gözlerle ona baktı, mırıldandı:

“-Berhudar ol evladım.”

Şaşırdı! O güne kadar kimse kendine “evladım” dememişti. İçine ılık ılık bir şeyler indi. Nedense gözleri doldu. Tuhaf, sıcak bir duygu kalbinin ortasına yerleşti. Sanki kendisi küçücük bir kuştu da anasının kanatlarının altına girivermişti…

Yaşlı kadının bütün itirazlarına rağmen onu evine götürdü. Hikâyesi çok hüzünlüydü. Çok eski bir tarih öğretmeniydi nine. Evlenmemişti. Tek çocuktu. Yalnız yaşıyordu. Artık evi temizlemeye de temizletmeye de gücü yetmiyordu.

Nine ona o gün takdirin ne demek olduğunu anlattı. Ama o gün tam anlayamadı onun söylediklerini.

Ertesi gün bütün işi gücü boşlayıp ona koştu. Yemeklerini yapıp evini temizledi. Sadece “Berhudar ol evladım” cümlesini duymak istedi. Ama nine ona o güne kadar duymadığı sevgi sözlerini sıralayınca tuhaf bir mutlulukla hayatında ilk defa kendini çok güçlü hissetti.

Ayda bir gününü ona ayırdı. Nine ona sabrın erdemini, kıymet bilmeyi, doğruluğu, adaleti ve erdemli insan olmayı anlattı, şükretmeyi de…

Sonra Tek Dostu ve O Dosta giden yolları dilinin döndüğünce hikâye eyledi. Karşılıklı çay ve kahve içerlerken sohbetin erdemini keşfetti nihayetinde.

O tarih öğretmeninin sevgi sözleriyle ve sohbetleriyle kendini tanıdı, kendine doğru sırlı bir iç yolculuğa başladı ve yavaş yavaş kendini suçlamaları bitti.  Kendi hatalarını kendi affetti nineyle birlikte. Günlerce döktüğü gizli gözyaşlarından sonra kendisiyle barıştı, içi huzurla buluştu.

Eve geldiğinde kocasına demlediği çayda artık gözle görülür bir etkisi vardı ninenin ve kocası da bu olağandışı sohbetlerden güzeller güzeli nasibini alıp ona tekrar tekrar sevdalandı.

Ama… Ama bir gün doktorun hanımın evinde bir sürü yemek yaptıktan sonra eve dönerken dedikoducu komşu kadın yolunu kesip kızının bir delikanlı ile gezdiğini söyledi.

Birden eski yıllara gitti, kendi gençlik yıllarına. Anası gibi olmayacaktı. Merakla ve hin hin yüzüne bakan komşu hanıma gülümsedi:

“-He, haberim var, dedi. Hayırlısı Allah’tan. Damat adayı iyi çocuktur.”

Kadının şaşkın bakışları arasında evinin kapısını açtı. İçeri girdi. Kızı mutfakta şarkı söyleyerek yaprak sarması pişiriyordu.  Gitti yanına ve sımsıkı sarıldı:

“-Yavrum, dedi. Meleğim, gel azıcık laflayalım.”

Odaya geçtiler. Beklemedi hiç. Hemen soruverdi:

“-Canımın canı. Kim o delikanlı? Hemen bana tanıştırır mısın? Geliversin yarın bana.”

Kızının yanakları al al oldu. Ağlayarak kollarına atıldı. Kızının gür saçlarını okşadı. Fısıldadı:

“-Meleğim, ağlama. Sen mutlu ol. Tek istediğim bu.”

Bir ay sonra kızının düğününü yaptı. Borçlandı. O güne kadar yaptığı çeyizin yanına başka güzel eşyalar aldı.

Kızı beyaz gelinlik içinde evden çıkarken hüzünlü bir mutluluk içinde gençlik yıllarını hatırladı. Göz yaşları ile yolcu ettiği kızının kulağına fısıldadı:

“-Yavrum, damat çok iyi bir çocuk, Allah’a şükür. Ama insanlık hali bu. Yavrum, her zaman arkandayım, unutma meleğim.”

Ama damat çok iyi çıktı.  Bir sene sonra da bir ilk torunu oldu. İlk defa derin bir mutluluk yaşadı. O küçük, yumuk ellerini öptü torununun.

Daha kırklı yaşlardayken yaşadığı bu güzelliğe bir güzellik de oğlundan geldi. Çok iyi bir üniversitede mühendislik bölümünü kazandı.

“- Hanım! Son durağa geldik. Otobüste yatmayacaksın herhalde!”

Soğuk havayla arkadaş olan o buz gibi ses kulaklarına dolu tanesi gibi çarpınca yakışıklı yüzüyle oğlu gözünün önünden uçuverdi.

Yine şaşkınlığın tuzağına düşmüştü.

 Tepesinde dikili duran ve kendisini sinirli sinirli süzen şoföre birkaç saniye hayretle baktı. Ardından hızla eski, büyük çantasını omuzuna taktı. Ağırdı. İçi doktor hanımın kendi payı olarak verdiği yemeklerle doluydu.

Yavaş yavaş otobüsün merdivenlerinden indi. Dışarısı iyice soğumuş, kar yağmaya başlamıştı. Eski yün atkısına iyice sarındı.

Allah’tan sırtı kalındı, ayakları sımsıcaktı. Üstündekileri, içi kürklü botları aynı boyda olan doktor hanım vermişti. İyi bir kadındı. Kendisini pek sevmişti. Yaptığı yemeklere de bayılıyordu.

Aklına görümcesi geldi. Kanserdi. Zavallının kocası oğluyla birlik olup evi terk ettiği için garip kuşlar gibiydi.  Eve gelen doktor hanım onun son günlerini yaşadığını söylemişti.

Bugün tam işten ayrılırken kaynanası aramıştı. Telefonda ağlıyordu:

“-Yetiş gelin. Her taraf leş gibi kokuyor. Bu garibim yine altına kaçırdı. Temizlemeye gücüm yok. Allah’ım, sen bilirsin. Bu kokuya dayanamayacağım. Koş.”

Durdu yolun ortasında. Başını kaldırıp göğe baktı. Yukarıdan döne döne inen kar taneleri yüzüne değip üşüttü. Birkaçı da gözlerine denk geldi.

 Hâlâ çok güzel olan gözlerini yumdu. Bütün kalbiyle dua etti:

“-Allah’ım! İğrenme duygusunu al benden. Bu kadıncağızı temizlerken midem bulanmasın. Ya Rabbi, o garip kulun benim sıkıntımı hissetmesin . Ne olur kusmayayım Rabbim. Sen nelere kadirsin. Dayandır beni.  Şimdiye kadar ayağımı yere sağlam bastırdın. Şimdi de öyle yap. Tek dostum sen oldun hep.  Arkamı hep sana dayadım Allah’ım.”

O gece yatağa yatarken ölesiye yorgundu.  Artık kendini bilemeden yatan, acılar içinde kıvranan, çığlıklar atan görümcesini temizlemiş, kirlettiği her şeyi yıkamış, ağrı kesici bantları vücuduna yapıştırmıştı.

Hemen uyudu. Hemen de rüya görmeye başladı. O güne kadar görmediği güzellikte bir denizin kıyısındaydı. Su o kadar güzel ve berraktı ki şaşırarak seyretmeye başladı. Dipteki rengârenk, eşsiz güzellikteki bir sürü farklı balıkları, mavi, kırmızı, sarı mercanları, deniz dibinin bitkilerini ve muhteşem güzellikteki çiçeklerini…

Altın gibi parlayan kumların üstünde gezindi bir müddet. Başını kaldırıp göğe baktı. O derin maviliği hayranlıkla seyretti. Ufka baktı sonra.

Her şey ne kadar güzeldi ne mükemmeldi.

Sonra uzaklarda, denizin üzerinde havalara fırlayan o şeyi gördü. Parlıyordu. Merak etti. Neydi acaba?

Gülümsedi büyük bir mutlulukla. Kendi kendine mırıldandı:

“-Gidip bakayım. Kim bilir daha ne güzellikler göreceğim.  Sonsuz şükürler olsun Sevgili Allah’ım.”

Üzerinde deniz mavisi, uzun elbise vardı. Ara ara esen yelde dalgalanıyordu. Yavaşça denize adımını attı. Bir adım, bir adım daha, bir daha…

Hayretle gördü ki batmıyordu. Şaşkınlıkla ayaklarına baktı. Evet, batmıyordu. Yavaş yavaş hızlandı. Sonunda havalara fırlayarak koşmaya başladı. Yumuşacık pamuklar gibiydi masmavi deniz. Onu tüy gibi üstünde taşıyordu.

Şaşkınlığı sonsuz bir mutluluğa dönüştü ve ufuklara, onun ötesine geçti neredeyse. Havalarda uçuyor, sonsuz bir güzellik içinde yüzüyordu.

Sonra yine denizin üstünde koştu bir zaman. Havalara fırlayan pırıltılı şeye ulaştı. Rengârenkti o şey. Yavaş yavaş şekil değiştiriyordu. Bir yunus, bir ceylan oluyordu. Saniyeler içinde hiç bilmediği muhteşem kuşa dönüşüyor, sonra şeffaflaşan iri gözlü, masum yüzlü bebek oluyordu.

Hayretler içinde sordu:

“-Kimsin sen? Nereden gelip nereye gidersin? Adın nedir?”

Pırıltı bebek yüzüne dönüştü, fısıldadı:

“-Sana hediye edildim! Bak sana hediye edildim.  O güzel kalbine hediyeyim.”

Ses yankılandı üç beş sefer:

“-O güzel kalbine hediyeyim!  Hediyeyim! Hediyeyim!”

Ama bir ses daha duydu tam o sırada:

“-Canım, uyan, uyan! Sayıklıyorsun. Hadi canım uyan! İyi misin?”

Birden gözlerini açtı. Karşısında kocası vardı. O iyi ve saygılı adam derin bir kaygıyla yüzüne bakıyordu. Sevgiyle gülümsedi ona. Uzanıp sevgiyle yanağını okşadı. Büyük bir mutlulukla fısıldadı:

“-İyiyim, hem de çok iyiyim, diye fısıldadı.  Korkma! Hiç bu kadar iyi olmamıştım.”

Bitti!

14.01.2019

Nilüfer-Bursa

Alt Kategoriler

Medeniyet Tasavvuru

Faruk Sümer
Oğuzlar

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

15230061